RSS

Yılanları Öldürmek Sevap mıdır?

Yılanları Öldürmek Sevap mıdır?

 

Soru 2)  “Kim yılan görür de öldürmezse bizden değildir.”, “Bir yılan öldürene on hasene vardır.” hadisleri hakkında ne dersiniz? Gerçekten yılan öldürmek sevap mıdır? Bizim buralarda böyle bir inanç vardır? Ne dersiniz?

Cevap 2) Gerek konular arasına serpiştirilerek gerekse müstakil babalar halinde, kaynaklarda, yılanlarla ilgili oldukça bol rivayetler yer almaktadır. Ancak biz burada söz konusu rivayetleri tek tek ele alıp değerlendirmeye girmeyeceğiz. Konuyu yansıtan birkaç rivayete yer verip yılanların öldürülmesi ile ilgili bir kaç noktaya temas ederek soruya cevap vermeye çalışcağız.

Öncelikle bir peygamber, soruda yer aldığı gibi sebepsiz ve kayıtsız bir üslupla bir canlı türünü öldürmeyi emretmez. Bu durum onun bütün âlemlere ve kâinata rahmet olarak gönderilişine ters düşer. O, ağacın altında dinlenmekte olan bir ceylanı rahatsız etmemek için ordunun güzergâhını değiştirip yanı başına bekçi dikecek, bir kuşun yuvasını bozanı cezalandıracak, devesine ağır yük yükleyene nasihat edecek,  sırf spor olsun diye keyfi olarak avlanmayı yasaklayacak kadar merhametlidir. Ne kadar yırtıcı olursa olsun muzır olmayan hiçbir canlının öldürülmesine müsaade etmemiştir. Sebepsiz ve istisnasız bir şekilde bir canlı türünü yok etmeye kalkmak, -hâşâ- “Ya rabbi, bu canlıyı boşuna yarattın!” demek gibi bir şey olur. Hiçbir canlı boşuna yaratılmadı ve her canlının bu kâinatta ifa ettiği bir görev vardır. O halde peygamber mutlak şekilde yılanların öldürülmesini emretmez. Buna göre muzır olmayan, zarar vermeyen, ya da zararından korunma imkânı olan bir hayvan öldürülmez.

Mutlak ve istisnasız öldürmeyi emreden rivayetler ya asılsızdır, peygambere ait değildir; ya onda zapt kusuru vardır veya eksik nakletme söz konusudur. Ayrıca bir konu hakkında bir kanaate varabilmek için o konu ile ilgili rivayetlerin tamamını bir arada görmek gerekiyor. Bu yola başvurduğumuzda rivayetlerin çoğunda istisna söz konusu olduğu, saldırma tehlikesi karşısında sadece zehirli yılanların öldürülmesi emredildiği, evlerde insanlarla beraber yaşamalarına rağmen zararsız olanların öldürülmesi ise yasaklandığı görülmektedir.

Demek ki burada amaç yılanların kendileri değil, zararlı yani zehirli olup olmadıkları ve saldırma tehlikesinin varlığıdır. Çünkü bu yılanların zehri kurbanlarını rahatlıkla ya felç etmekte veya öldürmektedir.

Burada şunu ifade etmek gerekir ki, hiçbir yaratık insandan değerli değildir. Yüce Allah yaratıkların en üstünü, en şereflisi olarak insanı yaratmış, kâinatı emrine vermiştir. Ona hiçbir şeyin, hem cinsinin dahi zarar vermesini istemez. Bu manada onlarca koruyucu emir ve cezalar koymuştur. İnsanın insana yüz ekşitmesini dahi yasaklamıştır. O (c.c.) en küçük hain bakışları dahi bilmekte ve değerlendirmektedir.

İnsan Allah’ın şah eseridir. Değil canlısına, ölüsüne dahi zarar verilmesini yasaklamıştır. Her canlının ekolojik denge içerisinde mutlaka belli bir görevi vardır; fakat insana zarar verecekse, ona muzır olmuşsa; evine tecavüz eder, hayatını tehdit ediyorsa, cinsinin tamamını değil, fakat canını korumak için saldıranı öldürmeye müsaade etmiştir.

Düşünün zehirli bir yılan evinize girse ve öldürmekten başka kurtulma çareniz yoksa ne yaparsınız?!. Dolayısıyla hadislerdeki yılanları öldürme emirlerini bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

“Kim yılan görür de öldürmezse bizden değildir” ifadesi mutlak manada ele alındığında, doğru değildir. Ancak zehirli bir yılan yerleşim alanlarına girer ve birileri onu görüp de öldürmediği veya haber vermediği takdirde gidip birilerine sokup ölümüne sebep olacaksa, görenin bu vurdumduymazlığı affedilecek bir durum değildir. Müslüman Müslüman kardeşini her türlü tehlike ve zararlardan korur. Bu hem insanlığın hem Müslümanlığın bir gereğidir.

Bazı Rivayetler Şöyledir:

1) Taberânî soruda yer alan rivayete benzer ifadelerle şöyle bir rivayet nakleder:  “Yılanların tümünü öldürünüz. Kim yılanı intikam alır korkusuyla serbest bırakırsa bizden değildir.”[1]

Heysemî bu rivayetin senedinde Dâvûd b. Abdulcebbar’ın yer aldığını ve bu kişinin zayıf olduğunu belirtmektedir.[2] Bu rivayette sıkıntı “tümünü öldürünüz” şeklinde, öldürmenin istisnasız ifade edilmesidir. Zira bu haliyle diğer riayetlerle çelişmektedir. Çünkü onlarda istisna söz konusudur.

2) Sâlim, İbn Ömer’den naklettiğine göre Nebî (sav) şöyle buyurdu:  “Yılanları öldürünüz. Özellikle sırtında iki çizgi bulunanı ve ebteri/engerek yılanını öldürünüz. Çünkü o ikisi göze zarar verir, hamile kadının çocuğunu düşürtür. Kim onları öldürmezse bizden değildir.[3] Aynı rivayet Buhârî’de Hz. Aişe’den nakledilmektedir.[4] Zührî, “öldürülmesi emredilen bu iki yılanın zehirlilerden olduğunu zannediyoruz” demektedir.

Rivayette belirtilen öldürme sebeplerinden söz konusu yılanların zehirli ve zararlı oldukları; ayrıca dağda bayırda yaşayanlar değil, evlere, evlerin bahçe ve çardaklarına giren yılanlar olduğu anlaşılmaktadır. Yani birilerine sokma tehlikesi vardır.

3) Abdullah b. Ömer, “Bir yılan gördüm mü onu öldürmeden bırakmaz oldum. Bir gün evlerde yaşa­yan yılanlardan birini kovalarken yanımdan Zeyd b. Hattâb veya Ebû Lübâbe geçiyordu. Ben hâlâ yılanı kovalıyordum. Bana; “Yavaş ol Ey Abdullah!” dedi. Ben; “Resûlüllah (sav) onların öldürülmesini emir buyurdu”, dedim. O, “Resûlüllah (sav) evlerde yaşayan yılanları öldürmekten nehiy buyurdu”, dedi.[5]

Bu rivayet de Hz. Peygamber’in her yılanın öldürülmesini emretmediği görülmektedir.

4) Abdullah şöyle bir olay nakleder: Peygamber (sav)’le birlikte mağarada idik. Ona Mürselât sûresi indirilmiş, biz de bu sûreyi onun ağzından taze taze alıyorduk. Birden üzerimize doğru bir yılan çıka geldi:

“Onu öldürün!” dedi. Biz de öldürmek için davrandık, fakat yılan biz davranmadan önce kaçtı. Bunun üzerine Resûlüllah (sav): “Allah sizi onun şerrinden koruduğu gibi, onu da sizin şerrinizden korudu.” buyurdu.[6] Bu da zarar vermesinden emin olunan bir yılana sırf yılan olduğu için öldürülemeyeceğini göstermektedir.

Sonuç: Hadislerde yılanların öldürülmesi mutlak ve istisnasız emredilmemiştir. Soruda belirtilen kanaatler yanlıştır, İslam’a mal edilemez. Yılan öldürmek sevap olamaz. Bu kanaatler, rivayetlerin farklı üslup ve ifadelere sokulup yanlış değerlendirilmelerinden kaynaklanmaktadır. Bu gibi asılsız rivayetlere dayanarak ya da yanlış değerlendirmelerle Hz. Peygamberi hayvanlara karşı acımasız göstermek doğru değildir, vebaldir.

***

 


[1] Et-Taberânî, el-Mu’cemu’l-kebîr, II, 335.

[2] El-Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, IV, 69, no. 6121.

[3] Et-Taberânî, el-Mu’cemu’l-kebîr, XII, 310.

[4] Buhârî, Bed’u’l-halk 14, (I, 484, no: 418).

[5] Müslim, Selam 128, 130, 131.

[6] Müslim, Selam 137.

 

 
Yorum yapın

Yazan: Kasım 21, 2008 in Sorular ve Cevaplar

 

Ondokuzuncu Hadis/Allah’a Dönüş Ne Zaman?!.

Ondokuzuncu Hadis

 

عَنْ ابْنِ عُمَرَ عَنْ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ:

“إِنَّ اللَّهَ يَقْبَلُ تَوْبَةَ الْعَبْدِ مَا لَمْ يُغَرْغِرْ”.

İbn Ömer’in (r.a.) naklettiğine göre Nebî (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Allah (c.c.) can boğaza gelinceye kadar kulunun tevbesini kabul eder.”

[Tirmizî, Tevbe, Daavat 98; Muvatta, Hudud 2]

 

Allah’a Dönüş Ne Zaman?!.

 

Varlık hiyerarşisinin en üst konumu Yüce Allah’a aittir; O ‘ekber’dir, yani en büyüktür; eşi ve benzeri yoktur. Eşsiz Yaradan, bu hiyerarşinin ikinci kademesini insana bahşetmiştir. O, yaratılmışların en şereflisidir.

Bu şeref ve üstünlük nereden geliyor dersiniz? Melekler nurdan, cinler ateşten, insan topraktan yaratılmış iken, neden yaratılmışların en üst konumunda insan yer alıyor? Üstünlük yaratılış maddesine göre olsaydı, yaratılanların en üstünü meleklerin olması gerekmiyor muydu? Melekler sadece Allah’a kulluk edip itaatlerinden milim şaşmaz iken neden onlar değil de insan? Çünkü meleklerin isyan etme kabiliyetleri yoktur. Onların fıtratına günah işleme duygusu ve potansiyeli yerleştirilmemiştir. İnsan ise hem itaat hem isyan etme kabiliyetine sahiptir. Akıl ve iradesiyle Allah’a itaati seçtiğinde melekleri aşabilmektedir. İşin esprisi de buradadır.

Neden varlık hiyerarşinin derecelendirmesi ile bir giriş yaptığım sorulabilir. Aslında bütün yaşam serüveni boyunca yaşadığımız sorunların ana kaynağı sanırım bu hiyerarşiyi doğru okuyamamaktan ileri geliyor? Zira bu hiyerarşi doğru algılandığında hayata ve olaylara farklı bakacağımız, hayata farlı bir anlam vereceğimiz kesindir. Merkezdeki varlığı doğru algılayamazsak onun dışında yer alan hiçbir şeyi doğru algılamamız mümkün değildir. Çünkü bütün varlıklar O’na, yani merkeze bağlıdır. Her şey O’nda başlıyor, her şey O’nda bitiyor.

Birkaç sene önce karşılaştığım bir soru ciddi bir eksikliğimizi fark etmeme neden oldu. Kızım daha ilkokul birinci sınıfa gidiyordu. Onu Kutludoğum programlarına götürmüştüm. Slaytlarla, şiirlerle, panel ve konferanslarla iki cihan güneşi Peygamber Efendimiz (sav) değişik yönleriyle anlatılıyor, tanıtılıyordu. Duygulu anlar yaşıyor, olağanüstü güzellikleri paylaşıyorduk. Çocuklarımın da o iki cihan güneşini tanımasını istiyordum. Bir gün bana “Baba neden hep Peygamber Efendimiz de Allah değil. O’nu da yaratan Allah değil mi? O’nun daha çok anlatılması gerekmiyor mu?” dedi. Bu soru karşısında çarpıldım. Hemen soruyu kaydettim ve üzerinde düşünmeye başladım. Aslında iki cihan güneşi ile ilgili programlarda sorun yoktu. Sorun tıpkı Peygamber Efendimizin anlatıldığı gibi Yüce Allah’ın da anlatıldığı, tanıtıldığı programların bulunmayışıydı. Varlığın ve var olmanın merkezinde yer alan, her şeyin kendisiyle kaim olan Allah’ın zihinlere yerleştirilmemesi, layıkıyla anlatılmamasıydı.

Aklıma Peygamber Efendimizin gelişi ve ilk icraatı geldi. Onun ilk icraatı bozulan akideleri düzeltmek, fert ve toplumların ilâh algılarını, tevhîd akidesini rayına oturtmak oldu. Kelimeyi tevhide baktığımızda onun olumsuzdan olumluya doğru bir seyir izlediğini, adeta önce bütün zihinleri silip tertemiz hale getirdiğini, sonra da oraya sadece Allah’ı yerleştirdiğini görüyoruz: “Lâ ilâhe illallah!”.

Ve kutlu doğum haftaları gibi acaba Allah’ı anlatma ve anlama günleri veya haftası gibi bir hafta ihdas edip, gerçekte Allah’ı nasıl anlamamız gerektiğini, mükemmel sıfatlarını detaylı ve derinlemesine anlatsak diye düşünmeye ve bir gün bu konuda bir şeyler yazıp çizmeyi, konuyu gündeme getirmeyi düşündüm.

Bizim ilâh algımızda bir problem var gibi geliyor bana; bir anlam kayması söz konusu!.. Mesela acaba en çok kimden korkuyoruz, ya da Allah’ın nelere kadir olduğunu, yaratan, öldüren, olduran O olduğunu, her şeyi O’nun yaptığını tam anlamıyla idrak edebiliyor muyuz? Bir şeyi bilmek ayrı bir şey; bir şeyi idrak etmek, algılamak, hissetmek, yaşamak, özümsemek, içselleştirmek ayrı bir şeydir. Önemli olan Allah dendiğinde ne hissettiğimiz, ne algıladığımız, eylemlerimizi ne oranda etkileyip nasıl yönlendirdiğidir. Problem de burada zaten. Anlatmak istediğim de bu.

Örneğin Allah’ın helâl kıldığını haram ve haram kıldığını helâl kabul edenler, Kur’an’ın ifadesiyle kendi nefislerini ilâh edinmişlerdir[1]. İslâm’a girmeden önce Hıristiyan olan Adiy b. Hâtim (ö.68/687) Peygamberimize gelmiş, onun, “Allah’ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab bildiler…”[2] mealindeki âyeti okuduğunu işitince, “Ey Allah’ın Resûlü, onlar bunları rab edinmediler.” demiş, Resûl-i Ekrem de ona; “Evet, dediğin doğrudur; ancak bunlar onlara helâlı haram, haramı da helâl kılmış, onlar da bunları kabul edip uygulamışlardır. İşte onların bunları rab edinmeleri bundan ibarettir.”[3] cevabını vermişti.

Bundan da anlaşılıyor ki sadece Allah demek ya da Allah’a inanıyorum demek yetmiyor. Allah demenin de bir karşılığı, bir yansıması, bir bedeli olmalı. Önemli olan bu inancın etkinliği, fonksiyonudur.

Aslında bu yazıyı yazmama vesile olan, İlah/Tanrı/Rab algımızı sorgulamayı gerektiren ikinci bir soru oldu. Liseye giden ikinci bir çocuğum, bir gün çekine çekine yanıma geldi. Baba, dedi, sana bir soru soracağım ama bu soru bana ait değil. Sınıfta bir arkadaşım sordu. Sorunun saçma olduğunu biliyorum, kendime göre de cevap vermeye çalıştım ama yine de sormadan edemeyeceğim. Arkadaşım dedi ki, “Madem en güçlü Allah’tır. Neden kendisinden daha güçlü bir şey yaratmıyor?” Evet. Bu soru karşısında irkildim. İfsat etmek için bile olsa bu kadar insafsız bir soru olamazdı. Elbette bu soru o yaştaki çocuğa ait değil, ama belikli birileri bu soruyu o çocuğun kafasına sokmuş ve bir vesile ile o da arkadaşlarına sormuş. Çocuk saf, temiz ve masum; işin vahametini bilmiyor elbet, fakat ya bu soruyu o çocuğun kafasına sokan?!.. Bir kez daha bizde Tanrı/İlah algısı sorunu olduğunu düşünmeye başladım. Bizler topluma nasıl bir ilâha inanacağımızı anlatamadık mı acaba? Dikkat ettiniz mi her namazın her rekâtının başında okuduğumuz Fatiha suresinin ilk âyetleri Yüce Allah’ı anlatıyor: Rahmân (ve) rahîm (olan) Allah’ın adıyla. Hamd (bütün övgüler), âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. O, rahmân(esirgeyen)dır ve rahîm(bağışlayan)dir. Ceza gününün mâlikidir (kıyamet gününün yegâne hükümranıdır)… (Fatiha, 1/1-4) Tanrı algıları anlam kaymasına uğramasın diye yüce Allah kendisini inanan kullarına sık sık hatırlatıyor. Çünkü hayat Tanrı/İlah/Rab algısı ile şekilleniyor, anlam kazanıyor.

Şu insanoğlu ne garip bir varlık, değil mi?

İsterseniz şu insan denen varlığı biraz tanımaya çalışalım.

Yüce Allah insanı topraktan yaratmış, ona kendi ruhundan üfleyerek diğer yaratıklarından üstün tutmuştur. Böylece yüce Allah, insanın içgüdü ve ideallerinin hayvanın içgüdü ve isteklerinden aşkın olmasını dilemiştir.

İnsanın tabiatı, yapısı itibarı ile hem iyiliğe, hem de kötülüğe yatkın yaratılmıştır. Bununla beraber iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı, hak ile batılı birbirinden ayırması için akıl nimeti ile donatılmıştır. Fakat akıl her konuda doğru ile yanlışı tayin etmede nihai bir güç olamamaktadır. Onun hem dünyaya hem de ahirete yönelik yapıp etmelerinde sağlıklı bir rehbere, yanıltmayan bir yardımcıya, şaşmaz bir kritere ihtiyaç duymaktadır. Bu sayede karmaşık meselelerin içinden çıkabilecek; kendisini kuşatan şüphelerin etkisinden, ihtirasların cazibesinden, bedenine ve mizacına arız olan faktörlerin etkisinden kurtulabilecek, böylece akıl, kendi ölçülerine göre farklı ve değişik hükümler verip çelişkiden çelişkiye sürüklenmeyecek, çeldirici faktörlerin etkisinden kurtulup Allah’a yönelebilecek, peygamberi vasıtasıyla insanlığa bildirdiği vahye kulak verip doğru yola, gerçeğe ve hakikate ulaşabilecektir.

İnsan Rabbine karşı çok nankördür. O’nun sayısız nimetlerini inkâr eder, lütuf ve ihsanını yok sayar. Onun bu nankörlüğü bazen sözlerinde bazen de fiillerinde değişik şekillerde ortaya çıkar. Sağlığı yerinde, maddi ve manevi durumu müsait iken, kendini hayatın akışına kaptırır; bu gidişatla da doğal olarak hata eder, günah işler, azar ve kuralları çiğner, yok eder. İlerde güçsüz ve zayıf düşeceğini hatırına bile getirmez. Zenginlik ve bolluk, şımarıklık ve azgınlık ona birçok şeyi unutturur. Azgınlık sonucu belayı hak edip başına bir bela ve musibet gelince de boynu bükük, zavallı bir duruma düşer. Birden bol bol dua etmeye, uzun uzun niyazlarda bulunmaya başlar. Bu zor şartlar karşısında bunalır, refahın çabucak gelmesini ister. Duası kabul edilip felâketten kurtulduğunda da, artık bir daha geriye dönüp bakmaz, sonunun nereye varacağını hesap edip düşünmez. Daha önce olduğu gibi hiçbir şeye aldırmadan tekrar dünya hayatına dalar, gider. Başına gelen sıkıntıdan dolayı Allah’a hiç yalvarmamış gibi olur.

Hâlbuki insanoğlu sahip olduğu her şeyin, kendisine verilen bütün imkânların bir sınav aracı olduğunu bilmesi gerekiyor.  Dünya nimetlerine dalıp yolunu şaşırmaması, sınandığı bu nimetlerin peşine ihtirasla koşup sorumluluklarını unutmaması gerekiyor.

İnsan denen bu tuhaf yaratığın duygu dünyası karmaşık ve lâbirentli bir dünyadır. O duygu dünyası imanla donanmadıkça durulamıyor, huzura ve istikrara kavuşamıyor. Fakat şurası da unutulmamalıdır ki, iman denen cevherin insanın kalbine girip de onun düşüncelerini, önem verdiği şeyleri ve değer ölçülerini değiştirmeyip vahye yönlendirmedikçe ona pek fazla bir yarar sağlamıyor.

İnsan her an Allah tarafından gözetlendiğini bilmesi gerekiyor. Bu kendisini kontrol etmesi açısından önemlidir. Fakat bütün gayretine rağmen hataya düşmüşse İslam ona kapıları kapatmıyor. Tevbe yoluyla tekrar istikamet yoluna girmesini sağlıyor. Yaptığı hatadan döner ve bir daha aynı hatayı işlemeyeceğine kararlı bir şekilde söz verirse, Allah’ın affına mazhar olabiliyor. İslam dışlayıcı değildir, hep merkeze çekici bir özelliği vardır. Mensuplarının günaha dalmamaları için o kadar çok teşvikleri vardır ki bir iyiliğe en az on, samimiyetine göre yedi yüz ve daha fazla katı kadar mükâfat vermeyi vaat ediyor. Günah ise misliyle karşılık buluyor. Küfürden tevbe edip imana yeni girenlere, geçmişi tamamen silmeyi ve tertemiz bir sayfa açmayı vaat ediyor. 

Fakat insan Allah’ın sonsuz merhametinin arkasına sığınıp ‘Allah nasıl olsa affediyor, biraz daha nefsimin arzularına kulak verip zevkime bakayım’ der, isyanına devam ederse, ileride yapmayı düşündüğü tevbe kendisine nasip olmayabilir. Çünkü çıkış noktası ve niyet hatalıdır, yanlıştır. Hem sonra akşamdan sabaha çıkmaya kimin garantisi olabilir ki!..

Yüce Allah’ın, “Kötülükleri işleyip dururken, ölüm kendisine geldiği zaman; «şimdi tevbe ettim» diyenler ile kâfir olarak ölenlerin tevbesi makbul değildir. İşte onlara elem verici azab hazırlamışızdır.” (Nisa, 4/18) sözü, günahta ısrar edenlerin akıbetinin iyi olamayabileceğini ifade ediyor. Çünkü bu tevbe sapıklığı ısrarla sürdürmüş ve günahları tarafından çepeçevre kuşatılmış kimselerin ölüm gerçeği ile karşılaşıp dünyadan ümitlerini kestikleri ve günah işleme imkânları kalmadığından mecburiyet altında yaptıkları bir tevbedir. Bu yüzden yüce Allah bu tevbeyi kabul etmez. Çünkü böyle bir tevbe ne kalbin tekrar ıslâh olmasını sağlar ne de hayatta olan kimselere bir yararı olur. Çünkü tevbenin bir amacı da dünyada yapılan kötülüklerin azalmasını veya ortadan kalmasını sağlamaktır. Kötülüğü yapan kimsenin ölmesiyle başkalarına yaptığı kötülükler zaten ortadan kalkacaktır.  Dolayısıyla böyle bir tevbenin dünyanın gidişatında olumlu bir katkısı yoktur.

 “Allah’ın kabul edeceği tevbe, ancak bilmeden kötülük edip de sonra tez elden tevbe edenlerin tevbesidir; işte Allah bunların tevbesini kabul eder; Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” (Nisa, 4/17)

“Fazla geç kalmadan tevbe edenler”den maksat, ölecekleri belli olmadan, henüz komaya girmeden, ölümün eşiğine geldiklerini hissetmeden önce Allah’a dönenlerdir. Fahr-i kâinet Efendimiz (s.a.v.) bunu, “Yüce Allah can boğaza gelinceye kadar kulunun tevbesini kabul eder.” sözüyle ifade etmiştir.

Yüce Allah’ın bir lütuf olarak kabul edeceğine ilişkin güvence verdiği tevbe, yürekten yapılan tevbedir. Derinden sarsılarak gerçek ve samimi pişmanlık duyguları ile yapılan tevbe, arınmaya niyetli bir insan nefsi için bir tür ‘yeniden diriliş, yeniden doğuş’ anlamına gelir.

Yüce Allah rahmetine yönelen, yaptıklarına pişman olup dergâhına sığınmak isteyen zayıf iradeli kullarını geri çevirmez, onları dışlamaz. Aslında yüce Allah’ın insanların tevbesine ihtiyacı yoktur. O her şeyden müstağnidir. Tevbeler ancak sahiplerine yarar sağlar.

“Allah sizin tevbenizi kabul etmek ister; şehvetlerine uyanlar (kötü arzuların esiri olanlar) ise büsbütün yoldan çıkmanızı isterler.” (Nisa, 4/27)    

 “Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir yere sokarız.” (Nisa, 4/28)

Peki öyleyse henüz iman etmemiş biri isek yeniden iman etmemize, iman sahibi olup da günaha dalmış biri isek tevbe etmemize engel olan ne!

Yoksa kapımıza meleklerin gelmesini mi, yoksa Allah’ın gelemsini mi, yoksa bir mucize veya bir felaket veya başka bir işaretin gelmesini mi bekliyoruz! Ancak böyle olağanüstülükler karşısında yapılacak iman ya da tevbenin sahibine bir faydası yoktur. Yiğitlik hür irade ve zorlayıcı bir unsur olmadan yapılan iman ve tevbededir! Evet, yüce Allah öyle diyor:

“Onlar ancak kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabbinin gelmesini yahut Rabbinin bazı alâmetlerinin gelmesini bekliyorlar. Rabbinin bazı alâmetleri geldiği gün, önceden inanmamış ya da imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye artık imanı bir fayda sağlamaz. De ki: Bekleyin, şüphesiz biz de beklemekteyiz!” [En’am, 6/158]

Peki o halde düşündük mü, Allah’a dönüş ne zaman?!.

***


[1]el-Câsiye (45), 23.

[2]et-Tevbe (9), 31.

[3]Tirmizî, Tefsîr sûre (9) 10.

***

13. 11. 2008

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN

e-mail: cemalagirman@hotmail.com

***

 

 
Yorum yapın

Yazan: Kasım 13, 2008 in • Hadis Yorumları

 

Onsekizinci Hadis/Arzuları Vahye Tâbi Kılma Erdemliği

 

Onsekizinci Hadis

 

عن عبد الله بن عمرو ، قال : قال رسول الله صلى الله عليه وسلم :

« لاَ يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ حَتىَّ يَكُونَ هَوَاهُ تَبَعًا لِمَا جِئْتُ بِهِ »

 

Abdullah b. Amr’dan (r.a.) nakledildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Hiç biriniz, arzu ve istekleri benim tebliğ ettiklerime tâbi olmadıkça gerçek manada iman etmiş olamaz.”

[İbn Batta el-Ukbarî, el-İbânetu’l-Kübrâ, I, 291, no. 298 (Şâmile v2); Hatib Tebrizî, Mişkât, Beyrut, 1985, I, 36]

 

Arzuları Vahye Tâbi Kılma Erdemliği

 

Hadisin anahtar terimleri, “arzular/duygular” ve “arzuların motivasyonu/ vahye tâbi kılınması/güdülenmesi” kavramlarıdır.

İnsan çeşitli duygu ve kabiliyetlerle dünyaya gelir. Hem hayra/iyiye/iyiliğe, hem de şerre/kötüye/kötülüğe mütemayil/meyilli bir yapıda yaratılmıştır. İnsana doğuştan verilen bu duygu ve kabiliyetlere hep birden kısaca fıtrat denir.   

“Fıtrat” sözlükte; ‘hilkat/yaratılış, yapı, karakter, tâbiat, mizaç, kâlb-i selim, âdetullah, dîn’ gibi manalara gelir. ‘Tâbiî eğilim, uygun olmak, huy, cibilliyet, içgüdü, istidaat’ gibi manalara da gelir.[1] Kısacası fıtrat, insanın yaradılışında var olan duygu, içgüdü ve yönelimlerinin tamamını temsil eden bir kavramdır. Terim olarak ise; “Allah Teâlâ’nın, insanı, yaratıcısını bilip tanıyacak ve varlığını idrak edecek bir hâl, bir istidât, bir kabiliyet üzere yaratması” demektir.[2] Tefsircilerin çoğu fıtratı, ‘gerçeği kabul ve anlama kabiliyeti’, fıtrata sarılmayı da ‘gereğince amel etmek’ şeklinde tefsir etmişlerdir.[3]

“Duygu” ise; “herhangi bir zihin, his, tutku hareketi veya devinimi”; ya da “uyarılmış zihinsel durum” olarak ifade edilebilir. Amerikalı psikolog Dr. Daniel Goleman duyguyu, “bir his ve bu hisse özgü belirli düşünceler, psikolojik ve biyolojik hâller ve bir dizi hareket eğilimi” anlamında kullanır.[4]

Tezahürlerine bakıldığında yüzlerce duygudan söz etmek mümkündür. Tüm araştırmacılar aynı kanıda olmasa da bazı kuramcılar ‘temel duygu kümeleri’nden söz ederler. Bu kümelerin başlıcaları; öfke, üzüntü, korku, zevk, sevgi, şaşkınlık, iğrenme ve utanç olarak belirtilir.[5]  Her bir kümenin farklı tezahürleri vardır. Örneğin öfkenin hiddet, hakaret, içerleme, gazap, kızma, sinirlenme, hınç, kin, rahatsızlık duyma, alınganlık, düşmanlık ve daha ileri boyutu olan patolojik nefret ve şiddet; üzüntünün acı, keder, neşesizlik, kasvet, melankoli, kendine acıma, yalnızlık, can sıkıntısı, umutsuzluk ve patolojik olduğunda şiddetli depresyon; korkunun kaygı, kuruntu, sinirlilik, tasa, hayret, şüphe, uyanıklık, vicdan azabı, huzursuzluk, çekinme, ürkme, dehşet, patolojik olduğunda ise fobi ve panik; zevkin mutluluk, coşku, rahatlama, tatmin, haz, sevinç, eğlenme, gurur, tensel zevk, heyecan, vecd hâli, hoşnutluk, kendinden geçme, aşırı zindelik ve kapris; sevginin kabul görme, dostluk, güven, iyilik, yakın ilgi, sadakat, hayranlık, aşırı tutkunluk ve muhabbet; şaşkınlığın şok, hayret, afallama, merak; iğrenmenin hor görme, aşağılama, küçümseme, tiksinme, nefret etme, hoşlanmama, itici bulma; utancın suçluluk, mahcubiyet, hayal kırıklığı, pişmanlık, küçük düşme, üzülme, çile ve nedamet[6] gibi tezahürleri/dışa yansımaları vardır. Bütün bu tezahürler, bireyin kişisel fıtrî yapısının yanı sıra, yetişmesinin, aldığı eğitimin; dinî, ahlakî ve sosyal kabullerinin ve daha pek çok faktörün etkisiyle tecelli eder. Bu etmenlerin etkisiyle şekil ve boyut kazanır.

Eylemlerin tezahüründe aklın ve bilginin yanı sıra duyguların da etkisi vardır şüphesiz. İnsanın bütün davranışlarında yalnızca akılla hareket etmez/edemez. Bazı davranışlarında duyguların yardımına, desteğine, yönlendirmesine ihtiyaç duyar. Örneğin bir tehlike ve acı bir kayıp, ya da eşine bağlanma ve bir aile kurma gibi, sadece akla bırakılamayacak durumlarda, duygular birer yol göstericidir.[7] Her duygu bizi bir şekilde hareket etmeye hazırlar. Aslında tüm duygular harekete geçmemizi sağlayan birer motivasyonlar/ dürtülerdir.

Yaşamımızda zihinle kalbin uyumunu sağlamak için duyguları zekice kullanmak son derece önemlidir. Bunu başarabilmek için vahyin önderliğinde duyguların eğitimine ihtiyaç vardır. Zira insanın, yaşamı süresince bilgi ve deneyimleriyle edindiği kişiselleştirilmiş duyguları da söz konusudur. Yani insan önceleri duyarsız olduğu bir uyarana, bilgi ve deneyimleri sonucu, zaman içinde ona duygusal bir nitelik atfetmiş olur. Bütün bunlar duyguların da eğitilmesi, bilgi ve deneyimlerle belli bir istikamete yönlendirilmesi; diğer bir ifade ile eylemleri güdüleyen, aynı zamanda onlara şekil veren bir ‘ana motivasyon değeri ve ekseni’nin kabullenilmesi gerektiğini gösterir. Yorumlamaya çalıştığımız hadise göre bu ana motivasyon ekseni, ‘vahiy/Kur’an’ ve onun bir açılımı ve yorumu mahiyetinde olan ‘Sünnet’tir. Hadiste yer alan arzu ve isteklerin/hevânın, Hz. Peygamber’in tebliğ ettiklerine tâbi kılınmasının anlamı budur.

Sözlükte keyif anlamına gelen hevâ, “nefsin şehvetlere meyli” demektir. Hadiste hevâ olarak ifade edilen istek ve arzular; diğer bir ifade ile fıtrî temayüller iki kısımdır: Birincisi ilme/vahye uygun olanlar, ikincisi de ilme/vahye uygun olmayanlar.

İlme/vahye uygun olan hevâ, Allah Teâlâ’nın nazarında ‘yaratılış gayesine uygun düşen eğilimler’dir. Zira şehvetlerin de yaratılışı boşuna değildir; onlar insanları yaratılışlarının gayesine ulaştırmak için Allah tarafından yaratılan birer yönlendirici güç ve sebeplerdir. Ancak insan zekâsının şeytanî yönü, onları gayelerinden döndürerek ilmin/vahyin zıddına olarak sırf zevk için boşuna da israf edebilir. Örneğin iffetli olmak ve çoğalmak niyetiyle evlenme arzusu, yaratılış gayesine uygun ve dolayısıyla ilme mutabık bir temayül/eğilim iken; zina, yani nikâhsız gayrı meşru ilişki temayülü/eğilimi, ilme aykırı ve ‘yaratılış gayesine uygun düşmeyen’ bir hevâdır. Genellikle hevâ da böyle şeylere denir. Bu durumda ilme/vahye uygun düşmeyen hevâ, “fıtrî duyguların yaratılış gayesi dışında kullanımı” şeklinde ifade edilebilir.

İnsan hayatının, fıtrat istikametinde sürdürülebilmesi için eylemlere yön veren duyguların eğitimine ihtiyaç vardır. Her insanın yaratılışında, kendisine ait bilincin temelinde, vicdanının derinliklerinde bir hakkaniyet duygusu, Allah’ı tanıma temayülü gizlidir. Başları sıkıştığı zarurî durumlarda küfre şartlanmış inatçı kâfirlerin bile derinden derine yaratana sığınma hissi duymaları bunun en açık kanıtıdır. “İnsanlara bir zarar dokunduğu zaman Rablerine dua ederler.” [Rûm, 30/33] âyeti bunu ifade eder. Çünkü fıtrat, hep hakka ve hayra yönelik bir istikamet takip eder. Bu gizli güç, Hakk’ı tanımaya ve gerçek yaratandan başkasına kul olmamaya mütemayildir. Fakat doğuştan var olan bu duygusal güç çarpık eğitim yoluyla köreltilebilmekte veya işlevsiz hale getirilebilmektedir.

Vahye tâbi olmayan hevâ ve hevesten uzak durmanın yolu ibadete, kulluk görevlerinin ifasına yoğunlaşmaktır. Çünkü vahye tâbi kılınmamış hevâ ve heves her türlü azgınlığın, zalimliğin, haddi aşma ve günahın itici gücüdür. Belanın temeli ve kötülüğün kaynağıdır. İnsanın başına ne gelirse bu tür hevâdan gelir.

Allah korkusu, azgın isteklerin şiddetli saldırılarına karşı sağlam bir kaledir. Yüce Allah, insanın hevâ ve hevesini tek başına serbest bırakmamasını, onu frenlemesini, dizginini eline alıp vahye tâbi kılmasını ister. Bu konuda insan nefsini ve duygularını vahiyle eğiterek ikna ederken ceza korkusu ve mükâfat ümidi telkininden destek almasını ister. Bu zorlu mücadelesine karşı da ona cenneti ödül ve sığınak olarak vermektedir.

Hiçbir insan ‘tâbiatının/doğasının gereği budur, yapısında bu vardır’ diye hevâ ve hevesini serbest bırakamaz; nefsin cazibesine kapılarak alçalamaz. Çünkü insanın içine hevâ ve hevesin dürtülerinden etkilenme yeteneği veren Yüce Allah (c.c.), aynı zamanda hevâ ve hevesin dizginini tutma yeteneğini de vermiştir. Hevâ ve hevesi frenlemeyi, cazibesinden kurtulup yükselmeyi öneren de O’dur; insanın bu mücadelede başarılı olarak çıkıp yükselmesi ve yücelmesi halinde ona mükâfat ve sığınak olarak cenneti veren de O’dur.

İnsan, akla ve bilgiye/vahye değil de, hevâ ve hevesine uyarsa, arzu ve isteklerini/hevâsını tanrılaştırmış olur. “Hevâ ve hevesini tanrı edineni gördün mü?” [Câsiye, 45/23] âyeti bunu ifade eder. Kişinin benliğini, hayatını ve eylemlerini şekillendiren arzu ve istekleridir. İsteklerin belli bir kısmı hayatî zaruretleri oluştururken, diğer bir kısmı da bu hayatî zaruretlerle ilişkilidir. Bütün arzu ve istekler vahye tâbi kılınıp niyet yoluyla aşkın bir amaca yönlendirildiğinde ancak gerçek anlamlarını bulurlar. Bu istikamet yaratılış gayesidir; aradan çıkarıldığında arzu ve istekler/hevâ tanrılaştırılmış olur; araç olmaktan çıkar, amaç haline gelir. Artık bu noktadan itibaren kuralların belirleyicisi vahiy değil, nefistir. Üzülerek ifade etmek gerekir ki, günümüzde bunun adına bazılarınca özgürlük denmektedir. Nefsini tanrılaştırıp hevâsını vahye tâbi kılmayanların nezdinde, ‘vahyin yönlendirmesinden çıkıp nefsin esaretine girmenin adı, özgürlüktür.’ Oysa bir Müslümanın nezdinde gerçek hürriyet Allah’ın iradesine teslim olmaktır. Çünkü başkalarının ve nefsin esaretinden kurtulmanın tek yolu budur.

Hadiste hakiki mümin olmanın yolu, ‘arzu ve isteklerin vahye tâbi kılınması’ olarak ifade edilmiştir. Arzu ve isteklerin vahye tâbi kılınması, aklın kullanılmayacağı anlamına gelmez. İnsan aklıyla hareket eden bir varlıktır. Ancak her konuda aklıyla doğruyu, gerçeği, hakikati bulması da mümkün değildir. Özellikle metafizik konularda ve Allah’a karşı olan görevlerinin ifasında, aklın, vahyin önderliğine ihtiyacı vardır. Bununla beraber vahyin anlaşılması için de akla ihtiyaç vardır. Akıl, insanoğlunun sorumluluk nedenidir. Bu nedenle akıl ile vahiy, et ve kemik gibi birbirinden ayrılmayan bir bütünün iki parçası gibidirler.

Sonuç olarak şunu söylemek gerekir ki; arzu ve istekler vahye tâbi kılınmadığında yeryüzüne fitne ve fesadın,  adaletsizliğin, zulüm ve haksızlığın egemen olması kaçınılmazdır. Hangi durumda olursa olsun, huzur ve saadeti yakalamak mümkün değildir. Böylesi fert ve toplumlar bencil ve doyumsuz olur. Doyumsuzluk da mutsuzluğun en büyük kaynağıdır.

Arzu ve istekler vahye tâbi kılınmadığında hevânın isteklerini yerine getirmede belirleyici unsur, hakkaniyet değil, çıkarcılık ve nefsanî arzuların tatmini olur. Bu da hayatın, çıkar çatışmalarına göre şekillenmesine yol açar. Tâbii bir sonuç olarak çıkarların elde edilmesinde her şey meşru sayılır hale gelir; güçlünün zayıfı ezmesi, adaletin yerini zulmün alması, güçsüze yaşama hakkı tanınmaması, servetin belli bir kesimin elinde devlet olması/toplanması ve her türlü ahlâksızlığın ahlâk haline gelerek kabul görmesi kaçınılmaz olur. Böylesi kişi ve toplumlarda arzuları gerçekleştirecek güç ve imkânın elde edilmesi tek amaç haline gelir.

İnsan iyiye ve kötüye mütemayil yaratılmıştır. Duygularının olumlu ya da olumsuz yönünü ne zaman, kime karşı, ne kadar ve nasıl kullanacağını vahyin önderliğinde öğrenmelidir. Vahyin amacı da insana her konuda rehberlik etmek, onu fıtratı istikametinde eğitmek, doğuştan potansiyel halinde bünyesinde taşıdığı insanî vasıflarını yeşertmek ve geliştirmektir. İnsan hayvanî yönünü geliştirir arzu ve isteklerini nefsine tâbi kılarsa hayvanlardan da daha aşağı seviyeye düşer; insanî/rahmanî yönünü geliştirir vahye tâbi kılarsa yaratılmışların en şereflisi ve en üstünü seviyesine çıkar.

*** 


[1] İbn Manzûr, Lisân, “ftr” md. V, 56-58, (Beyrut 1994); Curcânî, Ta’rifât, “fıtrat” maddesi.

[2] İbn Manzûr, Lisân, “ftr” md. V, 58, Curcânî, Ta’rifât, “fıtrat” maddesi.

[3] Elmalılı, Hak Dini, VI, 3824 (İstenbul, trs., Eser Kitabevi)

[5] Aynı yer.

[6]Aynı yer.

[7]Aynı yer.

 

08. 11. 2008

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN

e-mail: cemalagirman@hotmail.com

 

 
1 Yorum

Yazan: Kasım 8, 2008 in • Hadis Yorumları

 

Sorular ve Cevapları

 Okuyuculardan Gelen Sorular Ve Cevapları

Soru 1) “Namaz dinin direğidir” hadisinin asılsız olduğu belirtilmektedir. Bu konu hakkında bilgi verir misiniz?

Cevap 1) Öncelikle ilgili rivayetin kaynağına ve hakkında söylenenlere bakalım.

Söz konusu rivayet birinci derecede muteber hadis kaynaklarında yer almamaktadır. Rivayeti Beyhakî, Şuabu’l-İmân adlı eserinde şu şekilde nakleder:

Ömer (r.a.), “Bir adam geldi ve ‘Ey Allah’ın Resûlü! İslam’da Allah’a en sevimli olan şey nedir?’ diye sordu. Resûlüllah da (s.a.v.); ‘Vaktinde kılınan namaz. Namaz kılmayı terk edenin dini yoktur. Namaz dinin direğidir.’ buyurdu.” dedi.[1]

Irâkî, bu rivayeti, Beyhakî’nin, zayıf bir senedle İkrime<Ömer tarikiyle merfu olarak tahriç ettiğini ve Hâkim’in, “İkrime Ömer’i işitmemiştir; sanırım bununla İbn Ömer’i kastetmiştir” dediğini nakleder.[2] Sehâvî de aynı şeyleri söyler.[3]

Irâkî’nin, bu rivayet hakkında ‘zayıf’ ve ‘munkatı’ dediği,[4] İbnu’s-Salâh’ın da hadise vakıf olamadığını belirterek, hakkında ‘sahih değildir, gayri maruftur’ dediği nakledilir.[5]

Kaynaklar bu rivayeti, Taberânî ve Deylemî’nin[6] Hz. Ali’den (r.a.) merfu olarak “Namaz dinin direğidir, cihat amelin zirvesidir; zekât bunu ispatlar.” Bazı rivayetlerde “zekat bunun arasındadır”; et-Teymî de et-Terğîb’de “Namaz İslam’ın direğidir.” lafzıyla rivayet ettiğini belirtirler.[7]

Münâvî, Zeylaî’nin, Hz. Ali’den gelen bu rivayetin senedinde el-Haris’in bulunduğunu ve bu kişinin büsbütün zayıf olduğunu belirttiğini nakleder.[8]

en-Nevevî, et-Tenkîh’de bu rivayetin “münker ve batıl” olduğunu söyler[9]. Ancak Münâvî, İbn Hacer’in, en-Nevevî’nin bu hadis hakkında söylediği “münker ve batıl” sözünü kabul etmediğini, rivayetin sadece zayıf ve munkatı olduğunu, ancak batıl olmadığını söylediğini nakleder.[10]

Bütün bu olumsuz değerlendirmelerin yanı sıra olumlu değerlendirmeler de vardır. Buhârî’nin hocası Ebû Nuaym, Habîb b. Suleym, Bilâl b. Yahyâ tarikiyle; “Nebî’ye (s.a.v.) bir adam geldi; ona namazdan sordu. Resûlullah da ona, “Namaz dinin direğidir.” cevabını verdi.” şeklinde naklettiği rivayetin mürsel fakat ricalinin sika/güvenilir olduğunu söylemektedir.[11]

Bazı fakihler bunu “Namaz dinin direğidir. Kim onu ikame ederse/kılarsa dini ayakta tutmuştur. Kim onu yıkarsa/terk ederse dini yıkmıştır.” şeklinde rivayet etmişlerdir.[12]

Albânî, “Namaz dinin direğidir, cihad amelin zirvesidir, zekât bunun arasındadır.” lafzının büsbütün zayıf[13] “Namaz dinin direğidir.” lafzının da zayıf olduğunu belirtti.[14]

Görüldüğü gibi söz konusu rivayet birinci derecede muteber hadis kaynaklarında yer almamakta, senedi hakkında da ciddi tenkitler bulunmaktadır.

Hadisin senedi munkatıdır. Ancak bu inkıta sahabî olduğu için ciddi bir sorun sayılmaz. Nevevî’nin münker ve batıl değerlendirmesine İbn Hacer katılmamış, batıl olamayacağını ifade etmiştir. Münker sözcüğü, senede yönelik ciddi bir tenkit ifadesidir. Ancak rivayetin ricaline bakıldığında bu değerlendirme uygun düşmemektedir. Batıl ifadesi de manaya yönelik bir tenkittir. Peygambere izafe edilmesi uygun olmayan bir anlam taşıyıp da ona izafe edilen rivayetler için söz konusu edilir. Rivayetin manasına bakıldığında da bu söze batıl ifadesi uygun düşmediği görülmektedir. Dolayısıyla Nevevî’nin münker ve batıl değerlendirmesi tenkide açıktır.

Zayıf olup sahih olmadığı yönündeki değerlendirmeler de senede yönelik değerlendirmelerdir. İki kanaldan gelen rivayetin birinde inkıta, diğerinde ise senedinde tenkide uğramış bir ravi bulunmaktadır. Netice itibariyle mürsel olarak gelen rivayetin ricali sika olmakla beraber rivayet zayıftır. Ancak bu zayıflık ciddi bir zafiyet teşkil etmemektedir.

Mana olarak ele aldığımızda “Namaz dinin direğidir.” ifadesinin İslam’ın temel kurallarına, Kur’an ayetlerine, sahih sünnete ters düşen bir yanı bulunmamaktadır. Namazın önemini vurgulayan bu rivayete müfessirlerin nerede ise tamamı Bakara suresinin namaza vurgu yapan ilk ayetlerinde peygamber sözü olarak yer vermiş, zayıflığına temas etmemişlerdir.

Esasen sıhhatinde şüphe olup zayıf olduğu hükmüne varılmış bir rivayetle dinî açıdan amel etme mükellefiyetimiz yoktur. Ancak ulema terğib ve terhib muhtevalı olup ciddi zafiyet taşımayan rivayetlerle amel etmede bir sakınca görmemiştir.

Aslında bu tür rivayetlerde sorun manası güzel de olsa peygambere ait olmayan bir ifadeyi ona izafe etmektir. Manası ne kadar güzel ve yararlı olursa olsun, ona ait olmayan bir sözü bile bile ona izafe etmek yalancılıktır. Hangi niyet ve maksatla olursa olsun bunu bilerek yapmak küfürle eşdeğer tutulmuştur. Dolayısıyla manası güzel de olsa, iyi niyetle hizmet etmek maksadıyla da olsa, peygambere izafe edilen bir sözü, elde edilen bulgular zannı galiple veya kesin bir bilgi ile ona ait olmadığını gösteriyorsa, o rivayeti hadis olarak asla kullanmamak gerekir.

Rivayet zayıfsa ve illa da kullanılmak isteniyorsa rivayetin mutlaka zayıf olduğunu belirtmek gerekir. Mesela “zayıf olduğu belirtilen bir rivayette şöyle ifade edilmektedir” diyerek nakledilmeli, bu şekilde paylaşılmalıdır.

Hadisler için uydurma ifadesi, anlamının büsbütün işe yaramaz, zararlı, asla kullanılmamalı anlamında değildir. Bu hadis uydurmadır dendiğinde; hadis olduğu ifade edilen, ancak araştırmalar sonucu zannı galiple veya kesin bulgularla hadis olmadığı anlaşılan sözlerdir. Bu sözlerin pekâlâ manaları güzel ve son derece yaralı olabilir. Burada sorun onu peygambere izafe etmektir.

Bu durumda hadis olarak değil de bir âlimin, ya da bir bilgenin sözü olarak yaralanılabilir. Böyle bir sözü biriyle paylaşırken hadis olarak değil de güzel söz olarak paylaşmak gerekir.

Mesela “bir âlimin söylediğine göre”, “veciz bir sözde belirtildiği üzere” gibi ifadelerle bu sözlerden yararlanmada bir sakınca yoktur.

“Burada söz konusu olan bu rivayet konusunda temkinli olup hataya düşmemek için nasıl bir yöntem uygulanabilir?” diye bir soru sorulacak olursa, buna şu şekilde cevap verilebilir: “Beyhakî’nin munkatı bir senetle merfu hadis olarak naklettiği, bazı alimlerin de zayıf olduğunu belirttikleri bir rivayette namaz dinin direği olduğu ifade edilmiştir.” denebilir.

Bu söz hadis olmasa da namaz dinin direği olduğu gerçeğini değiştirmez.

Evet hemen hemen bütün müfessirler namazla ilgili ayetlerin açıklamasında namazın dinin direği olduğunu ifade etmişlerdir.

Bu rivayetin hadis olduğunu bir kenara koyalım ve namazın dinin direği olup olmadığını tartışalım. Evet, namaz dinin direğidir. Namazsız bir din düşünülebilir mi? Namazın sadece taabbudi yönü yok, onun aynı zamanda birçok sosyal yansımaları da vardır.

Vaz’î ibadetler amaç ve maksat olarak mahza Allah için yapılır; ancak onların vazedilişinde birçok sosyal ve bireysel yararlar da gözetilmiş, vakıa olarak bu yararların fiilî yansımaları da müşahade edilmektedir.

Bir defa namazsız din düşünülemez. Zira namaz İslam’ın temel şartlarından biridir. Beş direk üzerine kurulmuş bir binanın en önemli veya önem açısından ikinci derecede yer alan bir direği yok ettiğinizde, o bina ayakta duruyor olsa da ilelebet ayakta durması düşünülemez. Yıkılır.

Namaz o kadar önemlidir ki, içinde tekbir var, tehlil var; kısacası zikir, Kur’an okuma, şeklî tazim, yani rüku, secde, saygı duruşu, dua, vb. daha nice unsurlar içermektedir.

Sosyal açıdan baktığımızda insanları bir araya getirme, kaynaştırma, sevgi oluşumu, birbirine tahammül, toplumun eksikliklerine muttali olma ve daha nice sosyal yansımaları olduğunu görürüz. Aynı safta saf tutarak fiilî temas ve muhabbetin doğması, aynı değerleri paylaşma duygusu, başkalarının bastığı yerde ve ayağının dibinde alnını ve burnunu yere koyma (secde) ve bu yolla mutevazıleşme, eşitlik duygusunu yaşama, nefsin kibrini kırma gibi daha nice eğitsel yansımaları vardır namazın.

Namaz emreder, namaz insana vahiy merkezli bir hayat anlayışı empoze eder. Çünkü namaz kılan yalan söyleyemez/söylememeli; hırsızlık yapamaz, zina yapamaz, komşusuna zarar veremez… Din de bu değil midir? Namaz olmayınca bütün bu yansımaların da olmaması demektir. Onun için ‘namaz dinin direğidir’ denmiştir ve bu doğrudur. Söz konusu rivayet velev ki hadis olmasın, onun hadis olmaması bu gerçeği değiştirmez. O halde ilgili sözün hadis olup olmadığı noktası üzerinde değil, içerdiği mana, verilmek istenen mesaj üzerinde durmak gerekir. Hadisliği üzerinde ihtiyatla yaklaşıldığında manasından yararlanmanın hiçbir sakıncası yoktur.

Kalın sağlıcakla…

 

 

 


[1] Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, Beyrut 1410, th., Muhammed es-Saîd Besyûnî Zeğlûl, III, 39, no. 2807.

[2] Irâkî, Tahrîcu ehâdîsi İhyâ, I, 368, no. 368. (Şâmile Versiyon 2).

[3] Sehâvî, El-Mekâsıdu’l-hasene, I, 144, (Şâmile Versiyon 2).

[4] Münâvî, Feydu’l-kadîr, Beyrut 1416/1996, IV, 318, no. 5185 (Dâru’l-fikr).

[5] Irakî, Tahrîcu ehâdisi İhyâ, I, 368 no.368. Hacer, Et-Telhîsu’l-habîr fî tahrîci ehâdîsi Râfi’i’l-kebîr, I, 325-26; Sehâvî, El-Mekâsıdu’l-hasene, I,144, (Şâmile Versiyon 2) Münâvî, Feydu’l-kadîr, IV, 318, no. 5185, IV, 317-318, no. 5187.

[6] Deylemî, el-Firdevs, th., es-Saîd b. besyûnî Zağlûl, Beyrut1406/1986, II, 404, no. 3795.

[7] İbn Hacer, Et-Telhîsu’l-habîr fî tahrîci ehâdîsi Râfi’i’l-kebîr, th., es-Seyyid Abdullah Hâşim el-Yemânî el-Medenî, Medine-i Münevvere, 1384/1964, I, 173, no. 242; Sehâvî, El-Mekâsıdu’l-hasene, I,144, (Şâmile Versiyon 2)

[8] Münâvî, Feydu’l-kadîr, IV, 317-318, no. 5187.

[9] İbn Hacer, Et-Telhîsu’l-habîr fî tahrîci ehâdîsi Râfi’i’l-kebîr, I, 325-26; Sehâvî, El-Mekâsıdu’l-hasene, I,144, (Şâmile Versiyon 2)

[10] İbn Hacer, Et-Telhîsu’l-habîr fî tahrîci ehâdîsi Râfi’i’l-kebîr, I, 325-26.; Münâvî, Feydu’l-kadîr, IV, 318, no. 5185; Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, Beyrut 1405/1985, II, 39-40. no. 1621.

[11] İbn Hacer, Et-Telhîsu’l-habîr fî tahrîci ehâdîsi Râfi’i’l-kebîr,, I, 325-26; Sehâvî, El-Mekâsıdu’l-hasene, I,144, (Şâmile Versiyon 2)

[12] Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, II, 39-40. no. 1621.

[13] Albânî es-Silsiletu’d-dafîa (Muhtasara) da, VIII, 307, no.3805.

[14] Albânî, Sahîhu ve Daîfu’l-Câmi’i’s-sağîr, IV, 205, no.1183, XVII, 152, no. 8005.

 

 
Yorum yapın

Yazan: Eylül 2, 2008 in Sorular ve Cevaplar

 

Onyedinci Hadis/Müslüman mı Orucu Tutar, Oruç mu Müslümanı?!.

Onyedinci Hadis

 

 

‏‏ عَنْ أَبِي صَالِحٍ الزَّيَّاتِ أَنَّهُ سَمِعَ أَبَا هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ يَقُولُ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : قَالَ اللَّهُ كُلُّ عَمَلِ ابْنِ آدَمَ لَهُ إِلَّا الصِّيَامَ فَإِنَّهُ لِي وَأَنَا أَجْزِي بِهِ وَالصِّيَامُ جُنَّةٌ وَإِذَا كَانَ يَوْمُ صَوْمِ أَحَدِكُمْ فَلَا يَرْفُثْ وَلَا يَصْخَبْ فَإِنْ سَابَّهُ أَحَدٌ أَوْ قَاتَلَهُ فَلْيَقُلْ إِنِّي امْرُؤٌ صَائِمٌ وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ لَخُلُوفُ فَمِ الصَّائِمِ أَطْيَبُ عِنْدَ اللَّهِ مِنْ رِيحِ الْمِسْكِ لِلصَّائِمِ فَرْحَتَانِ يَفْرَحُهُمَا إِذَا أَفْطَرَ فَرِحَ وَإِذَا لَقِيَ رَبَّهُ فَرِحَ بِصَوْمِهِ ‏”‏‏.

 

Ebû Hûreyre’nin naklettiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Allah ‘Oruç dışında bütün ameller âdemoğlu içindir. Oruç ise benim içindir. Onun mükâfatını da ancak ben takdir ederim.’ buyurdu.  Oruç bir kalkandır. Sizden biriniz oruç tuttuğu günde kötü söz söylemesin, hiç kimse ile didişmesin/sataşmasın, eğer ona biri kötü söz söylerse ya da fiilî saldırıda bulunursa ‘ben oruçlu bir kimseyim’ desin. Muhammed’in nefsi elinde olana yemin ederim ki oruçlunun ağız kokusu Allah katında misk kokusundan daha temizdir/hoştur. Oruçlunun iki sevinç anı vardır. Biri orucunu açtığında sevinir. Diğeri de rabbiyle karşılaştığında orucuyla sevinecektir.”

[Buhârî, Savm 2, Tevhîd 35; Müslim, Sıyâm 162, 163]

 

 

Müslüman mı Orucu Tutar, Oruç mu Müslümanı?!.

 

Ramazana girerken sizinle paylaşmak istediğim bu hadisin en önemli iki vurgusundan biri oruca takdir edilen mükâfattır; diğeri de orucun kötülüklerden koruma özelliğidir.

Bilindiği gibi Müslümanlığın temel şartlarından biri senede bir ay Ramazan ayında oruç tutmaktır. Müslümanlığı kabul edip geçerli herhangi bir mazereti bulunmayan herkesin senede bir ay oruç tutması, dinî bir görevdir; Yaratıcının bir emri ve Müslümanlığın bir gereğidir. Bu emri yerine getirmek gerçek inananlara büyük bir mutluluk, yerine getirmeyenlere ise manevî bir huzursuzluk/ruhî bir sıkıntı verir. Çünkü Allah’ın emirlerini yerine getirmede en büyük muharrik güç, gönüldeki imandır.  Bu yüzden oruç tutmak suretiyle hissedilen mutluluk ve huzur, tutulmadığı takdirde duyulan rahatsızlık iman gücü ile doğru orantılıdır. Emir ve görev ihlalinden hiçbir rahatsızlık duyulmuyorsa imanın kontrol edilmesi ya da sorgulanması gerekir. Varlık ve yaşamımızı; eş, evlat, sağlık, servet, makam gibi sahip olduğumuz her şeyi kendisine borçlu olduğumuz bir varlığın/yaradanın emrini ihlâl etmek rahatsızlık vermiyorsa bu ciddi bir sorundur. Bu sorunun/hastalığın tedavi edilmesi gerekir.

Yüce Allah orucun önemini, onu kendine izafe ederek belirtmektedir. Oruca yönelişin yanı sıra, ona gösterilen hassasiyeti temin eden güç ve amaçlanan etkinliğinin kişi üzerindeki yansımalarını tayin eden unsur, “Allah için” kavramının ifade ettiği anlamdır; bu kavramın algılanılışıdır.

Hadis, oruç tutmanın belirlenen zaman aralığında sadece aç ve susuz kalmaktan ibaret olmadığını, kişinin günlük hayatında birtakım müspet yansımalarının olması gerektiğini ifade etmektedir. Onun bu özelliğini Hz. Peygamber güçlü bir teşbihle “kalkan”a benzeterek dile getirmektedir. Yani oruç Müslümanı tutar, ona günah işletmez, işletmemeli. Oruçlu kimse oruçlu olduğunu hatırlayarak yalan söylememeli, haksızlık yapmamalı, başkalarını incitmemeli, davranışlarına son derece dikkat etmeli… Zaten Müslümanlığın amacı olgun bir insan yetiştirmek değil midir? Hz. Peygamber “Müslüman, dilinden ve elinden Müslümanların/başkalarının zarar görmediği kimsedir.” [Buhârî, İmân 4] buyurmadı mı?!.

Hadiste orucun dışında bütün amellerin âdemoğlu için olup yalnız orucun Allah için olduğunun belirtilmesi, riyasız/gösterişsiz yerine getirilen ibadetin sadece oruç olduğunun ifadesidir.  Bütün ibadetler sadece Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla yapılması gerektiği halde bunlara riya/gösteriş ve şaibe karışabilir. Allah’ın rızası dışında başka amaçlar güdülebilir. Fakat oruç öyle değildir. Örneğin yanımızda yiyip içmediğini gördüğümüz bir insanın oruçlu olup olmadığını anlayamayız. Oruç dışındaki ibadetler, takdir edilme, beğenilme gibi birtakım dünyevî menfaatler için yapılıyor olabilir ama oruç için böyle bir şey söz konusu olamaz. Oruç tutan bir insan başkalarına oruçlu olduğunu söylemedikçe oruçlu olduğu anlaşılamaz.

Ayrıca tarihe bakıldığında putperest hiçbir kavim, putlarına oruç gibi bir ibadet sunmamıştır. Namaza benzer birtakım şekilsen boyun eğişler, tazım gösterileri, kurban adakları sunulmuş, fakat oruç gibi bir tazım gösterisi yapılmamıştır. Bu da riyasız yerine getirilebilen tek ibadetin oruç olduğunu gösterir. Ayrıca bir kimse gizlice yiyecek olsa, bunu kimse fark edemez. Kişi ile Allah arasında cereyan edebilen riyasız tek ibadet, oruçtur. Onun için mükâfatı da büyüktür ve yüce Allah orucun önemini ‘sadece oruç benimdir’ ifadesiyle belirtmiştir.

Hadiste oruç bir kalkana benzetilmektedir. Çünkü aslında orucu tutan biz değil, oruç bizi tutmaktadır. Oruçlu insanın günaha olan meyli ve arzusu ramazanda ve oruçlu iken azalmaktadır. Daha fazla tövbeye/günahlardan pişmanlığa yönelmekte ve kişinin üzerindeki manevî etkisi daha belirgin bir şekilde görülebilmektedir. Ayrıca oruç sabır eğitimi yaptırarak kişiyi adeta melekleştirmektedir. Zamansal olarak suç oranlarına bakıldığında, bu oranın diğer zamanlara oranla ramazan ayında daha düşük olduğu görülmektedir.

Hz. Peygamber oruçlunun kötü söz söylemesini yasakladığı gibi oruçluya sataşan birilerinin çıkması durumunda oruçlu olduğunu hatırlatarak sataşanı uzaklaştırmasını önermektedir. Aslında bu hatırlatma başkasından ziyade kişinin kendisine yaptığı bir hatırlatma ve bu sayede sataşana karşılık vermemesi tavsiye edilmektedir.

Hadiste ayrıca oruçlunun iki mükâfat anına temas edilmektedir. Birincisi iftar anında duyulan sevinç ve heyecandır. Oruçlu kimse, iftar anında Allah’ın emrini tutmanın, hiçbir zorlama olmaksızın gün boyu tuttuğu orucun sevincini duyar. Bir de kıyamette alacağı mükâfat sonucu büyük bir sevinç ve heyecan duyacaktır.

İbadetlerin asıl gayesi ‘Allah için’ ve ‘Allah rızası’ olmakla beraber, insanın üzerinde eğitici fonksiyonu vardır. İnsanları kötülüklerden alı kor, iyiliğe meylettirir, meleklik vasıflarını güçlendirir, kötülük yapma arzu ve eğilimlerini azaltır veya yok eder. İbadetlerin emrediliş hedefinde insanları eğitmek de vardır ve bu faydası da açıkça görülebilmektedir.

Ramazan bir heyecandır, imanın tadını, hazzını hissetme, dinî yaşantının manevî havasını soluma heyecanıdır… Bu heyecanı hissederken “Allah’ım iyi ki Müslümanım, iyi ki müminim. Sana inandığım için sana sonsuz şükürler olsun. Sana inanmasaydım, senin şu yüce dinini kabul etmeseydim, bu imanı bana nasip etmeseydin bu hazzı, bu tadı tadamayacak, bu mutluluk ve huzurdan mahrum kalacaktım…” diyeceğinizi duyar gibiyim. Her ne kadar yüce Allah orucun önemini belirtmek için ‘oruç benimdir’ ifadesini kullanıyor olsa da, orucun gerçek faydası bizedir. Çünkü O’nun bizim ne orucumuza ve ne de başka herhangi bir ibadetimize ihtiyacı vardır. Minnet duyması gereken bizleriz.

Sana inandığım için Sana şükürler olsun Allah’ım. Hindistan’da fareye tapan biri olabilirdim, ama değilim. Bu ne büyük bir devlet!..

Onbir ayın sultanı Hoş geldin Ramazan!

Ey oruç tut beni!…

Ramazan ikliminden en iyi şekilde yararlanmak ümidiyle herkese hayırlı Ramazanlar diliyorum…

30. 08. 2008

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN

e-mail: cemalagirman@hotmail.com

 
Yorum yapın

Yazan: Ağustos 31, 2008 in • Hadis Yorumları, GÜNDEM

 

Onaltıncı Hadis/Bizi aldatan bizden değildir

Onaltıncı Hadis

وَعَنْ أبي هُرَيرةَ رضي اللَّه عَنه أنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم  قَالَ : « … مَنْ غَشَّنَا فَلَيْسَ مِنَّا ».

Ebû Hureyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Bizi aldatan bizden değildir.”

[Müslim, Îmân 164, Fiten 16]

 

Bizi aldatan bizden değildir

Aldatmak; karşı tarafı yanıltmak, hîle ve oyuna getirmek, kandırmak, iğfâl etmek, dolandırmak, sözünde durmamak demektir. Hakikatin zıddı anlamına gelen yalanla eş anlamlıdır. Ferdi ve toplumsal yıkımlara sebep olacak nitelikte kötü bir davranıştır.

Birinin diğer birini aldatması, bilerek hakikat dışı bilgi vermesi, yanıltarak kendi lehine hak etmediği birtakım menfaatler elde etmesi, her şeyden önce Allah’ın en şerefli yaratığı olan insana büyük bir saygısızlıktır; insanın değer ve konumunu anlayamamaktır. Savaş ortamında düşmanı aldatmak dışında, hangi şartlarda olursa olsun başkasını aldatmaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Dolayısıyla aldatmak bir hak ihlâlidir.

Hayat, doğruluk ve güven üzere kurulmuştur. Karşılıklı güven olmadan hayat yürümez. Bu güven, bütün beşeri ilişkileri kapsar. Çünkü insan sosyal bir varlıktır. Tek başına yaşaması mümkün olmadığına göre, başkalarıyla karşılıklı ilişkiler kurması da kaçınılmazdır.

İslam inancının değer yargılarına göre her ne suretle ve hangi şartlarda olursa olsun, hile yapmak ve insanları aldatmak kesinlikle yasaktır. Kur’an, aldatmayı, münafıklara yakışan çirkin bir davranış olarak ifade eder. Çünkü münafıkların en belirgin özelliği, Allah’a inanmadıkları hâlde, ‘inandık’, diyerek, Allah’ı ve başkalarını kendilerince kandırmaya kalkışmalarıdır. Hâlbuki onlar, aslında kendilerini aldatmaktadırlar. Çünkü Allah onların hîle ve aldatmalarını bilir. Kur’an’ın ifadesiyle; “Onlar Allah’ı ve inananları aldatmaya çalışırlar, oysa sadece kendilerini aldatırlar da farkında değildirler.” [Bakara, 2/9]

Bir gün Allah’ın Resûlü (s.a.v.) pazarda bir buğday sergisine uğradı. Elini buğday yığınının içine daldırınca parmakları ıslandı. Bunun üzerine satıcıya; “Bu ıslaklık ne?” diye sordu. Adam; ‘Ey Allah’ın Resûlü! Yağmur ıslattı’, dedi. Kutlu Nebî; “İnsanların görüp aldanmaması için o ıslak kısmı ekinin üstüne çıkarsaydın ya!” karşılığını verdi. Ardından da;  “Bizi aldatan, bizden değildir.” buyurdu. [Müslim, Îmân 164]

Aldatma ve hile sadece alış verişte değil, hayatın her alanında olabileceği için, Hz. Peygamber’in, “Bizi aldatan bizden değildir” ifadesi son derece anlamlı ve önemlidir. Bu sebeple aldatma ve hile, bir müslümanın mal ve hak kaybının yanı sıra canına bile mal olabilir. Yalan, aldatma ve hilenin olduğu yerde, adalet ve hukuk olmaz. Bu sebeple hile ve aldatma, her türlü olumsuzluğa neden olabilir. Bu yüzden hile ve aldatma, Müslüman olmayanların ancak yapabileceği bir davranıştır. Çünkü müslümanın malı da canı da dokunulmazdır; bir başka müslümana haramdır.

Müslüman bir malı satarken iyi ve kötü, malının her şeyini karşı tarafa bildirmelidir. Malın ayıbını gizlemek veya söylememek aldatmadır. Bu sebeple bir malı ölçüp tartmadan kabala satmak, yanıltıcı olduğu için doğru değildir. Örneğin malın kötüsünü yığının altına veya tezgâhın arka kısmına koymak, süte su katmak, yüksek kaliteli mala düşük kalitelisini karıştırmak, para veya kıymetli kâğıtların sahtesini yapmak ve müşteriyi aldatacak her türlü sahtecilik, “Bizi aldatan bizden değildir.” hadîs-i şerîfinin tehdidine muhataptır. Çevremize ve dünyaya bakıldığında milletlerarası sahtekârlıklar, büyük ihâle yolsuzlukları, mal stoklayarak yapılan fiyat artırımları göz önüne getirildiğinde, Hz. Peygamber’in tehdidinin ne kadar manidar, İslam’ın hedeflediği hayat düzeninin ne kadar insan merkezli ve âdil olduğu daha iyi görülecektir.

Şu geçici dünya için bir menfaat uğrunda insanları aldatan ve yalan söyleyen kimselerin insan kalitelerinin düşüklüğünü gösterir. İmanları zayıf olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü İslamî kuralları, Kur’ânî ve peygamberî öğütleri, yaşanması için öngördükleri kuralları özümsememiş demektir. Allah’ı ve ahiret sorgusunu hesaba katmadan yaşadıkları anlaşılmaktadır. Allah öbür dünyada bunların hayır ve iyiliğini dilemez.

Çözüm olarak, özelikle ticaretle uğraşanlar, daha fazla hak ihlali ile karşı karşıya kaldıklarından, kendilerini hak ihlalinden koruyabilmeleri için Allah’ı ve âhiret gününü hatırlarından hiç çıkarmamaları gerekir.  Kalpleri/gönülleri sürekli Allah’a bağlı olmalıdır.

Şunu iyi bilmeli ki hîle ile rızık artmaz. Aksine hile malın bereketini giderir. Hîle ile azar azar biriktirilen mallar, ansızın gelen bir felâketle, birden bire elden çıkar; hile yapanların yanına da sadece günâhları kalır.

İslamiyet hiçbir şekilde ve hiçbir alanda hile ve aldatmayı kabul etmez. Ona büyük bir uhrevi ceza takdir etmiştir. Çürük ve sakat iş yapmayı da, eksiklikleri gizlemeyi de haram kabul eder.

İnsanlarla olan ilişkilerde dürüst olmak İslam’ın şiarıdır. Başta alış-veriş olmak üzere herhangi bir konuda başkalarını aldatmak ahlâksızlıktır. Dünyada insanları aldatmak mümkündür, fakat ilmiyle her şeyi kuşatan Allah’ı aldatmak elbette mümkün değildir.  Asıl aldanan aldattığını sanan hilekârlardır.

“(Bu münafıklar) müminlerle karşılaştıkları vakit «(Biz de) iman ettik» derler. (Kendilerini saptıran) şeytanları ile baş başa kaldıklarında ise; Biz sizinle beraberiz, biz onlarla (müminlerle) sadece alay ediyoruz, derler.” [Bakara, 2/14]

Hilekârlık münafıklık alametidir. Akıllı bir müslüman her şeyden önce imanının gereği, hile ve aldatmaya tevessül etmemeli, böyle bir lekeyi üzerinde taşımamalıdır.

Sonuç olarak söylemek gerekirse, aldatma ve hile Müslümanlık vasfıyla bağdaşmaz. Mümin, imanıyla ve imanının bir yansıması olan eylemleriyle müslümandır. Yalanın, hile ve aldatmanın, onun hayatında yer almaması gerekir. Dünyanın geçici olduğunu, yaptığı her şeyden ahirette sorguya çekileceğini düşünerek adımlarını atması, hayatını Allah’ı ve ahireti hesaba katarak sürdürmesi gerektiğini unutmamalıdır.

Velhasıl doğruluk ve hakkaniyet, müslümanın şiarı olmalıdır.

***

[27. 04. 2008]

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN

e-mail: cemalagirman@hotmail.com

***

 
3 Yorum

Yazan: Nisan 26, 2008 in • Hadis Yorumları

 

Etiketler:

Kutlu Doğum/Peygamber’i Sevmek!..

http://www.cemalagirman.com

Peygamber’i Sevmek!..

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN*

Giriş

En yalın ifadesiyle ‘gönlün bir şeye meyletmesi, ona doğru akması’ demek olan sevgi, duygusal bir olgu, yaşanan bir heyecandır. Bu yüzden sevgi anlatılamaz, yaşanır, hissedilir; ancak tezahürleri vardır. Kişi sevdiğine karşı, ruhunu hep olumlu yönde etkileyen duygusal hazlar, gönlünde hoşuna giden kıpırdanmalar hisseder.

Sevginin en önemli tezahürleri eylem alanında görülür. Örneğin kişi sevdiğini kırmaz/kıramaz, isteklerine boyun eğer; ortak yönleri çok olduğu için genellikle aynı şeylerden hoşlanırlar, aksi takdirde birbirlerini sevemezler.

Sevgi öyle bir olgudur ki, sevgiliden gelen incitici şeyler, sevene eziyet değil, haz verir. Sevgililer birbirlerini hep görme iştiyâkındadırlar; göremezlerse birbirlerini, hatıralarla, ortak şeyleri yaşamakla o hazzı duymaya çalışırlar.

Sevgi ile bilgi arasında kuvvetli bir bağ vardır. Özellikle biyolojik bağ bulunmayanlar arasında cereyan eden aklî sevgide bilgi daha büyük bir önem arzeder. Çünkü aklî sevgide sevme duygusunu harekete geçiren güç; bilgidir, tanımadır. Bu yüzden aklî/iradî sevgide bilgi, sevme olgusundan öncedir.

Peygamber sevgisi, duygusal/tabiî değil, aklîdir, iradîdir. Onu sevmek için bilmeye, tanımaya ihtiyaç vardır. Bu yüzden peygamberliği ve peygamberlik makamını bilmek, onu idrak etmek, peygamberi sevmekle doğru orantılıdır. Bilgi ve idrak arttıkça sevgi de artar.

İnananların  peygamberle olan sevgi bağları biyolojik değil, dinîdir. Dünya ve ahiret hayatını doğrudan ilgilendiren hayatî yönü vardır. Bu kabil bir sevgi ancak akılla sorgulanarak, sonucunun muhasebesi yapılarak elde edilebilir. Onun için Yüce Allah bile, insanların kendisine iman edip itaat ve kulluk etmelerini isterken önce kendisini en yüce sıfatlarıyla tanıtmakta; her namazın her rekâtında okunan Fâtiha sûresinde bütün hamt ve övgülerin varıp kendisine dayandığını, gerçek manada övgülere layık olanın ancak kendisinin olduğunu, sadece kendisine boyun eğilmesi ve yine sadece kendisinden yardım dilenmesi gerektiğini bildirmektedir. Bütün hamtler O’nadır; çünkü, bütün alemlerin rabbi, sahibi, yaratıcısı O’dur; rahmandır, rahimdir, din gününün/ahiretteki hükümranlığın sahibidir. Bütün bunlar, insanın aklını kullanarak gerçekte kimin rablığa, ilâhlığa layık olduğunu idrak etmesi, gerçek rabbini tanıyıp O’nu sevmesi içindir. Yani bileceksiniz/tanıyacaksınız ki sevebilesiniz; bileceksiniz ki kulluk edebilesiniz; bileceksiniz ki neden kulluk ettiğinizi idrak edebilesiniz!

Peygamberi sevmek de böyledir; nedeni ve niçini bilinmeden kendiliğinden doğmuyor bu sevgi. Çünkü sevgiyi doğuran sebepler vardır; akıl onları idrak eder, bunun sonucunda duygular harekete geçer ve böylece sevgi doğar.

Peygamber sevgisi, diğer insanları sevmek gibi, sadece bir hayranlık sonucu varlık alanına çıkan veya başka herhangi bir nedenle var olabilen, eylem olmadan da geçerli sayılan bir sevgi değildir şüphesiz. Bu sevgi eylem ister, gereğinin yerine getirilmesini ister. Bir eylemi gönül hoşluğu ile ortaya koymanın yolu da sevgidir.

Peygamberi sevmek ve bu sevginin gereğini yerine getirmek, İslam inancının bir gereğidir[1]. Her şeyden önce hayat sadece yaşanmakta olan bu dünyadan ibaret değildir. Asıl ve ebedî hayat önümüzde bizi bekliyor. Hz. Ali’nin, “Dünya arkasını dönüp gitmekte, âhiret ise yüzünü dönmüş bize doğru gelmektedir. Her birinin âşıklıları vardır. Siz âhiret yurdunun âşıklıları olun! Bugün amel var, hesap yok; yarın hesap var, amel yok!”[2] sözü, son derece anlamlıdır.

Âhirette iyi bir yaşam standardı hak etmek herkesin arzusudur. Hiç kimse ebedî sürecek bir hayatın sıkıntı ve acılarla dolu olmasını hayal bile etmek istemez. O halde iyi ve mutlu bir hayata talip olmak, aklın gereğidir. Bu hayatı elde etmenin yolu da Allah’ı sevmek, O’nun buyruklarına uymakla mümkündür. Allah’ı sevip O’nun buyruklarına uymanın yolu da peygamberi sevmek ve ona uymaktan geçer: “(Resûlüm!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın…”[3] Çünkü Peygamberler, yaratan ile kul arasında, vahiy yoluyla iletişimi sağlayan vasıtalardır. Yaratana kulluk görevleri ancak onların sayesinde yerine getirilebilmektedir. Allah Teala toplumları uyarmadan, onlara elçi göndermeden, doğru ile yanlışı bildirmeden ceza takdir etmiyor. Çünkü o sonsuz adalet sahibidir. Onun amacı kullarına azap etmek değil, azabı gerektirecek eylemlerine engel olmaktır. Ama kul inat eder ve bütün uyarılara rağmen haksızlık yapar, başkalarına zülmeder, yaratıcısını inkar ederse, bu durumda ceza ilâhî adaletin gereği olur.

Aslında insanoğlu peygamberi sevmenin karşılığı ve sonucuna baktığında onu sevmemeye herhangi aklî bir engelin olmadığını görür. Küçük bir muhasebe, duyguların ona doğru akması için yeterlidir. Onu tanıyıp da ona aşık olmamak mümkün mü?!. Çünkü onu sevmek ve gereğini yerine getirmek, ebedî mutluluğu kazanmak demektir.

Peygamberi sevip onun yolundan gitmek, aslında Allah’a itaat etmektir. “Kim Resûl’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.”[4] Çünkü o, Allah’ın iradesine ters düşen bir şey yapmaz. Zelle diye ifade edilen irade dışı küçük yanılmalara maruz kalsa bile Allah onu hemen uyarır ve o da yanılgısından hemen tövbe eder, vaz geçer.

Peygamberler toplumların en karanlık günlerinde, zulüm ve adaletsizliğin en yoğun yaşandığı dönemlerde gönderilmişlerdir. Peygamberlerin olmadığı ve ilâhî vahyın unutulduğu dönemlerde hep zulüm, kan, gözyaşı hâkim olmuştur. Zulüm ve karanlıklar içinde bunalan Mekke müşrik toplumunun, kurtarıcı olarak geleceği beklenen peygambere olan arzulu bekleyişlerini  “nerede kaldı o kurtarıcı peygamber!” diye dile getirmeleri, bunun en açık delilidir.

Medeniyetler peygamberlerle kurulmuş, onlarla inkişaf etmiştir. İnsanoğlu medenî yaşamı, gerçek insanlığını, ahlâkı, hakikati, doğruyu ve yanlışı onlardan öğrenmiş, adâleti onlarda görmüş, ferdî ve toplumsal zulümler onların çabalarıyla kalkmış, neyin adâlet, neyin zulüm olduğunu onlar bildirmişlerdir. Kısacası onlar, insanlığın mutluluğu için çabalamış, hayatlarını bu uğurda feda etmişlerdir.

Aslına bakılırsa yüce Allah’ın bizim kendisini veya kutlu elçisini sevmemize, şöyle ya da böyle davranmamıza ihtiyacı yoktur. Bütün bunlar insanoğlunun kendisi, mutlu hayat sürebilmesi içindir.

Dünyevî her ihtiyacı mükemmel bir şekilde karşılanan, fakat Allah’a inanmayan bir insanın ruhî açıdan mutlu olduğu söylenemez. İnsanın fıtratında, bir yaratıcıyı sevme, O’na inanma, O’na dayanma ve sığınma duygusu vardır. Allah’a inanmayanlar bu duygularını tatmin edemezler. Dünya nimetlerinden istenen zevki de alamazlar. Onların zevk ve mutlulukları anlıktır, geçicidir. Varlıkla mutlu oluyorlarsa, varlıkları ellerinden gidince mutsuz olurlar. Onları teselli edecek manevî dayanakları yoktur. Her şey Allah inancı ve Allah sevgisiyle anlam ve lezzet kazanır. Örneğin insanlarda başkalarına yardım etme duygusu vardır. Yardım eden insanlar eylemlerinin sonucunda bir haz duyarlar. Yardım edenler yaptığı yardımdan tam bir haz alabilmeleri için Allah inancına, Allah sevgisine ihtiyaç vardır. Eğer bu inanç yoksa o zevki tadamazlar. Çünkü karşılıksız olarak başkalarına yardımı belli bir noktada anlamsız bulurlar; yardım edilenler veya çevreleri tarafından takdir edilmezlerse, yaptıkları yardımdan zevk alamazlar. Fakat Allah inancı taşıyanlar “balık bilmezse hâlik bilir” inancıyla yaptıkları yardımdan her hal ü karda haz duyarlar. Dolayısıyla her şeyden önce Allah’a inanmaya, O’nun buyruklarına uymaya ihtiyacı olan bizleriz. Dünya hayatının zevkini tadabilme hakikati bu gerçeğin temelinde yatmaktadır.

Ahlâk büyük bir erdemdir. Dünya mutluluğu için vazgeçilmezdir. Toplumlar ancak ahlâk kurallarına uydukları oranda mutluluğa ererler. Bunun ilkelerini uygulamalı ve bir hayat modeli olarak en iyi ortaya koyan peygamberlerdir. “Şüphesiz sen büyük bir ahlâka sahipsin.”[5] sözüyle onların ahlâkları Allah Teala tarafından tescil edilmiştir. Çünkü onları terbiye eden bizatihi yaratanın kendisidir. Bu yüzden onlar şeytanın ve nefsin tasallutundan korunmuşlardır. Bu da en güzel örnekliği ortaya koyabilmeleri ve insanlara sunulan hayat modelinde yanlış yapmamaları içindir. “Andolsun ki Resûlullah, sizin için, Allah’a ve ahiret gününün mutluluğuna kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.”[6] Dolayısıyla Peygambere uymaya azami dikkat gösterenler, ebedî olan ahiret hayatlarını Allah’ın lütfuyla garanti altına alabilirler.

Görüldüğü gibi Allah’a ve ahiret mutluluğuna kavuşmayı arzu edenler için yüce Allah engüzel örnek olarak Kutlu Elçisini takdim etmektedir. Peygamber bir mihenk taşıdır. Yürünen yolda tökezlememek için onun izini takip etmek bir zorunluluktur. Atılan adımın doğru olup olmadığının testi, onun adımına mukayese etmekle mümkündür.

Sonuç olarak şu ifadelere yer verilebilir: Her şeyden önce, Allah’ın Peygamber’e verdiği teblîğ/Kur’an’ı aldığı gibi nakletme ve tebyîn/Kur’an’ı açıklama görevleri onu sevmeyi, ona itaat ve bağlılığı zorunlu kılar.

Peygamberi sevmek; Kur’an’a uymaktır, ahlâktır, ibâdettir, adâlettir, onun yolundan yürümek ve bütün yaşam kurallarında onu örnek almaktır.

Peygamberi sevmek; istikamet üzere olmaktır; söz ve eylemlerinde dosdoğru olmak, âdil olmak, başkalarına zulmetmemek, helâl ve harama riâyet etmek, komşuya eziyet etmemektir…

Kısacası peygamberi sevmek; insan olmaktır, insanca yaşamak ve Allah’a kul olmaktır…

Kandiliniz mubarek olsun!…

19. 03. 2008

Cemal AĞIRMAN

e-mail: cemalagirman@hotmail.com

***


 *Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Hadis Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi.

[1]“Hiç biriniz, beni anasından babasından, (hatta) bütün insanlardan daha fazla sevmedikçe(kâmil manada) iman etmiş olamaz”. Buhârî, İmân 8.

[2] Buhârî, Rikâk 4.

[3] Al-i İmrân, 3/31.

[4] Nisa, 4/80.

[5] Kalem, 68/4.

[6] Ahzab, 33/21.

 
Yorum yapın

Yazan: Mart 19, 2008 in GÜNDEM

 

Onbeşinci Hadis/Cimriliğe Rağmen Verebilme Erdemliği!

Onbeşinci Hadis

.

حَدَّثَنَا أَبُو هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ جَاءَ رَجُلٌ إِلَى النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَىُّ الصَّدَقَةِ أَعْظَمُ أَجْرًا قَالَ ‏”‏ أَنْ تَصَدَّقَ وَأَنْتَ صَحِيحٌ شَحِيحٌ، تَخْشَى الْفَقْرَ وَتَأْمُلُ الْغِنَى، وَلاَ تُمْهِلُ حَتَّى إِذَا بَلَغَتِ الْحُلْقُومَ قُلْتَ لِفُلاَنٍ كَذَا، وَلِفُلاَنٍ كَذَا، وَقَدْ كَانَ لِفُلاَنٍ ‏”‏‏.‏

 

Ebû Hureyre (r.a.) şöyle nakleder: Bir adam Nebî (s.a.v.)’e geldi ve; ‘Sevap bakımından en büyük sadaka hangisidir?’ diye sordu. Nebî (s.a.v.): “Sıhhat ve sağlığın yerinde olup nefsin cimrileştiğinde, fakirlikten korkup zengin olmayı planladığında, can boğaza gelip de filana şu kadar, filana da şu kadar (verin) diyeceğin vakte kadar geciktirmeksizin verdiğin sadakadır. (Ölüm anına kadar geciktirdiğin) mal zaten (senin değil) varislerindir.”

[Buhârî, Zekât 11; Müslim, Zekât 93; Nesâî, Zekât 60]

Cimriliğe Rağmen Verebilme Erdemliği!

Hadisin anahtar sözcükleri; “en büyük sadaka”, “cimrilik”, “fakirlik korkusu”, “zenginlik plânları” ve “ölüm anı” kavramlarıdır.

Bütün bu kavramlar, sadaka merkezli, birbirleriyle bağlantılı kavramlardır. Hz. Peygamber, bu hadislerinde, sadaka verme konusunda insanların genel psikolojik tahlillerini yapmakta; hangi hâlet-i rûhiyelerle verilen sadakaların daha çok sevabı olduğu ve sadakanın hangi duygularla verilmesi gerektiğini belirtmektedir.

 Hadiste yer alan ‘şahîh’ ifadesini Türkçeye ‘cimrilik’ olarak tercüme etmek mümkün ise de, cimri kelimesiyle ifade edilemeyecek kadar farklı boyutları olan bir kavramdır. Hırs ve cimriliğin birlikte ve aşırı boyutlarda tezahürlerini ifade eden bir anlam içermektedir. “Şahîh” vasfını taşıyan bir kimse, dünyadaki her şeyin kendisinin olmasını ve başka hiç kimsenin eline geçmemesini arzular. Başka bir kimseye bir şey vermek bir yana, başkasının diğer bir kimseye bir şey vermesini de istemez; hırsı dolayısıyla kendi hakkına razı olmadığı gibi, başkalarının hakkına da el uzatır. En azından çevresindeki iyi olan her şeyin kendisinin olmasını ve başkalarının ondan yararlanmamasını ister. Bu yüzden Kur’an, bu tür kötü özelliklerden kurtuluşu “felâh” olarak nitelemiştir.

“… Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Haşr, 59/9)

Hz. Peygamber, bu tür kötü özellikleri insanların en kötü sıfatlarından biri saydığı gibi, bunu bozgunculuğun kaynağı olarak niteler.

Câbir b. Abdillah’tan rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber, “Şuhh’dan sakının, çünkü şuhh önceki toplumları helak etmiştir, bu yüzden birbirlerinin kanını dökmüş ve mukaddes değerleri çiğnemişlerdir.” demiştir.[1]

Hz. Peygamber (s.a.), bir diğer hadisinde bir Müslümanın kalbinde şuh ve imanın bir arada bulanamayacağını/bulunmaması gerektiğini,[2] ‘şuhh’un helak edici bir vasıf olduğunu ifade etmiştir.[3]

Cimriliğin çeşitli boyutları vardır. Örneğin kendi rahatı, eş ve çocuklarının eğlencesi için çok cömertçe mal sarf eden, ama hayırlı bir iş için cebinden beş kuruş bile çıkmayan kişi de cimridir. Bu kişi hayırlı bir iş için para verse bile, bunun karşılığında meşhur olacağını, menfaat sağlayacağını, bulunduğu yerdeki insanların gözüne gireceğini düşünür. Kısacası maksadı ve niyeti hayır yapmak değil, dünyevi bir menfaat elde etmektir.

Zengin olma arzusu güzeldir. Yadırganacak bir tarafı yoktur. Aksine takdir ve teşvik edilmelidir. Çünkü zekât, hac, kurban, sadaka, infak; akrabaya, yoksula, yetime, darda kalana yardım gibi birçok salih amel zenginlikle yapılabilmektedir. Fakat sadece kendine yönelik dünyevî refah için zengin olma arzusu ve teşebbüsü insanı cimrileştirir, söz konusu salih amellere yönelmeyi engeller. Bu tür insanlar nefsin ve şeytanın telkinleriyle sürekli fakirliğe düşme korkusuyla yaşarlar. Kuran bu durumu şöyle açıklar:

“Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size cimriliği telkin eder. Allah ise size katından bir mağfiret ve bir lütuf vaat eder. Allah her şeyi kuşatan ve her şeyi bilendir.” (Bakara, 2/268)

Aslında bu tür insanlar kendilerine yönelik harcamalarda da cimridirler. Zenginliklerinin gereğini dahi yaşayamazlar. Oysa ana baba ve diğer yakın akrabalar, yetimler, yoksullar ve yolcular için harcama yapmak, yoksul kimselerin ihtiyaçlarını karşılamak, İslâm dininin yayılması ve müdafaası için malî destek sağlamak, iyilik ve takvada yardımlaşmak için gücünün yettiği kadar vergi, zekât ve sadaka vermek malî durumuna göre her Müslümanın görevidir. Cimrilik bu görevlerin hakkıyla yerine getirilmesine engeldir. 

Bir mümin olarak her şeyden önce eldeki malın bir emanet ve gerçek sahibinin Yüce Allah olduğunun binicinde olmak gerekir. Aksi halde malî sorumluluk ve ibadetler, istenen ruhî olgunlukla yerine getirilemez. Psikolojik hâlini ve motivasyonunu olgunlaştırıp niyetini saflaştırabilmesi için her insanın bu gibi kabul ve motivasyonlara ihtiyacı vardır. Ayrıca sağlığın, mal ve servetin bir imtihan aracı olduğunu da unutmamak gerekir.

Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır. Büyük mükâfat ise Allah’ın yanındadır.” (Teğabun, 64/15)

“Öyleyse, gücünüz yettiğince Allah’tan korkun. Dinleyin, itaat edin ve kendinizin hayrına olarak infak edin. Kim de nefsinin cimriliğinden korunursa; işte onlar, felaha erenlerin tâ kendileridir.” (Teğabun, 64/16)

Sadaka verme motivasyonunu engelleyen psikolojik haller vardır. Bunların başında cimrilik gelir. Eğer insan doğuştan cimri ise bunun da bir imtihan vesilesi olduğunu unutmamak gerekir. Allah onu cimrilikle imtihan ediyor olabilir. Bu cimriliğini ne kadar yener ve cimriliğine rağmen malının bir kısmından feragat edip verebilirse alacağı sevap da o derece büyüktür.

Kendilerinde cimrilik hastalığı bulunan kimselerin manevî tedavi yollarına başvurmaları gerekir. Bunun da çeşitli yolları vardır. Örneğin; imanı güçlendirmek, İslamî kuralları iyice içselleştirip farkına vararak/manevî hazzını hissederek yaşamak, Allah’a daha çok sığınmak, O’na dua etmek, ibadete daha çok yoğunlaşmak, Allah’ı çokça anmak, cömert olmak konusunda kendi kendine telkinde bulunmak, nefsiyle mücadele etmek, ayrı bir kişiymiş gibi karşısına alıp konuşarak nefsini ikna etmeye çalışmak, kendini sadaka vermeye zorlamak, nefsi vermeye alıştırmak gibi yöntemlere başvurulabilir.  

Hadisin dikkat çektiği noktalardan biri, zengin olma hayalleri ve planları peşinde koşarken sadaka verip infak etmenin zorluğudur. Çünkü nefis ve şeytan kişiyi olumsuz yönde etkileyerek sadaka vermesini engeller. Nitekim hadisin dikkat çektiği diğer bir nokta da fakirlik korkusudur. Şeytan kişiyi sürekli fakirlikle korkutur ve ona cimriliği telkin eder.[4] Bu yüzden hayır işlerde acele etmek gerekir. Aksi takdirde şeytan araya girer ve insanların hayır yapma yönündeki kararlarına engel olur, türlü bahanelerle onları caydırabilir.

Şeytanın görevi kişinin hayrına, sevabına, salih/iyi ameline engel olmaktır. Müminin görevi de şeytan ve nefisle mücadele ederek ebedî mutluluğu kazanmaktır.

Mümin bu noktada da sınavdadır. Bütün zengin olma plan ve hayallerine rağmen nefsini ikna edip Allah için verebilirse alacağı sevap o oranda büyüktür. Bu yöndeki bir mücadele ona cenneti kazandırabilir.

Allah Teala herkese cenneti kazanacağı bir imtihan vesilesi yaratmıştır. Kişiler daha çok bu imtihan vesilelerini başarı ile geçtiklerinde cenneti hak ederler.

İnsanların yanıldıkları bir nokta sağlıklı ve güçlü iken muhtaç duruma düşmeyeceklerini sanmalarıdır. Sağlıklarına, güçleri ve gençliklerine güvenerek düşkünleri, ihtiyaç sahiplerini görmezler veya görmezlikten gelirler. Hadisin dikkat çektiği noktalardan biri de iyi halde iken iyi halde olmayanların halini görebilmek, onları anlayıp el uzatabilme erdemliğini gösterebilmek, bu halde iken verilen sadakanın büyük sevaplara vesile olduğunu vurgulamaktır.

İnsan psikolojisinde yaşanan diğer bir nokta ise ölüm döşeğine yatıp hayattan ümit kesildiğinde cömertleştiğin artmasıdır. Oysa bu noktaya geldikten sonra gösterilen cömertliğin bir yararı yoktur; çünkü hayattan ve dünya malından yararlanma ümidi bitmiştir. Ayrıca malî tasarrufunun artık varislere geçtiği ya da geçeceği andır. İslam hukukuna göre de böyle bir kimsenin malının ancak üçte biri üzerinde tasarruf hakkı vardır. Fazlası geçerli değildir.

Hadis, sadakaların, bu noktaya gelmeden önce verilmesi gerektiği yönünde müminlere bir uyarıda bulunmaktadır. Bu yüzden insan, gücünün yettiği kadar Allah’a sığınıp hırslı ve cimri olmaktan kaçınmalı; cömert ve asil olmaya çalışarak Allah için hayır işlerde yarışmalıdır. Aksi takdirde başkalarına ihtiyacı olmayacağını ve kendini doyuma ermiş, en güzel sonucu bulmuş, hiçbir ihtiyacı kalmamış sanarak başta kendi nefsini, daha sonra da çoluk çocuğunu ve içinde yaşadığı toplumu felaketlere sürükler.

***

09. 03. 2008

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN

e-mail: cemalagirman@hotmail.com


[1] Müslim, Birr 56; Ahmed b. Hanbel, II, 160, 191, 195, 431, III, 323.

[2]  Ahmed b. Hanbel,II, 256, 340, 342, 441; Neseî, Cihad 8.

[3] Ebu Davud, Cihad 21.

[4] Bakara, 2/268.

 
Yorum yapın

Yazan: Mart 9, 2008 in • Hadis Yorumları

 

Ondördüncü Hadis/Helâl Kazanç Ve Sadaka

Ondördüncü Hadis

‏‏ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : “مَنْ تَصَدَّقَ بِعَدْلِ تَمْرَةٍ مِنْ كَسْبٍ طَيِّبٍ وَلَا يَقْبَلُ اللَّهُ إِلَّا الطَّيِّبَ وَإِنَّ اللَّهَ يَتَقَبَّلُهَا بِيَمِينِهِ ثُمَّ يُرَبِّيهَا لِصَاحِبِهِ كَمَا يُرَبِّي أَحَدُكُمْ فَلُوَّهُ حَتَّى تَكُونَ مِثْلَ الْجَبَلِ ‏”‏‏.‏

“Kim helâl kazancından bir hurma tanesi kadar bir şey sadaka verirse Allah Teala onu güzellikle kabul eder –ki Yüce Allah zaten sadece helâl kazançtan verilen sadakayı kabul eder.- Sonra, sizden biriniz kendi çocuğunu besleyip büyüttüğü gibi, Yüce Allah da bu sadakayı, sahibi için bir dağ oluncaya kadar büyütür.”  [Buhârî, Tevhîd 23, Zekât 8]

Helâl Kazanç Ve Sadaka

Hadisin anahtar kavramları, “sadaka” ve “helâl kazanç” sözcükleridir.

Sadaka, genel manada Yüce Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla ihtiyaç sahiplerine yapılan her hayrı ifade eden bir kavramdır. (İbn Manzûr, X, 196) Kur’an-ı Kerim’de de sadaka sözcüğü her çeşit hayrı kapsayacak şekilde kullanılmıştır (Râğıb, 410-411; Abdulbâkî, 1982: 406); dolayısıyla isteğe bağlı olarak yapılan malî yardımları olduğu kadar, verilmesi farz olan zekâtı da kapsar. Çünkü Kur’an (K.9:103) ve Sünnet’te (Buhârî, Zekât 1) zekât yerine sadaka sözcüğü de kullanılmıştır. Ancak belli bir dönemden sonra sadaka kelimesinin tamamen gönüllü olarak yapılan hayırlar için kullanılmaya başlandığı anlaşılmaktadır. Bizim örfümüzde de artık sadaka denince zekât değil gönüllü olarak verilen mali yardımlar akla gelmektedir. Zekât dışı sadaka gönüllü olarak verilirken, zekâtın verilmesinde dinî mecburiyet vardır. Zekâtın oranı ve muafiyeti/nisabı bellidir; hâlbuki diğer sadakaların miktarı tamamen sadakayı veren kişinin arzusuna bağlıdır. Teberru, Allah’ın rızası kastedilerek yapılıyorsa, sadaka vasfını alır.

Hadislere göre gönüllülük esasına dayanan sadakaya Müslüman din kardeşine güler yüz göstermek, ihtiyaç halinde elinden tutup her türlü yardımına koşmak, yumuşak ve gönül alıcı sözler söylemek, hatta olumlu manada yapacak hiçbir imkân ve güce sahip değilse, en azından ona kötülük yapmaktan uzak durmak gibi her türlü müspet eylemler dâhildir. İslam’ın bu yaklaşımı, müntesiplerinin her hâl ü karda hayra, iyiye ve güzele yönelmesini, düşünce dünyasını hep iyi ve güzel şeylerle meşgul etmesini, şuur altında olumsuzluk ifade eden hiçbir kavram ve düşünceye yer vermemesini istemektedir.

Hz. Peygamber hadiste yer alan veciz sözüyle, helâl kazançtan verilen küçük sadakalara Yüce Allah’ın ne kadar büyük sevaplar takdir ettiğini, özenle beslenip büyütülen çocuklara benzetmekte, Yüce Allah’ın hurma büyüklüğünde verilen bir sadakayı, sahibi adına, bir dağ gibi büyüttüğünü ifade etmektedir. Müspet olan küçük bir eyleme bu kadar büyük sevabın takdir edilmesi Yüce Allah’ın Mümin kullarına olan sevgisi ve merhametinin bir eseridir.

Hadiste vurgulanan diğer bir nokta ‘helâl kazanç’tır. İslam dini çalışmaya ve helâl kazanç peşinde koşmaya büyük önem verir. Kendisinin ve bakmakla sorumlu olduğu kimselerin yeme, içme, giyinme, barınma ve diğer her türlü ihtiyaçlarını kazanma peşinde harcadığı her mesaiyi ibadet olarak kabul etmekte, eşinin, çoluk çocuğunun ağzına verdiği her bir lokmayı bir sadaka olarak kabul etmekte, karşılığında büyük mükâfatlar takdir etmektedir. Bu manada İslam, çalışmayı ibadetleştiren bir dindir. İyi niyet ve helal rızık peşinde harcanan her saniye, ibadet halinde geçirilen anlar gibidir.

Hadiste yüce Allah’ın helâl kazançtan başka herhangi bir sadakayı kabul etmeyeceği vurgusu, helal kazanç peşinde koşma arayışı ve çabası içinde olmanın önemini ifade eder. Bu aynı zamanda Müslümanlığı kabul eden herkese yönelik bir şuur altı eğitimi, bir teşvik, bir yönlendirmedir. Buna göre her Müslüman helal kazanç elde edebileceği mesleklere, işlere talip olmalıdır. “Para gelsin de nereden ve nasıl gelirse gelsin!” mantığı ve düşüncesi bir Müslümanın, değil hayal dünyasında, şuur altı dünyasında dahi yer almamalıdır.

Aslında şuurlu bir Müslüman haram kazançtan verilen sadakaların kabul edilmeyişini düşündüğünde, haram kazancın ne kadar kötü bir şey olduğunu anlar ve ondan Müslümanlığının bir gereği olarak hep uzak durur. İslami kuralların bir de böyle bir eğitici yönü vardır. Çünkü haram kazanç öncelikle hak sahibine aittir. Kimin hakkı gasp edilerek alınmışsa bu mal, öncelikle onundur; haksız olarak onu elde edenin değil.

Günümüzde şans oyunlarından ‘çıkarsa şöyle şöyle hayırlar yapacağım, şu kadarını yoksullara dağıtacağım, şu kadarıyla okul yaptıracağım’ vaatleri, o malı meşrulaştırmaz. Birinden hırsızlık yoluyla aldığı paradan istediği kadar hayır kurumlarına versin, o parayı meşrulaştırmaz, kişinin hanesine sevap yazılmaz.

Aslında haram kazanç bir ateş korudur. Haram yiyenler, midelerine adeta ateş koru indirmektedirler. Çünkü haram mal kıyamette cehenneme girmeye bir vesiledir.

Günümüzde hırsızlık, dolandırılıcılık ve kapkaç olaylarının sıradan olaylarmış gibi algılanır hale gelmesine bakıldığında, toplumdaki eğitim eksikliğini, helal ve haram kavramlarından ne kadar uzak yetiştirildiğini görmek mümkündür.  Hak, hukuk, helâl, haram, ahiret hayatı, Allah’a hesap verme gibi dinî ve ahlâkî kabullerin topluma kazandırılamamış olması/kazandırılmaması, nice masum insanların ya hayatlarından olmalarına veya yaralanmalarına ya da maddî kayıplara uğramalarına neden olmaktadır. Bundan sırf din emrediyor diye uzak durmanın bir anlamı yoktur. Helal, haram, günah, ayıp, yazık gibi kavramlar artık toplumun zihin alanı ve kabulleri dışına itilmiştir. Acaba bu kapkaçı yapan gençler/kimseler, hırsızlık yapan şebekeler, hak mefhumuna, ahiretin varlığına, yapılan her eylemin hesabının Allah’a verileceğine, bundan dolayı uhrevî büyük cezalara çarptırılacağına hakkıyla inansa ve bu kabulleri içselleştirse, adı geçen bu ve buna benzer kötü eylemleri yapar mı dersiniz? Bence hayır! Bu insanlar ne yaptıklarının şuurunda değildirler. Bilseler yapmazlar.

Taiflilerin onu (s.a.v.) taşlamalarına karşılık Hz. Peygamber’in söylediği, “Allah’ım onlar bilmiyorlar. Bilselerdi yapmazlardı.” sözü son derece anlamlıdır.

Dinî veya ahlâkî olsun ne fark eder?! Önemli olan verilen eğitimle toplumu suç işlemekten alı koymak, yararlı birer birey yetiştirmek değil midir? Bunu din veya ahlâk sağlayacaksa toplumu bundan mahrum etmenin pek akıllıca bir şey olmasa gerektir. Bunu genelde insanı, özelde de toplumu sevmeyenler yapar ancak.

***

24. 02. 2008

Cemal AĞIRMAN

e-mail: cemalagirman@hotmail.com

 
Yorum yapın

Yazan: Şubat 24, 2008 in • Hadis Yorumları

 

Onüçücü Hadis/Ruh ve Beden Sağlığı Haram ve Şüpheli Şeylerden Kaçınma Duyarlılığı Gerektirir

 Onüçücü Hadis

عَنْ عَامِرٍ قَالَ سَمِعْتُ النُّعْمَانَ بْنَ بَشِيرٍ يَقُولُ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ  “الْحَلَالُ بَيِّنٌ وَالْحَرَامُ بَيِّنٌ وَبَيْنَهُمَا مُشَبَّهَاتٌ لَا يَعْلَمُهَا كَثِيرٌ مِنْ النَّاسِ فَمَنْ اتَّقَى الْمُشَبَّهَاتِ اسْتَبْرَأَ لِدِينِهِ وَعِرْضِهِ وَمَنْ وَقَعَ فِي الشُّبُهَاتِ كَرَاعٍ يَرْعَى حَوْلَ الْحِمَى يُوشِكُ أَنْ يُوَاقِعَهُ أَلَا وَإِنَّ لِكُلِّ مَلِكٍ حِمًى أَلَا إِنَّ حِمَى اللَّهِ فِي أَرْضِهِ مَحَارِمُهُ أَلَا وَإِنَّ فِي الْجَسَدِ مُضْغَةً إِذَا صَلَحَتْ صَلَحَ الْجَسَدُ كُلُّهُ وَإِذَا فَسَدَتْ فَسَدَ الْجَسَدُ كُلُّهُ أَلَا وَهِيَ الْقَلْبُ”

Nu’mân b. Beşîr (r.a.)’in naklettiğine göre, Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Helâl bellidir, haram da bellidir. İkisi arasında (helâl mi, haram mı, belli olmayan birtakım) şüpheli şeyler vardır; insanların birçoğu onları bilmez. Kim şüpheli şeylerden sakınırsa, dinini ve şerefini korumuş olur. Kim de aldırış etmez, şüpheli şeylere dalarsa, tıpkı yasak bir bölgenin yakınında koyun otlatan çobanın koyunlarının yasak bölgeye girmesinin an meselesi olduğu gibi, böyle bir kimsenin harama düşmesi de an meselesidir. Haberiniz olsun, her padişahın bir koruluğu/yasak bölgesi vardır. Allah’ın koruluğu/yasak bölgesi de haram ettiği şeylerdir. Dikkat edin, vücudun içinde bir et parçası vardır, o iyi olursa bütün vücut iyi olur. O bozuk olursa bütün vücut da bozuk olur. İşte o (et parçası) kalptir.”

[Buhârî, İmân 39]

Ruh ve Beden Sağlığı Haram ve Şüpheli Şeylerden Kaçınma Duyarlılığı Gerektirir

Bu hadisin anahtar sözcükleri; “helal”, “haram” ve “şüpheli şeyler”dir. Hz. Peygamber güzel bir benzetme ile helâle, harama ve bu ikisi arasında şüpheli olan hususlara dikkat çekmekte, şüpheli durumlarda nasıl davranılması gerektiği noktasında uyarılarda bulunmaktadır.

Helal, yapılmasında sakınca olmayan serbest alan ve eylemlerdir. Haram ise, tam tersi yapılması kesin olarak yüce Allah tarafından yasaklanan alan ve eylemlerdir. Bazı haramlar vardır ki, bunların hiçbir şekilde yapılması caiz değildir; zehir içmek gibi. Hangi şartlarda olursa olsun, bile bile zehir içmek, haramdır, dinen yasaklanmıştır. Her hâl ü kârda ölümle sonuçlandığı için, bile bile zehir içmek bir intihardır. İntihar ise haramdır. Canı veren Allah’tır. O’nun dışında hiç kimse başka birinin canını alma hak ve yetkisine sahip değildir. Cana kıymak İslam’ın en büyük saydığı günahlardan biridir.

Domuz eti, leş, eti helal olmayan hayvanların eti ve başkasına ait olan bir yiyeceği yemek de haramdır. Ancak açlıktan ölüm eşiğine gelmiş birisi, bunlardan ölmeyecek kadar yiyebilir. Çünkü burada insan hayatı söz konusudur. Hatta yemeyi değil de ölümü tercih ederse sorumlu olur.

Harama yakın olan hususlar vardır; fıkıh dilinde bunlara tahrimen mekruh denir. Bunlar da kaçınılması gereken hususlardır. Helale yakın olan, ancak yine de yapılması istenmeyen bir alt derecede yasak sayılan hususlar da vardır; bunlara da tenzihen mekruh denir. Bütün bunlar, dereceleri farklı fakat yasak alanını oluşturan hususlardır. Bunların detayları İlmihâl ve Fıkıh kitaplarında mevcuttur.

Bir de bazen içtihat noktasında otoritelerce henüz bir karara varılamayan yeni ortaya çıkan hususlar, bazen de otoritelerce bilinip herkes tarafından bilinmeyen, ancak helal mi haram mı diye tereddüde düşülen hususlar vardır; hadiste de ifade edildiği gibi, harama düşme endişesiyle bunlardan da kaçınmak gerekir. Hz. Peygamber’in asıl dikkat çektiği nokta burasıdır. Çünkü helaller bellidir, haramlar da bellidir. Haramlığı açık olan hususlardan kaçınmak zor değildir. Asıl zor ve tehlikeli olan şüpheli hususlardır. Burada Hz. Peygamber herkesin dikkatli ve hassas olması gerektiğini belirtmektedir. Bu tür şüpheli şeylerden sakınmaya verâ denir. Bu da takvanın bir üst derecesidir. Önemli ve takdire şayan bir hassasiyettir.

Hz. Peygamber haram ve şüpheli şeylerden sakınmayı bir koruluğa benzetir. Yasak/haram ve şüpheli şeyleri yapmak şöyle dursun, yanlarına yaklaşmak bile tehlikelidir. Harama düşmemek için uygulanacak en sağlam yöntem, yasaklardan uzak durmaktır; diğer bir ifade ile haram olan şeylerin, kişinin zihin alanına, hayal ve düşünce dünyasına girmemesidir. Aksi halde istemeye istemeye harama düşülebilir. Çünkü haramlar uyuşturucu gibidir, bir kerecik de olsa, asla denenmeye gelmez; dibi derin çukura benzer, içine düşüldü mü; bir daha kurtulmak zor olur.

İnsanların sadece bedenleri değil, ruhları da hastalanır. “Haram olduğunu biliyorum, fakat kendimi alamıyorum” diyen herkesin manevî tedaviye ihtiyacı vardır. Harama düşmemek için sağlam bir iman ve ibadetler en büyük kalkandır. İbadet manen kişiyi harama düşmekten alı kor. Çünkü ibadet kişiye farklı hayat anlayışı, farklı bir algılama, farklı bir lezzet alma ve hoşlanma duygusu, temayülü kazandırır. Namaz kılan bir insan içkiden zevk almaz/alamaz/almamalı. Namaz kılan bir insan nikâhsız ilişkiden zevk almaz/alamaz/almamalı. Tam tersi bunlar ona işkence olur. Hep suçluluk duygusuyla yaşar. Hep pişmanlık duyar.

Günahlara düşmemenin en önemli hususlardan biri de şuuraltı terbiyesidir. Bir insanın şuuraltı saf ve temiz olur, orada kötü kavram ve düşüncelere yer vermezse, kötü duygu ve düşüncelerin varlık alanına her çıkma teşebbüsünde onları şuur alanı dışına iter ve onlara hayat hakkı vermezse, bu kişinin hadiste kalp olarak ifade edilen gönlü temiz olur. Kalbi/gönlü/düşünce alanı temiz olanın; yani, gönlünde kötü duygu barındırmayanın ruhu sağlam olur, ruhu sağlam olanların da bedeni sağlam olur.

Hz. Peygamber hadisinde kalp/gönül ve beden ilişkisine temas ederek ruh ve beden sağlığına dikkat çekmektedir. Sağlıklı bir hayat için ruh ve beden salığını beraber götürmek gerekiyor. Ruhun sağlığı Allah’a iyi kul olmaktan geçer, bu da maneviyata sahip çıkmaya ve yaşamaya, yani imanın gereklerini yerine getirmeye bağlıdır.

Haram ve şüpheli şeylerden kaçınma duyarlılığı temennisiyle kalın sağlıcakla!…

***

[03.02.2008]

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN

e-mail: cemalagirman@hotmail.com

 
Yorum yapın

Yazan: Şubat 3, 2008 in • Hadis Yorumları