RSS

Röportaj

04 Kas

Röportaj

Prof. Dr. Cemal AĞIRMAN[1]

  • “Hz. Peygamber’in Sünnetinde İtaat” adlı eserinizden ve Hadis ilmine olan vukufiyetinizden yola çıkarak sormak gerekirse; İslam’ı doğru anlamak adına bir çabayla, Hz. Peygamber hakkında Kur’an ne diyor? Kur’an’ın lafzî beyanları dışında Hz. Peygamber kendi konumunu nasıl izah ediyor? “Hüküm koyma” noktasında dinen/fıkhen Hz. Peygamber’in (sav) uygulamalarında neler var? (Tabii ki Hz. Peygamber’in konumu bunların çok ötesindedir)

 

İslam’ı doğru anlamak için öncelikle insanı anlamak gerekiyor. Her şeyden önce yaratılmış bir varlık olduğumuzu ve bizi yaratan sonsuz bir gücün varlığını bilmek ve kabul etmekle işe başlamak gerekiyor. Bunu kabul etmekle gücümüzün ne olduğunu, neler yapabilip neler yapamayacağımızı ve ne yapmamız gerektiğini idrak etmiş oluruz.

Varlıkları doğru algılayabilmek gerçek bir Allah inancına sahip olmakla mümkün olur. Doğru Allah inancı kâinatın şirazesidir. Her şey onunla anlam kazanır ve her şey onunla yerini bulur. Bu noktada her şeyin özü ve esasının iman ve algı olduğunu söylemek mümkündür.

Yüce Allah’ın akla vermiş olduğu idrak kabiliyeti ile insanoğlu kendisine, çevresine ve kâinata bakarak Allah’ın varlığını, birliğini ve eşsizliğini keşfedebilir. Fakat bundan ötesine geçemez. Bundan ötesi bilgi ve bu bilgiyi algıya dönüştürmeyi gerektirir. Bu bilgi ve algı da ancak vahiyle elde edilebilir. Herkesin bildiği üzere vahye ulaşmak için de peygamberlere ihtiyaç vardır.

Bazı şeyleri daha iyi anlama ve algılama noktasında idrakinde olmamız gereken bir nokta daha var. O da şudur: Var olmak bizim elimizde olmadığı gibi var olduktan sonra yaşamanın kurallarını koymak da bizim elimizde değildir. Onun için öncelikle ‘yaratılmış bir varlık olduğumuzu kabul etmemiz gerekiyor’ ifadesini kullandım. Bu kabul bizi kâinatta cereyan eden olaylar içerisinde irademizin dâhilinde gerçekleşen hâdiselerin çok az olduğunu görmemizi sağlayacaktır. O halde bizi var etmeyi murat eden ve hayatın kurallarını koyan o sonsuz gücün iradesine teslim olmak durumundayız. Bu iradeye kendi isteğiyle ve kabulüyle teslim olanlar iki cihanda da kazanıyorlar; istemeyerek teslim olanlar kaybediyorlar.

Aslında insanoğlu her hâlükârda Allah’ın iradesine teslimdir. Örneğin dünyada birçok hâdisede insan iradesinin hiçbir dahli olmadığı gibi ahirette de tamamen Allah’ın iradesine teslimdir. Zira orada sadece Allah’ın dediği olacaktır.

İki cihan demişken burada İlahî iradenin bize bahşetmiş olduğu hayatın dünya hayatından ibaret olmadığını ebedî ve sonsuz olan bir ahiret boyutunun bulunduğunu da hatırlatmak gerekiyor. Ahirette hayatın standardı bu dünyada yapılanlarla tayin edilecektir. Hak edilecek bu standart Allah’ın bir lütuf olarak gönderdiği peygamberlerin bildirdiği ve yaşayarak öğrettiği hayata uygun yaşamaya bağlıdır. İnsanoğlunun ihtiyaç duyduğu bu bilgilere vahiy yoluyla ancak ulaşma imkânına sahip olacağına göre peygamberlere su kadar, hayat kadar ihtiyaç vardır. Peygamberlerin fonksiyonu da tebliğ ve örnekleyerek uygulama aşamasında devreye geçer.

Evet, insanoğlu kendisine bahşedilen fıtrî kabiliyetle Allah’ın varlığını, birliğini ve eşsizliğini keşfedebilmektedir; ancak O’nun vasıflarını ve O’na karşı sorumluluklarını bilemez. Bu aşamadan sonra ilk ve en önemli unsur yaratıcının nasıl bir yaratıcı olduğunu bilmek ve ona göre hareket etmektir. Yaratıcıyı, kendi tanıtımıyla bilmeden ve anlamadan sorumlu bir hayat ortaya konamaz. Burada yine peygamberin söylem ve eylemlerine ihtiyaç vardır. O nasıl anlamış, anladığını hayata nasıl uygulamış, nasıl idrak etmiş, tevhitten ne anlamış, onun ilah ve tevhit algısı hayatını nasıl şekillendirmiş? Bunlara bakmamız ve algımızı buna göre oluşturmamız gerekiyor. Kısacası peygamber olmadan iman algımızı oluşturamayacağımız gibi imanın amelî yansımalarını da ortaya koyamayız.

İman algısı önemlidir. Zira amelî dünyamızı bu iman algısı oluşturacaktır. Bugün İslam dünyasında yaşanan sıkıntıların birçoğu bu algı ve yansımaları yerli yerine oturtulamadığından dolayı yaşanıyor denebilir. Örneğin Müslüman Müslümanın kardeşidir ona silah çekemez, onu öldüremez. Ama öldürüyor, neden? Çünkü mezhepçilik, meşrepçilik, ırkçılık, menfaat ve bunun gibi daha pek çok unsur İslam kardeşliğinin önüne geçmiştir.

Günümüzde en çok tartışılan konulardan biri peygamberin konumu ve peygamber algısıdır? Sünneti devre dışı bırakarak peygambersiz bir din oluşturma çabaları var. Bunun en büyük sebebi de kimliksiz bir Müslüman prototipi oluşturma hedefidir. Sünneti devre dışı bırakmak ve akabinde Kur’an ayetlerini istendiği gibi yorumlamak!… Hedef bu. Ayetleri herkesin istediği gibi yorumlamasına en büyük engel sünnettir, Hz. Peygamberin tefsir ve uygulamalarıdır.

Sünneti devre dışı bırakmayı savunurken çok masum, karşı konulamaz bir sığınakları var: Kur’an!.. Biz Kur’an Müslümanlığını savunuyoruz diyorlar. Kur’an böyle diyor, diyorlar. Fakat kendi anlayış ve kabullerini, söylemek istediklerini Kur’an’a söyletiyorlar. Nitekim birileri çıkıp “ekîmussalâte”ye ‘destek’ anlamı verebiliyor. Diğeri bu ayetin rukûlu ve secdeli bir namazı ifade etmediğini, dua anlamına geldiğini, peygamberin rukûlu ve secdeli bir namaz kılmadığını, bu namazın Emevîlerin üretmesi olduğunu söyleyebiliyor. Peygamberi ya da sünneti devre dışı bıraktığınız zaman bu tür batıl yorumların sonu gelmez. Kur’an’ın anlaşılmasında ilk müracaat kaynağı yine Kur’an’dır, ardından peygamberin söylem ve uygulamaları yani sünnet gelir. Siz “ekîmussalâte”yi peygamberin nasıl anlayıp nasıl uyguladığına bakmazsanız, binlerce yıllık ümmetin uygulamasını kaale almaz, inkârdan gelirseniz, binlerce din algısı ve uygulamaları ortaya çıkar ki o da İslam dini olmaktan çıkar.

Peygambere bir şey söyletmeyenler veya ona söz hakkı tanımayanlar, Kur’an İslam’ı sloganıyla hareket edenler, Kur’an’ın bizatihi kendisi peygamber hakkında ne söylediğine, ona nasıl bir konum biçtiğine bakmıyorlar.

Mesela Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, peygambere de itaat edin, sizden olan yetkililere de. Sonra bir şeyde anlaşmazlığa düştünüz mü, onu hemen Allah’a ve Peygamberine arz edin, eğer Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanan müminler iseniz. Bu sizin için hem hayırlı hem de netice itibariyle daha güzeldir.” [Nisa, 4/59]

“Hayır; Rabbine and olsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip, sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe inanmış olmazlar.” [Nisa, 4/65]

Peygamber’e itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur. Kim yüz çevirirse bilsin ki, Biz seni onlara bekçi göndermedik.” [Nisa, 4/80]

Bütün bu ayetler peygambere itaati emrediyor. Bu itaat hayatta iken bizzat kendisine vefatından sonra ise sünnetine müracaattır.

“…Allah size gaybı bildirecek değildir; fakat Allah peygamberlerinden dilediğini seçip ona gaybı bildirir. [Âl-i İmran, 3/179]

Evet, mutlak manada gaybı bilen sadece Allah’tır. Fakat Allah Peygamberlerine dilediği gaybî bilgiyi vermiştir. Burada kimileri peygamberin aldığı gaybî bilginin sadece Kur’an ayetleri ile sınırlı olduğunu, onun dışında gaybî bilgi almadığını kabul ederler. Bunu böyle kabul ettiğimiz takdirde Hz. Peygamber’in Kur’an dışı kıyamet ahvâli, sevap ve ceza ile alakalı vs. söylediği bütün hadisler boşa çıkmış olur. Öyle ya Hz. Peygamber neye göre şöyle yapan kıyamette şöyle muamele görecektir, şu amele şu kadar sevap vardır veya buna benzer haberler veriyor? İster ilham yoluyla deyin, ister rüya yoluyla deyin, Kur’an’da bizatihi tıpa tıp yer almayan fakat kıyamet ahvâli ile ilgili onlarca bilgi, onlarca hadis vardır; ya bu tür hadisleri uydurma kabul edeceksiniz veya ilham ya da rüya yoluyla bir şekilde peygambere bu bilgiler verilmiştir diyeceksiniz. Bu tür hadisleri başka türlü izah etmek mümkün değildir.

Kur’an dışı vahiy ya da bilgi ile alakalı söz etmişken namazların rekât sayılarını da ele almamız gerekiyor. Kur’an dışında bir bilgiyi kabul etmediğimiz takdirde namazların rekât sayılarını nasıl açıklayacaksınız? Kur’an’da böyle bir bilgi yok.

Bunu şöyle izah edebiliriz: Hz. Peygamber namaz rekâtlarının sayılarını ya içtihadıyla ortaya koymuş ve ilahî irade de bunu kabul etmiştir veya Kur’an dışı bir vahiyle bu bilgiyi almıştır. Hangisini kabul ederseniz edin her iki durum da Hz. Peygamber’in konumunu ortaya koyması açısından son derece önemlidir.

Aslında burada Hz. Peygamber’in farz belirleme veya ortaya koyma gibi bir fonksiyonunun olduğu da görülmüş oluyor. Buna itiraz edenler olabilir ama sormak lazım farz namazların rekât sayısını kim belirlemiştir? Evet, Hz. Peygamber namazın farziyetini ortaya koymuyor fakat farz olan rekât sayısını o belirliyor.

Fıkıhta sübûtu ve delaleti kat’î olan hususlara farz denir. Bu tanım aslında sünneti de içine alır. Bizde şöyle bir algı var: Farzı sadece Allah belirler. Az önceki farz tanımından böyle bir sonuç çıkmaz. Dinî bir nass olan sünnette de sübûtu ve delaleti kat’î olan hususlar, diğer bir ifade ile sünnet içerisinde sübûtu kat’î olan mütevatir haberler de vardır. Bunun delaleti kat’î ise bu da farz olur. Bunu şöyle de ifade edebiliriz: Hz. Peygamber’in sürekli yaptığı şeyler farz, çok az terk ettikleri sünnet-i müekkede, çokça terk ettikleri sünnet-i gayr-i müekkededir.

Hz. Peygamber’in Kur’an dışı gaybî bilgi alıp almadığı noktasında tartışmalı olan nokta şu: Hz. Peygamber’in Kur’an dışı vahiy ya da gaybî bilgi aldığını kabul ettiğimiz takdirde bunun tayin ve tespiti nasıl olacaktır?

Aslında sahih kaynaklardan aldığımız bilgilere güvenmek durumundayız. Özellikle kıyamet ahvali ile alakalı bilgilerde… Bilgilerin sıhhatini tartışırız, sonuca göre kabul veya red ederiz ama toptan red etmek birçok problemi beraberinde getirmekte ve işin içinden çıkılamaz hâle gelinmektedir.

  • Günümüzde yanlış bir bakış açısıyla, Hz. Muhammed (sav)’in şahsında Kur’an ve Sünnette tanımlanan Peygamber/Nebi/Resul algısının dışında bir Peygamber algısı oluştuğunu gözlemliyor musunuz? Bu konunun kırılma noktalarında neler var? Aslında burada biz, Allah peygamberi nasıl tanıtıyor, ona bakacağız. Ne fazla ne de eksik, Allah’ın tanıtması ve ona bahşettiği vasıfların dışında bir vasıf atfetmeye gerek yok. Allah ne buyurduysa odur. Bu da üçüncü ve doğru olan algıdır. Buna da Kur’ânî peygamber algısı diyebiliriz 

 

Yanlış bakış açıları şüphesiz yanlış algılar oluşturacaktır. Yanlış bakış açılarının temelinde ilk düğmeyi yanlış düğümlemekten kaynaklanıyor. Belki tekrar olacak ama aslında İslam algısının mihverinde öncelikle Allah sonra da peygamber algısı vardır. Eğer doğru bir ilah algınız yoksa doğru bir peygamber algınız da olamayacaktır. Bu meyanda doğru bir algı oluşmadıkça hayatın tamamı da hep yanlış ve eksik olacaktır. Bu bir binanın temelini oturtmaya benzer. Temel taşları yerli yerine oturtmazsanız başka koyacağınız her taş konması gereken yerin dışında olacaktır. Gömleğin ilk düğmesi doğru düğümlenmezse diğer bütün düğmeler yanlış düğümlenmiş olacaktır. Çünkü her düğme veya her taş o ilk düğmeye veya taşa göre konumlandırılacaktır. Dolayısıyla Peygamber algısı Allah inancına göre oluşacaktır. Allah’ın peygamberine verdiği yetkiyi, ona biçmiş olduğu konumu algısal olarak yerli yerine oturtamazsak peygamberin fonksiyonunu da algılayamayacağız. Böyle olunca da herkes peygambermiş gibi din adına ahkâm kesiliyor. Ama peygambere söz hakkı tanımıyorlar. Onun için dikkat ederseniz piyasada üç peygamber algısı var. Biri yüceltmeci peygamber algısıdır. Peygamberi adeta melekleştiren bir algıdır bu. Bunun peygamberi örnek almayı ve takdim ettiği hayatın yaşanmasını mümkün kılmayan bir algı oluşturma tehlikesi vardır. Sizi, o peygamberdir yapar ben yapamam noktasına götürür. Diğeri ise indirgemeci peygamber algısıdır. Bu da Peygamberi sıradan bir insan konumuna indirgeyen, her yönüyle bizim gibi, bizden hiç farkı olmayan bir insan olarak kabul eden bir algıdır. Evet, peygamberin beşeri yönü bizim gibidir, yer, içer, hastalanır, evlenir, çocuk sahibi olur. Nihayetinde bir insandır fakat sıradan bir insan değildir. Vahiy alan bir insandır. Vahiy almanın ayrıcalığı basit bir ayrıcalık değildir.

  • İhtiram, ta’zim, sevgi ve saygı hususunda ya da Hz. Peygamberi doğru anlama noktasında doğru yerde durmuyorsak bu durumun Allah (cc) ile olan ilişkilerimizi teorik ve pratikte nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz? Nasıl yönlenmeli ya da yönlendirmeliyiz? Kısacası Hz. Peygamber nasıl taklit edilir ya da öze indirilir?

Peygamberi sevmek fıtrî bir sevgi değil aklî bir sevgidir. Aklî sevgilerin doğmasında ortak değerlerin paylaşımı son derece önemli ve etkindir. Beşerî sevgilerde kişiler arası kabul edilen, benimsenen ve paylaşılan ortak değerler otomatik olarak kendiliğinden bir sevginin doğmasına vesile olur. Ortak değerlerin paylaşılmasıyla onu kendinize, kendinizi de ona yakın hissedersiniz. Hele benimsenen ve paylaşılan bu değerlerin kaynağı o ise ona karşı doğan sevginin boyutu daha farklı olur. Bu boyutta bir sevgi ile onunla adeta bütünleşmiş olursunuz. Allah sevgisi fıtrîdir. Zira her insan bir ilaha inanma ve ona sığınma arzu ve hissiyle doğar. Bu sevginin aklî boyutu da vardır. Düşünen, akleden bir insan sahip olduğu her şeyin yaratanına ait olduğu bilincinde olursa O’na karşı sevgi ve minnet duyar. Fıtrî olan Allah sevgisini yaşatanlar haliyle peygamberi de severler. Çünkü Allah sevgisini yaşatmak ve gereğini yerine getirmek ancak peygamberi sevmek, ona tabi olmakla olur. Evet, aslında işin püf noktası burasıdır. Peygamber sevgisi, Allah sevgisine bağlı olduğundan dolayı aklî sevgi olarak ortaya çıkıyor. Çünkü Allah sevgisi peygambere tabi olmakla neşet ediyorsa o halde peygamberi de sevmek gerekiyor ki tabi olma olgusu teşekkül etsin. Bir değeri paylaşmak ve benimsemek de ancak sevgi ile olur. Bu ittibayı öze indirme, sevgi ile bütünleştiği, taklid boyutundan ittiba boyutuna yükseldiği zaman gerçekleşmiş olur. Yani eylem gaye ile bütünleştiği zaman anlam kazanıyor. Basit bir örnek verecek olursak bugün başörtü yavaş yavaş anlamını yitiriyor. Başörtü, dar bir pantolonla bütünleştiği zaman o pantolon başörtünün anlamını yok ediyor. Burada mana kaybolmuş eylem anlamsızlaşmış, ittiba boyutundan taklide indirgenmiştir. Sonuç itibariyle öze inememiş veya özünü kaybetmiştir. Özetle eylemle anlam bütünleştiği zaman öze inilmiş, ittiba olmuş olur, aksi takdirde taklid olur. Taklid ile ittiba arasında şöyle bir fark vardır: Taklid sadece şekilden ibarettir, mana boyutu yoktur. İttiba ise mana ile şeklin bütünleşmesinden ibarettir. 

 

Tam bu noktada şunu belirtmekte fayda var: Soruda peygamberi taklid ifadesi kullanılmış. Aslında bu ifadeyi taklid değil de ittiba olarak ifade etmek daha anlamlı olur. Çünkü taklidde kabul ya da benimseme değil, papağan misali sadece yapılanın aynısını yapmak söz konusudur. İttibada ise eylemi maddî ve manevî yansımalarını hissederek ve yaşayarak yapmak söz konusudur.

“(Resûlüm!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” [Âl-i İmrân, 3/31]

Yaratanını sevmeyenler aklî zorlamalarla ve sonradan oluşan etki ve baskılarla o fıtrî sevgiyi gönüllerinden söküp atarlar. Bunun sebebi de şudur: Allah sevgisi bağlayıcıdır; sözden ibaret değildir; eylemsel boyutu vardır; O’nun iradesi doğrultusunda yaşamayı gerektirir, bunu âmirdir. Tabii bu da nefse ağır geliyor. Bu kez insanoğlu fıtraten gelen o sevgiyi dışsal, nefsî arzu ve baskılarla yok ediyor veya bastırıyor. Bu kez düşmanlığa dönüşüyor. Nefis emir almayı, disiplin altına girmeyi, bağımlı olmayı sevmez. Hep başı buyruk olmak, bağımsız hareket etmek ister.

Peygamber sevgisi diğer beşeri sevgilerden farklı olarak Allah sevgisi ile doğrudan bağı ve ilişkisi vardır.

Peygambere ihtiram, sevgi ve saygı kuru bir lafızdan ibaret değildir. Eylemsel boyutu ve yansımaları; elle tutulur, gözle görülür bir karşılığı vardır.

  • Müslümanların “temsil krizi” yaşadıkları günümüzde, sırasıyla Hz. Peygamberin (sav) hangi yönlerinin öne çıkarılarak ya da hassaten vurgulanılarak İslam’ın doğru anlaşılacağını ya da insan unsurunda doğru karşılık bulacağını düşünüyorsunuz? Fıtrat dini oluşu ve evrensellik açısından konuyu değerlendirir misiniz?

İslam’ın fıtrat dini olması nedir? İnsanın doğuştan sahip olduğu arzu istek ve kabiliyetlere uygun kural ve prensiplere sahip olması demektir. Örneğin hastaya uygun bir ilaç verdiğiniz zaman vücut onu kabul eder, red etmez, şifa bulur, rahatlar. İslam da böyledir. Onu insanın fıtratına takdim ettiğiniz zaman onu red etmez, kabul eder, şifa bulur, rahata, huzura kavuşur. Tabir caiz ise fabrika ayarlarına uygun çalışma veya çalıştırma talimatı, kurallarıdır İslam. Hayatını o ayarlara uygun sürdürmezse bozulur, çalışmaz. İslam’ın fıtrîliği böyle bir şeydir. Diğer bir husus ise nefsi merkeze koyarak İslamiyet’i nefsîleştirmek, yani insanlığı İslam’a uyarlamak değil de İslam’ı insanların nefsine uyarlamak arzu ve çabası vardır. İslam benim dediğimi kabul eder onaylarsa evrenseldir. Onaylamıyorsa evrensel değildir. O zaman tanrı insan olur. Eğer tanrı Allah’ı kabul edecek olursak o zaman kendimizi Allah’ın iradesine uyarlamamız gerekiyor. Hz. Peygamber’in zaman zaman aynı meselede farklı uygulamalarda bulunmasını aslında nesh olarak değil evrenselliğin, çözüm bulma noktasında farklı alternatiflerin kullanılabileceğinin bir göstergesi olarak bakmak gerekir. Neshe giderseniz çözüm alternatiflerinden birini ortadan kaldırmış ve meseleyi daraltmış olursunuz. Burada belirleyici nokta şartlar olması gerekiyor. Sınırlayıcı nokta ise İslam’ın genel kuralları ve ruhu olmalıdır. Alternatif bir çözüm sunarken elbette İslam’ın genel kuralları ve ruhu göz ardı edilmemelidir. Keyfe keder olacak bir iş değildir.

Evrensellik her dönem insanlığın problemlerine çare olmaktır ve İslam’da bu potansiyel vardır. İslamî nassların bir kısmı muhkemdir. Bunlar dinin sabiteleridir. İçtihat kabul etmezler. Kıyamete kadar da değişmezler. Örneğin haksız yere adam öldürmek kıyamete kadar değişmeyen bir kuraldır. Bir de müteşabih ayetler vardır, bunlar içtihada açık hususlardır. Zaman ve zemine göre Kur’an’ın ruhuna uygun bir şekilde üzerinde ictihad yapılabilen, birden çok manaya muhtemil olduğu için zaman ve zemine göre mana verilebilen hususlardır. Zaman ve zemine göre çare olabilme kabiliyeti dinin evrenselliğini oluşturur.

Evrensellik açısından bakacak olursak zaman aşımı olmaksızın her dönem kıyamete kadar insanlığın hastalıklarına çare olması, kurallarının her dönem geçerli olması demektir. Bazıları işte görüyorsunuz, dünya çok ilerlemiş, İslam geride kalmış, insanlığın problemlerine çare olamıyor, diyorlar. Aslında bu, İslamiyet’i anlayamamalarından kaynaklanıyor.

Bugün biz Müslümanların yaşadığı en büyük sorun İslam’ı temsil sorunu, yani mana ve şekil bütünlüğü içerisinde yaşayamama sorunudur. Yıllardır Avrupa’da yaşayan Müslümanlar var. Eğer bu Müslümanlar özüne uygun olarak İslam’ı temsil edebilmiş olsalardı bugün Avrupa’nın çoğu Müslüman olurdu. Sözden ziyade insanlar hâl yani beden dilinden etkilenirler. İslam’ın doğru anlaşılması bu hâl dilini kullanmaya yani İslamiyet’i en güzel bir şekilde temsil ederek yansıtmaya bağlıdır. Müslüman olanların çoğu söylemden değil eylemden etkilenirler. Çünkü manayı en iyi yansıtan eylemdir, hâldir. İslam’ın 23 yıllık kısa bir zaman diliminde bu kadar geniş coğrafyalara yayılmasının en büyü nedeni hâl diliyle yansıtılmış olmasıdır. Burada tabii ki İslam’ın fıtrat dini olmasının da büyük etkisi vardır. Fakat bu fıtrîlik temsil edilemezse onun da bir faydası olmaz; mana boyutu buharlaşır, kaybolur.

  • Ezberlenen bir dini hayatın ötesinde, sünnetlere bakışımızda “adet sünneti” ve “emir sünneti” ne demektir? Bu durum sizce dini yaşantıyı nasıl etkiliyor?

Adet sünneti insana yaşamanın manevî huzurunu hissettirmez. Tabir caiz ise robotik bir yaşamdır. Emir sünneti ise mana ve eylemin bütünleşmesi ile hayat bulan dinî bir yaşantıdır. İslam’ın istediği de budur. İslam cenneti dünyada yaşatmak istiyor. Adet sünneti dini yaşantıyı manasızlaştırıyor, şeklî bir yaşam haline dönüştürüyor. Bunun şöyle bir tehlikesi vardır: Manasını kaybeden değer kıymetini yitirmiş oluyor. Böyle olunca da ona sahip çıkmak, yaşatmak, uğrunda mücadele etmek gibi bir gayretin içine girilmiyor. Hâl böyle olunca zamanla değişmeye, yok olmaya mahkûm olur. Telkin, etki ve baskılarla değişime uğraması, zamanla şekil değiştirmesi kolay oluyor. Bugün başörtüsünün şekil ve anlam değiştirmesi gibi. Mesela geleneksel bir baş örtme var bir de emir sünneti kapsamına sokacağımız, niçin ve neden örtündüğünü bilen, bir gaye ve mana uğrunda örtünen ve her saniyesi sevaba tebdil olan örtünme vardır. Adet sünneti manasını yitirince zamanla din olmaktan çıkar. Emir sünneti ise manasını sürekli koruyan, muhafaza eden, gayeli olan ve gayesini sürekli zinde tutan ve her zaman din olmayı bünyesinde taşıyan bir sünnettir. Gayeli ve manalı dinî bir yaşantıyı sağlar. Dinin istediği de budur. Çünkü dinî değerlerin dünyevî ve uhrevî yansımaları ancak böyle mümkün oluyor; din görev, amaç ve hedefini ancak böyle gerçekleştirebiliyor.

 

Hayat dünyadan ibaret değildir. Bunun bir de bir ahiret boyutu vardır. İnsanoğlu dünyada öyle bir hayat yaşasın ki ahirette de onu hatta daha üstününü devam ettirmek istesin. Onun için dikkat ederseniz İslam inancına göre ölüm bir son değil yeni ve ebedî bir hayatın başlangıcıdır. Onun için Allah dostları ölümü bir vuslat olarak kabul ediyor, düğüne gider gibi ölümü karşılıyorlar.

Adet sünneti demek alışkanlık hâline getirilmiş, tabir caiz ise otomatiğe bağlanmış uygulamalardır. Emir sünneti ise bilerek ve özümseyerek gaye ve manaya uygun hareket etmek, farkındalığı hissederek yaşamaktır. Ne yaptığını ve niçin yaptığını bilerek sünneti yaşamak emir sünnetidir.

  • Nübüvvet konusunun akaidin temel konularından olduğu bilinir. Kişilik, kimlik ve duruş konuları ise bugün Müslümanların yumuşak karnı gibi. Hz. Peygamberin, Allah’ın razı olduğu insan şahsiyetinin somutlaşmış öznesi ve örneği olduğu düşünülürse, O’nun şahsında (sav) kişilik, kimlik ve duruş örnekleri verebilir miyiz?

Bu rehberin örnek ve önderliğinin bahanelerle red edilmemesi için Yüce Allah onun ahlakını teminat altına alıyor ve “Şüphesiz sen, pek büyük bir ahlâk üzerindesin”[2] buyuruyor. Bu teminat peygambere uyma ve şahsında sunulan kimlik ve kişiliğin örnek alınması noktasında önemli bir husustur. İnsanlığa prototip olarak sunulan Hz. Peygamber, böylece İnsanoğlunun ulaşabileceği en yüce şahsiyet ve kimliğin teminatı oluyor. Hz. Peygamber kimlik inşasını oluştururken önce tevhid inancıyla başlıyor. Dikkat ederseniz Mekkî ayetler hep imanla alakalıdır. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi her şey anlamını Allah’la, Allah inancıyla, tevhidle buluyor. Çünkü Allah inancı kâinatın şirazesidir. O devreden çıktığı zaman tesbih taneleri gibi her şey bir tarafa savrulur. Şu halde tevhid merkezli bir kimlik inşası oluşturmak gerekiyor. Tabii ki sonra da Hz. Peygamber’in örnek şahsiyeti çerçevesinde manalı, gayeli bir hayat oluşturmakla bu kimlik ve kişilik inşası tamamlanmış olacaktır. Netice itibariyle Müslümanın kimliğini oluşturan sünnettir, Allah Rasûlünün modelliğidir. Sünnete bu kadar düşmanlığın sebebi de bunu önleme çabalarıdır. Sünnet devre dışı bırakıldığında ne İslam kalır ne de Müslüman şahsiyeti kalır. Tabii burada sünnet derken bazı şekli uygulamalar anlaşılmamalı. Sünnet İslam’ın ruhudur. Kur’anî emir ve uygulamalarının pratiğe yansımasıdır. Doğruluk, dürüstlük, hakka riayet, kardeşlik, hakkaniyet, saygı, hürmet, adalet, aklınıza ne gelirse bütün güzelliklerin örnek uygulamalarını ifade eder. Evet doğruluk! Fakat doğruluğun ölçüleri nelerdir, kardeşliğin ölçüleri, adaletin ölçü ve uygulama örnekleri, yansımaları nelerdir? Bütün bunları sünnetten öğreniyoruz.

 

Bu inşada sadece iman ve amel yoktur. Belki de en önemlisi imanın yani kabullerin algı boyutudur. Örneğin Allah deyince, Onu hatırladıkça zihinlerde nasıl bir anlam teşekkül ediyor. Zihinlerde oluşan bu anlam ve çağrışım hayata müdahil olup eylemlere egemen oluyor mu? Hayatın gidişatında peygamber ne kadar örnek alınıyor? Onun söz ve uygulamalarının etkisi ne kadardır? Örneğin “Müslüman elinden ve dilinden Müslümanların emin olduğu kimsedir”[3] buyururken bu güven ve emniyet pratiğe yansıyor mu? Yine “Kendi nefsi için istediğini başkası için de istemedikçe kâmil manada iman etmiş olmaz”[4] buyururken bu hadis nefsimde karşılık buluyor mu? Bunlar gerçekten İslam’ın ve iman derecesinin neresinde durduğumuzu gösteren kilometre taşlarıdır. Kişi kendisinin nerede durduğunu rahatlıkla ölçebilir, iman ibresinin kaç derecede vurduğunu görebilir.

Peygamber için en yüce ahlaka sahip ve örnek denmişse bundan sonrası insanoğluna kalmıştır. İnsana düşen görev bunu kabul etmek ve onun örnekliğinde kendi kimlik ve kişilik inşasını oluşturmaktır.

Allah hiçbir şeyi yaratmak mecburiyetinde değildir. Merhameti gereği kâinatı yaratmış ve bu kâinat içerisinde en şerefli payeyi insana vermiş, ey insanoğlu diye hitap ederek onu kendisine muhatap kabul etmiş, ardından da ona olan sevgi ve merhametinden dolayı yolunu şaşırmasın diye bir rehber göndermiştir. Siz uçsuz bucaksız bir çölde bir yolculuğa çıksanız fakat hiçbir yön ve hedef bilmeseniz, biri çıksa ve size gelin beni takip edin ben bu yolu bilirim, sizi sağ selim, kazasız belasız gideceğiniz yere ulaştırırım dese siz o kişiye teşekkür mü edersiniz, red mi edersiniz? Herhalde teşekkür eder ve seve seve peşinden gidersiniz. Öncelikle peygamberi böyle kabul etmek gerekiyor.

  • “Sahih hadis” konusu ilmi ve akademik bir konu olduğu kadar maalesef üzerinde çok spekülasyon yapılan bir konu haline kasıtlı olarak getirildi. Okuyan, akleden ve düşünen insanlar için doğru tutum nasıl olmalı ki, doğru bir ölçüyle, Sünnetin insanı doğru hedefe taşıyabileceği hakiki irfan ve hikmet hâsıl olsun? Hz. Peygamber’in kendi sözleriyle ilgili tavrı nasıl olmuştur?

 

Sahih hadis meselesi gerçekten teknik bir konudur. Bu noktada en büyük handikap Hz. Peygamber’in, sözlerini diğer bir ifade ile sünnet verilerini bizatihi yazdırmamış olmasıdır. Peki, yazdırmalı mıydı? Yazdırabilir miydi? Buna verilecek cevap hayırdır! Bir defa realite olarak bu mümkün değildir. Çünkü Hz. Peygamber her konuştuğunda yanında kâtip bulundurma gibi bir şeyin olması imkânsızdır. Bunun ev ortamı var vs. Diğer bir husus her sözünü yazdırmış olsaydı bugün herhalde Hz. Peygamberin sözlerinden kaçının Kur’an ayetlerine karıştığını tartışıyor olacaktık.

İnsanlar sünneti yaşayarak, imkânları ve takatları ölçüsünde hafızalarında tutarak daha sonra da hatırladıklarını yazıya geçirerek muhafaza etmişlerdir.

Başlangıçta bizatihi yazdırma olmadığı için peygambere ait olmayan bir söz pek ala peygambere mal edilebilir. Fakat sahabîlerin imanı buna engeldir; âlimlerin bu konuda sergiledikleri olağan üstü gayret ve çabalar, ortaya koydukları ilmî kriterler de gerçekten takdire şayandır. İlmi kriterler çerçevesinde galib-i zan ile peygambere ait olduğuna kanaat getirilen bir söz veya uygulama bizi bağlar. Nasıl ki bir ilacın prospektüsüne bakarak bir uygulama yapıyor ve o bilgilere güveniyor isek bu tür güvenilen kişilerce aktarılan hadislere de güvenmek durumundayız. Zira Allah peygambere itaat etmeyi emrediyor. Bu itaat Hz. Peygamberin hayatı ile sınırlı değildir. Hayatta iken bizatihi kendisine, vefatından sonra da sünnetine tabi olmayı âmirdir. Kaldı ki hiç kimse salt Kur’an ayetlerinden hareketle bir din ortaya koyamaz. Namaz ortaya koyamaz, oruç ortaya koyamaz, zekât ortaya koyamaz. Adalet ortaya koyamaz vs. vs. bu durum bize sünnete müracaat etme zorunluluğunu ortaya koyuyor. Bu noktadan sonra yapılacak şey ilmi kriterlerle sahih olduğu ortaya konan hadise yani sünnete uymak, onu kabul etmektir. Bu noktada herhangi bir şey bahane edilerek sünnet devre dışı bırakılamaz.

İslam kimliğinin temel vazgeçilmezi olan sünnete bugün bazılarının hücum etmesi, itibarsızlaştırma çabaları güdümlü bir proje gibi duruyor.

Birkaç uydurma rivayeti alıp bayraklaştırıyor ve bütün hadisleri aynıymış gibi, hepsi uydurulmuş gibi anlatıyorlar. Uydurulmuş hadisler diyorlar. Uydurulmuş hadis olmaz aslında, uydurulmuş rivayet olur. Mutlak ifade ile hadis, kaba bir tabirle, peygamberin söz ve uygulamalarına denir. Bir şey hadis ise o uydurulmuş olamaz, uydurulmuş ise hadis olamaz. “Uydurulmuş hadis” ifadesi terimsel manada yanlış bir ifadedir.

Bu tartışmaları yapanların çoğu hadis ilmini bilmiyorlar. “Altıyüz bin hadis” vs. gibi ifadeleri dillerine dolayıp “fakat elimizde bu kadar hadis yok” diyerek bunu bir eleştiri, bir güvensizlik göstergesi olarak yansıtıyorlar. Dolayısıyla bunlar yalan söylüyorlar diyorlar. Bunu söyleyen altı yüz bin rakamının ne anlam ifade ettiğini, tek tek metin ifade etmediğini bilmiyor. Hadis sayım tekniğinden haberi yok. Kendilerine sorsanız çok büyük bir hizmetin peşindedirler. Dini uydurmalardan arındırma çabasındadırlar. Aslında sormak lazım kim ya da kaç kişi dinini onların bahsettiği o uydurmalarla yaşıyor. Halkın o uydurmalardan haberi bile yok aslında. Dinleyenlerin çok azı dışında o uydurmaları bunların ağzından ilk defa işitiyordur. Yani aslında halkın kafasına bunları sokan kendileri oluyor. Gündeme getirdikleri konular ne? Kabir azabı vardır, yoktur. Kader vardır, yoktur. Teravih namazı vardır, yoktur… Soruyorum, Allah aşkına dinimizin temelini oluşturan kıldığımız namaz, tuttuğumuz oruç, kestiğimiz kurban, verdiğimiz zekât uydurma rivayetlere mi dayanıyor? Ya da şöyle soralım dinde namaz, oruç, hac, zekât var mıdır yok mudur? Var diyorlarsa bunu neye göre uyguladıklarını merak ediyorum. Halkın kıldığı namazdan farklı bir namaz mı kılıyorlar? Kur’an’da namazı kılınız, rukû edenlerle beraber rukû ediniz, secde ediniz emirleri var[5]. Namaz kılma şeklini, rukû ve secdenin namazın bir parçası olduğunu, rukûnun doksan derece eğilme ve secdenin belli azaların yere değmesi şeklinde olduğunu nereden öğrenmişler? Veya onlar rukû ve secdelerini böyle mi yapıyorlar? Böyle yapıyorlarsa kimden görmüş ve öğrenmişler? Hadis kaynakları onlar için bir anlam ifade etmiyor ise bugünkü namaz kılma şeklini Peygamberle beraber yaşayarak mı öğrendiler? Çünkü onlara göre bütün hadis kaynakları uydurmalarla doludur. Yaşayan sünnet olarak günümüze kadar gelmiş diyeceklerse; böyle bir şey olmadığını, bütün bunları Emevîlerin uydurduğunu söyleyenlere ne cevap verecekler? Zira kendi mantıklarıyla bunun da ispatı yoktur. Sohbetlerinde tarihi bilgileri aktarırlarken, yanılmaz ve o günü yaşamış, görmüş gibi kesin bir bilgiymiş aktarırlarken hadislere sıra gelince, üstelik sahih nakillerle geldiklerini kabul ettiğimiz hadislere karşı şüpheci ve alaycı bir tavır sergilemelerini de anlamak mümkün olmuyor.

Kur’an her şeyi açıklamıştır başka söze gerek yok diyorlar ama kendileri Kur’an adına binlerce söz söyleyebiliyor, Kur’an’ın söylemediğini Kur’an’a söyletebiliyorlar. Herkesin söz söyleme hakkı var ama sadece dini tebliğ eden peygamberin söz söyleme hakkı yok, öyle mi? Onun adına nakledilen her şey uydurmadır, aslı yoktur. Bu algıya göre tarihten gelmiş ve yaşanmamış, tecrübe edilmemiş hiçbir bilgiye güvenilmemeli. Bir zaman sonra kendilerinin söyledikleri de tarih olacak. Onlarla beraber yaşamayan, o bilgiyi bizzat kendilerinden duymayan hiç kimse söylediklerine inanmamalıdır. Çünkü pek ala uydurma olabilirler.

Zaman zaman hadis okurken tersten bakarak bu hadisi biri uydurmak istese gerçekten uydurabilir mi? Diye düşündüğüm çok olmuştur. Uydurulması imkânsız olan o hadislere baktığımda uydurulmuşsa şayet uyduran kişinin dâhiler üstü dahi olması veya peygamber olması gerekiyor diyorum. O hadisleri uydurmak o kadar kolay mı? Örneğin “Müslüman elinden ve dilinden başkasına zarar vermeyen kimsedir.”[6] hadisini biri uyduracak olsa ne diye uydursun?!..

Bu kadar tarihi kişileri hayal edip vefat tarihleri ile çelişmeden komşusunu arkadaşını, hocasını öğrencisini, insicamlı olayları oturup hayal etsin, kurgulasın uydursun, sonra başka biri de aynı şeyleri söylesin vs. vs. bu kadar zor işi nasıl başardı bu insanlar?(!) Bütün bunlar insanın aklından geçmiyor değil.

Allah’a iyi bir kul, Rasûlüne iyi bir ümmet olmak dileğiyle her şey gönlünüzce olsun.

25.09.2015

[1] Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi. E-mail: cemalagirman@hotmail.com

[2] Kalem, 68/4.

[3] Buhârî, İmân 4.

[4] Buhârî, İmân 7.

[5] Bk. Bakara, 2/43, Hac, 22/77.

[6] Buhârî, İmân 4.

 
Yorum yapın

Yazan: Kasım 4, 2015 in • Diğer Makaleler

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: