RSS

Ondokuzuncu Hadis/Allah’a Dönüş Ne Zaman?!.

13 Kas

Ondokuzuncu Hadis

 

عَنْ ابْنِ عُمَرَ عَنْ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ:

“إِنَّ اللَّهَ يَقْبَلُ تَوْبَةَ الْعَبْدِ مَا لَمْ يُغَرْغِرْ”.

İbn Ömer’in (r.a.) naklettiğine göre Nebî (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Allah (c.c.) can boğaza gelinceye kadar kulunun tevbesini kabul eder.”

[Tirmizî, Tevbe, Daavat 98; Muvatta, Hudud 2]

 

Allah’a Dönüş Ne Zaman?!.

 

Varlık hiyerarşisinin en üst konumu Yüce Allah’a aittir; O ‘ekber’dir, yani en büyüktür; eşi ve benzeri yoktur. Eşsiz Yaradan, bu hiyerarşinin ikinci kademesini insana bahşetmiştir. O, yaratılmışların en şereflisidir.

Bu şeref ve üstünlük nereden geliyor dersiniz? Melekler nurdan, cinler ateşten, insan topraktan yaratılmış iken, neden yaratılmışların en üst konumunda insan yer alıyor? Üstünlük yaratılış maddesine göre olsaydı, yaratılanların en üstünü meleklerin olması gerekmiyor muydu? Melekler sadece Allah’a kulluk edip itaatlerinden milim şaşmaz iken neden onlar değil de insan? Çünkü meleklerin isyan etme kabiliyetleri yoktur. Onların fıtratına günah işleme duygusu ve potansiyeli yerleştirilmemiştir. İnsan ise hem itaat hem isyan etme kabiliyetine sahiptir. Akıl ve iradesiyle Allah’a itaati seçtiğinde melekleri aşabilmektedir. İşin esprisi de buradadır.

Neden varlık hiyerarşinin derecelendirmesi ile bir giriş yaptığım sorulabilir. Aslında bütün yaşam serüveni boyunca yaşadığımız sorunların ana kaynağı sanırım bu hiyerarşiyi doğru okuyamamaktan ileri geliyor? Zira bu hiyerarşi doğru algılandığında hayata ve olaylara farklı bakacağımız, hayata farlı bir anlam vereceğimiz kesindir. Merkezdeki varlığı doğru algılayamazsak onun dışında yer alan hiçbir şeyi doğru algılamamız mümkün değildir. Çünkü bütün varlıklar O’na, yani merkeze bağlıdır. Her şey O’nda başlıyor, her şey O’nda bitiyor.

Birkaç sene önce karşılaştığım bir soru ciddi bir eksikliğimizi fark etmeme neden oldu. Kızım daha ilkokul birinci sınıfa gidiyordu. Onu Kutludoğum programlarına götürmüştüm. Slaytlarla, şiirlerle, panel ve konferanslarla iki cihan güneşi Peygamber Efendimiz (sav) değişik yönleriyle anlatılıyor, tanıtılıyordu. Duygulu anlar yaşıyor, olağanüstü güzellikleri paylaşıyorduk. Çocuklarımın da o iki cihan güneşini tanımasını istiyordum. Bir gün bana “Baba neden hep Peygamber Efendimiz de Allah değil. O’nu da yaratan Allah değil mi? O’nun daha çok anlatılması gerekmiyor mu?” dedi. Bu soru karşısında çarpıldım. Hemen soruyu kaydettim ve üzerinde düşünmeye başladım. Aslında iki cihan güneşi ile ilgili programlarda sorun yoktu. Sorun tıpkı Peygamber Efendimizin anlatıldığı gibi Yüce Allah’ın da anlatıldığı, tanıtıldığı programların bulunmayışıydı. Varlığın ve var olmanın merkezinde yer alan, her şeyin kendisiyle kaim olan Allah’ın zihinlere yerleştirilmemesi, layıkıyla anlatılmamasıydı.

Aklıma Peygamber Efendimizin gelişi ve ilk icraatı geldi. Onun ilk icraatı bozulan akideleri düzeltmek, fert ve toplumların ilâh algılarını, tevhîd akidesini rayına oturtmak oldu. Kelimeyi tevhide baktığımızda onun olumsuzdan olumluya doğru bir seyir izlediğini, adeta önce bütün zihinleri silip tertemiz hale getirdiğini, sonra da oraya sadece Allah’ı yerleştirdiğini görüyoruz: “Lâ ilâhe illallah!”.

Ve kutlu doğum haftaları gibi acaba Allah’ı anlatma ve anlama günleri veya haftası gibi bir hafta ihdas edip, gerçekte Allah’ı nasıl anlamamız gerektiğini, mükemmel sıfatlarını detaylı ve derinlemesine anlatsak diye düşünmeye ve bir gün bu konuda bir şeyler yazıp çizmeyi, konuyu gündeme getirmeyi düşündüm.

Bizim ilâh algımızda bir problem var gibi geliyor bana; bir anlam kayması söz konusu!.. Mesela acaba en çok kimden korkuyoruz, ya da Allah’ın nelere kadir olduğunu, yaratan, öldüren, olduran O olduğunu, her şeyi O’nun yaptığını tam anlamıyla idrak edebiliyor muyuz? Bir şeyi bilmek ayrı bir şey; bir şeyi idrak etmek, algılamak, hissetmek, yaşamak, özümsemek, içselleştirmek ayrı bir şeydir. Önemli olan Allah dendiğinde ne hissettiğimiz, ne algıladığımız, eylemlerimizi ne oranda etkileyip nasıl yönlendirdiğidir. Problem de burada zaten. Anlatmak istediğim de bu.

Örneğin Allah’ın helâl kıldığını haram ve haram kıldığını helâl kabul edenler, Kur’an’ın ifadesiyle kendi nefislerini ilâh edinmişlerdir[1]. İslâm’a girmeden önce Hıristiyan olan Adiy b. Hâtim (ö.68/687) Peygamberimize gelmiş, onun, “Allah’ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab bildiler…”[2] mealindeki âyeti okuduğunu işitince, “Ey Allah’ın Resûlü, onlar bunları rab edinmediler.” demiş, Resûl-i Ekrem de ona; “Evet, dediğin doğrudur; ancak bunlar onlara helâlı haram, haramı da helâl kılmış, onlar da bunları kabul edip uygulamışlardır. İşte onların bunları rab edinmeleri bundan ibarettir.”[3] cevabını vermişti.

Bundan da anlaşılıyor ki sadece Allah demek ya da Allah’a inanıyorum demek yetmiyor. Allah demenin de bir karşılığı, bir yansıması, bir bedeli olmalı. Önemli olan bu inancın etkinliği, fonksiyonudur.

Aslında bu yazıyı yazmama vesile olan, İlah/Tanrı/Rab algımızı sorgulamayı gerektiren ikinci bir soru oldu. Liseye giden ikinci bir çocuğum, bir gün çekine çekine yanıma geldi. Baba, dedi, sana bir soru soracağım ama bu soru bana ait değil. Sınıfta bir arkadaşım sordu. Sorunun saçma olduğunu biliyorum, kendime göre de cevap vermeye çalıştım ama yine de sormadan edemeyeceğim. Arkadaşım dedi ki, “Madem en güçlü Allah’tır. Neden kendisinden daha güçlü bir şey yaratmıyor?” Evet. Bu soru karşısında irkildim. İfsat etmek için bile olsa bu kadar insafsız bir soru olamazdı. Elbette bu soru o yaştaki çocuğa ait değil, ama belikli birileri bu soruyu o çocuğun kafasına sokmuş ve bir vesile ile o da arkadaşlarına sormuş. Çocuk saf, temiz ve masum; işin vahametini bilmiyor elbet, fakat ya bu soruyu o çocuğun kafasına sokan?!.. Bir kez daha bizde Tanrı/İlah algısı sorunu olduğunu düşünmeye başladım. Bizler topluma nasıl bir ilâha inanacağımızı anlatamadık mı acaba? Dikkat ettiniz mi her namazın her rekâtının başında okuduğumuz Fatiha suresinin ilk âyetleri Yüce Allah’ı anlatıyor: Rahmân (ve) rahîm (olan) Allah’ın adıyla. Hamd (bütün övgüler), âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. O, rahmân(esirgeyen)dır ve rahîm(bağışlayan)dir. Ceza gününün mâlikidir (kıyamet gününün yegâne hükümranıdır)… (Fatiha, 1/1-4) Tanrı algıları anlam kaymasına uğramasın diye yüce Allah kendisini inanan kullarına sık sık hatırlatıyor. Çünkü hayat Tanrı/İlah/Rab algısı ile şekilleniyor, anlam kazanıyor.

Şu insanoğlu ne garip bir varlık, değil mi?

İsterseniz şu insan denen varlığı biraz tanımaya çalışalım.

Yüce Allah insanı topraktan yaratmış, ona kendi ruhundan üfleyerek diğer yaratıklarından üstün tutmuştur. Böylece yüce Allah, insanın içgüdü ve ideallerinin hayvanın içgüdü ve isteklerinden aşkın olmasını dilemiştir.

İnsanın tabiatı, yapısı itibarı ile hem iyiliğe, hem de kötülüğe yatkın yaratılmıştır. Bununla beraber iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı, hak ile batılı birbirinden ayırması için akıl nimeti ile donatılmıştır. Fakat akıl her konuda doğru ile yanlışı tayin etmede nihai bir güç olamamaktadır. Onun hem dünyaya hem de ahirete yönelik yapıp etmelerinde sağlıklı bir rehbere, yanıltmayan bir yardımcıya, şaşmaz bir kritere ihtiyaç duymaktadır. Bu sayede karmaşık meselelerin içinden çıkabilecek; kendisini kuşatan şüphelerin etkisinden, ihtirasların cazibesinden, bedenine ve mizacına arız olan faktörlerin etkisinden kurtulabilecek, böylece akıl, kendi ölçülerine göre farklı ve değişik hükümler verip çelişkiden çelişkiye sürüklenmeyecek, çeldirici faktörlerin etkisinden kurtulup Allah’a yönelebilecek, peygamberi vasıtasıyla insanlığa bildirdiği vahye kulak verip doğru yola, gerçeğe ve hakikate ulaşabilecektir.

İnsan Rabbine karşı çok nankördür. O’nun sayısız nimetlerini inkâr eder, lütuf ve ihsanını yok sayar. Onun bu nankörlüğü bazen sözlerinde bazen de fiillerinde değişik şekillerde ortaya çıkar. Sağlığı yerinde, maddi ve manevi durumu müsait iken, kendini hayatın akışına kaptırır; bu gidişatla da doğal olarak hata eder, günah işler, azar ve kuralları çiğner, yok eder. İlerde güçsüz ve zayıf düşeceğini hatırına bile getirmez. Zenginlik ve bolluk, şımarıklık ve azgınlık ona birçok şeyi unutturur. Azgınlık sonucu belayı hak edip başına bir bela ve musibet gelince de boynu bükük, zavallı bir duruma düşer. Birden bol bol dua etmeye, uzun uzun niyazlarda bulunmaya başlar. Bu zor şartlar karşısında bunalır, refahın çabucak gelmesini ister. Duası kabul edilip felâketten kurtulduğunda da, artık bir daha geriye dönüp bakmaz, sonunun nereye varacağını hesap edip düşünmez. Daha önce olduğu gibi hiçbir şeye aldırmadan tekrar dünya hayatına dalar, gider. Başına gelen sıkıntıdan dolayı Allah’a hiç yalvarmamış gibi olur.

Hâlbuki insanoğlu sahip olduğu her şeyin, kendisine verilen bütün imkânların bir sınav aracı olduğunu bilmesi gerekiyor.  Dünya nimetlerine dalıp yolunu şaşırmaması, sınandığı bu nimetlerin peşine ihtirasla koşup sorumluluklarını unutmaması gerekiyor.

İnsan denen bu tuhaf yaratığın duygu dünyası karmaşık ve lâbirentli bir dünyadır. O duygu dünyası imanla donanmadıkça durulamıyor, huzura ve istikrara kavuşamıyor. Fakat şurası da unutulmamalıdır ki, iman denen cevherin insanın kalbine girip de onun düşüncelerini, önem verdiği şeyleri ve değer ölçülerini değiştirmeyip vahye yönlendirmedikçe ona pek fazla bir yarar sağlamıyor.

İnsan her an Allah tarafından gözetlendiğini bilmesi gerekiyor. Bu kendisini kontrol etmesi açısından önemlidir. Fakat bütün gayretine rağmen hataya düşmüşse İslam ona kapıları kapatmıyor. Tevbe yoluyla tekrar istikamet yoluna girmesini sağlıyor. Yaptığı hatadan döner ve bir daha aynı hatayı işlemeyeceğine kararlı bir şekilde söz verirse, Allah’ın affına mazhar olabiliyor. İslam dışlayıcı değildir, hep merkeze çekici bir özelliği vardır. Mensuplarının günaha dalmamaları için o kadar çok teşvikleri vardır ki bir iyiliğe en az on, samimiyetine göre yedi yüz ve daha fazla katı kadar mükâfat vermeyi vaat ediyor. Günah ise misliyle karşılık buluyor. Küfürden tevbe edip imana yeni girenlere, geçmişi tamamen silmeyi ve tertemiz bir sayfa açmayı vaat ediyor. 

Fakat insan Allah’ın sonsuz merhametinin arkasına sığınıp ‘Allah nasıl olsa affediyor, biraz daha nefsimin arzularına kulak verip zevkime bakayım’ der, isyanına devam ederse, ileride yapmayı düşündüğü tevbe kendisine nasip olmayabilir. Çünkü çıkış noktası ve niyet hatalıdır, yanlıştır. Hem sonra akşamdan sabaha çıkmaya kimin garantisi olabilir ki!..

Yüce Allah’ın, “Kötülükleri işleyip dururken, ölüm kendisine geldiği zaman; «şimdi tevbe ettim» diyenler ile kâfir olarak ölenlerin tevbesi makbul değildir. İşte onlara elem verici azab hazırlamışızdır.” (Nisa, 4/18) sözü, günahta ısrar edenlerin akıbetinin iyi olamayabileceğini ifade ediyor. Çünkü bu tevbe sapıklığı ısrarla sürdürmüş ve günahları tarafından çepeçevre kuşatılmış kimselerin ölüm gerçeği ile karşılaşıp dünyadan ümitlerini kestikleri ve günah işleme imkânları kalmadığından mecburiyet altında yaptıkları bir tevbedir. Bu yüzden yüce Allah bu tevbeyi kabul etmez. Çünkü böyle bir tevbe ne kalbin tekrar ıslâh olmasını sağlar ne de hayatta olan kimselere bir yararı olur. Çünkü tevbenin bir amacı da dünyada yapılan kötülüklerin azalmasını veya ortadan kalmasını sağlamaktır. Kötülüğü yapan kimsenin ölmesiyle başkalarına yaptığı kötülükler zaten ortadan kalkacaktır.  Dolayısıyla böyle bir tevbenin dünyanın gidişatında olumlu bir katkısı yoktur.

 “Allah’ın kabul edeceği tevbe, ancak bilmeden kötülük edip de sonra tez elden tevbe edenlerin tevbesidir; işte Allah bunların tevbesini kabul eder; Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” (Nisa, 4/17)

“Fazla geç kalmadan tevbe edenler”den maksat, ölecekleri belli olmadan, henüz komaya girmeden, ölümün eşiğine geldiklerini hissetmeden önce Allah’a dönenlerdir. Fahr-i kâinet Efendimiz (s.a.v.) bunu, “Yüce Allah can boğaza gelinceye kadar kulunun tevbesini kabul eder.” sözüyle ifade etmiştir.

Yüce Allah’ın bir lütuf olarak kabul edeceğine ilişkin güvence verdiği tevbe, yürekten yapılan tevbedir. Derinden sarsılarak gerçek ve samimi pişmanlık duyguları ile yapılan tevbe, arınmaya niyetli bir insan nefsi için bir tür ‘yeniden diriliş, yeniden doğuş’ anlamına gelir.

Yüce Allah rahmetine yönelen, yaptıklarına pişman olup dergâhına sığınmak isteyen zayıf iradeli kullarını geri çevirmez, onları dışlamaz. Aslında yüce Allah’ın insanların tevbesine ihtiyacı yoktur. O her şeyden müstağnidir. Tevbeler ancak sahiplerine yarar sağlar.

“Allah sizin tevbenizi kabul etmek ister; şehvetlerine uyanlar (kötü arzuların esiri olanlar) ise büsbütün yoldan çıkmanızı isterler.” (Nisa, 4/27)    

 “Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir yere sokarız.” (Nisa, 4/28)

Peki öyleyse henüz iman etmemiş biri isek yeniden iman etmemize, iman sahibi olup da günaha dalmış biri isek tevbe etmemize engel olan ne!

Yoksa kapımıza meleklerin gelmesini mi, yoksa Allah’ın gelemsini mi, yoksa bir mucize veya bir felaket veya başka bir işaretin gelmesini mi bekliyoruz! Ancak böyle olağanüstülükler karşısında yapılacak iman ya da tevbenin sahibine bir faydası yoktur. Yiğitlik hür irade ve zorlayıcı bir unsur olmadan yapılan iman ve tevbededir! Evet, yüce Allah öyle diyor:

“Onlar ancak kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabbinin gelmesini yahut Rabbinin bazı alâmetlerinin gelmesini bekliyorlar. Rabbinin bazı alâmetleri geldiği gün, önceden inanmamış ya da imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye artık imanı bir fayda sağlamaz. De ki: Bekleyin, şüphesiz biz de beklemekteyiz!” [En’am, 6/158]

Peki o halde düşündük mü, Allah’a dönüş ne zaman?!.

***


[1]el-Câsiye (45), 23.

[2]et-Tevbe (9), 31.

[3]Tirmizî, Tefsîr sûre (9) 10.

***

13. 11. 2008

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN

e-mail: cemalagirman@hotmail.com

***

 

 
Yorum yapın

Yazan: Kasım 13, 2008 in • Hadis Yorumları

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: