RSS

Onsekizinci Hadis/Arzuları Vahye Tâbi Kılma Erdemliği

08 Kas

 

Onsekizinci Hadis

 

عن عبد الله بن عمرو ، قال : قال رسول الله صلى الله عليه وسلم :

« لاَ يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ حَتىَّ يَكُونَ هَوَاهُ تَبَعًا لِمَا جِئْتُ بِهِ »

 

Abdullah b. Amr’dan (r.a.) nakledildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Hiç biriniz, arzu ve istekleri benim tebliğ ettiklerime tâbi olmadıkça gerçek manada iman etmiş olamaz.”

[İbn Batta el-Ukbarî, el-İbânetu’l-Kübrâ, I, 291, no. 298 (Şâmile v2); Hatib Tebrizî, Mişkât, Beyrut, 1985, I, 36]

 

Arzuları Vahye Tâbi Kılma Erdemliği

 

Hadisin anahtar terimleri, “arzular/duygular” ve “arzuların motivasyonu/ vahye tâbi kılınması/güdülenmesi” kavramlarıdır.

İnsan çeşitli duygu ve kabiliyetlerle dünyaya gelir. Hem hayra/iyiye/iyiliğe, hem de şerre/kötüye/kötülüğe mütemayil/meyilli bir yapıda yaratılmıştır. İnsana doğuştan verilen bu duygu ve kabiliyetlere hep birden kısaca fıtrat denir.   

“Fıtrat” sözlükte; ‘hilkat/yaratılış, yapı, karakter, tâbiat, mizaç, kâlb-i selim, âdetullah, dîn’ gibi manalara gelir. ‘Tâbiî eğilim, uygun olmak, huy, cibilliyet, içgüdü, istidaat’ gibi manalara da gelir.[1] Kısacası fıtrat, insanın yaradılışında var olan duygu, içgüdü ve yönelimlerinin tamamını temsil eden bir kavramdır. Terim olarak ise; “Allah Teâlâ’nın, insanı, yaratıcısını bilip tanıyacak ve varlığını idrak edecek bir hâl, bir istidât, bir kabiliyet üzere yaratması” demektir.[2] Tefsircilerin çoğu fıtratı, ‘gerçeği kabul ve anlama kabiliyeti’, fıtrata sarılmayı da ‘gereğince amel etmek’ şeklinde tefsir etmişlerdir.[3]

“Duygu” ise; “herhangi bir zihin, his, tutku hareketi veya devinimi”; ya da “uyarılmış zihinsel durum” olarak ifade edilebilir. Amerikalı psikolog Dr. Daniel Goleman duyguyu, “bir his ve bu hisse özgü belirli düşünceler, psikolojik ve biyolojik hâller ve bir dizi hareket eğilimi” anlamında kullanır.[4]

Tezahürlerine bakıldığında yüzlerce duygudan söz etmek mümkündür. Tüm araştırmacılar aynı kanıda olmasa da bazı kuramcılar ‘temel duygu kümeleri’nden söz ederler. Bu kümelerin başlıcaları; öfke, üzüntü, korku, zevk, sevgi, şaşkınlık, iğrenme ve utanç olarak belirtilir.[5]  Her bir kümenin farklı tezahürleri vardır. Örneğin öfkenin hiddet, hakaret, içerleme, gazap, kızma, sinirlenme, hınç, kin, rahatsızlık duyma, alınganlık, düşmanlık ve daha ileri boyutu olan patolojik nefret ve şiddet; üzüntünün acı, keder, neşesizlik, kasvet, melankoli, kendine acıma, yalnızlık, can sıkıntısı, umutsuzluk ve patolojik olduğunda şiddetli depresyon; korkunun kaygı, kuruntu, sinirlilik, tasa, hayret, şüphe, uyanıklık, vicdan azabı, huzursuzluk, çekinme, ürkme, dehşet, patolojik olduğunda ise fobi ve panik; zevkin mutluluk, coşku, rahatlama, tatmin, haz, sevinç, eğlenme, gurur, tensel zevk, heyecan, vecd hâli, hoşnutluk, kendinden geçme, aşırı zindelik ve kapris; sevginin kabul görme, dostluk, güven, iyilik, yakın ilgi, sadakat, hayranlık, aşırı tutkunluk ve muhabbet; şaşkınlığın şok, hayret, afallama, merak; iğrenmenin hor görme, aşağılama, küçümseme, tiksinme, nefret etme, hoşlanmama, itici bulma; utancın suçluluk, mahcubiyet, hayal kırıklığı, pişmanlık, küçük düşme, üzülme, çile ve nedamet[6] gibi tezahürleri/dışa yansımaları vardır. Bütün bu tezahürler, bireyin kişisel fıtrî yapısının yanı sıra, yetişmesinin, aldığı eğitimin; dinî, ahlakî ve sosyal kabullerinin ve daha pek çok faktörün etkisiyle tecelli eder. Bu etmenlerin etkisiyle şekil ve boyut kazanır.

Eylemlerin tezahüründe aklın ve bilginin yanı sıra duyguların da etkisi vardır şüphesiz. İnsanın bütün davranışlarında yalnızca akılla hareket etmez/edemez. Bazı davranışlarında duyguların yardımına, desteğine, yönlendirmesine ihtiyaç duyar. Örneğin bir tehlike ve acı bir kayıp, ya da eşine bağlanma ve bir aile kurma gibi, sadece akla bırakılamayacak durumlarda, duygular birer yol göstericidir.[7] Her duygu bizi bir şekilde hareket etmeye hazırlar. Aslında tüm duygular harekete geçmemizi sağlayan birer motivasyonlar/ dürtülerdir.

Yaşamımızda zihinle kalbin uyumunu sağlamak için duyguları zekice kullanmak son derece önemlidir. Bunu başarabilmek için vahyin önderliğinde duyguların eğitimine ihtiyaç vardır. Zira insanın, yaşamı süresince bilgi ve deneyimleriyle edindiği kişiselleştirilmiş duyguları da söz konusudur. Yani insan önceleri duyarsız olduğu bir uyarana, bilgi ve deneyimleri sonucu, zaman içinde ona duygusal bir nitelik atfetmiş olur. Bütün bunlar duyguların da eğitilmesi, bilgi ve deneyimlerle belli bir istikamete yönlendirilmesi; diğer bir ifade ile eylemleri güdüleyen, aynı zamanda onlara şekil veren bir ‘ana motivasyon değeri ve ekseni’nin kabullenilmesi gerektiğini gösterir. Yorumlamaya çalıştığımız hadise göre bu ana motivasyon ekseni, ‘vahiy/Kur’an’ ve onun bir açılımı ve yorumu mahiyetinde olan ‘Sünnet’tir. Hadiste yer alan arzu ve isteklerin/hevânın, Hz. Peygamber’in tebliğ ettiklerine tâbi kılınmasının anlamı budur.

Sözlükte keyif anlamına gelen hevâ, “nefsin şehvetlere meyli” demektir. Hadiste hevâ olarak ifade edilen istek ve arzular; diğer bir ifade ile fıtrî temayüller iki kısımdır: Birincisi ilme/vahye uygun olanlar, ikincisi de ilme/vahye uygun olmayanlar.

İlme/vahye uygun olan hevâ, Allah Teâlâ’nın nazarında ‘yaratılış gayesine uygun düşen eğilimler’dir. Zira şehvetlerin de yaratılışı boşuna değildir; onlar insanları yaratılışlarının gayesine ulaştırmak için Allah tarafından yaratılan birer yönlendirici güç ve sebeplerdir. Ancak insan zekâsının şeytanî yönü, onları gayelerinden döndürerek ilmin/vahyin zıddına olarak sırf zevk için boşuna da israf edebilir. Örneğin iffetli olmak ve çoğalmak niyetiyle evlenme arzusu, yaratılış gayesine uygun ve dolayısıyla ilme mutabık bir temayül/eğilim iken; zina, yani nikâhsız gayrı meşru ilişki temayülü/eğilimi, ilme aykırı ve ‘yaratılış gayesine uygun düşmeyen’ bir hevâdır. Genellikle hevâ da böyle şeylere denir. Bu durumda ilme/vahye uygun düşmeyen hevâ, “fıtrî duyguların yaratılış gayesi dışında kullanımı” şeklinde ifade edilebilir.

İnsan hayatının, fıtrat istikametinde sürdürülebilmesi için eylemlere yön veren duyguların eğitimine ihtiyaç vardır. Her insanın yaratılışında, kendisine ait bilincin temelinde, vicdanının derinliklerinde bir hakkaniyet duygusu, Allah’ı tanıma temayülü gizlidir. Başları sıkıştığı zarurî durumlarda küfre şartlanmış inatçı kâfirlerin bile derinden derine yaratana sığınma hissi duymaları bunun en açık kanıtıdır. “İnsanlara bir zarar dokunduğu zaman Rablerine dua ederler.” [Rûm, 30/33] âyeti bunu ifade eder. Çünkü fıtrat, hep hakka ve hayra yönelik bir istikamet takip eder. Bu gizli güç, Hakk’ı tanımaya ve gerçek yaratandan başkasına kul olmamaya mütemayildir. Fakat doğuştan var olan bu duygusal güç çarpık eğitim yoluyla köreltilebilmekte veya işlevsiz hale getirilebilmektedir.

Vahye tâbi olmayan hevâ ve hevesten uzak durmanın yolu ibadete, kulluk görevlerinin ifasına yoğunlaşmaktır. Çünkü vahye tâbi kılınmamış hevâ ve heves her türlü azgınlığın, zalimliğin, haddi aşma ve günahın itici gücüdür. Belanın temeli ve kötülüğün kaynağıdır. İnsanın başına ne gelirse bu tür hevâdan gelir.

Allah korkusu, azgın isteklerin şiddetli saldırılarına karşı sağlam bir kaledir. Yüce Allah, insanın hevâ ve hevesini tek başına serbest bırakmamasını, onu frenlemesini, dizginini eline alıp vahye tâbi kılmasını ister. Bu konuda insan nefsini ve duygularını vahiyle eğiterek ikna ederken ceza korkusu ve mükâfat ümidi telkininden destek almasını ister. Bu zorlu mücadelesine karşı da ona cenneti ödül ve sığınak olarak vermektedir.

Hiçbir insan ‘tâbiatının/doğasının gereği budur, yapısında bu vardır’ diye hevâ ve hevesini serbest bırakamaz; nefsin cazibesine kapılarak alçalamaz. Çünkü insanın içine hevâ ve hevesin dürtülerinden etkilenme yeteneği veren Yüce Allah (c.c.), aynı zamanda hevâ ve hevesin dizginini tutma yeteneğini de vermiştir. Hevâ ve hevesi frenlemeyi, cazibesinden kurtulup yükselmeyi öneren de O’dur; insanın bu mücadelede başarılı olarak çıkıp yükselmesi ve yücelmesi halinde ona mükâfat ve sığınak olarak cenneti veren de O’dur.

İnsan, akla ve bilgiye/vahye değil de, hevâ ve hevesine uyarsa, arzu ve isteklerini/hevâsını tanrılaştırmış olur. “Hevâ ve hevesini tanrı edineni gördün mü?” [Câsiye, 45/23] âyeti bunu ifade eder. Kişinin benliğini, hayatını ve eylemlerini şekillendiren arzu ve istekleridir. İsteklerin belli bir kısmı hayatî zaruretleri oluştururken, diğer bir kısmı da bu hayatî zaruretlerle ilişkilidir. Bütün arzu ve istekler vahye tâbi kılınıp niyet yoluyla aşkın bir amaca yönlendirildiğinde ancak gerçek anlamlarını bulurlar. Bu istikamet yaratılış gayesidir; aradan çıkarıldığında arzu ve istekler/hevâ tanrılaştırılmış olur; araç olmaktan çıkar, amaç haline gelir. Artık bu noktadan itibaren kuralların belirleyicisi vahiy değil, nefistir. Üzülerek ifade etmek gerekir ki, günümüzde bunun adına bazılarınca özgürlük denmektedir. Nefsini tanrılaştırıp hevâsını vahye tâbi kılmayanların nezdinde, ‘vahyin yönlendirmesinden çıkıp nefsin esaretine girmenin adı, özgürlüktür.’ Oysa bir Müslümanın nezdinde gerçek hürriyet Allah’ın iradesine teslim olmaktır. Çünkü başkalarının ve nefsin esaretinden kurtulmanın tek yolu budur.

Hadiste hakiki mümin olmanın yolu, ‘arzu ve isteklerin vahye tâbi kılınması’ olarak ifade edilmiştir. Arzu ve isteklerin vahye tâbi kılınması, aklın kullanılmayacağı anlamına gelmez. İnsan aklıyla hareket eden bir varlıktır. Ancak her konuda aklıyla doğruyu, gerçeği, hakikati bulması da mümkün değildir. Özellikle metafizik konularda ve Allah’a karşı olan görevlerinin ifasında, aklın, vahyin önderliğine ihtiyacı vardır. Bununla beraber vahyin anlaşılması için de akla ihtiyaç vardır. Akıl, insanoğlunun sorumluluk nedenidir. Bu nedenle akıl ile vahiy, et ve kemik gibi birbirinden ayrılmayan bir bütünün iki parçası gibidirler.

Sonuç olarak şunu söylemek gerekir ki; arzu ve istekler vahye tâbi kılınmadığında yeryüzüne fitne ve fesadın,  adaletsizliğin, zulüm ve haksızlığın egemen olması kaçınılmazdır. Hangi durumda olursa olsun, huzur ve saadeti yakalamak mümkün değildir. Böylesi fert ve toplumlar bencil ve doyumsuz olur. Doyumsuzluk da mutsuzluğun en büyük kaynağıdır.

Arzu ve istekler vahye tâbi kılınmadığında hevânın isteklerini yerine getirmede belirleyici unsur, hakkaniyet değil, çıkarcılık ve nefsanî arzuların tatmini olur. Bu da hayatın, çıkar çatışmalarına göre şekillenmesine yol açar. Tâbii bir sonuç olarak çıkarların elde edilmesinde her şey meşru sayılır hale gelir; güçlünün zayıfı ezmesi, adaletin yerini zulmün alması, güçsüze yaşama hakkı tanınmaması, servetin belli bir kesimin elinde devlet olması/toplanması ve her türlü ahlâksızlığın ahlâk haline gelerek kabul görmesi kaçınılmaz olur. Böylesi kişi ve toplumlarda arzuları gerçekleştirecek güç ve imkânın elde edilmesi tek amaç haline gelir.

İnsan iyiye ve kötüye mütemayil yaratılmıştır. Duygularının olumlu ya da olumsuz yönünü ne zaman, kime karşı, ne kadar ve nasıl kullanacağını vahyin önderliğinde öğrenmelidir. Vahyin amacı da insana her konuda rehberlik etmek, onu fıtratı istikametinde eğitmek, doğuştan potansiyel halinde bünyesinde taşıdığı insanî vasıflarını yeşertmek ve geliştirmektir. İnsan hayvanî yönünü geliştirir arzu ve isteklerini nefsine tâbi kılarsa hayvanlardan da daha aşağı seviyeye düşer; insanî/rahmanî yönünü geliştirir vahye tâbi kılarsa yaratılmışların en şereflisi ve en üstünü seviyesine çıkar.

*** 


[1] İbn Manzûr, Lisân, “ftr” md. V, 56-58, (Beyrut 1994); Curcânî, Ta’rifât, “fıtrat” maddesi.

[2] İbn Manzûr, Lisân, “ftr” md. V, 58, Curcânî, Ta’rifât, “fıtrat” maddesi.

[3] Elmalılı, Hak Dini, VI, 3824 (İstenbul, trs., Eser Kitabevi)

[5] Aynı yer.

[6]Aynı yer.

[7]Aynı yer.

 

08. 11. 2008

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN

e-mail: cemalagirman@hotmail.com

 

 
1 Yorum

Yazan: Kasım 8, 2008 in • Hadis Yorumları

 

One response to “Onsekizinci Hadis/Arzuları Vahye Tâbi Kılma Erdemliği

  1. müslüman

    Kasım 8, 2008 at 1:37 pm

    sağolun

     

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: