RSS

Onbirinci Hadis/En Büyük Üç Günah: Şirk, Kürtaj ve Zina!

30 Ara

Onbirinci Hadis

عَنْ عَمْرِو بْنِ شُرَحْبِيلَ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ : سَأَلْتُ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: أَيُّ الذَّنْبِ أَعْظَمُ عِنْدَ اللَّهِ؟ قَالَ : “أَنْ تَجْعَلَ لِلَّهِ نِدًّا وَهُوَ خَلَقَكَ” قُلْتُ له إِنَّ ذَلِكَ لَعَظِيمٌ قُلْتُ ثُمَّ أَيُّ؟ قَالَ : “وَأَنْ تَقْتُلَ وَلَدَكَ تَخَافُ أَنْ يَطْعَمَ مَعَكَ قُلْتُ ثُمَّ أَيُّ؟ قَالَ : “أَنْ تُزَانِيَ حَلِيلَةَ جَارِكَ.”

Amr b. Şurahbîl Abdullah b. Mes’ud’un (r.a.) şöyle dediğini nakleder: Nebî (s.a.v)’e “Allah katında en büyük günah hangisidir?” diye sordum. “Seni yarattığı halde Allah’a ortak koşman!” diye cevap verdi. Ona (s.a.v.) “Bu gerçekten büyük bir günah! Peki, sonra hangisi gelir?” diye sordum. Bu kez, “Yiyeceğine ortak olur endişesiyle çocuğunu öldürmen!” diye cevap verdi. Ardından, “Daha sonra hangisi gelir?” diye sordum. Bu kez de; “Komşunun eşiyle zina etmen!” diye buyurdu.

[Buhârî, Tefsir Sure 25:2]

  

En Büyük Üç Günah: Şirk, Kürtaj ve Zina!

“Allah’a ortak koşmak”, “kürtaj” ve “zina” bu hadisin anahtar terimleridir. Abdullah b. Mes’ud (r.a.), Hz. Peygamber’e en büyük günahlardan sormuş. Allah’ın elçisi de sorulan soruya göre üç tanesine yer vermiştir. Eğer Abdullah b. Mes’ud daha fazla sorsaydı, Allah resulü cevap vermeye devam edecekti. Abdullah b. Mes’ud muhtemelen Hz. Peygamber’i yormamak için üç tanesi ile yetinmiştir.

1) Allah’a ortak koşmak; ya bizatihi yaratmada, kâinatı idare etmede O’na denk bir güç, eş, ortak kabul etmek ya da Allah’tan başkasının helâl ve haram koyma yetkisine sahip olduğuna inanmak şeklinde olur.

Hadisin, “seni yarattığı halde Allah’a ortak koşman” kısmında yer alan “seni yarattığı halde” ifadesi son derece anlamlıdır. Bu bir nevi, ‘insanları Tanrı algılarını sorgulamaya davet’ anlamına gelir.

Bazı şeyler vardır ki doğru bir mantıkla düşünülüp sorgulandığında bir arada bulunmalarına imkân ve ihtimal verilmez/verilmemelidir. Çocuk doğuran bir kadının annelik vasfı kabul etmemekle yok olmaz; o aslî bir vasıftır. Yoktan var etme, yaratma gücü sadece Allah’a aittir. Böyle bir güce ortak kabul etmek çocuk doğuran bir kadının annelik vasfını inkâr etmek gibidir. ‘Bu kadın çocuk doğurmuştur amma anne değildir.’ demeye benzer. Her şeyi yoktan var eden, varlık âlemine çıkaran, canlılık ve hayatiyet veren bir güce eş, ya da denk kabul etmek, O’nun o sonsuz gücünü başkalarıyla paylaşmak; yani ‘yoktan var etme gücü’ ile ‘ortaklık algısı ve kabulü’ bir arada bulunamaz. Böyle zıt iki kabulü bir arada bulundurmak çarpık bir mantığın sonucu olur ancak.

Yaratmak basit bir iş değildir. Gözle görülmeyen küçücük bir hücreyi yaratmak sonra ona bütün genetik şifreleri yerleştirmek, bütün organların yerli yerince oluşması, duyguların, akıl, can, ruh ve benzeri fonksiyonların ve daha nice akılların idrak edemediği harikaların yaratılması yüce Allah’ın sonsuz gücünü gösterir. Yüce Allah bütün yaratıkları içinde en mükemmelliği insana vermiş, bütün kâinatı emrine amade kılmış, hizmetine sunmuştur. İnsan Allah’ın yaratmış olduğu akıl sayesinde bilim ve teknolojide harikalar üretebilmektedir. Ancak bilim ve teknolojide ne kadar ileri giderse gitsin, değil bir insan, en basit bir canlı dahi yaratamamaktadır ve yaratamayacaktır. Bu da ilâhî kudretin eşsiz ve sonsuzluğunu gösterir. Allah’ın bu sonsuz gücü ve insanın yaratılıştaki mükemmelliğine rağmen bu acziyeti, ona sonsuz ve yaratma gücünün sadece yaratıcısına ait olduğunu, hiçbir gücün O’na ortak olamayacağını kabul etmesi gerektiğini hatırlatıyor. Allah’ı bilme konusunda İnsanoğlu mazur da değildir;  ona peygamberler göndermiş ve kendisini en güzel bir şekilde tanıtmış, nasıl bir ilâha inanması gerektiğini vahiy yoluyla bildirmiştir. İnsanoğlu buna rağmen kalkar da Allah’a ortak koşar, O’na inanılması gerektiği gibi inanmazsa, büyük, hatta en büyük günahı işlemiş olur. Varlığını, canlılığını, hayatiyetini borçlu olduğu bir varlığa bu davranış nankörlüktür. Küfrün bir anlamı da nankörlüktür, hakkı örtmek, kabul etmemektir.

Dikkat edilirse Hz. Peygamber İslam Dinini tebliğ etmekle görevlendirildiğinde ilk ve en çok vurguladığı nokta “Lâilâhe illellâh/Tapılacak hiçbir ilâh yoktur, Allah’tan başka!” sözü ile dile getirilen tevhit/Allah’ın eşsizliğini kabul etmek olmuştur. “Lâilâhe illellâh” şeklinde ifade edilen Kelime-i tevhitte, olumsuzluktan olumluya doğru bir gidiş söz konusudur. Önce zihinlerdeki bütün ilâh kavramları ve algılarını siliyor; tabir caizse zihinleri formatlıyor, siliyor, tertemiz hale getiriyor; sonra da o bomboş, tertemiz zihne, “Allah” yazdırıyor, yerleştiriyor. “Tapılacak hiçbir ilâh yok, yalnız Allah var.” Bu ifade son derece anlamlı ve önemlidir. Tabiî ki bu bilgiyi getiren haberciye de inanmak gerekiyor. Aksi takdirde tevhit gerçekleşemez. Onun için kelime-i tevhit “Muhammedun rasûlullah/Muhammed O’nun elçisidir.” ifadesi ile tamamlanmaktadır.

Mekke müşrik toplumu Allah ve rab kavramlarını biliyor ve kullanıyordu; fakat, O’na ortak koşuyorlardı. Kavramlar tek başına bir şey ifade etmez; önemli olan o kavramların sizin zihninizde nasıl bir anlam çağrıştırdığıdır. Allah ve rab kavramı Mekke müşrik toplumunun zihnine tevhidi çağrıştırmıyordu. Yegâne gücü Allah’a atfetmiyor, taleplerini doğrudan değil, putları aracılığıyla ulaştırıyor ya da böyle inanıyorlardı. Allah’ın kutlu elçisi peygamberlikle görevlendirilip davete başladığında bütün bu algılarının yanlış olduğunu, tek ve sonsuz gücün sadece Allah’ta olduğunu, kafalarındaki bütün ilâh algılarını silmeleri gerektiğini söylüyordu.

Tevhit, sadece Allah’ın bir olduğunu söylemek değildir. Allah’ın bütün mükemmel sıfatların sahibi ve bu sıfatlarda eşsiz olduğunu kabul etmektir.

2) Hadisin en büyük günah olarak üzerinde durduğu ikinci nokta ekonomik endişelerle/geçim darlığı endişesiyle kürtaj yapmak; yani hangi aşamada olursa olsun bir cenini ana rahminden almak/aldırmak, onu öldürmek/öldürtmektir.

Bir defa her şeyden önce canı veren Allah’tır, onu alacak olan da ancak O’dur. Allah’tan başka hiç kimsenin başka bir canı alma hak ve yetkisine sahip değildir. Böyle bir eyleme teşebbüs etmek Allah’ın yetkilerine müdahale etmek, kendini O’na ortak addetmek anlamına gelir.

İnsan bazı nedenlerle ön tedbir olarak çocuk sahibi olmak istemeyebilir; yumurtanın döllenmesini engelleyecek tedbirler alabilir. Ancak bunun insan neslinin yok olmasına yol açacak şekilde toplumsal bir harekete dönüşmesini İslamiyet kabul etmez.

Çocuk sahibi olabilmek bir nimet, çocuk sahibi olmak ise apayrı bir nimettir. O, yüce Allah’ın insana verdiği eşsiz bir meyvedir. Çocuğun insana verdiği haz, sevgi ve mutluluk kelimelerle ifade edilemez. Bununla beraber ön tedbirlerle sayısını sınırlamakta bir mahzur yoktur. Bu da korunma ile olur. Fakat döllenmiş bir cenini aldırmak, öldürmek asla caiz değildir. Kim ne derse desin, uygun şarlarda ve müdahale edilmediği takdirde ana rahminde büyüyüp dünyaya gelecek olan bir çocuğu öldürmek bir cinayettir. Ancak anne sağlığını tehdit eden bir durum söz konusu olduğunda anne tercih edilir. Burada söz sahibi tıbbî otoritelerdir. Buna karar verecek olan da onlardır. Hele hele ekonomik endişelerle çocuk aldırmak hiç mi hiç caiz değildir. Rızkı veren Allah’tır. Her canlıyı rızkıyla yaratır. İnsanlara düşen, helâl ve meşru yollardan o rızkın peşine düşmek, aramak, çabalamak, onu elde etmeye çalışmaktır.

Hz. Peygamber döneminde ashabın azil/korunma yaptığı herkesçe bilinmektedir. İnmekte olduğu bir dönemde vahyin bir şey söylememsi ve peygamberin de ses çıkarmaması azlin yani doğum kontrolünün caiz olduğunu gösterir.

3) Hadisin en büyük günah olarak ilân ettiği ve üzerinde ısrarla durduğu diğer bir nokta, zinadır. İslam inancına göre nikâhsız ilişkiler zinadır ve her türlüsü haramdır, yasaklanmıştır.

Kuran-ı Kerîm’in zina yasağına bakıldığında “Lâ takrabû’z-zinâ/zinaya yaklaşmayın!” şeklinde yer aldığı görülür. Bu ifade sadece fiilî zinayı değil, zinaya sebep olacak dolaylı yolları da yasaklamaktadır.

Zina yasağı bir koruluğun etrafında otlatılan koyun sürüsünü engellemeye benzer. Koyun sürüsü sınıra yaklaştırılırsa, ona engel olmak imkânsız gibidir; sınırı aşıp yasak bölgeye girmesi her an mümkündür. Ancak bir tampon bölge oluşturulur ve sürü uzakta tutulursa, sürünün yasak bölgeye hücum etmesinin önünü olmak hem kolay ve hem de daha mümkün olur. Zinaya engel olmak da buna benzer. Zina arzusu ve teşebbüsünü sınırdan geri döndürmek mümkün olmayabilir. Onun için yüce Allah, yasağını, “zina yapmayın!” ifadesiyle değil, “zinaya yaklaşmayın!” şeklinde bildirmiştir. Bu üslup güçlü bir yasağın ifadesidir. Bu üslupla zinaya götürecek her yolu ve unsuru yasağın içine almıştır.

İslam neslin safiyetine ve temizliğine büyük önem verir. Nesebin karışmasına şiddetle karşı çıkar, karışmaması için de her türlü önlemi almıştır. Bu önlemlerden biri de zina yasağıdır.

Zinanın yaygın olduğu toplumlarda neslin safiyetini korumak zordur. Her ne kadar teknik ve tıbbî imkânlarla neslin safiyetini korumak mümkün olsa da, zina serbest ve sıradan bir eylem olarak kabul edilecek olsa, kadının istediği kimseden çocuk almasını kimse engelleyemez. Her doğacak çocuğu testten geçirmek de mümkün değildir. Toplumun geneline yayıldığı zaman büyük maliyet ve külfet getireceği gibi, herkesin bu imkânı bulması ya da kullanması mümkün değildir. Eşlerin birbirlerini yanıltmaları, birbirlerinden intikam almaları her zaman mümkün ve muhtemeldir. Dolayısıyla zina, eşler arasındaki güveni sarstığı gibi sevgiyi de yok eder. Sevginin olmadığı bir ailenin ve böyle ailelerden oluşacak bir toplumun akıbetinin hüsran olacağını söylemeye gerek yoktur. Çünkü zina bir manada toplum için ölümdür; insanların gayri meşru yoldan kolay bir şekilde şehevî duygularını tatmin etmelerine yol açar ve evlilik hayatını zorunlu olmayan saçma bir hayata dönüştürür. Aileyi gerekli olmayan bir yük olarak algılama sonucunu doğurur. Hâlbuki aile yeni yetişen nesil için en güzel yuvadır. Yeni neslin sağlıklı bir yapıya ve sağlıklı bir eğitime kavuşması ailesiz düşünülemez. Eski tarihlerden günümüze gelinceye kadar hangi toplumda hayâsızlık yaygınlık kazanmışsa, mutlaka onu çözülmeye götürmüştür.

Hem sonra zina yasağının başka hikmetleri de vardır. Güçlü nesiller sevgi ortamında yetişir. Çocuk sevgisi fıtrîdir; tabiîdir. Bu sevgi biyolojik bağdan doğar. Biyolojik bağ yoksa bu sevgiyi aklî kabullerle sağlamak mümkün değildir. Hiçbir insan kendi çocuğunu sevdiği gibi başkasının çocuğunu sevemez. Kanını taşımayan bir çocuğun büyütülmesinde kendi çocuğuna gösterdiği fedakârlıkları gösteremez. Çok güçlü eğitim alsa bile fıtrî olarak bunu tam olarak sağlayacağının garantisi verilemez.

Zina yasağı Allah’ın koyduğu bir kuraldır. Müslümanlar Allah’ın emir ve yasaklarına, hikmetlerini anlasalar da anlamasalar da, büyük bir teslimiyetle uyarlar. Bu arada şunu da belirtmek gerekir ki insanların yararına olacak bir şeyi yüce Allah yasaklamaz. Bir şeyi yasaklamışsa o yasak insanların lehinedir, yararınadır. Müslümanların Rab anlayışı böyledir.

İslâm, insanın fıtrî isteklerine savaş açmaz, onları iğrenilmesi gereken bir şey olarak da görmez. Yalnızca onları bir sisteme oturtur, temizler. Onları hayvansallık düzeyinin üstüne çıkarır. Kişisel ve toplumsal davranış kurallarının birçoğunun etrafında döndüğü bir eksen olacak kadar yüceltir.

Hikmetleri araştırıldığında her yasağın insanların lehine olduğu aklî ve bilimsel verilerle ortaya çıktığı görülür. Ancak her emir ve yasağın mutlak hikmetleri ortaya çıkacak veya idrak edilecek diye bir kural da yoktur.

Zina büyük günahlardandır. Ancak kişinin komşusunun eşini ayartıp onunla zina etmesi daha büyük bir günahtır. Sebebine gelince komşuluk ilişkileri çok önemlidir. Komşu komşuya güvenmelidir. Kişi sabah işine gittiğinde gözü arkada kalmamalıdır. Kötü gözle bakan art niyetli komşusu olan bir kimse işine rahat bir şekilde nasıl gidebilir?!. Bu güven ortadan kalktığında toplumsal hayat felç olur. Hayat durur. Onun için günahların derecesi de verdikleri zarara ve yıkıma göredir.

Sizce bütün olumsuzluklara rağmen Türk aile yapısı yıkılmadan hâlâ ayakta duruyorsa, toplumumuzun bu yüce inanç ve değerlerini henüz yitirmemiş olmasına ve onlara hâlâ sahip çıkmasına bağlı değil midir? Fakat unutmamak gerekir ki bu konuda herkese sorumluluk ve iş düşmektedir.

Yüce ve aşkın değerler, geçici ve süflî emellere kurban edilmemeli, kalbimizde yanan iman meşalesi buna engel olmalı, ne dersiniz?!.

Kalın sağlıcakla!…

30. 12. 2007

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN

E-mail: cemalagirman@hotmail.com

        agirmancemal@gmail.com

 

 
Yorum yapın

Yazan: Aralık 30, 2007 in • Hadis Yorumları

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: