RSS

Yoksullukla Mücadelede İnfakın Rolü

06 Ara

 

“Yoksullukla Mücadelede İnfakın Rolü”, Panel: “Yoksullukla Mücadelede Dinin Rolü”. Yer: Cumhuriyet Üniversitesi Kültür Merkezi, Tarih: 17. 03. 2004 [Yapılan sunumun metni].

Yoksullukla Mücadelede İnfakın Rolü[1] [pdf]

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN

Cumhuriyet Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi

Hadis Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi.

Giriş

Yoksulluk problemi, insanlık tarihi kadar eskidir. Tarihin başlangıcından beri, insanları iyilik yapmaya çağıranlar, her zaman var olagelmiş, bununla beraber, fakir ve yoksulların içinde bulundukları kötü durum, insanlığın alnında bir leke olarak kalmaya devam etmiştir. Çözümüne katkı sağlamak amacıyla, zaman zaman bazı çevrelerde geniş yer bulmasına rağmen, çözümü yönünde, global düzeyde kayda değer bir ilerlemenin kaydedildiği söylenemez. Nitekim yoksullu­k, dünya nüfusunun ciddi bir kesimini tehdit eder durumdadır ve bu tehdit, büyüme eğilimindedir.

Her toplumun sahip olduğu dinî ve ahlakî kurallar, bazı farklılıklarla beraber, kişileri yardımlaşmaya teşvik eden esaslar içermektedir. Bütün dinî ve ahlâkî öğretiler, yoksulluk probleminin çözümü ile ilgilenmiş, çözüm için değişik yöntemler geliştirmişlerdir. Bazı dinler, çözüm yöntemlerini ibadet sorumluluğu çerçevesinde ele almış, onu bir ibadet vecibesi olarak kabul etmişlerdir. Bu manada en köklü ve kalıcı çözümü, İslamiyet’in ortaya koyduğunu söylemek mübalağa olmaz. Nitekim İslamiyet, fakirlere yardımı farz kılmış (mecbur tutmuş), zengin olanların zekât vermesini İslam’ın şartlarından biri saymıştır.

Tanım ve Kapsam

Yoksullukla mücadele, fakir ve yoksul insanların her türlü ihtiyaçlarının karşılanması ve çalışabilir durumda olanların kendi geçimlerini kazanabilecek imkanların sağlanması yönünde planlı, proğramlı yürütülen örgütlü ve kollektif eylemlerin bütünüdür.

Tanımda da görüldüğü gibi bu mücadele, toplumun bütün katmanlarını ilgilendiren çok yönlü toplumsal bir faaliyeti gerektirir. Ekonomileri güçlü, çok az sayıdaki toplumlar dışında, bu sorun, dünyanın hiçbir yerinde tamamen çözülebilmiş değildir. İleri toplumlarda, sorunun çözümü, o devletin ekonomisinin güçlü olduğu dönemlerle sınırlıdır. Bu yüzden, uygulanan sistem ne olursa olsun, çözüm sürekli ve kalıcı olamamaktadır. Çünkü ekonomik güç zayıfladıkça, sistemde bir takım aksaklıkların meydana gelmesi kaçınılmazdır.

Sürekli ve kalıcı çözüm için bir tek yöntemden bahsetmek, gerçekçi olmaz. Birden çok farklı mekanizmaların aynı anda devrede olması gerekir. Tabiî ve zorunlu nedenlerle, mekanizmalardan biri soruna cevap veremez duruma gelirse, diğeri hemen devreye geçerek, doğan boşluğu kapatmalı ve toplumda bu manada, herhangi bir ümitsizliğe meydan verilmemelidir. Bu ihtimali dikkate alan İslamiyet, yoksullukla mücadeleyi, öncelikle zekât kurumu ile çözmeyi hedeflemiştir. Sorunun çözümünde zekât tek başına yeterli olmadığı durumlarda doğacak boşluğu, Allah’ın sevgisini kazanabilmek için gönüllü olarak verilen sadaka ve infak dolduracaktır.

Fakirlik ve Yoksulluk Kavramları

Fakir, “geliri ihtiyaçlarını karşılamayan”, yahut “zekat vermeyi gerektirecek miktardan daha az malı bulunun kimse” demektir. Buna göre fakir, geçimini temin edemeyen sağlıklı insanlarla beraber, yeterince varlıklı olmayan yaşlı ve sakatları, işsizleri, öğrencileri ve kendini hayra adayıp da geçimini temin etmeye zaman bulamayan kişileri kapsar.

Yoksul (miskîn) ise; “hiçbir geliri ve malı olmayan, geçimini temin edecek yeterli yiyeceği ve çıplaklığını örtecek yeterli giyeceği elde etmek için dilenmeye başvurma ihtiyacında olan kişi” demektir. Buna göre yoksul kavramı da; hastalık, ileri yaş veya savaş sebebiyle çaresiz ya da sakat kalmış kişileri ve hiçbir iş yapamayan ya da yaptığı işle kendisinin ve ailesinin geçimini temin etmeye yetecek kadar kazanamayan kişileri kapsar.

Bu tanımlara göre yoksullar (miskînler), fakirlerden daha kötü durumdadırlar. Pratikte ‘fakir’ ve ‘yoksul’ tanımları arasında, önemli bir fark gözükmemekle beraber, tercih sıralamasında yoksulların önceliği vardır. Kısaca fakir insanlar, bir şeylere sahiptirler; ancak sahip oldukları şeyler, zekat vermeyi gerektirecek miktarın altındadır ve ihtiyaçlarını karşılamaya yeterli değildir. Yoksullar ise hiçbir şeye, ya da yok denecek kadar az bir mala sahip olan, yardım görmeden geçimlerini temin edemeyen kimselerdir.

Genel Manada İnfak ve Kapsamı

Sadaka, infak ve zekât  kavramları Kur’an’da genel manada “fakirlere yapılan hayır” anlamında kullanılmıştır.

a) İnfak, dinî ve ahlakî bir terim olarak genellikle, “Allah’ın hoşnutluğunu elde etmek amacıyla kişinin kendi servetinden harcama yapması, muhtaçlara aynî ve nakdî yardımda bulunması” demektir. Dolayısıyla infak, farz olan zekâtı ve gönüllü olarak yapılan her türlü harcama ve hayrı da içermektedir.

Bir çok ayet ve hadisin birlikte değerlendirilmesinden çıkan sonuca göre Allah’a itaat ve ibadet niyeti taşıyan, İslam’a ve Müslümanlara, hatta bütün insanlığa yardım ve fayda sağlayan her harcama, Allah yolunda infak sayılmaktadır. Bununla beraber meşru alanlarda yatırım yaparak istihdam yoluyla insanların nafakalarını sağlamaya vesile olmak da infak kapsamında değerlendirilebilir. Serveti atıl bırakıp Allah yolunda harcamayanları, ağır bir dille yeren ayetler (9:34-35), bu hususu da kapsamaktadır. Gazzalî, serveti atıl bırakmak anlamına gelen ayetteki “kenz” kavramının, malı veya parayı piyasadan çekmek; bunları Allah yolunda harcamanın ise, “piyasaya sürmek” demek olduğunu belirtmektedir.

b) Sadaka sözcüğü, Kur’an’da her çeşit hayrı kapsayacak şekilde kullanılmıştır; “Allah rızası için fakir ve yoksullara yapılan her hayr”ı ifade eder; dolayısıyla isteğe bağlı olarak verilen yardımları olduğu kadar, verilmesi farz olan zekâtı da kapsar. Şu kadar var ki, normal sadaka, gönüllü olarak verilirken, zekâtın verilmesi mecburîdir; zekâtın oranı ve muafiyeti (nisabı) bellidir; halbuki, diğer sadakaların miktarı, tamamen sadakayı veren kişinin arzusuna bağlıdır.

c) Zekat, Müslüman toplumun, belli bir miktarı aşan serveti bulunan her üyesinin, yıllık olarak ödediği zorunlu bir vergidir. Dolayısıyla zekâtın farz olmasıyla, toplumun sosyal güvenliği, Müslümanların vicdanına bırakılmamış, aksine kurumlaştırılmıştır.

Burada hemen şunu belirtelim ki, zekât emri, İslam’ın ilk dönemlerinde bir kurum olarak hayat bulmuş, malî açıdan toplumdaki sosyal dengesizlikleri gidermiştir. Ancak, sonradan, kurum hüviyeti bozularak fertlerin elinde, onların istek ve vicdanlarına bırakılmış ilâhî bir emir durumuna gelmiştir. Onun için bugün kendisinden beklenen sonuç alınamamaktadır. Bu bakımdan zekât denilince, onu bir kurum olarak düşünmek gerekir.

İnfakın Dinî Boyutu

İslam anlayışına göre insanın sahip olduğu servetin asıl sahibi Allah’tır; O’nun emanet olarak verdiği bu servetten başkalarına infakta bulunmak, bir şükür ifadesidir. (K.24:33; 57:7) Ayrıca, Kur’an’da, varlıklı Müslümanların mallarında, yoksulların hakları bulunduğu ifade edilmektedir. (K.51:19) Bu durum, zenginlerin, bir özür nedeniyle çalışamayanlara veya geliri ihtiyacını karşılamayanlara yardımda bulunmalarının, dinî bir yükümlülük olduğunu göstermektedir.

Bu yardımın tasadduk, zekât, fıtır sadakası, kurban, hediye, kullanmaya verme (iare), vakıf gibi bir çok çeşidi bulunmaktadır. Geniş anlamda, infak kavramıyla ilgili olan bu eylemler, farklı derecede de olsa, hepsinin dinî bir boyutu bulunmaktadır. Nitekim zekatın, İslamiyetin Müslümanlara yüklediği dinî bir mükellefiyet olmasının yanı sıra, onlardan, bütün yoksul ve muhtaçların ihtiyaçları karşılanıncaya kadar cömertçe infak etmeleri de istenmektedir.

İnfakın Ahlâkî Boyutu

İnfak eylemi, insanın fıtratında var olan ahlâkî bir duygunun dışa yansıması şeklinde tezahür edebildiği gibi, bu fıtrî duygunun geliştirilmesi veya yeniden kazanılması şeklinde bir fonksiyon da icra edebilir. İslamiyet, insanlar arasında yüksek ahlakî değerleri geliştirmek ve korumak için fazla servetin infak edilmesini öngören kurallar koymuştur.

Kanun, zenginlerin servetinin sadece belli bir kısmını alır ve bunun da belli bir sınırı vardır. Oysa, kanun kuvvetinin ötesinde, müminler, aldıkları İslamî eğitim ve terbiye sayesinde, servetlerini daima muhtaç ve yoksulların hizmetine sunarlar. Çünkü manevî eğitim, daha kapsamlı sonuçlara ulaşır ve insanlar arasında, mallarını Allah yolunda harcamaya hazır hale getirecek ruhu aşılar. Bir kısım insanlar, yoksulluğun pençesinde kıvranırken, zengin kesimin onları görmezlikten gelerek bolluk ve refah içinde yaşaması, ahlakî bir davranış olmaz. Bu insanlar, isteseler de vicdanî açıdan rahat olamazlar. Çünkü fıtrat, onları rahatsız eder. Eğer rahatsız olunmuyorsa, fıtrat bozulmuş demektir.

Zekât vermemek, toplumsal dengeyi bozan bir hareket olduğu için, İslam dininde bunun cezası çok ağır olarak ifade edilmekte, toplumdaki sosyal dengesizliklerden kaynaklanan problemlerin, asıl sorumlularının zekât ödemeyenler olduğu kabul edilmektedir. Bu nedenle İslamiyet, hak ve adâlet ilkeleri üzerinde önemle durmakta, özellikle toplumda huzursuzluklara sebep olacak davranışları, şiddetle kınamaktadır. Onun için zekâtını vermeyen kimse ile, gasb yoluyla haksız kazanç elde ederek malını çoğaltan kimse arasında, herhangi bir fark görülmemektedir.

Yoksulluk Probleminin Çözümünde İnfakın Rolü

İslamiyet, bireyin mal edinme hakkını tanımış, helal yollardan elde ettiği her çeşit mala sahip olmasına izin vermiştir. Herkes bilgisi, kabiliyeti ve çalışması oranında, topluma ve ahlakî değerlere zarar vermemek kaydıyla elinden geldiği kadar servet kazanabilir. Kazanma özgürlüğü, konuşma özgürlüğü kadar önemlidir. İnsanların, kendi hür iradeleri ile çalışıp kazanmaları için yeterli fırsatlara sahip olmaları gerekir.

Özel mülkiyete ve hayatın her alanında ferdî teşebbüse izin verilen bir toplumda, bir takım sosyal farklılıkların olması kaçınılmazdır. Ancak bu farklılıkların zenginler ve fakirler arasında derin uçurumlar oluşturmasına izin verilmemelidir. İnsanların ahlâkî açıdan doğru ve adil kabul ettikleri metodlarla, bu seviye farklılıkları giderilmelidir. Zekât, sadaka ve diğer infak usûlleriyle elde edilen fonlar vasıtasıyla, fakir ve muhtaçların durumu, devlet veya devletin izniyle, kanunlar dışına çıkmadan sivil bir takım vakıf ya da kuruluşlar yoluyla düzeltilebilir.

İnfakın ağırlıklı yönünü teşkil eden zekât, bir bakıma sigorta şirketine benzer. Toplumun yardıma muhtaç her ferdi, bu fondan yararlanabilir. Çünkü bu fon; işsizlere, fakirlere, muhtaçlara, yetimlere, dullara, sakatlara, hastalara… yardım etmek için toplumun sağladığı yardımcı bir sermayedir; sistemli ve güven verici bir şekilde hayata geçirilecek olursa, Müslüman toplumun hiçbir ferdi, kendisini veya kendisinden sonra eşi ve çocuklarını malî açıdan güvensiz hissetmez; hastalık, yangın, kaza, sel, iflas, ölüm gibi malını, işini veya ticaretini yok edecek ve çocuklarını yoksul bırakacak görünmez felaketlerden endişe etmez. Çünkü bu fon, bütün bu çeşit risklere karşı, onun daimî teminatı ve sigortasıdır. Böyle bir güvence, insanların, fonun kaynaklarından biri olan zekât dışı gönüllü infaka, daha çok yönelmelerini sağlayacaktır. Bugün insanların arzulanan düzeyde infaka yönelmemelerinin temelinde yatan ana sebeplerden biri, gelecek endişesidir.

Zekâtın bir amacı insanlar arasındaki ekonomik farklılıkları adil ve makul sınırlarda tutmak, bir diğer amacı da insanları malî sorunlarından ve bu sorunlara bağımlılıktan kurtarmaktır. Onun için bu yardım öyle bir tarzda yapılmalıdır ki hem onların ihtiyaçları karşılanmalı, hem de tamamıyla bu yardıma bağımlı hale gelmelerine meydan verilmemelidir.

İslamiyet, bir yandan insanları çok çalışmaya ve geçimlerini kazanmaya teşvik etmekte, diğer yandan da topluma, her üyesi için iş temin etmesini öngörmektedir. Şahsî gayret ve adil bir devlet sisteminde, toplumun her ferdi, hayatını kazanabilir. Ancak, eğer bir insan bütün çabalarına rağmen hayatını kazanamıyor veya ailesinin geçimini temin edemiyorsa, zekât, sadaka ve infak gibi yöntemlerle onların bu sıkışık durumlarının giderilmesini öngörür. Dolayısıyla bu fon, bütün çabalarına rağmen hayatlarını kazanamayan ya da yeterince kazanç elde edemeyen kişilerin başvuracağı en son çare olmalıdır.

İslamiyet’in, sadece fakir ve yoksulların ihtiyaçlarını teminle kalmayıp onların makul bir hayat düzeyine sahip olmalarını da sağladığı belirtilmelidir. Fakir ve yoksul tanımına giren bütün kişiler, ırkına ve inancına bakılmaksızın, zekâttan paylarını alırlar.

İslamiyet, servetlerini toplumun hizmetine sunmaları için, insanlara şu teşviklerde bulunur:

1. Allah, insanlara, iyi işler yapmalarını emreder. Bu nedenle İslamiyet, “sadece Allah’ın rızasını elde etmek için hiçbir karşılık beklemeden iyilik yapma”yı, mensuplarının zihnine en üst mertebede bir hayır olarak nakşeder. İbn Ömer’in ifadesiyle, “Zekât fakirlerin ihtiyaçlarını karşılamaya yetmezse bu durumda fakirlerin durumunu iyileştirmek o toplumun zenginlerinin vazifesi olur.”

2. İnfak, iyiliği besler. Kur’an, insanlara, yüksek manevî duygulara sahip olmanın, muhtaçların yardımına koşmanın ve faziletli bir hayat sürmenin yollarını gösterir. Bunların, ferdin içinden geldiği gibi tabii bir davranış halini almasını sağlar.

3. İnfak, Allah’ın sevgisini kazanmanın en önemli yollarından biridir. (K.3:134)

4. Allah adına infak etmek, hakiki bir müminin özelliğidir ve kesinlikle karşılıksız bırakılmayacaktır. (K.56:7; 2:274)

5. İnfak serveti çoğaltır. İnsanlar, toplumun ortak menfaati için daha fazla infak etmeye teşvik edilmekte; onlara, böyle yaparlarsa Allah katında servetlerinin azalmayacağı, bilakis çoğalacağı sözü verilmektedir.

6. İnsanlar, Allah’ın rızasını kazanmak için insanlığa hizmet etmeye devam ederlerse, bu infak onlara manevî kazanımların yanında dünyevî mutluluklar da kazandırır. (K.76:8-11)

7. Allah Teâlâ servetlerini kendi yolunda sarf edenlere mutlu ve huzurlu bir son vaat etmektedir. (K.2:2,3)

8. İslam, serveti diğer insanlara açık tutmayı önerir; fakir ve muhtaçlara herkesin yardım etmesini ister; insanların servetlerinin tamamını yalnız kendi arzularını tatmin için değil, bir kısmını ana-babası, yakınları, komşuları, fakir ve muhtaçlar için ayırdığı bir toplum hedefler.

Sonuç ve Öneriler

Yoksulluk her şeyden önce “özne olamama“ halidir. Yoksullukla mücadele, yardım ve bağışla sınırlı, geçici “projeler“le de­ğil, yoksulların kendilerinin “yapabilir“ kılınmasını sağlayan kalıcı ve sürekli projelerle mümkün olur. Yoksullar pasif, “alıcı“, üzerinde egemenlik kurulabilir “muhtaç kişiler“ olmak yerine, “kendi hayatının yöneticisi“ failler olabilmelidirler. Yani yoksullukla mücadele, onları yapıcı kılan yöntemlerle gerçekleşmelidir.

Yoksullukla mücadele, yerleşik yöntemlerin ve kurumsal yapıların, insan gruplarına sağladı­ğı somut yararları kötülemek ya da tümüyle anlamsız saymak, sorumsuz bir tutum olur. Yoksulların yaşamsal acil ihtiyaçlarının karşılanabilmesi açısından kısmî, parçacı, geçici önlemlerin rolü küçümsenmemelidir. Ancak söz konusu yöntemlerle ve kurumsal yapılarla yürütülen “yardım“ ve “esirgeme“ faaliyetlerinin, yoksulların “özdeğer duygusu”nu, kendini “hak sahibi özne (insan)” olarak algılama kapasitesini teşvik etmemekte, hatta kimi durumlarda, tersine, bu kapasiteyi daha da aşındıran, yoksulların tabiiyet ve acz duygusunu pekiştiren etkiler yaratabilmektedir. Dolayısıyla yardımın ulaştırılması ve problemin çözümünde o “özdeğer duygusu”nu yok etmeyecek yeni yöntemler geliştirilmelidir.

Günümüz dünyasında, sosyal haklar için gösterilen duyarlılığın, olması gereken düzeyde gösterilmediği ortadadır. Onun için yoksullukla mücadele, yoksullu­ğu üreten toplumsal mekanizmaların dönüşmesi perspektifinden yürütülmelidir. Bu da devletin ve toplumun ekonomik düzeyinin en ileri boyutlara çıkarılması, bunun tabiî sonucu olarak da sosyal hakların en ileri düzeyde karşılanması ile mümkündür. Fakat bu, her zaman ve kısa vadede olacak bir şey olmadığı için bugün itibarı ile mevcut şartlar ve imkânlar çerçevesinde yapılabilecekler üzerinde düşünmek daha gerçekçi olacaktır.

Yoksullukla mücadelenin çok yönlü bir faaliyeti gerektirdiği bir gerçektir. Bu faaliyetler arasında infak mekanizması da vardır. İnfakı da, farz (mecbûrî: zekât) ve mendub (gönüllü: sadaka), her türlü harcamayı kapsadığı için zekâtla birlikte düşünmek gerekir. Çok yüksek olan bu potansiyeli harekete geçirecek bir mekanizmaya ihtiyaç vardır. Bugün bu faaliyetler ferdî teşebbüslerle yürümekte veya yürütülmektedir. Sadece yoksullukla mücadele ile ilgilenen güvenilir vakıf, kurum veya kuruluşlar kurulur ve toplumun güvenini kazanırlarsa; halk, verdiğinin nereye gittiğini bizzat görür ve bizatihi faaliyetin içinde olursa, bu potansiyel çok daha kolay ve verimli bir şekilde harekete geçirilebilir. Bu da, halkı duyarlı hale getirmek ve yapılacak yardım faaliyetlerinde güven ve şeffaflığı sağlamakla başarılabilir. Zira gerektiğinde canını bile vermeye hazır olan toplumumuzun istismarlardan canının çok yandığını herkes bilmektedir.

Bu potansiyel tam kapasite ile harekete geçirilecek olursa çözüme ulaşmamak için herhangi bir neden yoktur. Fakat bu potansiyeli harekete geçirmek için -resmi ya da sivil- çok yönlü bir kurumlaşmayı gerektirir. Bununla beraber bazı dernek veya kuruluşların yaptıkları hizmetler de son derece göz kamaştırıcıdır. Bunlar, suiistimallere ve aşınmalara meydan vermeden ağlarını biraz daha genişleterek daha geniş ve somut neticelere ulaşabilirler.   

Son olarak ciddi ve samimi gayretlerin yanı sıra yoksullukla mücadelede infak duygusunun yeniden canlandırılması, esasen mevcut olan bu duygunun harekete geçmesi için güvenin yeniden kurulması sonucu, problemin çözümüne infak yoluyla sağlanacak katkının yeni bir boyut kazanacağını söylemek mümkündür. Kur’an âyetlerinde yakınlara, fakir ve muhtaçlara maddî yardım sağlamak, iyilerin bir ameli olarak ifadesini bulurken, infak etmek, kaynağını başka bir motiften değil, sadece iman ve sevgiden alırsa bir değer ifade edecektir.

Saygılarımla!

Kaynakça

Afdalur Rahman (haz), Sîret Ansiklopedisi, çev. Kurul, İstanbul 1996.

Buhârî, Muhammed b. İsmail, Sahîhu’l-Buhârî, İstanbul trs.

Dihlevî, Şah Veliyyullah, Hüccetu’llahi’l-bâliğa, çev. Mehmet Erdoğan, İstahbul 1994.

Diyanet İslam Ansiklopedisi, İstanbul 1988-.

Mevdûdî, Ebû’l-A‘lâ, Tefhîmu’l-Kur’an, çev. Kurul, İstanbul 1986.

Özek, Ali vdğ., İbadet Ve Müessese Olrak Zekât, İstanbul 1984.

Razî, Fahruddin, Mefâtihu’l-gayb, Beyrut 1990.

Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, İstanbul 1990.

Yazır, Elmalılı Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul, 1935.

İbn Manzûr, Lisânu’l arab, Beyrut 1990.

İslam’da İnanç İbadet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi, İstanbul 1997.

***

“Yoksullukla Mücadelede İnfakın Rolü”, Panel: “Yoksullukla Mücadelede Dinin Rolü”. Yer: Cumhuriyet Üniversitesi Kültür Merkezi, Tarih: 17. 03. 2004 [Yapılan sunumun metni].

***

[1] Not: Bu bildiri, 17-03-2004 tarihinde  “Yoksullukla Mücadelede Dinin Rolü” adlı panelde, Cumhuriyet Üniversitesi Kültür Merkezi’nde tebliğ olarak sunulmuştur.
 

 
 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: