RSS

Yoksullukla Mücadelede Ahlâkî Ve Dinî Eylem Olarak İnfakın Rolü

06 Ara

 

“Yoksullukla Mücadelede Ahlâkî Ve Dinî Eylem Olarak İnfakın Rolü”, Yoksulluk, İstanbul 2003, II. Cilt, s. 324-339 (Deniz Feneri Derneği Yayınları). [Deniz Feneri Derneği’nin düzenlediği Yoksulluk Sempozyumu’na (31 Mayıs – 1 Haziran 2003) sunulan tebliğin makale metnidir)

Yoksullukla Mücadelede Ahlâkî Ve Dinî Eylem Olarak İnfakın Rolü [pdf]

Cemal AĞIRMAN

Doç. Dr.  Cumhuriyet Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi

e-posta: agirman@cumhuriyet.edu.tr; cemalagirman@hotmail.com

Özet

Her dönemde yoksullukla mücadele edildiği ancak en modern toplumların dahi sorunu tamamen çözemediği, bazı dinlerin, çözüm yöntemlerini ibadet sorumluluğu çerçevesinde ele aldığı, bu konuda da en köklü ve kalıcı çözümü infak sistemi ile İslamiyet’in ortaya koyduğu noktası üzerinde durulmuştur. Yoksullukla mücadele, kolektif bir eylem olduğu, sürekli ve kalıcı çözüm için tek bir yöntemden bahsedilemeyeği; İslam’ın, yoksullukla mücadeleyi öncelikle zekat kurumu ile çözmeyi hedeflediği; zekat tek başına yeterli olmadığında, onu gönüllü sadaka ve infakla desteklediği noktası üzerinde durulmuş, ayrıca fakirlik ve yoksulluk kavramlarının tanımı yapılarak yoksulluğun kapsam ve  çerçevesi çizilmeye çalışılmıştır. İnfak, zekat ve sadaka kavramları üzerinde durularak da infakın kapsamı hakkında bilgi verilmeye çalışılmıştır. Zekat, sadaka ve diğer infak usûlleriyle elde edilen fonların ekonomik yansımaları ve bu fonların  güven verici, ciddi, adil ve şeffaf yöntemlerle kullanımı durumunda yoksullukla mücadeleye nasıl bir katkı sağladığı noktasına vurgu yapılmıştır. Sonuç kısmında bazı öneriler üzerinde durularak, yoksullukla mücadelenin, yardım ve ba­ğışla sınırlı geçici “projeler“le de­ğil, yoksulların “yapabilir” kılınmasını sağlayan kalıcı ve sürekli projelerle mümkün olabileceği, yoksullu­ğu üreten toplumsal mekanizmaların dönüşmesi perspektifinden yürütülmesi gerektiği noktası üzerinde durulmuştur.

Anahtar Kelimeler: Yoksulluk-mücadele-infak-din-ahlâk

(The Role of Infaq as an Ethical and Relicious Act in Islam in Fighting With Poverty)

Abstract

The poverty has been an acute issue in all times and even many modern societies failed to solve this problem. Particularly institutionalised religions considered it within the responsibility of performing routine prayers. It was argued that Islam offered the most fundamental solutions through the system of infaq (giving without charge). Fighting with poverty is a collective action and nobody can speak of a single way for fundamental solution of the problem. Islam aims to solve it through the principle of zakat, alms-giving, which is supported by the principles of infaq and sadaqa, both of which requires volunteering endeavour. A definition of poverty with its various forms was given and its boundaries were drawn. The terms of infaq, zekat, and sadaqa were studied and the content of  infaq, in particular, was articulated. The economical implications of the funds which are achieved through the systems of zekat, sadaqa and infaq and, when used with a reliable, strict, transparent and just way, their contributions to the battle with the poverty was discussed. Finally, some suggestions were made pointing out to the fact that the struggle with poverty should not be left to temporary projects. It was suggested that increasing the ability of poor people to survive could be actualised only through steady and continuous projects and by eliminating the social mechanisms producing poverty.

Key-Words: Poverty-Coping with poverty- Infaq (giving without charge)

Giriş

Yoksulluk problemi insanlık tarihi kadar eskidir. Tarihin her döneminde insanları iyilik yapmaya çağıranlar her zaman varolagelmiş, hepsi olmasa bile, insanların bir kısmı, beraber yaşadıkları fakir insanların acılarını duymuş, hissetmiş ve onlara yardımcı olmak istemişlerdir. Bununla beraber fakir ve yoksulların içinde bulundukları kötü durum insanlığın alnında bir leke olarak kalmaya devam etmiştir.

Geçmişte olduğu gibi günümüzde de yoksulluk sorununun, çözümüne katkı sağlamak amacıyla, zaman zaman politik, siyasal, sosyal ve bilimsel-akademik çevrelerde geniş yer bulmasına rağmen, çözümü yönünde, global düzeyde kayda değer bir ilerlemenin kaydedildiği söylenemez. Nitekim yoksullu­k, dünyada sorun olma özelliğini halâ sürdürmektedir. Mutlak yoksulluk, yani hayatta kalabilmek için asgarî kaynaklardan yoksun olma durumu, dünya nüfusunun ciddi bir kesimini tehdit eder durumdadır ve bu tehdit büyüme eğilimindedir.

Bütün toplumların daha ilk günden beri sahip oldukları -özellikle- dinî ve ahlâkî kurallar, kişileri yardımlaşmaya teşvik eden esaslar içermektedir. Ancak semavî dinlerin ortaya koyduğu prensipler dışında bu kurallar iyilik yapma ve acıma hususunda bir teşvikten öteye geçememiştir. Dünya ve ahirette azap ile cezalandırılacağı duygusunu verecek derecede zorlayıcı ve bağlayıcı kurallar içermediği gibi, söz konusu prensipler, fakirlerle ilgilenmeyi kişilerin arzusu ve vicdanına bırakmış, ihmali durumunda onlara ağır bir sorumluluk yüklememiştir. Çünkü amaç hiçbir zaman fakirlik problemini çözmek, kökünü kurutmak, fakirleri zengin kişiler haline getirmek olmamış, bilakis fakirliklerini azaltmak, iniltilerini hafifletmekten ibaret kalmıştır. Eski dönemlerde fakirler ve zayıflar, hayatlarını kudretli zenginlerin merhamet ve ihsanları altında sürdürmek zorunda kalmışlardır. (Özek, vd., 1984: 6)

 İnsanlık tarihi boyunca, yoksulluk probleminin çozümü ile yönetim biçimleri ve ideolojilerin yanısıra, bütün dinler ve ahlâkî öğretiler de ilgilenmiş, sorunun çözümü için değişik yöntemler geliştirmişlerdir. Bazı dinler, ortaya koydukları çözüm yöntemlerini ibadet sorumluluğu çerçevesinde ele almış, onu bir ibadet vecibesi olarak kabul etmişlerdir. Bu manada en köklü ve kalıcı çözümü İslamiyetin ortaya koyduğunu söylemek mübalağa olmaz. Çünkü İslamiyet ekonomik bakımından zayıf durumda olanlara, yani fakirlere yardımı farz kılmış (mecbur tutmuş), zengin olanların zekât vermesini İslam’ın şartlarından biri saymıştır. Ayrıca zekât verme ve almanın şartlarını, zekâta tâbi olan malların tayinini ve bu mallardan alınması gereken miktarın tespit ve sınırını, insanların vicdanına bırakmamıştır.

Günümüz modern toplumlarında, bireyler arası yardımlaşma, gittikçe yerini, devletin oluşturduğu ve muhtaç olanlara yapılacak yardımların organize edildiği; sağlık sigortası, işsizlik sigortası, huzur evleri gibi, “sosyal güvenlik kurumları“na bırakmaktadır. Ancak bu tür imkanlara sahip olabilen ülke veya toplumlar, dünya nüfusunun az bir kesimini oluşturduğu için sorun tamamen çözülememektedir. Modern toplumun giderek karmaşıklaşan teknolojik örgütlenmesi içerisinde, bireyin giderek manevî açıdan yoksullaşması sonucu, yardımlaşma duygusu zayıflamış, insanlar “yalnız kalabalıklar“ (Peker, 1990: IV, 285) haline dönüşmüştür. Oysa İslamiyetin getirdiği ekonomik, sosyal ve siyasî çerçeve, bireyleri yalnızlıktan kurtaracak daha etkin bir yapıya sahiptir. Günümüz insanının ihtiyacı olan bu ’müşfik’ yaklaşımla, modernleşmenin yardımlaşma ruhunu zayıflatıcı etkisine rağmen, infak mekanizmasını yeniden güçlendirerek yoksullukla mücadelede daha etkin bir sonuç alınacağı muhakkaktır.

Tanım ve Kapsam

Yoksullukla mücadele; fakir ve yoksul insanların her türlü ihtiyaçlarının karşılanması ve çalışabilir durumda olanların kendi geçimlerini kazanabilecek imkanların sağlanması yönünde belli bir plân ve proğram çerçevesinde yürütülen örgütlü ve kollektif eylemlerin bütünüdür.

Tanımda da görüldüğü gibi bu mücadele, toplumun bütün katmanlarını ilgilendiren çok yönlü toplumsal bir faaliyeti gerektirir. Ekonomileri güçlü ve bütün bireylerini sosyal güvenlik kapsamına almış az sayıda toplumlar dışında, bu sorun dünyanın her yerinde mevcuttur. İleri toplumlarda, sorunun çözümü, devletlerinin ekonomisi güçlü olduğu dönemlerle sınırlıdır. Bu yüzden, uygulanan sistem ne olursa olsun, çözüm sürekli ve kalıcı olamamaktadır. Çünkü ekonomik güç zayıfladıkça sistemde bir takım aksaklıkların meydana gelmesi kaçınılmazdır.

Sürekli ve kalıcı çözüm için tek bir yöntemden bahsetmek gerçekçi ve mümkün gözükmemektedir. Birden çok farklı mekanizmaların aynı anda devrede olması gerekir. Tabiî ve zorunlu nedenlerle mekanizmalardan biri soruna cevap veremez duruma gelirse, diğeri hemen devreye geçerek doğan boşluğu kapatmalı ve toplumda bu manada herhangi bir ümitsizliğe meydan verilmemelidir. Bu ihtimali dikkate alan İslamiyet, yoksullukla mücadeleyi öncelikle zekât kurumu ile çözmeyi hedeflemiştir. Sorunun çözümünde zekâtın tek başına yeterli olmadığı durum ve zamanlarda doğacak boşluğu ise, Allah’ın sevgi ve hoşnutluğunu kazanabilmek için gönüllü olarak verilen sadaka  ve infak  dolduracaktır.

Fakirlik ve Yoksulluk Kavramları

Türkçede “yardıma muhtaç olan insanlar” için, aralarında herhangi bir anlam farkı gözetilmeksizin, genel olarak yoksul  ve fakir  kavramları kullanılmaktadır. Ancak İslam anlayışına göre bu iki kavram arasında şöyle bir fark gözetilmiştir:

Sözlükte “zayıf, âciz ve muhtaç” anlamına gelen fakir, “geliri ihtiyaçlarını karşılamayan” yahut “zekât vermeyi gerektirecek miktardan daha az malı bulunun kimse” demektir (İbn Manzûr, 1990: V, 60-61). Buna göre fakir, geçimini temin edemeyen sağlıklı insanlarla beraber, yeterince varlıklı olmayan yaşlı ve sakatları, işsizleri, öğrencileri ve kendini hayra adadığı için geçimini temin etmeye zaman bulamayan kişileri kapsar.

Sözlükte “boynu bükük, sefil, muhtaç” anlamına gelen yoksul (miskîn) ise; “hiçbir geliri ve malı olmayan, geçimini temin edecek yeterli yiyeceği ve çıplaklığını örtecek yeterli giyeceği elde etmek için dilenmeye başvurma ihtiyacında olan kişi” demektir (İbn Manzûr, XIII, 216-217).  Buna göre yoksul kavramı da hastalık, ileri yaş veya savaş sebebiyle çaresiz ya da sakat kalmış kişileri ve hiçbir iş yapamayan ya da yaptığı işle kendisinin ve ailesinin geçimini temin etmeye yetecek kadar kazanamayan kişileri kapsar.

Bu tanımlara göre yoksullar (miskînler), fakirlerden daha kötü durumdadırlar. Pratikte ’fakir’ ve ’yoksul’ tanımları arasında önemli bir fark gözükmemekle beraber, tercih sıralamasında yoksulların önceliği vardır. Kısaca fakir insanlar bir şeylere sahiptirler; ancak sahip oldukları şeyler zekât vermeyi gerektirecek miktarın altındadır ve ihtiyaçlarını karşılamaya yeterli değildir. Yoksullar ise hiçbir şeye ya da yok denecek kadar az bir mala sahip olan, yardım görmeden geçimlerini temin edemeyen kimselerdir.

Genel Manada İnfak ve Kapsamı

Sadaka, infak ve zekât kavramları, dînî terminolojide, genel olarak “fakirlere yapılan hayır” anlamını ifade eder.

a) İnfak: Sözlükte;“harcamak, sarfetmek; harcayıp bitirmek, tüketmek; ihtiyaçlarını, giderlerini veya geçim masraflarını karşılamak“  (İbn Manzûr, X, 357-358) gibi manalara gelmekle beraber daha çok “para veya malı elden çıkarmak” manasında kullanılmaktadır (Râzî, 1990: II, 29). Dinî ve ahlâkî bir terim olarak genellikle “Allah’ın hoşnutluğunu elde etmek amacıyla kişinin kendi servetinden harcama yapması, muhtaçlara aynî ve nakdî yardımda bulunması” demektir. Dolayısıyla infak, farz olan zekâtı ve gönüllü olarak yapılan her türlü harcama ve hayrı da içermektedir. Nitekim sadaka, infak ve zekât sözcükleri Kur’an’da “fakirlere yapılan hayır” anlamında kullanılmıştır (Râğıb, 1986: 313, 410-411, 765-766). Gerçekte bu eylemler aynı şeyin üç farklı yönlerini ifade eder; her üçünde de gaye, muhtaçlara yardım etmektir. Şu kadar var ki, sadaka  ve infak  ihtiyarîdir, fakat zekât, her zengin Müslümana farz olan bir ibadettir.

Kur’an’ın bir âyetinde (K.2:3), Allah’a samimiyetle inanan müminlerin başlıca özellikleri sayılırken iman ve namazın ardından infak zikredilmiştir. Fahreddin Râzî’ye göre bu âyet farz ve mendup olan bütün infak çeşitlerini kapsamaktadır. Farz olan infak; zekât ile, kişinin kendisinin ve ailesinin geçimini sağlamak üzere yaptığı harcamalar ve ülkesinin savunmasına katkılarıdır. Gönüllü ve ihtiyarî olan infak ise; bunun dışında kalan karşılıksız bütün harcamalardır (Râzî, 1990: II, 29).

İnfak tabirinin geçtiği bir çok âyet ve hadisin birlikte değerlendirilmesinden çıkan sonuca göre Allah’a itaat ve ibadet niyeti taşıyan, İslam’a ve Müslümanlara, hatta bütün insanlığa yardım ve fayda sağlayan her harcama Allah yolunda infak sayılmaktadır.

İslam medeniyet tarihinde de böyle bir niyet taşıması şartıyla ülkenin savunması, hac hizmetleri, yoksulların desteklenmesi, okul, kütüphane, cami, yol, köprü, çeşme, bakım evi, hastahane gibi hayır kurumlarının kurulması, hatta tabiatın korunup geliştirilmesine kadar, daha pek çok çeşitli hizmetler için yapılan her türlü harcama Allah yolunda infak kapsamında değerlendirilmiştir (Çağırıcı, 2000: XXII, 289).

Bununla beraber meşru alanlarda yatırım yaparak istihdam yoluyla insanların nafakalarını sağlamaya vesile olmak da infak kapsamında değerlendirilebilir (Toksarı, 1997: II, 404). Serveti atıl bırakıp (kenz) Allah yolunda harcamayanları ağır bir dille yeren âyetler (K.9:34-35) bu hususu da kapsamaktadır. Gazzalî, serveti atıl bırakmak anlamına gelen âyetteki “kenz” kavramının, malı veya parayı piyasadan çekmek, bunları Allah yolunda harcamanın ise piyasaya sürmek demek olduğunu belirtmektedir (Çağırıcı, XXII, 290).

b) Sadaka: Sadaka, Allah rızası için fakir ve yoksullara yapılan her hayrı ifade eder. (İbn Manzûr, X, 196) Kur’an-ı Kerim’de de sadaka sözcüğü her çeşit hayrı kapsayacak şakilde kullanılmıştır (Râğıb, 410-411; Abdulbâkî, 1982: 406); dolayısıyla isteğe bağlı olarak yapılan malî yardımları olduğu kadar, verilmesi farz olan zekâtı da kapsar. Çünkü Kur’an (K.9:103) ve Sünnet’te (Buhârî, Zekât 1) zekât yerine sadaka sözcüğü de kullanılmıştır. Zekâta sadaka denilmesinin sebebi, onun da bir nevi farz olan sadaka olmasındandır. İlk dönemlerde sadaka ve zekât adeta aynı anlamda kullanılmaktaydı. Sonraları sadaka kelimesi tamamen gönüllü olarak yapılan hayırlar için kullanılmaya başlandı. Bizim örfümüzde de artık sadaka zekâttan ayrılmıştır. Normal sadaka gönüllü olarak verilirken, zekâtın verilmesi mecburîdir. Zekâtın oranı ve muafiyeti (nisabı) bellidir; halbuki diğer sadakaların miktarı tamamen sadakayı veren kişinin arzusuna bağlıdır. Teberru, Allah’ın rızası kastedilerek yapılıyorsa, sadaka vasfını almaktadır.

c) Zekât: Sözlükte; “bereket, artış, temizlik, saflık, duruluk” anlamlarına gelir (İbn Manzûr, XIV, 358-359; Râğıb, 312-313). Farz olan zekâtın ödenmesinden sonra kazanılan nefis tezkiyesini imâ eder (Râğıb, 313). Nefis tezkiyesi ise, cimri ve servet tutkunu olmayanların ulaşabildiği vicdanî bir huzur, ruh safiyeti ve manevî doyum halidir. Bu nedenle zekât namazdan sonra gelen en önemli ibadet olarak kabul edilmiştir.

Zekât, Müslüman toplumun, belli bir miktarı (nisab) aşan serveti bulunan her üyesinin yıllık olarak ödediği zorunlu bir vergidir. Dolayısıyla zekâtın farz olmasıyla, toplumun sosyal güvenliği Müslümanların vicdanına bırakılmamış, aksine kurumlaştırılmıştır.

Burada hemen şunu belirtelim ki, zekât emri, İslamiyetin ilk dönemlerinde bir kurum olarak hayatiyetini sürdürmüş, malî açıdan toplumdaki sosyal dengesizlikleri gidermiştir. Ancak, sonradan kurum hüviyeti bozularak fertlerin elinde, onların vicdanına bırakılmış ilâhî bir emir durumuna gelmiştir. Onun için bugün zekâttan beklenen sonuç alınamamaktadır. Bu bakımdan zekât denilince onu bir kurum olarak düşünmek gerekir.

Ayrıca burada şunu da ifade etmek gerekir ki, zenginler zekât yoluyla aslında kendi servetlerinden bir pay vermiş olmamakta; sadece fakirlere ait olanı geri vermektedirler. Bu nedenle hiçbir zaman kendilerine ait olmayan bir şeyi geri verdikleri için bir gurur ve üstünlük hissine kapılmamalıdırlar.

İnfakın Dinî Boyutu

İslam anlayışına göre insanın sahip olduğu servetin asıl sahibi Allah’tır (K.3:180); O’nun emanet olarak verdiği bu servetten başkalarına infakta bulunmak, bir şükür ifadesidir (K.24:33; 57:7). Ayrıca, Kur’an’da, varlıklı Müslümanların mallarında yoksulların hakları bulunduğu da ifade edilmektedir (K.51:19). Bu durum, zenginlerin, bir özür sebebiyle çalışamayanlara veya geliri ihtiyacını karşılamayanlara yardımda bulunmalarının dinî bir yükümlülük olduğunu göstermektedir. Bu yardımın tasadduk, zekât, fıtır sadakası, kurban, hediye, kullanmaya verme (iare), vakıf gibi bir çok çeşidi bulunmaktadır. Geniş anlamda infak kavramıyla ilgili olan bu eylemler, farklı derecede de olsa hepsinin dinî bir boyutu bulunmaktadır. Nitekim zekâtın, İslamiyetin Müslümanlara yüklediği dinî bir mükellefiyet olmasının yanısıra, “Sana hangi şeyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: ‘İhtiyacınızdan geri kalanını harcayın!’“ (K.2:219) âyetinde ifade edildiği gibi, insanların, Allah’ın rızasını kazanmaları için meşru ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra servetlerinden artırabildiklerinin tamamını toplumdaki yoksul ve muhtaçların ihtiyaçlarını karşılamak için harcamaları da istenmektedir. Diğer bir ifade ile Müslümanlardan bütün yoksul ve muhtaçların ihtiyaçları karşılanıncaya kadar cömertçe infak etmeleri istenmektedir.

Allah Teâlâ, servetlerini fakir ve muhtaçlar için harcayan kişilerin gayretlerinden hoşlandığını belirtirken, çevresindeki yoksul ve muhtaçlara karşı duyarsız kalanları da yermektedir (K.107:4-7).

“Hayır; yetime karşı cömert davranmıyorsunuz. Yoksulu yedirmek konusunda birbirinize de özenmiyorsunuz.” (K.89:17-18) âyetinde, yetimlere ve fakirlere ilgisiz kalan zenginler ikaz edilmekte, toplumda zayıflara karşı haksızlık yapmalarının sonucu olarak üzerlerine Allah’ın gazabının geleceğinden bahsedilmektedir. Bu sebeple fakirlerin ve yetimlerin, servetlerindeki haklarını tanımaları, zenginlerin yararınadır. “Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda sarf etmeyenlere can yakıcı bir azabı müjdele!” (K.9:34) âyetinde belirtildiği gibi beş vakit namazını kılan, fakat fakirlere yardım etmeyen kişiler de kötülenmektedir.

Zikri geçen bu âyet, servet edinilmesini değil, servetin Allah yolunda ve onun yaratıklarına faydalı olacak şekilde sarfedilmeyip istiflenmesini yasaklamaktadır. Cimri insanlar yine şu âyetle şöyle uyarılmaktadır: “Allah’ın bol nimetinden verdiklerinde cimrilik edenler, sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar, bilakis bu onların kötülüğünedir. Cimrilik yaptıkları şey, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah işlediklerinizden haberdardır.” (K.3:180) Şu âyetler de bu hususu teyid etmektedir: “Mal toplayarak onu tekrar tekrar sayanın… vay haline! Malının kendisini ölümsüz kılacağını sanıyor.” (K.104: 1-3) Hz. Peygamber de “Cimrilikten sakının; çünkü cimrilik, sizden öncekileri helak etmiştir.” buyurmaktadır (Muslim, Birr 56).

İnfakın Ahlâkî Boyutu

İnsan tabiatı, hemcinsine karşı müşfik yaratılmıştır. Bu özellik, insanlara karşı güzel davranma manasına gelen iyi huylardan çoğuna kaynaklık eder. Kim bu özelliği yitirirse, onda mutlaka giderilmesi gereken bir eksiklik var demektir (Dihlevî, 1994: II, 120) Güzel huyların kazanılması ve birlikte yaşama düzeninin korunması; muhtaçları doyurmak ve her türlü yardımlaşmada bulunmak gibi güzel hasletlerle mümkün olur (Dihlevî, I, 275).

İslamiyet, insanlar arasında yüksek ahlakî değerleri geliştirmek ve korumak için bir çok kuralın yanısıra fazla servetin harcanması ile ilgili kaideler de getirmiş; artan servetin, fazilet, doğruluk, kamunun refahı ve kendi geçimlerini temin edemeyen insanlara yardım sunmak gibi işlerde kullanılmasını önermiştir. İslam inancına göre, bu, son derece yüce ve ahlâkî bir davranıştır. Bir kısım insanlar yoksulluğun pençesinde kıvranırken, zengin kesimin onları görmezlikten gelerek bolluk ve refah içinde yaşaması, ahlâkî bir davranış olmaz. Bu insanlar, isteseler de vicdan açısından rahat olamazlar. Çünkü fıtrat onları rahatsız eder. Eğer rahatsız olunmuyorsa, fıtrat bozulmuş demektir.

İnfak eylemi, insanın fıtratında var olan ahlâkî bir duygunun dışa yansıması şeklinde tezahür edebildiği gibi, bu fıtrî duygunun geliştirilmesi veya yeniden kazanılması şeklinde bir fonksiyon da icra edebilir. Ekonomik alan başta olmak üzere bütün insanî faaliyetlerin gayesi insanın kişiliğini geliştirme ve nefsini arıtmada yardımcı olmaktır. Onun için İslamiyet, insanlar arasında yüksek ahlâkî değerleri geliştirmek ve bunları korumak için, fazla servetin infak edilmesini öngören kurallar da koymuştur.

Kanun, zenginlerin servetinin sadece belli bir kısmını alır ve bunun da belli bir sınırı vardır. Kanun kuvvetinin ötesinde, müminler, aldıkları İslamî eğitim ve terbiye sayesinde, servetlerini daima muhtaç ve yoksulların hizmetine sunarlar. Çünkü manevî eğitim daha kesin ve kapsamlı sonuçlara ulaşır ve insanlar arasında mallarını Allah yolunda harcamaya hazır hale getirecek ruhu aşılar. Kur’an’da, insanlar arasında bu ruhu aşılayan ve onları, servetlerini fakirler için harcamaya teşvik eden pek çok âyet vardır: “Ey insanlar, kazandıklarınızın ve yerden sizin için çıkardığımız nimetlerin iyilerinden (Allah için) verin, kendiniz (utandığınızdan ve iğrendiğinizden dolayı) göz yummadan alamayacağınız kötü şeyleri sadaka vermeye kalkmayın…” (K.2:267) âyeti sadece bunlardan biridir.

Kur’an’da takva sahibi kişilerin özellikleri hakkında şu ifadelerle karşılaşırız: “Onlar bollukta ve darlıkta sarf ederler, öfkelerini yenerler, insanların kusurlarını affederler. Allah iyilik yapanları sever.” (K.3:134) Bu âyete göre onlar servet üzerine servet katmaktan uzak, sadece durumları iyi olduğu ve iyilik yapmaları kolay olduğu zamanlar değil, kendileri güçlük içinde iken dahi, diğer insanların daha sıkıntılı bir durumda olabileceği düşüncesiyle mallarından ve nefislerinden seve seve infak ederler.

Kur’an’a göre zekâtlarını ısrarla ödemeyenler, etik olarak, toplum içinde sıkılmadan serbestçe dolaşma hakkına sahip değildirler (K.9:5). Eğer bu ısrar inançsızlığa dayanıyorsa Müslüman kardeşlik hakkını da kaybederler (K.9:11). Zekât vermemek, toplumsal dengeyi bozucu bir hareket olduğu için, İslam dinide bunun ahiretteki cezası çok ağır olarak ifade edilmekte, toplumdaki sosyal dengesizliklerden kaynaklanan problemlerin asıl sorumlularının zekât ödemeyenler olduğu kabul edilmektedir. Bu nedenle İslamiyet hak ve adâlet ilkeleri üzerinde önemle durmakta, özellikle toplumda huzursuzluklara sebep olacak davranışları şiddetle kınamaktadır. Onun için zekâtını vermeyen kimse ile, gasb yoluyla haksız kazanç elde ederek malını çoğaltan kimse arasında herhangi bir fark görülmemektedir (Sîret Ans., 1996: II, 316-318).

Yoksulluk Probleminin Çözümünde İnfakın Rolü

İslam dini bireyin mal edinme hakkını tanımış, helâl yollardan elde ettiği her çeşit mala sahip olmasına izin vermiştir. Herkes bilgisi, kabiliyeti ve çalışması nisbetinde, topluma ve ahlâkî değerlere zarar vermemek kaydıyla elinden geldiği kadar servet kazanabilir.

Kazanma özgürlüğü, konuşma özgürlüğü kadar önemlidir. Çalışma ve teşebbüs hürriyetine sahip olmayan bir kimse gerçekte özgür değildir. Dolayısıyla insanların kendi hür iradeleri ile çalışıp kazanmaları için yeterli fırsatlara sahip olmaları gerekir (Sîret Ans., II, 320-321).

İslamiyet, toplumsal ve ferdî refahı, birbirine rakip değil, tamamlayıcı unsurlar olarak görür. Bu nedenle rekabet ve düşmanlık yerine, işbirliğini teşvik eder. Fertler arasında sıcak ilişkiler geliştirir. İslam inancına göre, kişinin hayırlısı, topluma faydası olandır. Eğer toplum refaha kavuşursa fertlerin durumu da iyileşir. Kişi zenginleşirse, toplum da refaha ulaşır.

Özel mülkiyete ve hayatın her alanında ferdî teşebbüse izin verilen bir toplumda, bir takım sosyal farklılıkların olması kaçınılmazdır. Ancak bu farklılıkların zenginler ve fakirler arasında derin uçurumlar oluşturmasına izin verilmemeli, insanların ahlâkî açıdan doğru ve âdil kabul ettikleri metodlarla bu seviye farklılıkları giderilmelidir. Zekât, sadaka ve diğer infak usûlleriyle elde edilen fonlar vasıtasıyla, fakir ve muhtaçların durumu, devlet veya devletin izniyle, kanunlar dışına çıkmadan özel bir takım vakıf ya da kuruluşlar yoluyla düzeltilebilir veya düzeltilmelidir.

Kur’an-ı Kerim, “yoksulların” sadece zekâta hak kazanmış kişiler olarak değil, ayrıca ferdî sadakalardan da çeşitli yardımlar hak ettikleri gerçeğine büyük önem vermiştir. Kur’an’ın; “Gerçek birr (iyilik) Allah’a inanmak… ve maldan seve seve yetimlere, yoksullara… vermektir…” (K.2:177) âyetinde, “İslam dininin özünün”, “Allah’a iman ve insanlara karşı fedakarlık” olduğu açıkça görülmektedir. Yetimlere ve yoksullara yardım etmek Allah katında sadece şeklî ibadetle uğraşmaktan daha önemli ve faziletlidir.

İnfakın ağırlıklı yönünü teşkil eden zekât, bir bakıma sigorta şirketine veya Müslüman toplumun yardımlaşma fonuna benzer. Toplumun yardıma muhtaç her ferdi bu fondan yararlanabilir. Çünkü bu; işsizlere, fakirlere, muhtaçlara, yetimlere, dullara, sakatlara, hastalara… yardım etmek için toplumun sağladığı yardımcı bir sermayedir. Dolayısıyla zekât, İslam toplumunun her ferdi için önemli bir sosyal sigortadır; bu sayede hiç kimse geleceği için endişelenmez.

Her zengin Müslümanın mal ve servetinden fakire verdiği zekât, sermayeleri işletmeye yönelten muharrik bir güç olarak kabul edilmelidir. Bu sayede sermaye büyür, sosyal refah artar. Böylece hem nefsin arınması, hem maddî büyüme ideali gerçekleşmiş olur. Bu fon, sistemli ve güven verici bir şekilde hayata geçirilecek olursa, Müslüman toplumun hiçbir ferdi kendisini veya kendisinden sonra eşi ve çocuklarını malî açıdan güvensiz hissetmez. Çünkü bir nevi sosyal sigorta fonu olan zekât, daima muhtaç ve fakirlerin menfaatini gözetecektir. Bundan dolayı bir Müslüman hastalık, yangın, kaza, sel, iflas ve ölüm gibi malını, işini veya ticaretini yok edecek ve çocuklarını parasız bırakacak görünmez felaketlerden endişe etmez. Çünkü bu fon, bütün bu tür risklere karşı onun daimî teminatı ve sigortasıdır. Böyle bir güvence, insanların, fonun kaynaklarından biri olan zekât dışı gönüllü infaka daha çok yönelmelerini sağlayacaktır. Bugün insanların arzulanan düzeyde zekat dışı gönüllü infaka yönelmemelerinin temelinde, daha çok, gelecek endişesi yatmaktadır.

Zekâtın amacı insanlar arasındaki ekonomik farklılıkları adil ve makul sınırlarda tutmaktır. Zekât sayesinde toplumun fakir üyelerini istismar ederek zenginlerin daha zengin, fakirlerin de daha fakir olması önlenmiş olur. Bir toplumun gücü, servetin adil dağılımına bağlıdır. Eğer bazı kimseler çok hızla zenginleşir ve pek çok insan fakirleşirse toplum zayıflar ve düşmanları tarafından kolaylıkla yıkılır.

Zekâtın bir diğer amacı ise insanları malî sorunlarından ve bu sorunlara bağımlılıktan kurtarmaktır. Bu nedenle onlara bu sıkıntılı dönemlerini atlatabilecekleri bir miktarı vermek uygundur. Örneğin borçlulara borçlarını ödeyebileceklerinden başka, diğer ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri bir miktarda ödeme de yapılabilir. Bazı fıkıhçılara göre borçlarını karşıladıktan sonra bir kişiye ödenebilecek en fazla miktar, nisab sınırını aşmamalıdır. Kısacası bu yardım öyle bir tarzda verilmelidir ki hem onların ihtiyaçları karşılanmalı, hem de tamamıyla bu yardıma bağımlı hale gelmelerine meydan verilmemelidir (Sîret Ans., II, 407).

Burada, zekât alacak kişilerin, mümkün olduğu takdirde hayatlarını kazanmak için gayret sarfetmelerinin, buna rağmen kendilerinin ve ailelerinin geçimini temin edememiş olmalarının şart olduğu unutulmamalıdır. Böylece İslamiyet, bir yandan insanları çok çalışmaya ve geçimlerini kazanmaya teşvik etmekte, diğer yandan topluma, her üyesi için iş temin etmesini öngörmektedir. Şahsî gayret ve devlet yardımı yoluyla, âdil bir devlet sisteminde, toplumun her ferdi hayatını kazanabilir. Ancak, eğer bir insan bütün çabalarına rağmen hayatını kazanamıyor veya ailesinin geçimini temin edemiyorsa, zekât onların bu sıkışık durumlarının düzelmesine yardım eder. Bu sebeple zekât, bütün çabalarına rağmen hayatlarını kazanamayan ya da yeterince kazanç elde edemeyen kişilerin başvuracağı en son çare olmalıdır. Müslümanın gözü zekât almaya değil zekât vermeye dönük olacak, sadece zor durumda kaldığı zaman zekât ve sadaka alabilecek, aksi halde aldığının haram olduğunu unutmayacaktır. (Elmalılı, 1935: I, 194)

Zekâtın en önemli hedeflerinden biri, paranın stok edilmesini önlemektir. Zekât emri, kişileri stokçuluktan kurtarıp yatırım yapmaya sevkeder. Gerek nakitler, gerekse diğer mallar zekât emri sayesinde stok edilmekten kurtulur. Çünkü parasını ve malını bir yıl elinde tutanların, sene sonunda bu mallarından zekat vermeleri gerekir. Bu da her yıl mallarının eksilmesi demektir. Bu durum, Müslümanı ister istemez parasını çalıştırmaya, çalıştırdığı parayı bilinçli bir şekilde işletmeye ve kazanç sağlamaya sevkeder. Zekât emri bu özelliği ile ekonomik hayatta büyük bir hareket meydana getirir ve ölü yatırımları önler.

İslamiyetin, sadece fakir ve yoksulların ihtiyaçlarını temin etmekle kalmayıp onların makul bir hayat düzeyine sahip olmalarını da sağladığı belirtilmelidir. Ayrıca fakirler ve yoksullar arasında farklı inanca ve ırka ait oldukları için ayırımda bulunmaz. Fakir ve yoksul (miskîn) tanımına giren bütün kişiler, ırkına ve inancına bakılmaksızın, zekâttan paylarını alırlar. Halife Hz. Ömer, Kur’an-ı Kerim’in “fakir” ve “yoksul”lar için kullandığı sözcükleri genelleştirerek kapsama gayri müslimler arasındaki fakir ve yoksulları da dahil etmiştir (Sîret Ans., II, 396).

Herhangi bir toplumda zenginler, infak etmek yerine servet yığmaya başlarlarsa sefalet çok çabuk yayılır; servet eşitsizlikleri artar ve mal birkaç elde toplanır; bu da geniş kitlelerin alım gücünü azaltır; sonuçta ekonomik sistemi çökertir.

İslamiyet, insanları, servetlerini toplumun hizmetinde harcamaya teşvik ederken şu esaslara yer verir:

1. Allah insanlara salih amel yapmalarını emreder. Bu nedenle İslamiyet, “sadece Allah’ın rızasını elde etmek için hiçbir karşılık beklemeden iyilik yapma”yı, mensuplarının zihnine en üst mertebede bir hayır olarak nakşeder.

     İslam inancı ve anlayışına göre salih amel yani iyi işler, -yakın veya uzak- ihtiyaç içindeki herhangi bir kişinin iyiliğini sağlayan her şeyi içine alır. Bu çerçevede sadaka verirken bile en iyiyi vermenin önemi üzerinde durulur. Çünkü, bu, insanın gelişmesi ve selameti için bir araç olarak kabul edilmektedir. Burada milletlerin yükseliş ve düşüşlerinin bağlı bulunduğu “tabiat kanunu”na atıfta bulunulduğu söylenebilir. Bu da serveti rahatlıkla ve bolca infak eden topluluğun selamete erişip huzur içerisinde yaşayacağını; infakta cimrilik edenlerin ise hür bir millet olarak var olmalarının mümkün olamayacağını göstermektedir.

    İbn Ömer’in ifadesiyle, “Zekât fakirlerin ihtiyaçlarını karşılamaya yetmezse bu durumda fakirlerin durumunu iyileştirmek o toplumun zenginlerinin vazifesi olur.” (Sîret Ans., II, 354)

2. İnfak iyiliği besler. Kur’an, insanlara, yüksek manevî duygulara sahip olmanın, muhtaçların yardımına koşmanın ve faziletli bir hayat sürmenin yollarını gösterir. Bunların, ferdin içinden geldiği gibi tabiî bir davranış halini almasını sağlar. İslamiyet’in talim ve terbiyesi ile müminler başkalarının hayatlarından da sorumlu olacaklarının bilincine ererler. Bu bilinç infak ilkesinin temelidir. Müslümanlar servetlerini Allah yolunda sarfetmedikçe iyiliğe erişemeyecekleri gerçeğinin şuurundadırlar. Bu, Kur’an-ı Kerim’in şu âyetiyle sabittir: “Sevdiğiniz şeylerden sarf etmedikçe iyiliğe erişemezsiniz. Her ne sarf ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir.” (K.3:92)

3. İnfak, Allah’ın sevgisini kazanmanın en önemli yollarından biridir. Kişinin servetini infak etmesi, Allah’ın sevgisini kazandıran iyi bir amel olarak ifade edilmektedir (K.3:134). Allah’ın sevgisini arzu eden bir kimse, servetinden toplumdaki fakir ve muhtaçların ihtiyaçları için sarfetmelidir. Başkalarına iyilik yapmak, büyük bir özellik olmakla beraber, başarı için çok lüzumlu olan birlik bağlarını da kuvvetlendirir. Şurası iyi bilinmelidir ki, aç ile tokun bir arada bir binanın taşları gibi sevgi ve kardeşlik duygusu ile gönülden birbirlerine kenetlenmeleri mümkün değildir.

4. Allah adına infak etmek gerçek bir müminin özelliğidir ve kesinlikle karşılıksız bırakılmayacaktır (K.2:274). Allah Teâlâ, servetlerini yalnız kendi rızasını kazanmak için insanların menfaatine harcayan kimselerin gayret ve fedakarlıklarını layıkıyla mükafatlandıracağını belirtmektedir.

5. İnsanlar, toplumun ortak menfaati için daha fazla infak etmeye teşvik edilmektedirler. Onlara böyle yaparlarsa Allah katında servetlerinin azalmayacağı, bilakis çoğalacağı sözü verilmektedir. Her iyilik insanlar arasında sevgi ve birlik bağlarını güçlendirmeye yardım edecektir. Ticaret ve sanayi gelişecek, iş sahaları artacak ve toplumun menfaati için servetlerini sarfedenler dahil herkes bu durumdan fayda görecektir. Bütün bunların ötesinde, bu dünyada ve ahirette Allah’ın rahmetine erişeceklerdir. Eğer insanlar arasında böyle bir bilinç egemen olursa, bunun toplumun gelişim hızını artıracağına ve millî refahı yükselteceğine şüphe yoktur.

    Bütün toplum birbirine yardım konusunda dayanışma içine girerse, Allah’ın, onların bu gayretlerini herkesin menfaatine olacak bir refah artışıyla nimetlendireceği sözü vardır. Diğer bir deyişle, eğer toplum fakir ve zayıf üyeleri ile ilgilenirse, gayretleri Allah tarafından misliyle karşılık görecektir. Her toplum gibi İslam toplumunun gelişmesi de fertlerin yaptıkları fedakarlıklara bağlıdır. Bunlar infakla desteklenmelidir.

6. İnsanlar, Allah’ın rızasını kazanmak için insanlığa hizmet etmeye devam ederlerse, bu infak, onlara, diğer manevî kazanımların yanında dünyevî mutluluk ve saadet de kazandırır. Bu husus, Kur’an’da şu şekilde ifade edilmektedir: “Onlar, kendi canları çekmesine rağmen yiyeceği Allah rızası için yoksula, öksüze ve esire yedirirler… Allah da onları bu yüzden o günün fenalığından korur; onların yüzüne parlaklık ve neşe verir.”  (K.76:8-11)

7. Kur’an-ı Kerim, servetlerini Allah yolunda sarfedenlere mutlu ve huzurlu bir son vadetmekte, inanan, namaz kılan ve infak edenlerin saadete erişeceğini açık bir şekilde ifade etmektedir (K.2:3,5). Onlar, bu saadete hem bu dünyada, hem de ahirette erişeceklerdir.

8. Kur’an-ı Kerim, müminleri, servetlerini insanların yararına zaman geçirmeden harcamaları hususunda da uyarmakta (K.2:254; 63:10), onlara Allah rızasını kazanmak için en iyi yolun O’nun kullarına yardım etmek olduğunu söylemektedir.

9. Yapılan iyiliğin karşılığı bu dünyada da verilecektir. Hayır ve infakın sadece ahirette mükafatlandırıldığı ve bu dünyada hiçbir kazanç getirmediği düşüncesi doğru değildir. Kur’an, her iyi amelin daha bu dünyada iken güzel bir şekilde mükafatlandırıldığını açıkça ortaya koymaktadır (K.16:97). Bütün infak ve Allah rızası için yardım fiillerinin, İslam’da iyilik ve takva işareti olarak kabul edildiğini burada tekrar etmeye gerek yoktur.

    Yapılan iyi ve hayırlı amellerin yalnızca Allah’ın rızasını ve rahmetini kazanmak için yapılması gerekir. İslam dini her iyilik yapanın karşılığının ahiret gününde verilmesine büyük önem atfeder. Fakat bu ideallerin, bu dünyadaki hayatta, maddî sahada getirdiği büyük kazançları ve geniş olumlu tesirleri de vardır. İnfakı teşvik bile başlı başına gizli bir nimettir. Çünkü üretimi hızlandırır, vs. Manevî esasları kabul eden ve hayatlarının sosyal ve ekonomik yapısını onlar üzerine inşa eden kişiler, bu dünyada mutlu ve başarılı bir hayatla nimetlendirilirler. Bu kişiler hayatlarında iyiliği sürdürdükleri sürece, bu müreffeh hayatları, daha da güçlenerek devam eder.

10.İslam dini, serveti diğer insanlara açık tutmayı önerir; fakir ve muhtaçlara herkesin yardım etmesini ister; insanların servetlerinin tamamını yalnız kendi arzularını tatmin için değil, bir kısmını ana-babası, yakınları, komşuları, fakirler ve muhtaçlar için ayırdığı bir toplum hedefler. Dolayısıyla infak evden başlar; insanlar, yaşlılıklarında malî yardıma ihtiyaç duyabilecek olan ana-babalarına yardım etmekle mükelleftirler; sonra yardıma ihtiyacı olabilecek fakir akrabalar gelir; daha sonra fakir komşular ve bundan sonra da toplumdaki diğer fakir ve muhtaçların hakları gelir. Bu sebeple hakiki mümin, ailesinin ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra yardıma ihtiyacı olan herkese bu yardımı yapmaya her zaman hazır olmalıdır.

Sonuç ve Öneriler

Yoksulluk her şeyden önce “özne olamama“ halidir. Yoksullukla mücadele, yardım ve bağışla sınırlı, geçici “projeler“le de­ğil, yoksulların kendilerinin “yapabilir“ kılınmasını sağlayan kalıcı ve sürekli projelerle mümkün olur. Yoksullar pasif “alıcı“, üzerinde egemenlik kurulabilir “muhtaç kişiler“ olmak yerine, “kendi hayatının yöneticisi“ failler olabilmelidirler. Yani yoksullukla mücadele, onları yapıcı kılan yöntemlerle gerçekleşmelidir.

Yoksullukla mücadele, yerleşik yöntemlerin ve kurumsal yapıların, insan gruplarına sağladı­ğı somut yararları kötülemek ya da tümüyle anlamsız saymak, sorumsuz bir tutum olur. Yoksulların yaşamsal acil ihtiyaçlarının karşılanabilmesi açısından kısmî, parçacı ve geçici önlemlerin rolü küçümsenmemelidir. Ancak sözkonusu yöntemlerle ve kurumsal yapılarla yürütülen “yardım“ ve “esirgeme“ faaliyetlerinin, yoksulların “özdeğer duygusu”nu, kendini “hak sahibi özne (insan)” olarak algılama kapasitesini teşvik etmemekte, hatta kimi durumlarda, tersine, bu kapasiteyi daha da aşındıran, yoksulların tabiiyet ve acz duygusunu pekiştiren etkiler yaratabilmektedir. Dolayısıyla yardımın ulaştırılması ve problemin çözümünde o “özdeğer duygusu”nu yok etmeyecek yeni yöntemler geliştirilmelidir.

Günümüz dünyasında, sosyal haklar için gösterilen duyarlılığın, olması gereken düzeyde gösterilmediği ortadadır. Onun için yoksullukla mücadele, yoksullu­ğu üreten toplumsal mekanizmaların dönüşmesi perspektifinden yürütülmelidir. Bu da devletin ve toplumun ekonomik düzeyinin en ileri boyutlara çıkarılması, bunun tabiî sonucu olarak da sosyal hakların en ileri düzeyde karşılanması ile mümkündür. Fakat bu, her zaman ve kısa vadede olacak bir şey olmadığı için bugün itibarı ile mevcut şartlar ve imkânlar çerçevesinde yapılabilecekler üzerinde düşünmek daha gerçekçi olacaktır.

Yoksullukla mücadelenin çok yönlü bir faaliyeti gerektirdiği bir gerçektir. Bu faaliyetler arasında infak mekanizması da vardır. İnfakı da, farz (mecbûrî: zekât) ve mendub (gönüllü: sadaka), her türlü harcamayı kapsadığı için zekâtla birlikte düşünmek gerekir. Çok yüksek olan bu potansiyeli harekete geçirecek bir mekanizmaya ihtiyaç vardır. Bugün bu faaliyetler ferdî teşebbüslerle yürümekte veya yürütülmektedir. Sadece yoksullukla mücadele ile ilgilenen güvenilir vakıf, kurum veya kuruluşlar kurulur ve toplumun güvenini kazanırlarsa; halk, verdiğinin nereye gittiğini bizzat görür ve bizatihi faaliyetin içinde olursa, bu potansiyel çok daha kolay ve verimli bir şekilde harekete geçirilebilir. Bu da, halkı duyarlı hale getirmek ve  yapılacak yardım faaliyetlerinde güven ve şeffaflığı sağlamakla başarılabilir. Zira gerektiğinde canını bile vermeye hazır olan toplumumuzun istismarlardan canının çok yandığını herkes bilmektedir.

Bu potansiyel tam kapasite ile harekete geçirilecek olursa çözüme ulaşmamak için herhangi bir neden yoktur. Fakat bu potansiyeli harekete geçirmek için -resmi ya da sivil- çok yönlü bir kurumlaşmayı gerektirir. Bununla beraber bazı dernek veya kuruluşların yaptıkları hizmetler de son derece göz kamaştırıcıdır. Bunlar, suistimallere ve aşınmalara meydan vermeden ağlarını biraz daha genişleterek daha geniş ve somut neticelere ulaşabilirler.   

Son olarak ciddi ve samimi gayretlerin yanısıra yoksullukla mücadelede infak duygusunun yeniden canlandırılması, esasen mevcut olan bu duygunun harekete geçmesi için güvenin yeniden kurulması sonucu problemin çözümüne infak yoluyla sağlanacak katkının yeni bir boyut kazanacağını söylemek mümkündür. Kur’an âyetlerinde yakınlara, fakir ve muhtaçlara maddî yardım sağlamak, iyilerin bir ameli olarak ifadesini bulurken, infak etmek, kaynağını başka bir motiften değil, sadece iman ve sevgiden alırsa bir değer ifade edecektir.

Yoksullukla mücadelede İslamiyetin öngördüğü ideal sistemi bir kurum olarak hayata geçirmek fert ve toplum olarak gücümüzü aşabilir. Dolayısıyla afakî ve ütopik, diğer bir ifade ile mevcut şartlarda hayata geçmesi mümkün olmayan bir sistem önermek yerine, mevcut ve Türkiye şartlarında nelerin yapılabileceği konusunda bir takım somut önerilerde bulunmak gerekirse, önerilerimizi şu şekilde, maddeler halinde sıralayabiliriz:

1. Sadece yoksullukla mücadeleyi amaçlayan sivil bir kuruluş olarak ülke çapında hizmet verecek bir vakıf ya da dernek kurulabilir ya da kurulmalıdır.

2. Bu kuruluşun başında bulunacak kişiler, her şeyden önce iyi niyetli ve samimi olmalıdır.

3. Bu kuruluş, ülke çapında örgütlenmeyi hedef almalıdır.

4. Bütün faaliyetlerini, tespit edeceği önceliklerden başlayarak plânlı ve proğramlı yürütmeli, lokal çözümler üretmelidir.

5. Kuruluşun öncelikli gelir kaynakları başta zekât ve sadaka yani infak olmalıdır.

6. Böyle bir kuruluş, devletin yükünü kısmen hafifleteceği için, resmi ya da yarı resmi olabilir. Bu durumda devletin çıkaracağı bir kanunla KDV gibi bütün harcamalardan veya bazı kalemlerden belli bir pay ayrılarak, yoksullukla mücadele toplumsal bir harekete dönüştürülebilir.

7. Ülke çapında ulaşılabilen her yerde, zekât ve sadaka olmak üzere iki ayrı fon hesabı açılabilir. Bu ayırım yapılacak harcamaların yerli yerinde kullanılması ve halkın güvenini kazanmak açısından önemlidir.

8. Gelecek yardımlar öncelikle mahallinde kullanılmalı, artan olursa diğer bölgelere açılmalıdır.

9. Yapılan bütün hizmetler şeffaf ve halka açık olmalıdır. Halk verdiğinin nereye hacandığını görmeli ve samimiyete inanmalıdır. En küçük bir istismar halkın güvenini sarsar ve bütün çabalar boşa gidebilir. Çünkü gelecek yardımlar tamamen gönüllü ve isteğe bağlıdır.

10. Yapılan faaliyetlerin önemi ve envanteri, halkla ilişkiler çerçevesinde bütün iletişim araçları kullanılarak halka anlatılmalı ve faaliyetlere halkın katılımını sağlamalıdır.

11. Yoksul ve ihtiyaç sahipleri yerel kişiler tarafından tespit edilmeli; ancak istismarların önüne geçilmesi için mutlaka ikinci bir tetkikten geçmelidir.

12. Daha ileri boyutlarda, ihtiyaç sahiplerinin bu fona sürekli bağımlı kalmamaları için ahlakî ve dinî motifler işlenerek helâl ve haram açısından kimlerin hangi ölçütlerde yararlanabileceği konusunda halk bilgilendirilmeli; ayrıca çalışabilir durumda olanlar için iş imkanları sağlanarak yerel çözüm ve projeler üretilmelidir.

13. Hizmet alanı acil ihtiyaçların giderilmesinden başlayarak eğitim, sağlık ve iş imkânı sağlamak gibi geniş boyutlu ve yoksulluğu kökünden kurutma amacına yönelik olmalıdır.

*** 

Kaynakça

Abdulbâkî, Muhammed Fuad, el-Mu‘cemu’l-mufehres li-elfâzı’l-Kur’âni’l-Kerîm, İstanbul 1982.

Afdalur Rahman (haz), Sîret Ansiklopedisi, çev. Kurul, İstanbul 1996.

Buhârî, Muhammed b. İsmail, Sahîhu’l-Buhârî, İstanbul trs.

Dihlevî, Şah Veliyyullah, Hüccetu’llahi’l-bâliğa, çev. Mehmet Erdoğan, İstahbul 1994.

Çağırıcı, Mustafa, “İnfak” md., Diyanet İslam Ansiklopedisi, İstanbul 1988-.

Mevdûdî, Ebû’l-A‘lâ, Tefhîmu’l-Kur’an, çev. Kurul, İstanbul 1986.

Müslim b. el-Haccac el-Kuşeyrî, el-Câmiu’s-Sahîh, İstanbul 1981.

Özek, Ali vd., İbadet Ve Müessese Olrak Zekât, İstanbul 1984.

Peker, Hüseyin, “Yardımlaşma” md.,Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, İstanbul 1990.

Razî, Fahruddin, Mefâtihu’l-gayb, Beyrut 1990.

Yazır, Elmalılı Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul, 1935.

İbn Manzûr, Lisânu’l arab, Beyrut 1990.

Toksarı, Ali, “İnfak” md., İslam’da İnanç İbadet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi, İstanbul 1997.

***

“Yoksullukla Mücadelede Ahlâkî Ve Dinî Eylem Olarak İnfakın Rolü”, Yoksulluk, İstanbul 2003, II. Cilt, s. 324-339 (Deniz Feneri Derneği Yayınları). [Deniz Feneri Derneği’nin düzenlediği Yoksulluk Sempozyumu’na (31 Mayıs – 1 Haziran 2003) sunulan tebliğin makale metnidir)

***

 
Yorum yapın

Yazan: Aralık 6, 2007 in • Sempozyumlar

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: