RSS

Receb Ayı Allah’ın Ayıdır…

06 Ara

M.J. KISTER, “Receb Ayı Allah’ın Ayıdır…”, (Tercüme: Cemal Ağırman), Tasavvuf İlmi ve Araştırma Dergisi, Yıl: 1, Sayı: 3, Nisan, Ankara 2000.

“Receb Ayı Allah’ın Ayıdır…”* [pdf]

“Rajab is The Month of God…”

M. J. KISTER**

_________________________________

Çeviren: Cemal AĞIRMAN***

Doç. Dr., Cumhuriyet Ü. İlâhiyat Fakültesi

Kutsal Receb ayı, başlangıç olarak ilk defa Cahiliye döneminde kutlandı[1]. Bu ay, umre ziyaretinin yapıldığı ve putlardan ibaret olan tanrılara ‘atâ‘ir denen kurbanların takdim edildiği bir aydı[2]. Câhiliye halkı, kendini baskınlardan ve savaşlardan uzak tutarak ayın kutsallığını muhafaza ediyordu[3]. Söylendiğine göre, o dönemde ibadetle ilgili görevlerin yapıldığı ve orucun tutulduğu bir ay vardı[4]. Bazı nakillere göre bu ayda haksızlıklara ve yanlış yapanlara karşı durmak için yemin etmek özellikle etkili oluyordu[5].

Bu aya duyulan saygının İslâmiyet döneminde de, hatta günümüze kadar devam ettirildiği görülmektedir. Receb ayında bazı amelleri hem tavsiye eden hem yasaklayan, aynı zamanda Hz. Peygamber’e isnat edilen çelişkili nakiller, İslâmiyetin ilk yıllarında, İslâm toplumunda bu konu üzerinde oluşan farklı görüşlerin temelini oluşturmaktadır. Söz konusu amellerin farklı uygulanış biçimleri ile ilgili Müslüman âlimler arasında meydana gelen hararetli tartışmalar, bu farklı görüşlerin daha iyi anlaşılmasına imkan verecektir. Farklı görüşlere kaynaklık teşkil eden Receb ayı ile ilgili nakiller ise müteakip sayfalarda tetkik edilecektir.

I

Hz. Peygamber’in, oldukça yaygın olan: “(Sürüdeki) hayvan(lar)ın ilk doğan yavrularını kurban etmek yoktur; Receb ayını ta’zim kurbanı da yoktur [6] hadisi, Receb ayında kesilen kurbanın açıkça yasaklandığını göstermektedir. Fakat bu hadis, ‘Amr b. Şu‘ayb[7] tarafından nakledilen bir rivâyetle çelişmektedir.Hz. Peygamber’e ‘akîka, fera‘a ve ‘atîra sorulduğunda[8], ‘atîra hakkında: “‘atîra haktır [gereklidir]” [9] ifadesini kullanır. ‘Atîra kelimesi, Cahiliyye halkının gelenek halinde Receb ayında bir dişi koyunu kurban etmeleri olarak izah edilir. Onlar hayvanı keser, pişirir, etlerini fakir ve ihtiyaç sahiplerine dağıtırlardı[10].

Receb ayı kurbanı ‘atîra nin, bir vecibe olarak telakkî edilmesini daha açık bir şekilde ifade eden rivâyet Mihnef b.Suleym‘in[11] naklidir. Bu nakle göre Hz. Peygamber, her ev halkının her yıl, bir (Kurban Bayramı) kurban (ı) ve bir ‘atîra kesmesi gerektiğini ifade etmektedir. Bu nakilde ‘atîra, “Recebiyye” olarak ifade edilmiştir: (Alâ külli ehli beytin fî külli ‘âminudhiyyetün[12] ve ‘atîratün: hel tedrûne me’l-‘atîratü? Hiye’r-Racebiyyetü)

“Her ev halkının bir kurban ve bir ‘atîre kesmesi gerekir. ‘Atîra nedir bilir misiniz? O, Recebiyyedir”[13].

 Bu nakillerin birbiri ile çeliştiği ve İslâmiyette Receb ayında kurban kesme uygulamasının devam edip etmediği doğrultusunda iki farklı tutumun ortaya çıktığı âşikârdır: Biri Recebiyyeyi tasvîp ederek İslâmî kurbanların kapsamına dahil etmekte, ve bu da Hz. Peygamber’in sözleri ile teyid edilmekte; diğeri ise Receb ayına ait kurbanın ortadan kaldırılmasını amaçlamakta, delillerini de diğeri gibi Hz. Peygamber’in sözlerine dayandırmaktadır.

“Hayvanların ilk doğan yavrularını kurban etmek yoktur; Receb ayını ta’zim kurbanı da yoktur” ve “Her ev halkının bir kurban ve bir ‘atîre kesmesi gerekir” şeklinde gelen bu iki çelişkili rivâyet Ebû Ubeyd (ö.224/838) tarafından tartışılmıştır. Ebû Ubeyd bu tartışmasında ‘atîre nin Câhiliyye dönemine ait bir uygulama olduğunu vurguladıktan sonra, bu kurbanın İslâmiyet tarafından kaldırıldığını belirtmektedir. Ona göre, “hayvanların ilk doğan yavrularını kurban etmek yoktur” hadisi, “her ev halkının bir kurban ve bir ‘atîre kesmesi gerekir…” hadisini neshetmiştir[14].

Hattâbî (ö.388/998), Ebû Ubeyd ile aynı düşünen Ebû Dâvûd’un (ö.275/888) Mihnef b. Suleym’in rivâyeti hakkındaki görüşünü şöyle nakleder: Ebû Dâvûd, “‘atîre neshedilmiş (bir uygulama)dır” demektedir[15]. Hattâbî ise, Cahiliyye dönemindeki ‘atîre ile İslâmiyet dönemindeki ‘atîre nin farklı anlama geldiğini vurgular; onun ifadesine göre Cahiliye dönemindeki ‘atîre, dişi bir koyunun puta kurban edilmesini ifade eder; kurbanın kanı da putun başına akıtılır. Mihnef b. Suleym’ın hadisinde söz konusu edilen ‘atîre ise Receb ayında bir hayvanın kurban edilmesi demektir. Hattâbî, böyle bir kurbanın hadisin maksadına ve dinin tâlimatına uygun düştüğünü ifade eder[16]. Netice itibarı ile Hattâbî ‘atîre yi mensûh olarak kabul etmiyor; hadisin râvilerinden birine karşı bazı çekinceleri olmasına rağmen, onun meşrû olduğunu kabul ediyor[17].

‘Atîre nin Kurban Bayramı ile neshedildiği fikri, Hz.‘Alî‘nin naklettiği şu hadiste açıkça belirtilmektedir. Hz. Peygamber şöyle buyuruyor:

“Kurban Bayramı bütün kurbanları kaldırdı; Ramazân orucu da bütün oruçları kaldırdı…vs.”[18]

‘Atîre yi yasaklayan ile onu tavsiye eden zıt iki uç arasında, toleranslı bir tutum sergileyen bazı rivâyetler de vardır. Bu tutum, Ebû Rezîn’in naklettiği rivâyet çerçevesinde şu şekilde ele alınabilir[19]. Ebû Rezîn, Hz. Peygamber’e Receb ayı kurbanını sorarak; “biz etinden hem kendimiz yemek için hem bize gelen insanlara yedirmek için Receb ayında kurban keserdik” demiştir. Hz. Peygamber de ona: “sakıncası yoktur” cevabını vermiştir[20]. Bu rivâyeti Ebû Rezîn’den nakleden Vekî‘ b. ‘Udus[21], rivâyeti naklettikten sonra, Rezîn’in Receb ayı kurbanını tamamen terketmediğini ifade etmiştir[22]. Nitekim İbn ‘Avn ve İbn Sîrîn’in de Receb ayında kurban kestikleri ifade edilmektedir[23].

Az bir farkla, Hâris b.‘Amr‘ın[24] naklettiği şu rivâyet gelmektedir. Bu rivâyete göre Hz. Peygamber’e, ferâi‘ ve ‘atâir sorulduğunda şöyle cevap vermiştir:

“Dileyen (sürünün) ilk doğan yavrusunu kurban eder, dileyen etmez; dileyen ‘atîre kurbanı keser dileyen kesmez; ancak davarın kurbanını kesmek gerekir”[25].

Hâris b. ‘Amr tarafından bu haliyle nakledilen Hz. Peygamber’in bu ifadesinin,“bu konu hakkında en son ve belirleyici sözü” olarak Vedâ Haccında söylendiği sonucuna varılabilir. Dolayısıyla bu hadis, neshedici bir rivâyetle elbette değiştirilemez.

Daha önce geçen rivâyete yakın bir hadis Nubeyşe‘den[26] gelmektedir. Bu rivâyete göre Receb ayı kurbanından sorulduğunda Hz. Peygamber şöyle cevap vermiştir:

“Hangi ayda olursa olsun Allah için kurban kesin, Allah için insanlara iyilik yapın ve fakirleri doyurun! [27]

Ebû Rezîn’in rivâyeti ile daha önce gelen iki rivâyet arasındaki fark önemlidir: Ebû Rezîn’in rivâyetinde ‘atîra meşrû ve faziletli bir amel olarak kabul edilirken, daha önce gelen iki rivâyette Receb ayı kurbanına herhangi bir fazilet atfedilmemektedir; hayvanlar senenin herhangi bir ayında kurban edilebilir; mükâfât salih amele göre verilir; hayvanlar sadece Allah için kurban edilir; etleri de fakir ve ihtiyaç sahiplerine dağıtılmalıdır.

Müslüman âlimlerin eğilimi, tahmin edildiği gibi, muhalif görüşleri bağdaştırmak ve bir sonuca bağlamaktır. Ebu’l-Mehâsin el-Hanefî, ‘atîre nin mecburî olma özelliğinin kaldırıldığı, fakat izin verilmiş ve meşrû bir kurban olarak bırakıldığı ihtimalinin tasavvur edilebileceği sonucuna varmaktadır[28]. Bu izah Şâfi‘î’nin görüşünü yansıtmaktadır; ona göre “lâ fer’a ve lâ ‘atîrate” ifadesi yasak anlamı içermiyor, bu ifade sadece ‘atîre nin mecbur olmadığını ortaya koyuyor, fakat ‘atîre yi câiz ve meşrû bir kurban olarak hâli üzere bırakıyor[29]. Hatta bazı Müslüman âlimler ‘atîre nin müstehab olduğunu kabul ederken,[30] diğer bazıları da “zorunlu bir vecibe” olduğunu kabul etmektedirler[31].

Yukarıda incelenen Receb ayı kurbanı ‘atîre ile ilgili çelişkili rivâyetler, İslâmiyette Receb ayının kutsallığı konusu üzerinde, Müslüman âlimlerin farklı grupları arasında hâla hazırda bir mücadelenin mevcut olduğunu göstermektedir. Polemiğin odak noktasını, gerçek problemin, İslâmiyette Receb ayının kutsallığının devam edip etmediği ve dolayısıyla onun Câhiliyye döneminde taşıdığı değerin Hz. Peygamber tarafından tasvip edilip edilmediği veya kutsallığının Peygamber tarafından kaldırılıp kaldırılmadığı ve böylece Receb ayına mahsus yapılan bir takım amellerin takdire şâyan olup olmadığı veya en azından bu amellerin hiç birinin mi bir değeri olmadığı tartışmaları teşkil etmektedir. Lammens’e göre Peygamber ‘atîre yi haram kılmış veya yasaklamıştır[32]. Cevâd Alî’ye göre de İslâmiyet bunu ortadan kaldırmıştır[33], o asla kabul edilemez.

‘Atîre gerçekte bu mücadelenin sadece bir noktasını teşkil etmektedir. Yoksa Müslüman âlimlerin farklı grupları arasındaki çelişki; oruç, namaz ve diğer salih ameller gibi, Receb ayı ile ilgili diğer âdetlere de uzanmaktadır.

II

Receb ayının kutsallığını savunanlar bu ayın fazilet ve üstünlüğünü vurgulamakta, delillerini de genellikle Peygamberin sözlerine dayandırmaktadırlar. Hz. ‘Aişe‘nin naklettiği bir rivâyette, Hz. Peygamber Receb ayının Allah’ın ayı olduğunu söylemektedir[34]; ayrıca o “el-esammü: sağır” diye isimlendirilmiştir[35], çünkü Cahiliye halkı Receb ayında silahlarını bırakarak savaştan uzak durur; halk da bu ay boyunca emniyet içine yaşardı[36]. Hemen hemen aynı olan bir rivâyet de Şî‘î kaynaklarda

nakledilir[37].

İbn Hacer (ö.852/1448) bu rivâyet hakkında; muhtevasının doğru olma ihtimalinin bulunmasına reğmen Hz. Peygamber’e atfedilmesinin mümkün olmadığını söylemektedir. İbn Hacer ayrıca bu rivâyetin iki râvisi olan ‘Ubayn b. Sufyân[38] ile Gâlib b. ‘Ubeydullah’ın[39], hadis uydurmacılığı ile şöhret bulduklarını ispat eder[40].

İslâmiyette Receb ayının kutsallığının devam ettiği düşüncesi, Ebu’d-Derdâ’nın Receb ayı orucu hakkında söylediği önemli bir sözünde açıkça ifade edilmektedir: Onun ifadesine göre Receb ayı Câhiliyye döneminde hürmet edilen bir ay idi; İslâmiyet ise sadece onun faziletini artırdı[41]. Bu görüş keza Şî‘î rivâyette de açıkça görülmektedir[42].

G. E. von Grunebaum[43] tarafından tetkik edildiği gibi bölge ve şehirlerin ihtiyaç duyduğu “kutsallık”ın unsurları, Receb ayı ile ilgili nakillerin tabiatında mevcuttur. Bazı nakillerin iddiasına göre Peygamber Receb ayında doğdu[44]. Kastallânî (ö.923/1517) bu rivâyeti reddeder. O, Peygamber’in Ramazân, Muharrem, Receb ve başka herhangi bir haram ayda dünyaya gelmediğini ispat ettiği gibi, Peygamberin herhangi bir zamanla şereflenemeyeceğini, aksine zaman onunla şeref kazanacağını da ispat eder. Eğer bu kutsal aylardan birinde doğmuş olsaydı, herhangi birisi Hz. Peygamberin onunla şereflendiğini zannedebilirdi. Bundan dolayı Allah Teâlâ ona duyduğu ilgiyi ve bahşettiği büyük ihsânı göstermek için doğum zamanını başka bir aya denk getirdi[45].

Başka bir nakle göre Hz. Peygamber Receb ayının ilk Cuma gecesinde “ana rahmi”ne düşmüş; Allah Teâlâ bu haberi, Cennet’te, Ridvân adlı meleğe ilân etmesini emretmiştir[46]. Müslüman âlimler, hamileliğin başlangıç tarihi olarak gösterilen Recebin ilk Cuma gecesinin, Peygamberin doğum tarihinin Rebîu’l-evvel ayına denk

düştüğünü ifade eden rivayete uygun üştüğünü ifade etmektedirler[47].

Bazı rivâyetler, Peygamberin ilk vahyi Receb ayında aldığını belirtir[48]. Bu tarih bazı Şî‘î kaynaklarda da verilmektedir[49]. Bazı rivâyetler de Mirâc olayının Receb ayında meydana geldiğini ifade etmektedir[50].

İbn ‘Abbâs’tan nakledilen bir rivâyete göre Hz. Peygamber Receb ayında halkı toplamış ve soyunun erdemliği hakkında onlara bilgi vermiştir[51]. Vehb b. Münebbih tarafından nakledilen bir rivâyete göre de dünyanın bütün nehirleri Receb ayında Zemzem kuyusunu ziyaret etmiştir[52].

Receb ayının kutsiyeti, diğer aylara kıyasla yapılan bir değerlendirmede Peygambere atfedilen garip bir sözde şöyle yer almaktadır. Peygamber şöyle demiştir:

“Receb Allah’ın ayıdır, Şabân benim ayımdır, Ramazân halkımın ayıdır”[53].

Enes b. Mâlik tarafından nakledilen buna yakın bir rivayette, Receb, Şaban ve Ramazân aylarını gözeten müminlerin kazanacağı mükâfâtlar takdir edilmektedir. Hadis Beyhâkî’nin (ö.458/1065) Fedâilü’l-evkât’ ında nakledilmiş, İbn Hacer tarafından da iktibas edilmiştir. Bu Rivâyete göre Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır:

“Allah tarafından seçilen ay Receb ayıdır; kim Receb ayına hürmet ederse Allah’ın emrine hürmet etmiş olur, kim Allah’ın emrine hürmet ederse Allah onu Cennet bahçelerine kor ve lütfunu ihsan eder, vs.” [54]

Beyhâkî hadisi münker olarak değerlendirir; ancak İbn Hacer, “o apaçık bir

uydurmadır.” diyerek hadisi farklı bir kategoride değerlendirir; uydurma işini de râvilerden biri olan Nûh el-Câmi‘’e atfeder. İbn Hacer, halkın, “Hadis Tedvincisi” olan Nûh hakkında “o gerçek olanlar dışında her şeyi toplardı” dediklerini belirtir[55]. Bununla beraber Suyûtî (ö.911/1505), bu hadisi Kur’an Tefsîri’nde nakletmiştir[56].

Garip bir Şî‘î nakli, bu mesele hakkında Şî‘î nakillerin bazı inançların oluşmasında ne şekilde rol aldıklarına olduğu kadar, Sünnî ve Şî‘î toplumlarda Receb ayı hesabına gelişen bazı inanç benzerliklerine de ışık tutmaktadır. Bu rivâyete göre Hz. ‘Alî Receb ayının tamamını oruç tutardı ve şöyle derdi: “Receb benim ayımdır, Şabân ayı Allah’ın elçisinin ayıdır, Ramazân da Allah’ın ayıdır.” [57]  Şu bir gerçektir ki bu ifadenin, “Receb Allah’ın ayıdır, Şabân benim (peygamberin) ayımdır, Ramazân da halkımın ayıdır” şeklindeki hadisin yeni bir Şî‘î kalıbına dökülmesidir.

Diğer aylarla bağlantılı olarak Receb ayının başka bir fazileti, Enes b. Mâlik’ten nakledilen bir hadiste kaydedilmektedir. Bu rivayette Peygamber şöyle buyurmuştur:

“Receb ayının diğer aylara olan üstünlüğü, Kur’an’ın diğer sözlere olan üstünlüğü gibidir; Şabân ayının diğer aylara olan üstünlüğü, benim diğer peygamberlere olan üstünlüğüm gibidir; Ramazân ayının diğer aylara olan üstünlüğü, Allah’ın müminlere olan üstünlüğü gibidir”[58].

Bu hadiste üstünlük ölçüleri oldukça farklıdır. En yüksek paye, yukarda Şî‘î nakilde zikredildiği gibi, Ramazân ayına verilmiştir.

III

Receb ayı ile ilgili en tartışmalı uygulamalardan biri oruç tutma hâdisesidir. Receb ayında kurban kesme meselesinde olduğu gibi, oruç tutmaya taraf olanlar da

iddialarını Hz. Peygamber’in[59] bu ayın bazı özel günlerinde tutulan orucun faziletini ve faydasını anlatan sözlerine dayandırmaktadırlar. Oruç tutmaya karşı olanlar, Receb ayında tutulan orucun mükâfâtı hakkındaki rivâyetlerin zayıf, güvenilmez, hatta uydurma olduklarını ifade ederek, delillerini yine Peygamberin sözlerine dayandırmakta, ayın kutsiyetini tamamen reddetmektedirler. Oruç hakkındaki tartışmaların seyri kurbanla ilgili tartışmaların seyrine benzemektedir. Peygambere isnat edilen bir rivâyet şöyle demektedir:

“Cennet’te Receb adında bir nehir vardır. Bu nehir sütten daha beyaz, baldan daha tatlıdır. Kim Receb ayında bir gün oruç tutarsa Allah ona bu nehirden içirecektir” [60].

Bir başka rivâyet şöyle demektedir: “Receb ayında oruç tutanlara Cennet’te hazırlanmış bir köşk vardır” [61].

Receb ayında oruç tutma yükümlülüğü Allah’ın mucizeleri ile harekete geçer; bu ayda doğru davrananlara, dert ve sıkıntılarının hemen akabinde Allah’ın yardımı ve lütfu ulaşır, inananları lütûf ve yardımıyla bağışlar. Dolayısıyla oruç gerçekte bir şükrân ameliyesidir. Allah Teâlâ Hz. Nûh’a gemisiyle yola çıkmasını Receb ayında emretmiştir. Bazı rivâyetlere göre Nûh Allah’ın kendisine olan lütfunu düşünerek bu ayı oruç tutmuş, gemi halkına da bu ayı oruç tutmayı emretmiştir[62]. Allah Teâlâ, Mûsa (a.s.) için denizi Receb ayında yarmış; İbrahim ve İsa (a.s.) Receb ayında doğmuş; Allah Yûnus’un halkının günahlarını Receb ayında mağfiret etmiş; Adem’i (a.s.) bu ayda bağışlamıştır[63]. Ayrıca Receb ayı, el-esammü: Sağır” lakabıyla anılmıştır, çünkü Allah’ın gazabı bu ayda hiç duyulmamış; milletleri hep diğer aylarda cezalandırmış, Receb ayında hiç cezalandırmamıştır[64]. Receb ayı ayrıca “el-esabbü: dökülen, akan” lakabıyla da anılmıştır, çünkü Allah’ın merhameti bu ayda kullarına bolca akar ve taşar; Allah onlara bu ayda hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiç kimsenin hayalinde canlandıramadığı lütuf ve keremini bolca ihsan eder[65].

Bazı rivâyetlerde Receb ayının bazı husûsî günlerinde oruç tutanlara özel ödüller vaad edilmektedir. Husûsî olarak saygı duyulan günlerden biri, Recebin yirmi yedinci günüdür. Hz. Muhammed’e peygamberliği bu günde bahşedilmiştir. Ebû Hureyre tarafından nakledilen ve Peygambere izafe edilen bir rivâyet şöyledir:

“Kim Receb’in yirmi yedinci gününü oruç tutarsa Allah tarafından ona ek olarak tam altmış ayılık oruç sevabı verilir”[66].

Bu hadisin bir başka versiyonu şöyledir: “Kim Receb ayının yirmi yedinci gününü oruç tutar ve günün bir önceki yirmiyedinci gecesini de ibâdet ederek uyanık geçirirse tam yüz yıl oruç tutmuş, yüz yılın gecelerini kıyamda geçirmiş gibi sevab alır”[67].

‘Alî b. Ebî Tâlib tarafından rivâyet edilen bir rivâyete göre de, Peygamber bu günde oruç tutan ve orucunu açarken dua edip yalvaran bir kimsenin on yıllık günahlarının bağışlanacağını vaad etmiştir[68].

Şurası dikkate değer bir noktadır: Hasan el-Basrî’nin naklettiği bir rivâyete göre Abdullah b. Abbâs Recebin yirmi yedinci gününde i‘tikâfa girerdi, Kur‘ân’ın sûreleri içinde Kâdir Gecesi sûresini ezberden okurdu[69]. Bunun pek tabiî olarak, Câhiliyye döneminde uygulanmakta olan i‘tikâf uygulamasının İslâmiyet döneminde de devam ettiğini ve Kâdir Gecesi ile Recebin yirmi yedinci günü arasında bir bağlantı bulunduğunu iddia eden Wagtendonk’un iddiasını desteklediği söylenebilir[70]. Kâdir Gecesi ile Receb ayı arasındaki bağlantı, XIII. Sûrenin 39. âyetine yapılan bazı yorumlarında ifade edilmektedir. Kays b. Ubâd bu âyetin Recebin onuncu günü ile bağlantılı olduğunu söylerken, Mücâhid, Kâdir Gecesi ile bağlantılı olduğunu söylemektedir[71].

Ayrıca Receb ayının birinci gününde tutulan orucun da özel mükafatı vardır. Ebû Zerr tarafından nakledilen bir rivâyete göre Peygamber şöyle buyurmuştur:

“Kim Receb ayının ilk gününü oruç tutarsa, bir aylık oruç sevabı kazanır”. Rivâyet şöyle devam etmektedir: “Receb ayının yedi gününü oruç tutan kimseye Cehennem’in yedi kapısı kapanır, sekiz gününü oruç tutan kimseye Cennet’in sekiz kapısı açılır. Recebin on gününü oruç tutan kimsenin günahlarını Allah sevaba çevirir. Recebin on sekiz gününü oruç tutan kimseye bir müjdeci Cennet’ten şöyle seslenir: ‘Allah şu anda senin günahlarını bağışladı, bundan dolayı tekrar hayırlı amele başla!‘”[72]

Mükâfât ölçüleri az bir farkla bir Şî‘î rivâyetinde de yer almaktadır. Bu rivâyete göre Nûh (a.s) Receb’in ilk gününde gemisine binmiş ve gemideki halka o günü oruç tutmalarını emretmiş. Cehennem ateşi bu günü oruç tutan kimseden bir yıllık yol mesafesi kadar uzak tutulur. Receb’in yedi gününü oruç tutan kimseye Cehennem’in yedi kapısı kapanır. Receb’in sekiz gününü oruç tutan kimsenin yüzüne Cennet’in sekiz kapısı açılır. Bu ayın on gününü oruç tutan kimsenin dilekleri yerine getirilir. Yirmi beş gün oruç tutanın günahları bağışlanır ve ona: “salih amellerine devam et!” denir. Kim tuttuğu oruç günlerine ilâvede bulunursa mükâfâtı kat kat artırılır[73].

İbn Ömer’den nakledilen bir rivâyet, mükâfât olarak Receb ayının ilk gününde tutulan orucun bir yıllık oruca denk olduğunu belirtmektedir. Eğer mümin yedi gün oruç tutarsa ona Cehennem’in yedi kapısı da kapanır; on gün oruç tutarsa bir müjdeci Cennet’ten şöyle seslenir: “Arzuladığın bir şey varsa iste, o sana verilecektir”[74].

İbn Abbas’tan nakledilen bir rivâyette tedrici bir şekilde artan bir mükâfât listesi şöyle verilmektedir: Allah Teâlâ Receb’in ilk gününü oruç tutan kimsenin üç yıllık günahlarını bağışlar; Receb’in ikinci gününü oruç tutana iki yıllık oruç sevabı verir, Receb’in üçüncü gününü oruç tutana bir yıllık oruç sevabı verir; oruç tutulan müteakip her güne bir aylık sevab takdir edilir[75].

Başka bir rivâyette Receb ayının ilk gününü oruç tutan kimse için önemli bir mükafat vaad edilmektir. Bu rivâyete göre, Allah Teâlâ Receb ayının ilk gününü oruç tutan kimsenin altmış yıllık günahlarını bağışlar; onbeş gününü oruç tutanın hesabını kolaylaştırır; otuz gününü oruç tutan kimseye rızâsını vâcib kılar ve onu cezalandırmaz[76].

Yukarıda iktibas edilen rivâyetlerin bazı versiyonlarında, Receb’in ilk günü zikredilmiyor, fakat “Receb ayından bir gün” şeklinde bir ifade kullanılıyor. Hz. ‘Alî’den nakledilen mükâfâtlar listesinde ender bir cömertlik görülmektedir. Bu nakle göre Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır:

“Receb ayı büyük bir aydır; kim bu aydan bir gün oruç tutarsa Allah ona bin yıllık oruç sevabı yazar; kim bu aydan iki gün oruç tutarsa Allah ona iki bin yıllık oruç sevabı yazar; kim bu aydan üç gün oruç tutarsa Allah ona üç bin yıllık oruç sevabı yazar; kim bu aydan yedi gün oruç tutarsa Cehennem kapıları ona kapanır…” [77]

Kıyamda geçirilmesi ısrarla istendiğine inanılan yılın ondört gecesi arasında Receb ayının üç gecesi vardır: Birinci, onbeşinci ve yirmiyedinci günlerinin arefeleri[78]. Recebin ilk gününün arefesi, yılın önemli beş gecesi arasında yer alır; eğer bir mümin o güne ait vecîbeleri uygun bir şekilde yerine getirirse Cennet’e girer[79]. Ayrıca, Receb ayının ilk Cuma gününün arefesinin kıyamda geçirilmesinin, dolayısıyla Regâib namazı ile bağlantılı olarak ilk Perşembesini ve bunun yanısıra onbeşinci ve son gününü oruç tutmanın da özel bir mükâfâtı vardır[80].

Receb ayında oruç tutmak hakkında Saîd el-Hudrî’den nakledilen muteber bir rivâyet, ayın oruç tutulan herbir günü için takdir edilen mükafatların detayını vermektedir. Bu rivâyete göre Peygamber şöyle demiştir:

“Receb Allah’ın ayıdır; Şabân benim ayımdır; Ramazân halkımın ayıdır. Onun için kim inanarak ve sevabını umarak Receb ayından bir gün oruç tutarsa[81] Allah’ın en büyük rızâsını hak etmiş olur ve Allah onu Cennet’in en yüksek yerine yerleştirir. Kim Receb ayından iki gün oruç tutarsa iki kat mükafat alır; herbir sevabın ağırlığı, dünyanın dağları kadardır. Kim üç gün oruç tutarsa Allah onunla Cehennem arasına bir yıllık yol mesafesi genişliğinde bir hendek açar.[82] Kim Receb ayından dört gün oruç tutarsa delilikten, fil ve cüzzam hastalığından iyileşir; Mesih Deccâl fitnesinden ve kabir azabından emin olur. Kim beş gün oruç tutarsa kabir azabından korunur.[83] Kim altı gün oruç tutarsa, kabrinden çıkarılacak, yüzü gece dolunay gibi parlayacak. Kim yedi gün oruç tutarsa, Allah ona, [tutulan herbir gün için bir kapı kapayarak] yedi Cehennem kapısını kapatacaktir. Kim Receb ayından sekiz gün oruç tutarsa, Allah ona [tutulan herbir gün için bir kapı açarak] Cennet’in sekiz kapısını açacaktır. Kim dokuz gün oruç tutarsa, kabrinden “lâilâhe illellah” diyerek çıkacak, yüzü Cennet’ten uzaklaştırılmayacak. Kim on gün oruç tutarsa Allah onun için Cennet’e giden yolunun herbir millik mesafesinde dinlenebileceği bir yatak döşeyecektir. Onbir gün oruç tutan kimseye gelince, Kıyâmet Gününde, aynı gün sayısınca veya daha fazla oruç tutan kimseden başka hiçbir mümin ona üstün gelmeyecektir. Kim oniki gün oruç tutarsa Allah ona iki elbise ihsan edecek, sadece bir tanesi dünyadan ve dünyada bulunan her şeyden daha hayırlı olacaktır. Kim on üç gün oruç tutarsa, Arş’ın gölgesinde önüne bir sofra konacak ve diğer insanlar sıkıntı içinde iken o ondan yiyecek. Kim ondört gün oruç tutarsa, Allah hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir aklın hayal edemediği mükâfâtlar ihsan edecektir. Kim onbeş gün oruç tutarsa Allah onu Kıyâmet Gününde müminler makamında diriltilecektir[84]. Kim onaltı gün oruç tutarsa Rahmân’ı ziyaret edenler arasında olacaktır, O’na bakacak ve orada O’nunla konuşacaktır. Kim onyedi gün oruç tutarsa, Allah ona Cennet’e giden yolun herbir millik mesafesinde dinlenme yeri hazırlayacaktır.[85] Kim on sekiz gün oruç tutarsa Allah onun için İbrâhim ve Âdem’in (a.s.) makamı karşısında bir köşk inşa edecek; onlar onu selâmlayacak, o da onları selâmlayacaktır. Kim yirmi gün oruç tutarsa, bir müjdeci Cennet’te şöyle nidâ edecek: ‘Allah senin geçmiş günahlarını bağışladı, bundan dolayı sen yeni bir salih ameline başla!‘”[86]

Recebin tamamını oruç tutan kimseler için takdir edilen mükafatların bazı anlatımları, kussâs ların anlattığı hikaye tipinde ve Cennet’teki köşklerin, oradaki yiyecek sofralarının ve bu insanları orada hazır bekleyen hûrilerin tasvirleri şeklindedir[87].

Aşağıda Cafer es-Sâdık’tan nakledilen bir Şî‘î rivâyet, Kıyâmet Gününün canlı tasvirini şöyle vermektedir:

“Kıyamet Gününde bir müjdeci Arş’ın içinden şöyle seslenecek: ‘Receb ayında oruç tutanlar nerede?‘ O vakit yüzleri parlayan insanlar topluca ayağa kalkarlar, başlarında inci ve yakuttan işlenmiş krallık taçları vardır. Herbirinin sağında ve solunda binlerce melek bulunur. Melekler şöyle diyecekler: ‘Ey Allah’ın kulu, Allah’ın lütfundan dilediğin kadar yararlan‘. Daha sonra arkadan Allah’tan yüksekçe şöyle bir nida gelir: ‘Ey erkek ve kadın kullarım, Azâmetim ve gücüm üzerine yemin ederim! Makamını şereflendireceğim ve sana ihsanda bulunacağım. Sana altından ırmaklar akan ve içinde ebedî kalacağın Cennet’te apartmanlar takdim edeceğim. Takva sahiplerinin mükâfatı ne güzeldir! Sen gözetilmesini emrettiğim ve kutsal saydığım bir ayı gönüllü olarak benim için oruç tuttun. Ey meleklerim! Erkek ve kadın kullarımı sokun Cennet’e‘”. Sonra Ca‘fer b. Muhammed: “Bu durum Recebin bir kısmını oruç tutan insanları da ilgilendirir, hatta ayın başından, ortasından ve sonundan bir gün oruç tutanları bile ilgilendirir” demektedir[88].

Receb ayı orucu çerçevesinde en tartışmalı konulardan biri de, ayın tamamının tutulup tutulmayacağı meselesidir[89]. Receb ayında oruç tutmaya karşı olanlar delillerini İbn Abbas’tan nakledilen şu meşhur hadise dayandırırlar: “Peygamber Receb ayında oruç tutmayı yasakladı”[90]. Daha sonra, âlimler bu rivâyeti “küllün: bütün” kelimesinin ilavesiyle nakletmişlerdir[91]. Receb ayında oruç tutmaya karşı olanlar, hadisi nakleden râvilerden ikisinin “zayıf” olduğunu vurgulayarak bu rivâyeti tenkit ederler. Söz kousu iki zayıf râvi, Dâvûd b. ‘Atâ[92] ve Zeyd b. ‘Abdulhamîd’dir[93]. Onların idiasına göre, “nehâ” kelimesi metne yanlışlıkla girmiştir, çünkü rivâyet, temelde Peygamberin bunu yaptığını göstermektedir; olumlu olan ibareyi, râvî yanlışlıkla olumsuza dönüştürmüştür:

Eğer bu versiyon (“nehâ” yani yasak versiyonu) doğru ise, yasak sadece önleyici bir tedbiri [tenzihî bir yasağı] öngörmektedir. Şâfiî’ye göre bu yoruma muhtaçtır. Şâfiî, Ramazân gibi ayın tamamını veya özel bir gününü oruç tutmanın uygun olmadığını ifade etmektedir. O, bazı cahillerin bu uygulamaları mecbur [vâcib] kabul ederek taklid etmelerinden endişe etmektedir[94]. Şâfiî’nin bu fikri, Subkî (ö.771/1369)[95] tarafından (İbn Hacer’in yaptığı gibi) Beyhâkî’nin (ö.458/1065) Fedâilu’l-evkât’ ından nakledilmiştir. Beyhâkî Şâfiî’nin fikrini fevkalade veciz bir ifade ile şöyle nakleder: “(oruç) tutarsa ne güzel!”. Beyhâkî bunu, Müslümanlar arasında genel bir malumat olarak farz orucun sadece Ramazân olduğunu, binaenaleyh Receb ayının tamamını oruç tutma mekruhiyetinin kaldırıldığını belirterek açıklar.

Sonuç olarak Beyhakî’nin delillerinden şu netice çıkarılabilir: İbn Mâce’nin rivâyeti, eğer Receb ayında tutulan oruç, mecburiyet açısından Ramazânla eşit tutulursa, Receb ayının tamamını oruç tutmanın sadece hoş olmadığını ifade eder. Çünkü Müslüman toplum, farz orucun sadece Ramazân olduğu gerçeğinin farkındadır, dolayısıyla Recebin tamamını oruç tutmak mehruh değildir. Eğer bir mümin Receb ayını oruç tutsa, o hayırlı bir amel olur.

Subkî,“(Oruç) tutarsa ne güzel!” ziyadesini başka kaynaklarda bulamamasına rağmen Beyhâkî tarafından nakledilen bu versiyonu sahih olarak kabul eder. Dolayısıyla, Receb ayının tamanını oruç tutma yasağı doğru olmadığına göre; onun isteğe bağlı müstehab olarak kabul edilmesi gerektiğini ifade eder:

Şâfiî’nin bu sözü, Receb ayının tamamını oruç tutmanın müstehab olduğunu gösterir.. Subkî, bunun İzzuddîn b. Abdusselâm’ın[96], ‘kim Receb ayında oruç tutmanın yasak olduğunu söylerse o dînin prensiplerinden habersizdir’ şeklindeki görüşünü teyid ettiğini söyler.

Şevkânî (ö.1250/1834) Receb ayında oruç tutma problemini, Şabân ayının tamamını oruç tutmakla bağlantılı olarak tartışır ve kutsal [haram] aylarda oruç tutmayı emreden rivâyetlerin, normalde Receb ayında aylık oruç tutma tavsiyesini de kapsadığı sonuçuna ulaşır. Receb ayında oruç tutmanın mekruh olduğunu ifade eden rivâyetler yoktur[97].

Kastallânî, Şabân ayının tamamını oruç tutmakla ilgili çelişkili rivâyetleri tartışır[98]. Şabân ayında oruç tutmanın referansı olarak gösterilen Usâme b. Zeyd hadisinde Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır:

“Bu, Receb ile Ramazân arasında yer alan (Şabân) ay(ı) insanlar tarafından ihmal edilen bir aydır. O öyle bir aydır ki ameller o ayda Âlemlerin Rabbi’ne arzedilir, bundan dolayı amellerimin O’na oruçlu iken arzedilmesini isterim”[99].

Kastallânî, pek çok insanın, Receb ayında oruç tutmanın Şabân ayında oruç tutmaya tercih edilebileceği düşüncesinde olduğunu ifade eder, çünkü Receb ayı haram aylardan biridir; fakat durum öyle değildir; yani Receb ayında oruç tutmak Şabân ayında oruç tutmaya tercih edilmemektedir. Zürkânî Aişe’den gelen bir hadisi naklederek Kastallânî’nin bu görüşünü destekler mahiyettedir; bu nakle göre Receb ayında oruç tutanlar Hz. Peygamber’e hatırlatıldığında şöyle demiştir:“Onlar mükâfât açısında Şabân ayında oruç tutanlara kıyasla ne kadar da fakirdirler!” [100] Bununla beraber Kastallânî bazı Şâfiîlerin Receb ayında tutulan orucu diğer aylarda tutulan oruçtan daha üstün tuttuklarını kabul eder. dolayısıyla haram aylardan biri olması hasebiyle Receb ayında oruç tutmak tavsiye edilir.

Ebû Dâvûd tarafından nakledilen bir rivâyette haram aylarda oruç tutulduğu ifade edilmektedir. Abdullah b. Ömer, Hz. Peygamber’in Receb ayında oruç tuttuğunu ve bu aya hürmet ettiğini belirtmektedir. İbn Mâce’de, Receb ayının tamamını oruç tutmanın yasak edildiğini ifade eden rivâyetin zayıf olmasına rağmen, Hanbeliler onu sahih olarak kabul ederler. Zürkânî’nin belirttiğine göre, onlar bu rivâyetten Receb ayını oruç ayı olarak tahsis etmenin mekruh olduğu sonucunu çıkarmışlardır[101] .

‘Alî b. Ahmed el-‘Azîzî’nin (ö.1070/1659)[102] Demîrî’nin (ö.808/ 1405) bir kitabından naklettiği önemli bir pasajda, H. VII. yüzyılda yaşamış iki âlimin Receb ayında oruç tutmakla ilgili görüşleri şöyle nakledilir: Ebû Amr b. es-Salâh’a[103] ‘Receb ayının tamamını oruç tutmak günah mıdır, yoksa mukâfatı gerektiren bir amel midir?‘ diye sorulur. Verdiği cevapta asla günah olmadığını belirtir. Ebû Amr b. es-Salâh, onu günah kabul eden hiçbir Müslüman âlimin bulunmadığını ispatlar. Bazı hadisçilerin, Receb ayında oruç tutmanın fazileti hakkındaki hadislerin sahih olmadığını ifade ettikleri doğrudur; bununla beraber oruç tutmada herhangi bir günahın olduğunu da ifade etmemişlerdir. Genellikle oruç tutma ile ilgili rivâyetler, özellikle de kutsal aylarda oruç tutma ile ilgili olanlar, Receb ayında oruç tutmanın faziletli bir amel olduğunu gösterir. İbn Dihye’nin, Receb ayında oruç tutanlar için her yıl Cehennem ateşinin tutuşturulduğunu iddia eden rivâyeti sahih değildir, meşrû kabul edilen sahîh bir senedle nakledilmemiştir[104].

İzzuddîn b. Abdusselâm’a[105] Receb ayında oruç tutup onu gözetmeyi yadırgayan âlimlerin görüşü ile meşrû bir adak olarak ayın tamamının oruç tutulup tutulmayacağı meselesi sorulmuş; İzzuddîn hiçbin İslâm âliminin, oruç tutmanın mekrûh kabul edildiği vakitler arasına Receb ayını dahil etmediğini ispatlayarak ayın tamamının adak olarak tutulabileceğini; hatta tam aksine, sahih rivâyetlerin belirttiğine göre onun salih bir amel olduğunu, hatta tavsiye bile edildiğini ifade etmiştir. Deliller, “kim Câhiliyye halkından farklı bir tarzda Receb ayına hürmet ederse onları taklit etmesin” demektedir. Ayrıca, İslâmiyette, Câhiliyye halkı tarafından uygulanan bir şeye uymak, Şeriat tarafından yasaklanmadıkça, yasak değildir. İzzuddin, halkın yanlış uygulamalarından dolayı hakikat olan bir şeyin bir kenara atılamayacağını ifade etmektedir. Buna ek olarak, Receb ayında oruç tutmayı yasak kabul eden câhil âlimler hakkındaki görüşünü, yukarıda Subkî’nin Tabakât’ından nakledildiği şekilde ifade eder.

Demîrî, her iki fetvayı, Receb ayının tamamını oruç tutmanın tavsiye edildiğini de dahil ederek on satırlık bir şiirde şu sözüyle özetler: Receb ayında yapılan oruç tutma adağı bağlayıcıdır.

Ahmed b. Hanbel’in görüşüne göre ayı oruca tahsis etmek mekruhtur, fakat yasaklama görüşü reddedilmelidir. Oruç tutma yasağını ifade eden hadis İbn Mâce’de nakledilmiştir, fakat isnadı sebebiyle hadisin zayıf olduğu ispat edilmiştir.

Şeyh İzzuddin, oruç tutmayı herhangi bir durumda yasak kabul eden bir kimsenin pervasız olduğunu ifade eder; ayın tamamını tutmayı yasaklayan âlimlerin görüşüne şiddetle karşı çıkarak onlara fetva danışılmaması gerektiğini belirtir. Şeriatı nakledenler, ayın tamamını oruç tutmayı mekrûh görmemektedirler. Bu ayda oruç tutma tavsiyesi geneldir, dolayısıyla oruç tutan kimseye günah yoktur. İbnu’s-Salâh, Receb ayında tutulan oruca ceza verileceğini ifade eden hadisin sahih olmadığını, dolayısıyla Peygambere atfedilemeyeceğini ifade etmektedir. Demîrî şiirinde vardığı sonuca göre, güvenilir metinlerde ifade edildiği gibi, genel olarak oruç tutmanın hükmü özellikle müstehab olduğu görülmektedir.

İbn Asâkir Ebu’l-Kâsım Ali b. Hasan[106], Receb ayının fazileti hakkında Emâlî’ sinde özel bir bölüm ayırmıştır. Orada Cennet’te var olduğu zikredilen Receb Irmağı ile ilgili bazı mısraları bir araya getirir:

Ey Cennet’te Receb Irmağı’ndan içmek esteyen kişi,

Onu arzu ediyorsan Receb ayında Allah için oruç tut;

Ve rağbet edenlerin namazını[107] [Regâibi] kıl ve oruç tut;

Çünkü her kim salih amellerde gayret sarfederse emeği boşa gitmez[108].

İnançlarına bağlı muhafazakar âlimler, Receb ayında tutulan orucun faziletini Saîd b. Cubeyr’den nakledilen bir rivâyete dayanarak reddederler[109]. Saîd b. Cubeyr’e Receb ayında tutulan orucun fazileti sorulduğunda söyle demiştir: “İbn Abbas’tan bana şöyle dendi: Peygamber bazan öyle uzun süre oruç tutardı ki orucunu hiç açmayacağını sanırdık; bazan da öyle orucunu açardı ki hiç oruca başlamayacağını sanırdık”[110]. Kastallânî, haklı olarak bu rivâyette Receb ayında oruç tutmanın ne yasaklandığını ne de tavsiye edildiğini söylemektedir[111].

Receb ayında oruç tutmaya karşı olanlar, gerçekte Peygamberin yılın farklı aylarında oruç tuttuğunu, bu rivâyetin açıkça gösterdiğini ifade etmektedirler. Binaenaleyh bu, Hz. Peygamber’in herhangi bir ayı oruça hasretmediğinin delilidir; bundan dolayı Receb ayı orucuna özel bir değer (fazilet) atfedilemez; sadece faziletli oruç tutma ayı Ramazân’dır.

Yukarıda Saîd b. Cubeyr’den nakledilen rivâyetin Hz. ‘Aişe’den gelen şöyle bir versiyonu vardır:

“Peygamber (s.a.) öyle uzun süre oruç tutardı ki biz sanırdık…vs.” Fakat hadisin şöyle önemli bir ilâvesi vardır: “Ramazânın dışında hiçbir ayı tam olarak oruç tuttuğunu görmedim ve yine onu herhangi bir ayda Şabân ayından daha fazla oruç tuttuğunu da görmedim[112].

Bu rivâyette dikkate değer önemli iki nokta vardır: Biri Hz. Peygamber’in Ramazân’ın dışında herhangi bir ayı tam olarak oruç tutmadığı noktasıdır. Bu, Ramazân’ın dışında henhangi bir ayın tam olarak oruç tutulmasına izin vermediğini gösterir. Diğeri ise, Şabân ayında diğer aylardan daha fazla oruç tuttuğunun vurgulanmasıdır. Herhangi birisi, ‘Aişe’den nakledilen ve Hz. Peygamber’in Şabân ayının tamamını oruç tuttuğunu ifade eden çelişkili rivâyete şaşırmayabilir[113]. Ebû Hureyre’den nakledilen başka bir rivâyet, bunun farklı bir versiyonunu vermektedir: “Peygamber Ramazân’ın yanısıra, Receb ve Şabân ayları dışında hiç bir ayı tam olarak oruç tutmadı.” [114]

İbn Hacer bu hadisi, hadisin râvilerinden “çok zayıf”[115] kabul edilen Yûsuf b. ‘Atıyye’den[116] dolayı “münker” [117] sınıfına dahil eder. Bu durum şaşılacak bir şey değildir, ancak Receb ayında oruç tutmaya karşı olanların delil olarak kullandıkları şu hadis, yine Hz. ‘Aişe’den nakledilmiştir: “Peygamber yılın herhangi bir ayını oruça tahsis etmezdi”[118]

Receb ayında oruç tutmaya karşı olanlar, sahâbîlerin de Peygamber gibi Receb ayında oruç tutmayı tasvip etmediklerini, yine ona herhangi bir kutsiyet atfetmediklerini ve Receb ayında oruç tutmayı Câhiliyye âdetine sarılmak olarak kabul ettiklerini ispatlama yoluna gitmiştir. Rivâyete göre Hz. Ömer, Receb ayında oruç tutanların ellerine, yemek tabağından çektiklerinde vurur ve onları, ellerini yemek tabağına götürmeye mecbur ederdi. Sonra şöyle derdi: “Receb ayı sadece Câhiliyye halkı tarafından kutlandığı için yiyin!”[119] Bu rivâyetin başka bir versiyonuna göre, Hz. Ömer, Receb ayının tamamını oruç tutan halkı döverdi[120].

Başka bir rivâyetin ifade ettiğine göre; İbn Ömer Receb ayında oruç tutmak için hazırlık yapan halkı görmekten hoşlanmazdı. Onlara şöyle derdi: “Bu ayın bazı günlerini oruç tutun, bazı günlarini de iftar edin; o sadece Câhiliyye halkının saygı duyduğu bir aydır”[121]. Bu rivâyetlere göre Receb ayının bazı günlerinde oruç tutmak, diğer ayların bazı gürlerinde oruç tutmak gibi, kesin olarak yasak edilmemiştir; fakat ayın tamamını oruç tutmak ve bizzat aya bir kutsiyet atfetmek meşrû kabul edilmemiştir.

Receb ayına duyulan aşırı sevgi Ramazân’ın pozisyonunu tehlikeye düşürebilir. Bu endişe Ebû Bekr ile ilgili anlatılan bir kıssada şöyle yansıtılır. Receb ayında oruç tutmak için hazırlık yapan insanları gördüğünde Ebû Bekr söyle demiştir: Receb’i Ramazân gibi mi gözetmek istiyorsunuz?[122]. İbn Abbâs Receb ayının Ramazân gibi bir bayram (havası) olarak tayin edilmediğni ısrarla belirtir. Turtûşî’nin vardığı sonuca göre bu rivâyetler “bazı insanlar tarafından Receb ayına gösterilen bu saygının Câhiliyye bağlarının bir izi” olduğunu gösterir[123]. Özet olarak Turtûşî’ye göre, Receb ayında oruç tutmak mecburî değildir, Hz. Peygamber’in bir sünneti de değildir; onun herhangi bir fazileti yoktur; Receb ayında oruç tumak mekruhtur[124].

Receb ayında oruç tutma ve ona saygı göstermenin aleyhinde İbn Dihye tarafından “Edâ’u ma veceb min beyâni vad‘i’l-veddâ‘îne fî receb” adında özel bir risâle kaleme alınmıştır[125]. Bu risâleden alınan aşağıdaki hadis, orada bütün muhtemel yönleriyle ele alınır. Bu rivâyete göre Hz. Peygamber şöyle demektedir: “Cehennem yıldan yıla Receb ayında oruç tutanlar için tutuşturulur” [126].

Receb ayında oruç tutmaya karşı olanların temel dayanaklarından biri de, inanan bir insanın bir takım özel üstünlükler atfetme ihtimali olan bazı gün veya ayları ibadet günü ve ayı olarak tayin etme hakkına sahip olmadığı; bu ayrıcalığın sadece Şârî’ye ait olduğu inancıdır[127].  Saîd b. Cubeyr tarafından nakledilen ve Hz. Peygamber’in yılın tamamını oruç tuttuğunu ifade eden rivâyetin, Receb ayında oruç tutma ile ilgili rivâyetleri tekzib etmesi; sahâbenin Receb ayı orucunu mekrûh kabul etmesi; Receb ayında oruç tutmayı ifade eden rivâyetlerin zayıf ve güvenilemez kabul edilmesi gibi hususlar, Receb ayında oruç tutmanın salih ameller gurubuna dahil edilebileceği görüşünü reddetmeyi gerektirmektedir. Zirâ salih ameller peygamberin tasvibini gerektirir, ki Hz. Peygamber Receb ayında oruç tutmayı tasvip etmemiştir. Receb ayında oruç tutmakla ilgili rivâyetler uydurma olduğuna göre, tabiî olarak oruç tutmak da meşrû olmamaktadır[128].

Receb’in karşıtları, isnadının zayıf olduğunu ifade ederek Receb’in lehine olan rivâyetlerin zayıf ve sahte olduklarını gösterme çabasındadırlar. Bâ‘is adlı eserinin büyük bir kısmını Receb ayının lehine olan rivâyetleri çürütmeye ayıran Ebû Şâme (ö 665/1266), Tebyînu’l-‘aceb’ inde aynı amaçlı bir risâle yazan İbn Hacer (ö.852/1448), her ikisi de isnâdları inceleme metodunu kullanmışlardır. Cennet’teki Receb Irmağı ile ilgili rivâyet, Mûsâ et-Tavîl’in[129] yalancılığı nedeniyle Ebû Şâme[130] tarafından reddedilmiştir.“Receb Allah’ın ayıdır, Şabân benim ayımdır…” hadisi, râvisi Nakkâş el-Mavsılî’nin[131] hadis alanında meşhûr bir yalancı ve sahtekâr olmasından dolayı terkedilmiştir. “Receb ayı girdiğinde, Resûlüllah (s.a.) ‘Allah’ım Receb ve Şabân ayını bizim için mübârek kıl…’, derdi”[132], hadisi de Ziyâd b. Meymûn’un[133] “metrûk” kabul edilmesinden dolayı reddedilmiştir [“terkedilmiş”, “metrûk”]. Receb ayının lehindeki rivâyetlerin râvilerinden Me‘mûn b. Ahmed es-Sûlemî[134] ve Ahmed b. Abdullah el-Cuveybârî[135] yalancılıkla ithâm edilmiş olarak bilinirler[136]; İbnu’l-Cevzî Me‘mûn b. Ahmed es-Sûlemî ve Ahmed b. Abdullah el-Cuveybârî’nin her ikisini de “büyük yalancılar” listesinde zikreder[137]. Her ikisi de gelecekle ilgili “önceden haber verme” niteliğinde uydurma hadis nakletmekle cerhedilmişlerdir: “Benim halkım arasında Muhammed b. İdris isminde birisi gelecek; halkıma İblîs’ten daha fazla zarar verecek” uydurması, bu mânâda icad edilen hadislerden biridir[138]. Muhammed b. İdris ifadesi ile İmâm Şâfi‘î kastedilmiştir. Şâfi‘î’nin, Me’mûn b. Ahmad’in şahsiyeti hakkında öz olarak yaptığı değerlendirme oldukça manidardır: “Me’mûn gayru me’mûn” : “Me’mûn güvenilir değildir.”[139] “Kim Recebin yirmi yedinci gününü oruç tutarsa Allah ona altmış aylık oruç mükâfâtı verir; o, Cebrail’in, Mesajı Peygamber’e ilk getirdiği gündür” hadisi, Ebû Hattâb İbn Dihya tarafından sahte bir rivâyet olduğu ifade edilmiştir. İsrâ hâdisesinin Receb’in yirmiyedinci gecesinde olduğunu ifade eden rivâyet, “mahza yalan” olarak ifade edilir[140]. “Kim Receb ayından üç gün oruç tutarsa, Allah ona bir ay oruç tutma sevabı verir…”, hadisini rivâyet eden râvilerden biri, Ebân b. Ebî ‘Ayyâş’tır[141]. İbnu’l-Cevzî Ebân dolayısıyla rivâyeti sahih kabul etmeyerek reddeder. O, Ebân hakkında âlimlerin olumsuz görüşlerini de nakleder. Bu arada Şu‘be’nin[142] ‘Ebân’dan hadis nakletmektense zina etmeyi tercih ederim‘ şeklindeki sözüne de yer verir[143].

Receb ayında oruç tutmaya karşı olan âlimler, Receb ayında oruç tutan ve bazı gecelerinde ibadete özel gayretler sarfedenlerin genelinin düşmanca tutumlarıyla karşı karşıyadırlar. Keza onlar yöneticilerin baskılarıyla da karşı karşıya kalmaktadırlar. Bu tür özel bir durum, İzzuddin b. Abdusselâm’ın faaliyetleri ile ilgili olarak nakledilir; onun Receb ayı orucu ile ilgili lehteki görüşü yukarda zikredilmişti. İzzuddin H. 637 yılında vâiz ve imâm olarak Şâm Camisinde görev yapmış; çok bilgili takvâ sahibi, tam mânâsıyla sünnete uyanlardan biridir. Receb ayının tam başlangıç öncesinde Cuma günü camide vaaz etmiş ve Regâib namazının bid‘at, bu namazı emreden hadisin de uydurma olduğunu vurgulamıştır. İzzuddîn ayrıca görüşünü açıkladığı bir risâle yazmış ve halkı bu bid’ata karşı uyarmış; risâleye de “et-Terhîb an salâti’r-Regâib” adını vermiştir. Fakat o halkın çoğunluğu ve sultanlar tarafından fikrini değiştirmeye, önceki risâlesini tekzib eden yeni bir risâle yazmaya mecbur edilmiştir. İkinci risâlesinde Regâib namazı lehine bir hüküm yayımlamıştır[144].

Son derece yaygın olan Receb ayı orucunun âdet ve teamüle uygun cevâzı, H. X. yılında hanefi âlim ‘Alî el-Kârî’nin “el-Edeb fi’r-Receb” adlı risâlesinde genişçe ele alınır. Receb ayında oruç tutmakla ilgili hadisin değerlendirmesinde tam teamüle uygun bir yol izlemesine rağmen, yine de Receb ayı orucunun cevazına hüküm verir ve mükâfâta layık olduğunu kabul eder. ‘Alî el-Kârî, Receb ayı orucunu yasaklayan İbn Mâce’deki hadisi tartışır ve yasağın, orucun Câhiliyye dönemindeki gibi zorunlu kabul edilmesini yasaklayan bir özellikte olduğunu kabul etmek gerektiğini belirtir[145].

Orucun mekrûh kabul edilmesinin zikredilen bu sebebi dışında, hiçbir âlim, Receb ayı orucunun mekrûh olduğunu söylememiştir[146]. Receb ayında oruç tutmak ve bazı gecelerinde namaz kılıp ibâdet etmekle ilgili her hadisin bir uydurma olduğu görüşü, yeniden gözden geçirilmesi gerekir. Bazı uydurma rivâyetlerin mevcut olduğu bir gerçektir, fakat Receb ayında oruç tutmakla ilgili hadisler pek çoktur ve zayıf olmalarına rağmen birbirlerini güçlendirmektedirler[147]. Alî el-Kârî ayrıca, faziletli ameller alanında (fedâilu’l-a‘mâl) zayıf rivâyetlerle amel etmenin câiz olduğu noktasında İslam âlimlerinin görüş birliği içinde olduklarını ifade eder. Bundan dolayı bazı âlimler tarafından Receb ayında oruç tutmanın yasaklanması ve bid’at olarak kabul edilmesi makul değildir. Müminlerden istenen şey, güçleri nisbetinde kulluk edip itaat etmeleridir. Rivâyetten çıkabilecek sonuca göre Receb ayı fazilet olarak diğer aylardan üstün olan bir aydır[148].

Radikal ve tavizsiz âlimler Receb’in ve onda tutulan orucun faziletli olduğuna dâir bütün rivâyetleri reddederler. İbn Teymiyye Receb ayında oruç tutmak, Receb’in ilk Cuma’sını oruçlu geçirmek ve diğer faziletlerle ilgili bütün rivâyetlerin âlimlerin ittifakına göre uydurma olduğunu ifade eder. Bu konuda en iyi hadis , tabiî ki İbn Mâce tarafından rivâyet edilen Hz. Peygamber’in Receb ayı orucunu yasakladığı hadistir[149].

IV

Receb ayının ayırıcı özellikleri arasında özel ibadetler ve tabiî ki oruçla bağlantılı olarak dualar gelir. Bu özel ibadet, dua ve niyazlar ateşli tartışmaların konusu olmuş, inançlarına bağlı âlimler tarafından sert bir şekilde ayıplanmıştır.

Receb ayı; tevbe etme, günahlardan sakınma ve salih ameller yapma ayıdır. Receb’le ilgili bu düşünce Hz. Peygamber’e atfedilen bir rivâyette dile getirilir. Receb öncesi yaptığı bir haftalık konuşmasında Hz. Peygamber, bu ayda yapılan salih amellere iki kat sevab verileceğini, yapılan duaların Allah tarafından kabul göreceğini, sıkıntıların Allah tarfından giderileceğini buyurur. Ayrıca Hz. Peygamber müminlere Receb ayında gündüzleri oruç tutmalarını, gecelerinde de kâim olmalarını emreder. Kim Receb’in bazı günlerinde elli rekat namaz kılar, her rekâtında Kur’an’dan bazı âyetleri okursa, Allah onun iyi ameline saçları adedince mükâfât verir. Kim bir gün oruç tutarsa, Allah ona bir yıllık oruç sevabı verir. Kim konuşmaktan dilini tutarsa Münker ve Nekîr melekleri kabirde onu sorguya çektiklerinde kendisini savunurken sunduğu delillerde Allah ona özel yardım eder. Kim sadaka verirse, Allah onu Cehennem ateşinden azad eder. Kim insanlara iyilik ederse Allah ona bu dünyada ve öteki dünyada rıfk ile muamele eder ve ömrü boyunca düşmanlarına karşı ona yardımcı olur. Kim bir hastayı ziyaret ederse, Allah büyük meleklerine onu ziyaret edip selamlamalarını emreder. Kim bu ayda bir cenaze merasimine katılır, dua ederse kabirde yatan ölü bir kız çocuğunu yeniden hayata kavuşturmuş gibi olur. Kim bir mümine yemek yedirirse, Allah ona Kıyâmet Gününde İbrâhim ve Muhammed’in oturduğu yemek sofrasında bir yer ayırır. Kim bu ayda bir fakiri giydirirse Allah ona Cennet’in binlerce takım elbisesini giydirir. Kim bir yetime yardım eder, başını okşarsa Allah onun elinin dokunduğu saçlar adedince günahlarını bağışlar. Allah affını isteyen müminleri bağışlar. Kim yalnız Allah’a kulluk ederse, Allah’ın huzurunda çokça zikredilen kişiler arasında yer alır. Kim bu ayda Kur’ân’ı hatmederse, Allah ona ve ebeveynine inci kakmalı bir taç giydirir, Kıyamet Günü korkulardan emin olur[150].

Abdullah b. ez-Zübeyr’in şöyle dediği nakledilir: Bir hadiste şöyle buyurulur:

“Kim ‘Sağır’, Allah’ın ayı Receb ayında bir müminin sıkıntısını giderir onu rahatlatırsa, Allah ona Cennet’te gözünün görebildiği büyüklükte bir köşk ihsan eder. Bundan dolayı, Recebe saygı göster ki Allah da sana binlerce lütüf ihsan etsin”[151].

Peygambere atfedilen başka bir hadisin ifadesine göre; “kim Receb ayında bir sadaka verirse, Allah onu bir karganın ömrü boyunca uçtuğu yol mesafesince Cehennem ateşinden uzaklaştırır (bu mesafe, bir karganın civciv iken uçmaya başladığı andan itibaren ihtiyarlayıp öldüğü ana kadar yaptığı uçuş mesafesidir -ki bir karga beşyüz sene yaşar-)[152].

Peygamberin, Selmân el-Fârisî tarafından nakledilen aşağıdaki sözü, söz konusu mükafatı şöyle ifade eder:

“Kim Receb ayından bir gün oruç tutarsa, bin yıl oruç tutmuş gibi kabul edilir. Kim bir sadaka verirse, bin dînar sadaka vermiş gibi kabul edilir. Allah onun herbir ameline karşılık saçları adedince mükâfat vermeyi garanti eder. Allah onun derecesini bin adım yükseltir, bin kadar günahını siler, verdiği her sadaka için kendisine bin hac ve bin umre sevabı verileceği garantı edilir, Cennet’te ona bin saray, bin köşk, bin apartman inşa edilir; her bir apartmanın binlerce haremi vardır, her haremin içinde güneşten binlerce kez daha güzel hûriler vardır[153].

Bir Şi‘î rivâyete göre Dâ‘î adında bir melek Receb ayının her gecesinde yedinci Cennet’ten Allah’ın emrini şöyle ilân eder:

“Yüce Allah şöyle buyurur: ‘Beni ananlara müjdeler olsun, bana itaat edenlere müjdeler olsun! Bana yakın olan müminin dostuyum, bana itaat edenin sözünü dinlerim, affımı isteyeni bağışlarım; ay Benim ayımdır, kul Benim kulumdur, merhamet Benim merhametimdir, kim bana dua ederse onun duasını kabul ederim; kim bana niyazda bulunursa dileğini yerine getiririm, kim benim rehberliğimi isterse, ona rehberlik ederim. Bu ayı Benimle kullarım arasında bir ip yaptım; kim sımsıkı ona tutunursa bana ulaşır”[154].

Şevkânî, halkın Receb ve Şabân aylarında kulluk vecibelerinin îfâsında gayret gösterip dînî reçetelere sarılırken, bu amelleri yılın diğer aylarında ihmal etmelerini mekrûh bir yenilik olarak ifade eder[155].

Bir İsmâîlî’nin (el-esammü, el-ferdü, el-esabbü: Sağır, Tek, Akan) gibi adlarla da anılan) Receb ayının kutsiyetini vurgulayan; oruç tutma sadakatına, Allah’a tevbe etmeye ve ona itaat etmeye dâvet eden ilgi çekici bir öğüdü vardır. Bu öğütte Receb ayında yapılan hayırlı amellere kat kat sevab verileceği ifade edilmektedir[156].

Receb ayına mahsus ibâdetlerle ilgili ateşli tartışmaların ana noktası, Receb ayının ilk Cuma’sının arefesinde kılınan Regâib namazı meselesidir[157].  Peygamber Regâib namazına Enes b. Mâlik’ten nakledilen bir hadiste şöyle işaret etmektedir: Hz. Peygamber’e Receb ayının “Allah’ın ayı” olarak anılışının sebebi sorulduğunda, “çünkü o, mağfiret ayıdır. Bu ayda kan dökmek yasaklanmıştır. Allah peygamberlerini bu ayda bağışlamıştır, velî kullarını ceza ıstırabından bu ayda kurtarmıştır” diye cevap vermiştir. Peygamber ayrıca Receb ayında tutulan oruca verilecek mükâfâtları saymış ve ayın tamamını oruç tutamayacağından yakınan yaşlı bir adama, orucunu Receb’in ilk, orta ve son günlerini tutmakla sınırlamasını tavsiye etmiştir. Hz. Peygamber sözlerine şöyle devam eder:

“Receb’in ilk Cuma arefesi hakkında gâfil olma; o gece, meleklerin ‘Regâib: [rağbet edilen büyük armağan]‘ adını verdikleri bir gecedir. Bunun böyle olmasının sebebi şudur: Bu gecenin üçte biri geçtikten sonra, Yeryüzünde veya Cennet’te bulunan bütün melekler Kâbe’de veya Kâbe’nin çevresinde toplanırlar. Allah onlara bir bakar ve şöyle hitap eder: ‘Ey meleklerim, ne istiyorsanız benden isteyin‘, onlar şöyle cevap verirler: ‘Bizim Senden dileğimiz, Receb ayında oruç tutanları bağışlamandır‘. O zaman Yüce Allah: ‘Onları şimdiden bağışladım‘ buyurur”.

Hz. Peygamber müminlerin Receb’in ilk Perşembe gününü oruç tutmalarını ve Cuma gecesinin üçte birinde her rekâtında bir kere fatihayı, üç kere ‘innâ enzelnâhu fî leyleti’l-qadr…’ sûresini; oniki kere‘kul huve’llâhu ahad’ sûresini okuyarak oniki rekat namaz kılmalarını emretmiş; her rekât arasında bir salât ü selâm okunması gerektiğini belirtmiştir. Bu namazdan sonra mümin, yirmi kere “Allâhumme salli ala’n-nebiyyi’l-ummiyyi ve alâ âlihi” duasını okur. Daha sonra “subbûhun, kudûsun rabbu’l-melâiketi ve’r-rûh” ibâresini yirmi kere söylediğinde secdeye gider. Ardından başını kaldırır ve yirmi kere “rabbi’ğfir ve’rham ve tecâvez ‘ammâ ta‘lamu, inneke ente’l-azîzu’l-a‘zamu” duasını okur. Daha sonra yukarıda ilk secdede söylediği duaları tekrar ederek ikinci kez secdeye gider. Daha sonra, ihtiyaçları için dua eder ve duası Allah tarafından kabul görür. Rivâyetin belirttiğine göre, istisnasız bu namazı kılan her kulun bütün günahlarını, hatta denizlerin köpüğü, ağaçların sayısız yaprakları kadar dahi olsalar Allah onları bağışlar; ayrıca o kul Kıyâmet Gününde yedi bin kişiye şefaat eder. Kabrine girişinin ilk gününde kıldığı bu namazın mükâfâtı onu ziyaret eder, parlak bir sîma ile onu selâmlar ve şöyle der:

“Ey benim sevgilim. Bütün sıkıntılardan kurtulduğun için sevin!” O zaman kul ona soracak: “Sen kimsin? Çünkü senin yüzünden daha güzel yüz hiç görmedim, senin kokundan daha güzel koku hiç koklamadım”. Mükâfâtı cevap verir: “Ey benim sevgilim, ben senin şu şu ayın şu gecesinde kıldığın namazın mükafatıyım, bu gece sana karşı olan yükümlülüğümü ifa etmek ve yalnızlık halindeki moralini düzeltmek için geldim. Sûra üflendiği zaman başının üstünde gölge olacağım. Sevin, çünkü sen Rabb’inin ihsanına kavuşacaksın”[158].

Nevevî, Regâib namazını; terkedilmesi, kınanması ve sakınılması gereken, utanç verici bir bid’at olarak değerledirir. Fetvasında, bir çok insanın bu namazı gözetmesine rağmen ve Ebû Tâlib el-Mekkî’nin Kûtu’l-kulûb’ unda ve Gazâlî’nin İhyâ’ sında[159] faziletinden bahseden bir hadisin nakledilmesine rağmen, yine de bâtıl bir bid’at[160] olduğunu ifade etmektedir.

İbn Hacer bu hadisi uydurma olarak değerlendirir. ‘Alî b. Abullah b. Cahdam, bu hadisi uydurmakla itham edilmiştir[161]. Turtûşî Regâib namazını, Şabân[162] ve Receb’in onbeşine ait bir namaz olarak zikreder. Receb namazı ilk önce Kudüs’de, Hicrî 480’den sonra ortaya çıktı[163]. ‘Abderî, meseleyi özel bir bölümde ele alarak[164], Regâib namazının faziletini ve hatta meşrûluğunu delillerle çürütmeye çalışır. Abdulazîz b. Abdusselâm’ın[165] bu namazı sert bir dille kınayan fetvasını nakleder. Bu fetvanın, Ebu Şâme tarafından zikredilen İzzuddîn’in ilk fetvası olduğu açıktır. İzuddîn yukarıda zikredildiği gibi söz konusu namaz hakkındaki görüşünün aksi istikametinde fetva vermeye zorlanmıştı. ‘Abderî, namazın meşrûluğunu özel bir bölüm halinde delillerle çürütmenin detayları yanısıra, namazın ifa edilişindeki mekruh durumları da vurgular: Erkekler ve kadınlar camide Regâib namazının kılınışı esnasında birbirine karışmaktadırlar. Şayet birisi, bu namazı tavsiye eden ve Gazâlî tarafından nakledilen bir hadisin mevcut olduğunu idia etse, o zaman bu namazın müminler tarafından kendine has özel şekliyle ifa edilmesi gerekir, camide topluca kılınan bir namaz şeklinde değil. Ayrıca onu, devamlı ve zorunlu olarak ifa edilmesi gereken bir sünnete dönüştürmeleri de mekruhtur. ‘Abderî, “amellerin fazileti” ile ilgili rivâyetlerin isnadlarının zayıf olduğunu ispatlamaya çalışır; Müslüman âlimlerin, müminlerin zayıf hadislerle amel etmelerini câiz görmelerine rağmen, bu namaza, devamlı ifa edilen bir uygulamaya dönüştürülmemesi şartıyla izin vermişlerdir. Bundan dolayı eğer mümin böyle bir rivâyete göre amel ederse hatta ömründe bir kere dahi uysa, -eğer rivâyet gerçekte sahih ise- rivâyetin tavsiyesine uymuş kabul edilir; fakat eğer, rivâyetin şüpheli ve tartışmaya açık bir isnadı varsa onun bu hadise göre yaptığı amel ona zarar vermez, çünkü temelde salih bir amel yapmıştır ve onu Ramazân ve diğer mecburi [farz] ameller gibi herkes tarafından uygulanan dînî bir vecibeye dönüştürmemiştir. Sonuç olarak o, Regâib namazının Mâlikî mezhebine göre mekruh olduğunu ifade eder[166].

‘Alî el-Kârî, Receb ayı orucunda olduğu gibi Regâib namazı ile ilgili görüşünde de farklıdır. O, Risâletu’l-ehâdîsi’l-mevdûa[167] ve el-Edeb fî Receb[168] adlı risâlelerinde bu namazla ilgili bir rivâyet nakleder. Nevevî’nin (ö.676/1277) Müslim’in Sahîh’ine yaptığı şerhinde de yer aldığı gibi, bu namazın saptırıcı bir bid‘at ve münker fiiller ihtiva eden bir cehalet olduğu şeklindeki görüşünü nakleder. Nevevî, “Allah bu namazı icad edene ve kılana bela verebilir” demektedir.

Nevevî, bu namazın reddini; Cuma’nın arefesini uyanık geçirmeye, Cuma’yı da oruçlu geçirmeye tahsis etmeyi yasaklayan rivâyete dayandırır[169]. ‘Alî el-Kârî, araştırma konusu olan Cuma günü arefesindeki namazın saptırıcı olarak nitelendirilmesini ispat etme taraftarı değildir, çünkü namaz en hayırlı salih ameldir. Eğer bu rivâyet bir uydurma ise, günah onu icad edenin boynunadır, yoksa bu rivâyete göre amel eden mümine zarar yoktur. Ayrıca, Cuma arefesini kıyama tahsis etmek Cuma gününü de oruç tutmaya tahsis etmek, âlimler arasında tartışma konusudur: Onlar bu uygulamanın mekrûh olup olmama noktasında birbirlerinin aksini savunmaktadırlar. Göründüğüne göre bu mekruhiyet tenzihî yani korumacı tedbir düzeyinde bir mekruhiyet içermektedir. Sadece Rezîn tarafından nakladilen namazla ilgili rivâyet zayıftır, fakat meşhur âlim İbnu’s-Salâh, Gazâlî tarafından nakledilip âlim ve bilgili insanlar tarafından da kabul gören namazla ilgili hadisi kabul eder. Namazın H. V. yüzyılda icad edildiği tartışması, namazın “bid‘at-ı seyyie: kötü bid‘at” unvanını doğrulamaz, çünkü namazın temeli Kitap ve Sunnet’e dayanır. Gerçekte bid’at-ı seyyie, ‘Alî el-Kârî’nin ifadesi ile namaz esnasında cinslerin karışması, dans etme, semâ‘ ve namazın arefesinde camilerin aydınlatılması için paraların israf edilmesidir.

Regâib namazı uygulaması sultan Kâmil Muhammed b. Ebû Bekr b. Eyyûb’un (ö.1238/1822) emriyle resmen yasaklanmıştı[170]. Fakat göründüğüne göre sultanın bu emri uzun süre etkili olamamıştır: Namaz, halkın çoğunluğu ve sûfî kardeşler tarafından geniş çapta riâyet edilen bir uygulama olarak varlığını sürdürmüş, bazı âlimlerin de tasvibini kazanmıştır.

V

Receb ayı İslâmiyette de saygı gören bir ay olarak varlığını sürdürdü. Bu meyanda Hz. Peygamber’in Receb ayında umre yaptığını belirten rivâyet gerçekten sorgulanmış; ve bir takım tartışmalara yol açmıştır[171]; fakat Mekke halkı umrelerini Receb ayında yapardı[172]. ‘Alî el-Kârî’nin Receb ayında umre yapmaya karşı tutumu olumludur. Umre meselesi ile ilgili delilleri oruç ve namaz meselesinde kullandığı delillerle oldukça benzerlik arzetmektedir. O gerçekten Receb ayında umre yapmanın, zekat vermenin ve başka salih ameller yapmanın câiz ve mükâfâta layık olduğunu ifade ederek onayını mevcut gelenekten yana kullanır[173].

‘Alî el-Kârî, Receb ayında peygamberin umre yaptığı hakkındaki rivâyeti nakletmesine ve kategorik olarak Hz. ‘Aişe’nin red edilmesine rağmen, o, Abdullah b. Zübeyr’in, Kâbe’yi yeniden inşa ettirdiği zaman Mekke halkına umre yapıp kurban kesmelerini, etlerin fakir ve yoksul insanlara dağıtılmasını emrettiğini, kutlamanın ise Receb’in yirmi yedinci gününde gerçekleştiğini belirtir[174]. el-Kârî, ashâbın, Abdullah b. Zübeyr meselesinde Hz. Peygamber’in şu sözüne göre uymak gerektiğini ifade eder:“Ashabım yıldızlar gibidir, her kime uyarsanız doğru yolu bulmuş olursunuz”[175]. el-Kârî’nin umreyi yaygın bir uygulama olarak kabul etmesi, daha çok Hz. Peygamber’e atfedilen şu sözüyle desteklenir: “Müslümanlar neyi iyi kabul ederse o Allah katında da iyi kabul edilir”[176]. (Mâ ra’âhu’l-muslimûne hasenen fe-huve indellâhi hasenun).[177]

İbn Zahîra tarafından nakledilen bir rivâyette, Mekke’de erken tarihlerde Receb ayı kutlamalarına büyük insan kitlelerinin katıldığı, Muâviye’nin, hac mevsiminde ve Receb ayında olmak üzere yılda iki kere Kâbe’de ibadet edenlere esans gönderdiği ifade edilir[178]. Halid b. Abdullah el-Kasrî, hac esnasında ve Receb ayında Safa ile Merve arasında yol boyu lambaların yakılmasını ilk emreden kişi olarak bilinir; ve bu da Süleyman b. Abdülmelik zamanında olduğu belirtilir[179].

Serv halkı umrelerini Receb ayında yapardı; Ömer b. el-Hattab’ın bu umre için onlara bir hac mükâfatının verileceği konusunda kefil olduğu söylenir[180].

Snouck Hurgronje, Hz. Peygamber’in türbesini ve evliyaların mezarlarını ziyaret etmek için Mekke’den Medine’ye yola çıkan Receb ayı kervanlarının parlak bir tanıtımını yapar[181].

-Ziyâd b. Ebîh’in kendi döneminde kadınların i‘tikâfa girmesini yasaklamasına rağmen-, Receb ayında bir camide itikafa girmeyi adayan kadın manzaralarını görmek suretiyle, tarihin erken dönemlerinde Receb ayında i‘tikâfa girildiğinin izlerine rastlamak mümkündür; Vekî‘, Şurayh’in bu mesele hakkındaki hükmünü kaydeder[182].

Receb’le ilgili yaygın uygulamalalar arasında zekatın bu ayda ödenmesi de vardır. Halbuki bu, inançlarına bağlı âlimler tarafından mekruh kabul edilmektedir[183].

Ehl-i sünnet alimleri Receb’in ortasına[184] ve ilk gününe[185] isabet eden gecelerin gözetilmesi ile ilgili rivâyeti uydurma olarak kabul ederler. Fakat çoğu insanlar yine de bu yaygın kutlamalara sarılmışlardır. ‘Abderî, Receb’in ilk günü kutlamaları ile ilgili adetlerin detaylarından bahsederken halkın bu meyanda farklı boyutlarda şekillenen tatlı türleri hazırladıklarını nakleder.

Onun belirttiğine göre bu yasaklı bir uygulamadır. Çeşitli boyutlarda yapılan tatlılara bakan ve onları yemekten kendisini uzak tutmayan insanlara mahkemede şahitlik yapmaya izin verilmezdi. Eğer bu şekilli tatlılar parçalara bölünecek olsa bile “fazilet ehli insanlar” onları satın almaya musaade etmezdi; çünkü bu tatlılar Şârî tarafından yasaklanan bir tarzda hazırlanmıştır. İnsanlar, özellikle genç ve nişanlı çiftler akrabalarına pahalı hediyeler göderirlerdi. ‘Abderî, Receb’i gözetmede dindar selef ile çağdaş halk arasında şöyle bir çizgi çizer: Dindar olan selef Receb ayında salih amel ve ibadetlerini artırır, amellerin ıslah edildiği bereketli dört haram ayın ilki olan bu aya saygı gösterirlerdi. Çağdaş insanlar ise onu yemek yemede ve dans yapmada yarışarak, pahalı hediyelere para harcayarak kutlamaktadır[186].

Yukarıda zikredilen Regâib namazı, ışıklı camilerde savurganlık içinde îfâ edilmekte; erkekler ve kadınlar camilere doluşmakta, imâmlar da bu namazın kılınışına izin vermektedirler[187].

‘Abderî tarafından Recebin yirmiyedinci gününün arefesi, saygın Mirâc gecesi ile ilgili benzer şu uygulamalar nakledilir:[188] Halk; aydınlatılmış, halıların serili olduğu, yemeklerin getirildiği, insanların yiyip içeceği bir camide toplanır. Mekrûh bir tarzda Kur’an okunur[189], lâ ilâhe illellâh yerine lâ yilâh şeklinde nerede ise kelimelerin anlaşılmadığı bir tarzda zikir yapılır. Camide, bazı insanlar Kur’an okurken diğerleri şiir okuyacak kadar düzensizlik hakimdir. İnsanlar kendilerini rahatlatmak için dışarı çıkarken, Camide ve çevresinde temizliğe riayet etmemektedirler; bazı kadınlar, erkeklerin boşalttığı bizzat caminin içindeki boş kaplara para karşılığında su taşırlar[190]. E. W. Lane Kâhire’de yapılan Receb’in yirmiyedinci gününün, Mirâc gecesi kutlamaları hakkında detayli açıklamalar yapar[191].

Sûfîler ve halkın geneli “Recebîler”[192] adı verilen özel bir abdâl[193] grubunun mevcudiyetine inanırlar.

Lahc ve Ebyân halkı, önceleri hac için Receb ayında yola çıkarlardı[194].

Irâk’ta yaygın Receb ayı uygulamaları Ahmed Hâmid es-Serrâc tarafından kaleme alınmıştır[195].  es-Serrâc’ın verdigi bilgilere göre orada Receb’in Cumartesi günlerine “sebtu’l-benât : kızların Cumartesisi” adını verirler. Bu Cumartesi günlerinde kızlar en güzel elbiselerini giyer, kutsal mezarları ziyarete giderler. Mezarların avlularında, kabre yakın bir yerde oturur, ilgi duydukları konularda sohbet ederler. Bu âdete özellikle büyük şehirlerde riâyet edilir.

“Savmu’l-yetîma: yetim kız orucu” Receb’in son Perşembe’sinde kızlar tarafından tutulan bir oruç uygulamasıdır. Bu oruç, tedavi görmüş ve üvey annesi tarafından eziyete uğramış hasta bir kızın hikayesi ile alakalıdır. Bu kız Receb’in son Perşembe gününü oruç tutmuş ve eğer Allah onu bu sıkıntısından kurtarırsa Receb’in son Perşembe gününü ebedî olarak oruç tutmayı adamış. Gizli bir yerde cerîşa denen basit bir buğday dövmesi yemeği pişirmiş, o günü oruç tutmuş ve namazda Allah’a dua etmiş. Kısa bir zaman sonra oğluna bir gelin arayan sultanın karısı, güzel fakir halli bu kızı beğenmiş ve oğluna eş olarak onu seçmiş. Evlenmişler ve mutlu olmuşlar. Genç kızlar yetime orucu tutma adetine riâyet ederler; gizli bir yerde cerîşa yemeği pişirir ve oruçlarını onunla açarlar. Oruç tutar ve dileklerini yerine getirmesi için Allah’a dua ederler.

Receb’in yirmiyedinci günü, Câferî toplumunda saygı duyulan bir gündür. Bu günde muska ve tılsımlar hazırlanır.

Recebin son Çarşamba gününe Şabiryûn adı verilir. Bu durum, bu günü oruç tutmakla mutlu olan fakir bir oduncunun hikayesi ile bağlantılıdır. Hikâyeye göre, oduncu bir keresinde, çölde bir ağacın altında uyurken üç kuş görmüş: Şahbiryûn, Mâhbiryûn, Esmâbiryûn. Kuşlar ona şöyle demişler: Receb’in son Çarşamba gününü oruç tutarsan ve orucunu arpa ekmeği, susam ve şekerle açarsan, Allah’a dua ederek önüne su dolu bir kap ve ışıklı bir kandil koyarsan, Allah sana bol bir geçim kaynağı ihsan edecek. Öyle yapmış ve gerçekte kısır olan karısı bir çocuk dünyaya getirmiş; kısa bir zaman sonra kendi çocuğu için bakıcı olarak kralın sarayına götürülmüş. Oduncu, kralın bahçesine bahçivan olmuş. Bu mutlu hayat içinde bir yıl geçtikten sonra Receb’in bu gününü oruç tutmayı unutunca başlarına şöyle bir musibet gelmiş: Kralın kızı oduncunun karısının eşliğinde banyo yaparken bir kuş mücevherlerini kapmış. Oduncu ve karısı mücevherleri çalmakla suçlanmış ve hapse atılmış. Habiste iken, Receb ayında kuş hikayesini ve bu ayda oruç tutmayı hatırlamışlar. Oduncu, bu ayın bir gününde, ölmek üzere olan bir adamı kurtarmak için acele ile yürüyen bir adam görmüş; ondan Şabiryûn orucunu açmak için gerekli olan malzemeleri getirmesini istemiş ve ona o adamı iyileştireceğine söz vermiş. Gerçekte malzemeler getirildiğinde oduncu ve karısı oruçtan sonra bu malzemeleri tüketmiş, kabı su ile doldurmuş ve kandili yakmışlar. Hasta adam iyileşmiş ve bir kuş saraya gelerek kralın kızının mücevherlerini gagasında getirmiş. Oduncu ve karısı serbest bırakılmış ve ömürleri sona erinceye kadar mutlu bir hayat yaşamışlar. Irak’ta kadınlar, Receb’in son Çarşamba’sını günün ortasına kadar oruç tutarlar; bu onların inancına göre bereket getirir. Onlar arpa ekmeği, şeker, susam, mum kandili satın alırlar ve ailece öğlen yemeğine otururlar. Oruç tutan kız Şabiryûn hikayesini anlatır.

Philby’nin kaydettiğine göre, Receb’in ilk günü, Saivun’da (Hadramevt) Recebiyye denen yöresel bir tatil günüdür; bu ayda çeşitli yöresel festivaller yapılır. Receb Ayı’nın yeni görüntüsü eski bir topçu sınıfı tarafından ateş yakılarak anons edilir[196]. Şüphesiz bu, Ramazân’la ilgili bazı uygulamaların hatırlatıcısı görünümündedir.

Receb ayı ile ilgili uygulamalar karşısında Ehl-i sünnet âlimlerinin aralıksız mücadelesi tamamen başarılı olamamıştır. Bazıları yaygın inançların baskılarına teslim olmuş ve bu tür uygulamaları güvenilir salih ameller arasında sayarak tasviplerini bazı âdetlere hibe etmişlerdir. O kadar ki Câhiliyye döneminde Receb ayına duyulan saygı bile şerefini korumuş ve çağdaş Müslüman bir âlim tarafından “bir hanîfiyye kalıntısı” olarak takdim edilmiştir[197]. Receb ayı uygulamalarına sertçe karşı çıkan inançlarına oldukça bağlı İbn Teymiyye tipinde âlimler sadece küçük bir grup olarak azınlıkta kalmıştır. Bu uygulamalar, Müslümanların yaygın inanç ve ibadetleninin temel bir parçası olarak varlıklarını sürdürmüş ve günümüze kadar gelmiştir.

***

Çevirenin Notu: Yazar gerçekten ciddi bir araştırma yapmış, ancak hadisleri genelde özel konulu risalelerden, şerhlerden ve ikinci derecede yer alan kaynaklardan almış, birinci el kaynaklardaki yerlerine hiç değinmemiştir. Ayrıca makalenin muhtevası ile ilgili daha pek çok hadisin mevcut olduğunu da belirtmek gerekiyor. Yeni bir çalışma ile, muhtevayı ilgilendiren bütün hadisler kategorize edilerek bir araya getirilebilir; temel hadis eserlerinin konuyu nasıl ele aldıkları ortaya konabilir. Yazar ayrıca içerdiği dokuz temel hadis kaynağında yer alan metinlere ulaşmada son derece önemli olan Batı orijinli Concordance’ı ya hiç kullanmamış, ya da hadis gösteriminde onun metoduna yer vermemiştir. Tercümede büyük oranda bulabildiğimiz hadislerin Concordance marifetiyle temel kaynaklardaki yerlerini de göstermeye çalıştık.

***

Bibliyografya

Abdulğanî en-Nablûsî, Zehâiru’l-mevârîs (Kâhire 1934).

Ahmed b. Hanbel, Musned, nşr. Ahmed. Muh. Şâkir (Kâhire 1949-1956).

Ahmed Hâmid es-Serrâc, Evâbidu’ş-şuhûr (Les Superstitions attachèes aux Mois), Luğatu’l-Arab (1928).

Alî el-Kârî, el-Edeb fî receb, Paris, Millî Kütüphane, Arapça El Yazma, Mecmûa No: 6084.

Alî el-Kârî, Risâletü’l-ehâdîsi’l-mevdû‘a, Paris, Millî Kütüphane, Arapça El Yazma, Mecmûa No: 6084.

el-‘Abderî, el-Madhal (Kâhire 1929).

el-‘Azîzî, es-Sirâcu’l-münîr (Kâhire 1957).

el-Behrânî, el-Hedâiku’n-nâdira fî ahkâmi’l-‘itreti’t-tâhira (Necef 1384 H).

el-Beyhâkî, es-Sunenu’l-kubrâ (Haydarabad 1356 H.).

C. Brockelmann, GAL, S I.

C. Rathjens, Die Pilgerfahrt nach Mekka (Hamburg 1948).

C. Snouck-Hurgronje, Mekka in the Latter Part of the 19th Century, trc. J. H. Monahan (Leyden 1931).

Ca‘fer Mansûr el-Yemen, Te‘vîlu’z-zekât, El Yazma, Leydin, Tasnif No. 1971.

Cemaluddîn el-Kâsimî, Islâhu’l-mesâcid mine’l-bide‘i ve’l-‘evâid (Kâhire 1341 H.).

Cevâd ‘Alî, Tarîhu’l-‘arab kable’l-İslâm (Bağdâd).

el-Câhiz, Kitâbu’l-heyevân,r. Abdusselâm Hârûn, (Kâhire 1965).

el-Cerrâhî, Keşfu’l-hafâ’ ve muzîlu’l-ilbâs (Kâhira 1351 H.).

el-Ceylânî, el-Ğunye li-tâlibi tarîkî’l-hakki azze ve celle (Kâhire 1322 H.).

el-Cumahî, Tabakâtu fuhûli’ş-şu‘arâ,r. Mahmûd Muhammed Şâkir (Kâhire 1952).

ed-Dîrînî, Tahâretu’l-kulûb (Kefru’l-Zeğârâ 1354 H.).

E. W. Lane, The Manners and Customs of the Modern Egyptians (Londra 1954).

Ebû Dâvûd, Sahîhu suneni’l-mustafâ (Kâhire 1348 H.).

Ebû Nu‘aym, Ehbâru İsfahân,r. S. Dedering (Leiden 1931).

Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-kulûb (Kâhire 1932).

Ebû Ubeyd, Garîbu’l-hadîs,r. Muh. ‘Azimuddîn (Haydarabad 1964).

Ebû Şâme, el-Bâ‘is alâ inkâri’l-bida‘i ve’l-hevâdis,r. Muhmûd Fuâd Minkâra et-Terâbulsî (Kâhire 1955).

Ebûl’l-Mehâsin el-Hânefî, el-Mu‘tasar mine’l-muhtasar (Haydarabad 1362 H.).

EI “‘Atîra” md. (Ch. Pellat).

EI, Receb” md. (M. Plessner).

el-Enbârî, Şehu’l-kasâidi’s-sab‘i’t-tivâl,r. Abdusselâm Hârûn, (Kâhire 1963).

el-Esyûtî, el-Kenzu’l-medfûn (Kâhire 1288 H.).

F. Buhl, Das Leben Muhammeds (Heidelberg 1955).

el-Fâkihî, Tarîhu Mekke, El yazma, Leydin, Tasnif No: 463.

el-Fâsî, Şifâu’l-ğarâm (Kâhire 1965).

el-Ferrâ, el-Eyyâm ve’l-leyâlî ve’ş-şuhûr,r. İbrâhim el-İbyârî (Kâhire 1956)

G. E. von Grunebaum, Muhammadan Festivals (New York 1951)

G. E. von Grunebaum, “The Sacred Character of Islamic Cities”, Mèlanges Taha Hüsain,r. Abdurrahman Bedevî, (Kâhire 1962).

el-Gazâlî, İhyâu ‘ulûmi’d-dîn, (Kahîre 1933).

H. Lammens, el-Hicâratü’l-mu’ellehe (Maşrık 1939).

Hamd b. Muh. el-Hattâbî, Me‘âlimu’s-sunen (Haleb 1933).

el-Hâkim, el-Müstedrek (Haydarabad 1342 H.).

el-Halebî, İnsânu’l-‘uyûn (Kâhire 1932).

el-Hatîb el-Bağdâdî, Mûdihu evhâmi’l-cem‘ ve’t-tefrîk (Haydarabad 1960).

el-Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, (Kâhire 1352 H.).

İbn Abdilberr, el-İsti‘âb,r., Alî Muh. el-Bicâvî (Kâhire ts.).

İbn Bâbûyeh, Sevâbu’l-a‘mâl ve ‘ikâbu’l-a’mâl (Tahrân 1385 H.).

İbn Dihye, Fetâvâ İbnu’s-Salâh (Kahire 1348 H., (Haydarabad 1958).

İbn Dureyd, el-İştikâk,r. Abdusselâm Hârûn, (Kâhire 1958).

İbn Hacer, Buluğu’l-merâm,r. Muh. Hâmid el-Fıkkî (Kâhire 1933).

İbn Hacer, Tehzîbu’t-tehzîb (Haydarabad 1326 H.).

İbn Hallikân, Vefeyâtu’l-a’yân,r. Ahmed Ferîd Rifâ‘î (Kâhire ts.).

İbn Hecer el-Heysemî, en-Ni‘metu’l-kubrâ ale’l-âlem bi-mevlidi seyyidi benî Âdem, El yazma (kendi kitaplığımda mevcut).

İbn Kayyim el-Cevziyye, Zâdu’l-me‘âd (Zurkânî şerhinin kenarında).

İbn Kuteybe, el-Meâni’l-kebîr (Haydarabad 1949).

İbn Kuteybe, el-Meânî’l-kebîr, (Abdurrahmân b. Yahyâ el-Yemenî).

İbn Kuteybe, Tefsîru garîbi’l–Kur‘ân,r. Ahmed Sakr (Kâhire 1958).

İbn Mâce, Sunenu’l-Mustafâ (Kâhire 1349 H.).

İbn Mucâvir, Descriptio Arabiae Meridionalis,r. O. Löfgren (Leydin 1951).

İbn Sunnî, A’mâlu’l-yevm ve’l-leyla (Haydarabad 1358 H.).

İbn Zehîra, el-Câmi‘a’l-latîf, fî fadli Makkete ve ehlihâ (Kâhire 1921).

İbn ‘Asâkir, rîh (Tehzîb), nşr. Ahmed ‘Ubeyd (Damascus 1351 H.).

İbnu’d-Deyba, Temyîzu’t-tayyib mine’l-habîs fîmâ yedûru ‘alâ elsineti’n-nâs mine’l-hadîs (Kâhire 1324 H.).

İbnu’l-Arabî, Muhatarâtu’l-ebrâr (Kâhire 1906).

İbnu’l-Cevzî, Kit. el-Mevdû‘ât,r. Abdurrahman Muh. Osman (Kâhire 1966).

İbnu’l-Cevzî, Sıfetu’s-safva (Haydarabad 1355 H.).

İbnu’l-Esîr, Câmi’u’l-usûl min ehâdîsi’rresûl,r. Muh. Hâmid el-Fikkî (Kâhire 1950).

İbnu’l-Esîr, en-Nihâye,r. et-Tenâhî (Kânire 1963)

J. Goldziher, Muh. Studien (Halle 1890).

J. Goldziher, “Neue Materialien zur Litteratur des Überlieferungwesens bei den Muhammedanern”, ZDMG L (1896).

J. Wellhausen, Reste arabischen Heidentums (Skizzen und Vorarbeiten) (Berlin 1887).

K. Wagtendonk, Fasting in the Koran (Leiden 1968).

Kâsim el-Kaysî, Tarîhu’t-tefsîr (Bağdâd 1966).

el-Kundûzî, Yenâbi‘u’l-mevedda (Necef 1965).

el-Kelâ‘î, el-İktifâ‘ fî meğâzi’l-mustafâ ve’s-selâseti’l-hulefâ‘,r. H. Massè (Cezayır) 1931).

el-Kurtubî, Fevâtu’l-vefeyât,r. Muh. Muhyiddîn Abdulhamîd (Kâhire 1951).

M. Guadefroy-Demombynes, Le Pèlerinage à la Mekke (Paris 1923).

Muh. Abd el-Luknevî, Ikâmetu’l-hucca alâ enne’l-iksâre mine’t-taabudi leyse bi-bit’a,r. Abdulfettâh Ebû Ğudda (Haleb 1966).

Muh. Abdulhayy el-Leknevî, erRef‘ ve’t-tekmîl,r. Abdulfettânh Ebû Ğudde (Haleb, ts.).

Muh. b. Fattâl, Ravdatu’l-vâ‘izîn (Necef 1966).

Muh. b. Hasan el-‘Amilî, el-Cevâhiru’s-seniyye fi’l-ehâdisi’l-kudsiyye (Necef 1964) .

Muh. Fuâd Abdulbâkî, el-Lü’lü’ü ve’l-mercân fîmâ’t-tafaka aleyhi’ş-şeyhân (Kâhira 1949).

Müslim, Sahîh (Kâhire 1285 H.).

el-Meclisî, Bihâr, (Tahran 1386 H.).

el-Meclisî, Bihâr, (yeni neşir).

el-Menbicî, Kit. es-semâ‘i ve’rraks -İbn Teymiyye’nin Mecmû‘atu’rresâili’l-kubrâ’sında- (Kâhire 1323 H.).

el-Merzûkî, el-Ezmine ve’l-emkine (Haydarabad 1332 H.).

el-Muttakî el-Hindî, Kenzu’l-‘ummâl (Haydarabad 1954).

en-Nebhânî, el-Fethu’l-kebîr (Kâhire 1350 H.)

en-Nevevî, Fetâvâ el-İmâm en-Nevevî (el-mesâilu’l-mensûra),r. Alâuddîn b. el-Attâr (Kahire 1352 H.).

en-Nuveyrî, Nihâyetu’l-ereb (yb. Kâhire 1964).

Philby, Sheba’s Daughters (Londra 1939).

el-Pattanî, Tezkiratu’l-mevdû‘ât (Kâhire 1343 H.).

S. D. Goitein, Studies in Islamic History and Institutions (Leiden 1966).

Sibt İbnu’l,Cevzî, Mir‘âtü’z-zamân, El Yazma Karaçelebi.

es-Sahâvî, el-Mekâsidu’l-hasene fî beyâni kesîrin mine’l-ehâdîsi’l-muştehira,r. Abdullah Muh. es-Sadîk (Kâhire 1956).

es-Sehmî, rihu Curcân (Haydarabad 1950).

es-Semerkândî, Tenbîhu’l-ğâfilîn (Kâhire 1347 H.).

es-Subkî,Tabakâtu’ş-şâfi‘iyyeti’l-kubrâ,r. el-Hilv, et-Tenâhî (Kâhire 1966).

es-Sulemî, Âdâbu’s-suhba (Kudüs 1954).

es-Suyûtî, ed-Durru’l-mensûr (Kâhire 1314 H.).

es-Suyûtî, el-Câmiu’s-sağîr, (Kâhire 1320 H.).

es-Suyûtî, el-Hâvî li’l-fetâvî,r. Muh. Muhyiddîn ‘Abdulhamîd (Kâhire 1959).

es-Suyûtî, el-Leâlî’l-masnûa fî’l-ehâdîsi’l-mevdû’a (Kâhire ts.).

es-Suyûtî, el-Vesâil ilâ musâmereti’l-evâil,r. Esed Teles (Bağdâd 1950).

eş-Şâtıbî, el-Cumân fî ahbâ­ri’z-zamân, El yazma, British Müzesi, Tasnif No. 3008.

eş-Şevkânî, el-Fevâidu’l-mecmû’a fî’l-ehâdîsi’l-mevdûa,r. Abdurrahman el-Muallimî el-Yemenî (Kâhire 1960).

eş-Şevkânî, Neylü’l-evtâr (Kâhire 1347 H.).

el-Mecâlisu’l-mustansiriyya,r. Muh. Kâmil Hüseyn (Kâhire ts.).

Turtûşî, Kit. el-havâdis ve’l-bida‘,r. Muh. et-Tâlibî (Tunus 1959).

et-Tâberî, Tefsîr,r. Mahmûd Muh. Şâkir, No. 20471, No. 20505.

et-Tebrîzî, Mişkâtu’l-mesâbîh (Karaçi).

et-Tirmizî, Sahîh, (Kâhire 1931).

et-Tûsî, Emâlî, (Necef 1964).

el-Vekî‘, Ahbâru’l-kudât,r. Abdulazîz el-Merâğî (Kâhire 1947).

W. Gottschalk, Das Gelübde nach àlterer arabischer Auffassung (Berlin 1919).

W. Robertson Smith, Lectures on Religion of the Semites (Londra 1914)

ez-Zeccâcî, Emâlî (Kâhire 1935).

ez-Zehebî, Mîzânu‘l-i‘tidâl,r. Alî Muh. el-Bicâvî (Kâhire 1963).

ez-Zehebî, Tezkiretu’l-huffâz (Haydarabad 1958).

ez-Zerkeşî, el-İcâbe li-irâdi mâ’stedrekethu ‘Âişe ala’s-sahâbe,r. Saîd el-Afgânî (Damaskus 1939).

ez-Zurkânî, Şerhu ‘ala’l-mevâhibu’l-ledunniyye (Kâhire 1325 H.).

***

M.J. KISTER, “Receb Ayı Allah’ın Ayıdır…”, (Tercüme: Cemal Ağırman), Tasavvuf İlmi ve Araştırma Dergisi, Yıl: 1, Sayı: 3, Nisan, Ankara 2000.

***


**Bu makale M. J. Kister’in daha önceden yayınlanan makalelerinden oluşan Studies in Jahiliyya and Early İslam (Edit. Myriam Rosen – Ayalon, London 1980) adlı kitabın XII. bölümünde, 191-223 sayfaları arasında yer alan “Rajab is The Month of God…” başlıklı makalenin tercümesidir.

***Cumhuriyet Üniversitesi İlâhiyât Fakültesi Hadis ABD Öğretim Üyesi.

[1] Bk. EI, “Receb” md. (M. Plessner); S. D. Goitein, Studies in Islamic History and Institutions (Leiden 1966), s. 92-93; J. Wellhausen, Reste arabischen Heidentums (Skizzen und Vorarbeiten) (Berlin 1887), s. 74, 93; G. E. von Grunebaum, Muhammadan Festivals (New York 1951), s. 36. W. Gottschalk, Das Gelübde nach àlterer arabischer Auffassung (Berlin 1919), s. 106-107; K. Wagtendonk, Fasting in the Koran (Leiden 1968), s. 106; M. Guadefroy-Demombynes, Le Pèlerinage à la Mekke (Paris 1923), IV, 192-198; C. Rathjens, Die Pilgerfahrt nach Mekka (Hamburg 1948), s. 66. [Yukarıdaki kitaplar yazarlarının isimleriyle aktarılmıştır.]

[2] Bk. EI2 “‘Atîra” md. (Ch. Pellat); F. Buhl, Das Leben Muhammeds (Heidelberg 1955), s. 88; (ayrıca bk. age., not 246); el-Enbârî, Şehu’l-kasâidi’s-sab‘i’t-tivâl, nşr. Abdusselâm Hârûn, (Kâhire 1963), s. 294, 484; İbn Kuteybe, el-Meâni’l-kebîr (Haydarabad 1949), I, 67; en-Nuveyrî, Nihâyetu’l-ereb (yb. Kâhire 1964), III, 120; İbn Dureyd, el-İştikâk, nşr. Abdusselâm Hârûn, (Kâhire 1958), s. 280 (hadisin farklı bir versiyonu şöyledir: Her Müslümana her sene bir ‘atîra gerekir; ‘atîra Muharrem ayında kesilen bir [kurbanlık] koyundur. Fakat [Kurban Bayramı] kurban(ı) bunu neshetmiştir [kaldırmıştır]. Burada kutsal ay olarak Muharrem ayı geçmektedir, Receb ayı değil); J. Wellhausen, s. 94, 115-116; W. Gottschalk, s. 119; W. Robertson Smith, Lectures on Religion of the Semites (Londra 1914), s. 227-228; K. Wagtendonk, s. 36; el-Câhiz, Kitâbu’l-heyevân, nşr. Abdusselâm Hârûn, (Kâhire 1965), I, 18.

[Hadisin bir versiyonunda Ebû Dâvûd bu hadisin mensûh olduğunu belirmektedir. Edâhî 1. Hadisin bu versiyonu için ayrıca bk. Tirmizî, Adâhî 18; Nesâî, Fera‘ 1; İbn Mâce, Edâhî 2; Ahmed b. Hanbel, IV, 215, V, 76. (çev)].

[3] Bk. J. Wellhausen, s. 94; el-Ferrâ, el-Eyyâm ve’l-leyâlî ve’ş-şuhûr, nşr. İbrâhim el-İbyârî (Kâhire 1956), s. 12-13; el-Merzûkî, el-Ezmine ve’l-emkine (Haydarabad 1332 H.), I, 282, 90, 278; el-Cumahî, Tabakâtu fuhûli’ş-şu‘arâ, nşr. Mahmûd Muhammed Şâkir (Kâhire 1952), s. 61; Lisânu’l-‘Arab, “smm, nsl, rcb” mdl.; Turtûşî, Kit. el-havâdis ve’l-bida‘, nşr. Muh. et-Tâlibî (Tunus 1959), s. 123, 125; ‘Alî el-Kârî, el-Edeb fî receb, Paris, Millî Kütüphane, Arapça El Yazma, Mecmûa No: 6084, vr. 65a

“Receb ayına el-asamm [sağır] deniyor, çünkü o ayda ‘Vah kavmim!‘ ve ‘Yetişin, baskın var!‘ gibi imdat çağırıları duyulmuyor; ve yine o ayın ne sabahında ve ne de akşamında silah sesleri duyulmuyor”; İbn Kuteybe, Tefsîru garîbi’l–Kur‘ân, nşr. Ahmed Sakr (Kâhire 1958), s. 185. [Ahmed b. Hanbel, V, 512’de yer alan bir ha­diste “şehru’llahi’l-esamm: Allah’ın sağır ayı” olarak Zilhicce ayı zikredilmektedir. Hadiste bu ayda Cahiliyye döneminde kan dökmenin, mal ve ırza dokunmanın ya­sak olduğuna, bu aya hürmeten dokunulmadığına işaret edilmektedir. (çev.)]

[4] Bk. S. D. Goitein, s. 92, 93; K. Wagtendonk, s. 117, 120-122.

[5] Bk. el-Kelâ‘î, el-İktifâ‘ fî meğâzi’l-mustafâ ve’s-selâseti’l-hulefâ‘, nşr. H. Massè (Cezayır) 1931), I. 123-124; el-Ceylânî, el-Ğunye li-tâlibi tarîkî’l-hakki azze ve celle (Kâhire 1322 H.), I, 196.

[6] Ahmed b. Hanbel, Musned, nşr. Ahmed. Muh. Şâkir (Kâhire 1949-1956), XII, 104, No. 7135 ve XIV, 171, No. 7737; es-Suyûtî, el-Câmiu’s-sağîr, (Kâhire 1320 H.), II, 202; L ‘A, “fr‘” md.; krş. W. Robertson Smith, s. 227, not 3, ve s. 462-465; eş-Şevkânî, Neylü’l-evtâr (Kâhire 1347 H.), V, 119; Ebûl’l-Mehâsin el-Hânefî, el-Mu‘tasar mine’l-muhtasar (Haydarabad 1362 H.), I, 274; Ebû Dâvûd, Sahîhu suneni’l-mustafâ (Kâhire 1348 H.), II, 8; el-Hâkim, el-Müstedrek (Haydarabad 1342 H.), IV, 236; el-Muttakî el-Hindî, Kenzu’l-‘ummâl (Haydarabad 1954), V, 48, No. 428; et-Tirmizî, Sahîh, (Kâhire 1931), VI, 311-312; Müslim, Sahîh (Kâhire 1285 H.), II, 159; el-‘Azîzî, es-Sirâcu’l-münîr (Kâhire 1957), III, 473, vd.; et-Tebrîzî, Mişkâtu’l-mesâbîh (Karaçi), s. 129. [Buhârî, Akîka 3, 4; Müslim, Edâhî 38; Ebû Dâvûd, Edâhî 19; Tirmizî, Edâhî 15; Nesâî, Fer‘ 1; İbn Mâce, Zebâih 2; Dârîmî, Edâhî, 8; Ahmed b. Hanbel, II, 239, 279, 490 (çev.)].

[7] Hakkında bilgi için bk. ez-Zehebî, Mîzânu‘l-i‘tidâl, nşr. Alî Muh. el-Bicâvî (Kâhire 1963), III, 263-268, No. 6383; İbn Hacer, Tehzîbu’t-tehzîb (Haydarabad 1326 H.), VIII, 48-55, No. 80.

[8] Nesâî, Fera‘ 1; Ahmed b. Hanbel, III, 485. (çev.)

[9] Nesâî, Fera‘ 1; Ahmed b. Hanbel, II, 409. (çev.)

[10] Ahmed b. Hanbel, XI, 4-7, No. 6713; eş-Şevkânî, Neyl, V, 119; es-Suyûtî, el-Câmi‘u’s-sağîr, II, 67; el-Muttakî el-Hindî, V, 48, No. 427; el-Azîzî, II, 467, vd.

[11] Hakkında bilgi için bk. İbn Abdilberr, el-İsti‘âb, nşr., Alî Muh. el-Bicâvî (Kâhire ts.), s. 1467, No. 2534; İbn Hacer, Tehzîb, X, 78; agm., el-İsâbe, VI, 72, No. 7842.

[12] Bazı rivayetlerde “adhât” şeklindedir.

[13] İbn Hacer, el-İsâbe, VI, 72; Ebû Nu‘aym, Ehbâru İsfahân, nşr. S. Dedering (Leiden 1931) I, 73; Şevkânî, Neyl, V, 117; L ‘A, “atr” md.; Ebû’l-Mehâsin el-Hanefî, I, 274; Abdulğanî en-Nablûsî, Zehâiru’l-mevârîs (Kâhire 1934), III, 95; es-Suyûtî, el-Câmi’u’s-sağîr, II, 60 [Hadisin başka bir versiyonu için bk.

  Ebû âvûd, Edâhî 1;Tirmizî, Edâhî 18; Nesâî, Fera‘ 1; İbn Mâce, Edâhî 2; Ahmed b. Hanbel, IV, 215, V, 76. (çev)] (az farklı bir versiyonla: “Her ev halkının her Receb ayında bir koyun ve her Kurban Bayramı’nda da bir koyun kurban etmesi gerekir”); el-Muttakî el-Hindî, V, 48, No. 429 ve V, 57, No. 500-502; el-Beyhâkî, es-Sunenu’l-kubrâ (Haydarabad 1356 H.), IX, 260; Müslim, II, 159; Ebû Dâvûd, II, 2; İbnu’l-Esîr, en-Nihâye, nşr. et-Tenâhî (Kânire 1963), III, 178: (“Her müslümana bir Kurbah bayrımı kurbanı ve bir de ‘atîra kurbanı gerekir”); İbnu’l-Esîr, Câmi’u’l-usûl min ehâdîsi’r-resûl, nşr. Muh. Hâmid el-Fikkî (Kâhire 1950), IV, 121, No. 1624.

[14] Ebû Ubeyd, Garîbu’l-hadîs, nşr. Muh. ‘Azimuddîn (Haydarabad 1964), I, 194-195; L ‘A, “atr” md. (Ebû Ubeyd’in görüşü farklı olarak kaydedilir. Birinci hadis daha sahihtir ); ayrıca nâşirin İbnu’l-Esîr’in Cêmi’u’l-usûl’ deki notuna bk. IV, 122 (Ebû Ubeyde, “lâ fara‘a…” hadisinin, “alâ ehli külli beytin…” hadisini neshet­tiğini belirtir.)

[15] Hamd b. Muh. el-Hattâbî, Me‘âlimu’s-sunen (Haleb 1933), II, 226. [Ebû Dâvûd, Edâhî 1. (çev.)]

[16] Ay. (“‘Atîra, Receb ayında kurban edilen bir koyundur’ hadisi, ‘atîrayi açıklamaktadır; bu ‘dinin hükmüne uygundur’ hadisinin mânâsına benzemektedir [metinde: “et-te­deyyuni” şeklindedir]); L‘A, “atr” md.’inde (doğrusu: ed-dîni: şeklindedir); İbnu’l-Esîr, en-Nihâye, III, 178’de de (doğrusu: ed-dîni: şeklindedir).

[17] Krş. İbnu’l-Esîr, Câmîu’l-usûl, IV, 122, Not. 1 : Hattâbî şöyle der: Bu hadisin isnâdı zayiftır; Ebû Ramla mechûl bir kişidir, hakkında bilgimiz yoktur.

[18] el-Beyhâkî, IX, 262 vd.; Tirmizî, VI, 312 (İbnu’l-Arabî’nin şerhinden naklen).

[19] Bk. İbn Abdilberr, s. 1657, No. 2952; İbn Hacer, el-İsâbe, VI, 8, No. 7549.

[20] el-Hatîb el-Bağdâdî, Mûdihu evhâmi’l-cem‘ ve’t-tefrîk (Haydarabad 1960), II, 333, No. 177 (“Biz Receb ayında kurban keserdık” ); Ebû’l-Mehâsin el-Hanefî, I, 274; el-Beyhâkî, IX, 312; eş-Şevkânî, Neyl, V, 118; Müslim, II, 159 (Nevevî şerhinde). [Ayrıca bk. Nesâî, Fera‘ 3. (çev.)]

[21] Bk. İbn Hacer, Tehzîb, XI, 131, No. 212.

[22] el-Beyhâkî, IX, 312.

[23] Ebû’l-Mehâsin el-Hanefî, I, 274; ayrıca bk. İbnu’l-Esîr, Câmîu’l-usûl, IV, 122, Not. 1 : İbn Sîrîn ilim ehli arasında Receb ayında ‘atîre kesenlerdendir; ayrıca ‘atîre hakkında bazı şeyler naklederdi de onları mensûh görmezdi.

[24] Hakkında bilgi için bk. İbn Abdilberr, s. 294, No. 417; İbn Hacer, el-İsâbe, I, 298, No. 1454; agm.,Tehzîb, II, 151, No. 257.

[25] el-Hâkim, IV, 232; İbn Sa‘d, Tabakât, (Beyrut 1958), VII, 64; el-Muttakî el-Hindî, V, 48, No. 430; Ebû’l-Mehâsin el-Hanefî, I, 257; eş-Şevkânî, Neyl, V, 118; Müslim, II, 159 (Nevevî şerhinde). [Nesâî, Fera‘ 1; Ahmed b. Hanbel, III, 485. (çev.)]

[26] Hakkında bilgi için bk. İbn Abdilberr, s. 1523, No. 2652; İbn Hacer, el-İsâbe, VI, 231, No. 8674, Tehzîb, X, 417, No. 751.

[27] el-Hâkim, IV, 235; Ebû Dâvûd, II, 8; Müslim, II, 159 (Nevevî şerhinde); Ebû’l-Mehâsin el-Hanefî, I, 274; el-Muttakî el-Hindî, V, 56, No. 490 (krş. age., V, 57, No. 499); eş-Şevkânî, Neyl, V, 118; el-Azîzî, I, 189. [Ebû Dâvûd, Edâhî 19; Nesâî, Fera‘ 2, 3; İbn Mâce, Zebâih 2; Ahme b. Hanbel, V, 75, 76. (çev.)]

[28] Ebû’l-Mehâsin el-Hanefî, I, 274-275 vd.; ayrıca bk. el-Azîzî, I, 189.

[29] el-Beyhâkî, IX, 313; eş-Şevkânî, Neyl, V, 119; ayrıca bk. İbnu’l-Esîr, Câmîu’l-usûl, IV, 122, Not. 1: Hadislerin arasını cem etmek için “fara‘a de vâcib değil­dir, ‘atîra de vâcib değildir” denilmiştir.

[30] el-Azîzî, I, 189, satır 9, dip nottan; Müslim, II, 159 (Nevevî şerhinde); el-Beyhâkî’den naklen İbnu’l-Esîr, Câmîu’l-usûl, IV, 122’de Mihnef b. Suleym’ın rivâyetini açıklayarak şöyle demektedir: -Şayet hadis sahih ise- hadiste, ‘atire nin müstehab olduğu kastedilmiştir; çünkü hadis fara‘a ile ‘atîre’yi cemetmiştir; ‘atîre icmâ ile vacib değildir.

[31] Bk. İbnu’l-Esîr, Câmîu’l-usûl, IV, 122, Not. 1: Yahsubî şöyle demektedir: Bazı selef âlimler, ‘atîrenin eski hükmü üzere bırakıldığını söylemişlerdir.

[32] H. Lammens, el-Hicâratü’l-mu’ellehe (Maşrık 1939), s. 97.

[33] Cevâd ‘Alî, Tarîhu’l-‘arab kable’l-İslâm (Bağdâd), V, 238.

[34] Ayrıca bk. el-Beyhâkî, III, 4, IV, 291 orada “Allah’ın ayı” olarak Muharrem ayı zikredilmektedir: (Ramazân ayından sonra en faziletli oruç, Muharrem dedikleri Allah’ın ayında tutulan oruçtur); Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-kulûb (Kâhire 1932), I, 111, satır 7; İbn Mâce, Sunenu’l-Mustafâ (Kâhire 1349 H.), I. 530, vd. (ayrıca bk. age., Muh. b. Abdulhâdî el-Hanefî şerhi). [Ayrıca bk. Müslim, Sıyâm 202, 203. (çev.)]

[35] Ayrıca bk. el-Beyhâkî, III, 4, IV, 291 orada “Allah’ın ayı” olarak Muharrem ayı zikredilmektedir: (Ramazân ayından sonra en faziletli oruç, Muharrem dedikleri Allah’ın ayında tutulan oruçtur); Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-kulûb (Kâhire 1932), I, 111, satır 7; İbn Mâce, Sunenu’l-Mustafâ (Kâhire 1349 H.), I. 530, vd. (ayrıca bk. age., Muh. b. Abdulhâdî el-Hanefî şerhi). [Ayrıca bk. Müslim, Sıyâm 202, 203. (çev.)]

[36]Ahmed b. Hanbel, V, 412’de “Şehrullahi’l-esamm” olarak “Zilhicce”den bahsedilmektedir. (çev.)

[37] Bk. İbn Bâbûyeh, Sevâbu’l-a‘mâl ve ‘ikâbu’l-a’mâl (Tahrân 1385 H.), s. 52.

[38] Bk. Zehebî, Mîzânu’l-i‘tidâl, I, 78, No. 272.

[39] Bk. Zehebî, III, 331, No. 6645.

[40] İbn Hacer, Tebyînu’l-‘aceb, s. 14.

[41] Age., s. 29.

[42] Bk. Muh. b. Fattâl, Ravdatu’l-vâ‘izîn (Necef 1966), s. 396; İbn Bâbûyeh, Sevâbu’l-a‘mâl, s. 52.

[43] G. E. von Grunebaum, “The Sacred Character of Islamic Cities”, Mèlanges Taha Hüsain, nşr. Abdurrahman Bedevî, (Kâhire 1962, s. 26-27.

[44] ez-Zurkânî, Şerhu ‘ala’l-mevâhibu’l-ledunniyye (Kâhire 1325 H.), I. 131, satır 4; İbn Hecer el-Heysemî, en-Ni‘metu’l-kubrâ ale’l-âlem bi-mevlidi seyyidi benî Âdem, El yazma (kendi kitaplığımda mevcut), vr. 19a, satır 1.

[45] ez-Zurkânî, age., I. 132, satır 19 (‘Abderî’nin Madhal’inden naklen); ayrıca bk. İbn Hecer el-Heysemî, en-Ni‘metu’l-kubrâ, vr., 19a, satır 3-6; el-Meclisî, Bihâru’l-en­vâr, XX, 113, satır 25 (taşbasma neşri); ayrıca krş. es-Suyûtî, el-Hâvî, I, 305 vd.

[46] İbn Hecer el-Heysemî, en-Ni‘metu’l-kubrâ, vr., 12b; eş-Şâtıbî, el-Cumân fî ahbâ­ri’z-zamân, El yazma, British Müzesi, Tasnif No. 3008, vr. 48a.

[47] el-Halebî, İnsânu’l-‘uyûn (Kâhire 1932), I, 68; ez-Zurkânî, age., I. 105, satır 10.

[48] es-Suyûtî, ed-Durru’l-mensûr (Kâhire 1314 H.), II, 235 vd.; İbn Kayyim el-Cevziyye, Zâdu’l-me‘âd (Zurkânî şerhinin kenarında, I, 58); İbnu’l-Cevzî, Sıfetu’s-safva (Haydarabad 1355 H.), I, 27; el-Gazâlî, İhyâu ‘ulûmi’d-dîn, (Kahîre 1933), I, 328.

[49] İbn Bâbûyeh, Sevâbu’l-a‘mâl, s. 57; et-Tûsî, Emâlî, (Necef 1964), I, 44; el-Behrânî, el-Hedâiku’n-nâdira fî ahkâmi’l-‘itreti’t-tâhira (Necef 1384 H.), XIII, 362-363; el-Meclisî (Tahran 1386 H.), XVIII, 189.

[50] ez-Zurkânî, age., I. 306, 308; el-‘Abderî, el-Madhal (Kâhire 1929), I, 294, satır 10; bk. ed-Dîrînî, Tahâretu’l-kulûb (Kefru’l-Zeğârâ 1354 H.), s. 93, satır 11; EI, “Mirâc” md.; Ebû Tâlib el-Mekkî, I, 93; el-Gazzâlî, I, 328; ‘Alî el-Kârî, el-Edeb, vr. 66a.

[51] el-Kundûzî, Yenâbi‘u’l-mevedda (Necef 1965), s. 16.

[52] ed-Dîrînî, age., s. 93.

[53] es-Sehmî, Târihu Curcân (Haydarabad 1950), s. 184; es-Sahâvî, el-Mekâsidu’l-hasene fî beyâni kesîrin mine’l-ehâdîsi’l-muştehira, nşr. Abdullah Muh. es-Sadîk (Kâhire 1956), s. 224, No. 510; el-Cerrâhî, Keşfu’l-hafâ’ ve muzîlu’l-ilbâs (Kâhira 1351 H.), I, 423, No. 1358; Suyûtî, el-Câmiu’s-sağîr, II, 21 vd.; İbn Hacer, Tebyînu’l- ‘aceb, s. 10 vd.; el-Ceylânî, I, 200; eş-Şevkânî, el-Fevâidu’l-mecmû’a fî’l-ehâdîsi’l-mevdûa, nşr. Abdurrahman el-Muallimî el-Yemenî (Kâhire 1960), s. 439 vd.; agm., Neyl, IV, 210; İbn Bâbûyeh, s. 52; el-Pattanî, Tezkiratu’l-mevdû‘ât (Kâhire 1343 H.), s. 116 vd.; ayrıca “Şabân benim ayımdır Ramazân Allah’ın ayıdır…” şeklinde farklı bir rivayet için bk. el-Cerrhahî, Keşf‘, II, 9, No. 1551 ve İbn Bâbûyeh, Emâlî, s. 13; yine ayrıca bk. ‘Alî el-Kârî, el-Edeb, vr. 65a vd.; agm., Risâletü’l-ehâdîsi’l-mevdû‘a, vr. 61a.

[54] İbn Hacer, Tebyînu’l- ‘aceb, s. 13.

[55] Nûh’un Câmi‘’ si için bk. : ez-Zehebî, Mîzânu’l-i‘tidâl, IV, 279, No. 9143.

[56] ed-Durru’l-mensûr, III, 236 vd.; (ayrıca Suyûtî’nin tefsirlerindeki zayıf ve uy­durma rivayetler için bk. Kâsim el-Kaysî, Tarîhu’t-tefsîr (Bağdâd 1966), s. 132).

[57] el-Behrânî, XIII, 381 vd.; krş. Ca‘fer Mansûr el-Yemen, Te‘vîlu’z-zekât, El Yazma, Leydin, Tasnif No. 1971, vr. 38a: (“Receb Allah’ın ayı, Şabân benim ayım, Ramazan da Alî’nin ayıdır”.)

[58] es-Semerkândî, Tenbîhu’l-ğâfilîn (Kâhire 1347 H.), s. 116; İbn Hacer, Tebyînu’l- ‘aceb, s. 14; el-Pattanî, Tezkiratu’l-mevdâ‘ât, s. 116 vd.; es-Sehâvî, s. 299, No. 740; İbnu’d-Deyba, Temyîzu’t-tayyib mine’l-habîs fîmâ yedûru ‘alâ elsineti’n-nâs mine’l-hadîs (Kâhire 1324 H.), s. 137; eş-Şevkânî, el-Fevâid, s. 440 vd.; ayrıca şöyle ilginç bir Şi‘î rivâyet için bk. el-Meclisî, Bihâr, XXXVII, 53 (yeni neşir) : “Muhammed, ümmeti arasında diğer aylara nisbetle Ramazân ayı gibidir; Muhammed’in âli [aile fertleri], ümmeti arasında diğer aylara nisbetle Şabân ayı gibidir; Alî, Muhammed’in âli arasında Şabân’ın en iyi günleri gibidir, mesela Şabân’ın onbeşinci günü gibi. Muhammed’in ailesinden olup ona inananlar, Şabân’a nisbetle Receb ayı gibidirler”.

[59] Krş. J. Goldziher, “Neue Materialien zur Litteratur des Überlieferungwesens bei den Muhammedanern”, ZDMG L (1896), s. 482: “Teologlar nadir bir cüretle ka­rar vermek mecburiyetinde kaldıkları durumlarda kendi özel görüşlerinin peygam­berin sözlerine uygun olduğunu veya mensub oldukları kendi ekollerinin Peygamber’in izindeki ekol olduğunu ifade ederler. Bunlar, İslâm cemaatının ta­nınmış kişilerini uzun süre takip edenler olarak tanınmış, büyük bir otorite ka­zanmak için de Peygambere dayanmışlardır.”

[60] el-Ceylânî, I, 200; es-Suyûtî, el-Câmiu’s-sağîr, I, 91, vd.; el-‘Azîzî, I, 513; ez-Zehebî, Mîzânu’l-i‘tidâl, IV, 189, No. 8797; el-Behrânî, XIII, 381; İbn Bâbûyeh, s. 52; İbn Hacer, Tebyînu’l-‘aceb, s. 5-8; Muh. b. Fattâl, s. 401; el-Muttakî el-Hindî, VIII, 360, No. 2646; ez-Zurkânî, VIII, 128; et-Turtûşî, s. 125; ‘Alî el-Kârî, el-Edeb, vr. 65a; es-Suyûtî, el-Hâvî li’l-fetâvî, nşr. Muh. Muhyiddîn ‘Abdulhamîd (Kâhire 1959), I, 145; ayrıca krş. el-Esyûtî, el-Kenzu’l-medfûn (Kâhire 1288 H.), s. 74.

[61] İbn ‘Asâkir, Târîh (Tehzîb), nşr. Ahmed ‘Ubeyd (Damascus 1351 H.), VII, 137; el-‘Azîzî, I, 513; es-Suyûtî, ed-Durru’l-mensûr, III, 235; el-Muttakî el-Hindî, VIII, 409, No. 2967-2968; ed-Dîrînî, s. 93, satır 3; ez-Zurkânî, VIII, 128; Ebû Şâme, el-Bâ‘is alâ inkâri’l-bida‘i ve’l-hevâdis, nşr. Muhmûd Fuâd Minkâra et-Terâbulsî (Kâhire 1955), s. 55.

[62] el-Ceylânî, I, 197; İbn Hacer, Tebyînu’l-‘aceb, s. 17; es-Suyûtî, ed-Durru’l-men­sûr, III, 235; eş-Şevkânî, el-Fevâid, s. 440, satır 12; ‘Alî el-Kârî, el-Edeb, vr. 65a.

[63] İbn Hacer, Tebyînu’l-‘aceb, s. 17.

[64] el-Ceylânî, I, 196, vd.

[65] Age. I, 197.

[66] İbn Hacer, Tebyînu’l-‘aceb, s. 28; el-Ceylânî, I, 205.

[67] İbn Hacer, Tebyînu’l-‘aceb, s. 27; es-Suyûtî, ed-Durru’l-mensûr, III, 235, vd.; el-Ceylânî, I, 205; ‘Alî el-Kârî, el-Edeb, vr. 65a.

[68] İbn Hacer, Tebyînu’l-‘aceb, s. 28.

[69] el-Ceylânî, I, 205.

[70] K. Waktendonk, s. 117-118.

[71] et-Tâberî, Tefsîr, nşr. Mahmûd Muh. Şâkir, XVI, 479, No. 20471 ve s. 489, No. 20505.

[72] el-Ceylânî, I, 201.

[73] el-Behrânî, XIII, 381; es-Suyûtî, el-Leâlî’l-masnûa fî’l-ehâdîsi’l-mevdû’a (Kâhire ts.), II, 115; bk. İbn Hacer, Tebyînu’l-‘aceb, s. 23.

[74] el-Muttakî el-Hindî, VIII, 360, No. 2967-2648.

[75] Age., VIII, 360, No. 2647; es-Suyûtî, el-Câmiu’s-sağîr, II, 45; el-‘Azîzî, II, 391.

[76] el-Ceylânî, I, 201, vd.

[77] Bk. İbnu’l-Cevzî, Kit. el-Mevdû‘ât, nşr. Abdurrahman Muh. Osman (Kâhire 1966), II, 206-207.

[78] el-Ceylânî, I, 202; Ebû Tâlib il-Mekkî, I, 93; el-Gazâlî, I, 328.

[79] el-Ceylânî, I, 202.

[80] Age., I, 204.

[81] “Yevmen ” kelimesi İbnu’l-Cevzî’nin Mevzûât’ ı ve Suyûtî’nin Leâlî’ sinda hazfedilmiştir.

[82] Krş. Muh. b. Hasan el-‘Amilî, el-Cevâhiru’s-seniyye fi’l-ehâdisi’l-kudsiyye (Necef 1964), s. 140.

[83] İbnu’l-Cevzî’nin Mevzûât’ ı ve Suyûtî’nin Leâlî’ sinda beş günün mükâfatı zikre­dilmemiştir.

[84] Şu eserlerde rivâyet burada sona eriyor: İbnu’l-Cevzî, Mevzûât, II, 206, İbn Hacer, Tebyînu’l-‘aceb, s. 12, es-Suyûtî, Leâlî, II, 115, satır 2 (fakat Ceylânî, Ğunya, I, 198’de şöyle bir ziyade vardır: (“Yanından geçen her mu­karreb melek ve her gönderilmiş peygamber, ona ‘ne mutlu sana, sen emîn olan­lardansın’ diyerek geçer” ); Ceylânî’nin Ğunye’sinde rivâyetin devamında farklı ifade­ler yer alır: Başka bir ifadede ‘onbeş’e şu zi­yade vardır…; İbn Hacer, Tebyînu’l-‘aceb, s. 12, vd.

[85] Tutulan on gün orucun mükafatı için yukarıya bak.

[86] el-Ceylânî, I, 198-199; es-Suyûtî, el-Leâlî, II, 114-115; İbn Hacer, Tebyînu’l-‘aceb, s. 10-12, 29-30; krş. İbn Bâbûyeh, s. 52-57 vd. (Receb’in otuzuna kadar de­vam ediyor); Muh. b. Fattâl, 396-400 (Receb’in otuzuna kadar devam ediyor); bk. es-Sehmî, s. 56 vd., 302 vd.

[87] J. Goldziher, Muh. Studien (Halle 1890), II, 160; el-Behrânî, XIII, 400; ez-Zeccâcî, Emâlî (Kâhire 1935), s. 134.

[88] el-Behrânî, XIII, 401 (Recebin birinci ve onbeşinci günü orucunun mükafatı hak­kında ayrıca bk. age., s. 381, 396).

[89] Bk. K. Waktendonk, s. 121.

[90] İbn Mâce, I. 531 (“Peygamber (s.a.) Receb orucunu yasakladı.” ); eş-Şevkânî, Neyl, IV, 210; krş. Receb ayının tamamını oruç tutma­nın yasak edildiğine dair: Ahmed b. Hanbel, I, 231, no. 181; Turtûşî, s. 130; el-Hatîb el-Bağdâdî, II, 227; K. Waktendonk, s. 121 (ve not 4)

[91] İbn Hacer, Tebyînu’l-‘aceb, s. 33; ez-Zehebî, Mizânu’l-i’tidâl, II, 104, No. 3015.

[92] Bk. İbn Hacer, Tehzîb, III, 193, No. 370; ez-Zehebî, Mizân, II, 12, No. 2631.

[93] Bk. İbn Hacer, Tehzîb, III, 417, No. 764.

[94] İbn Hacer, Tebyînu’l-‘aceb, s. 31 vd.-32 vd.; eş-Şevkânî, Neyl, IV, 210 satır 8 dn’dan.

[95] Tabakâtu’ş-şâfi‘iyyeti’l-kubrâ, nşr. el-Hilv, et-Tenâhî (Kâhire 1966), IV, 12-13.

[96] Aşağıya bak.

[97] eş-Şevkânî, Neyl, IV, 209-210.

[98] ez-Zurkânî, VIII, 124-125.

[99] Age., VIII, 126; ayrıca bk. eş-Şevkânî, Neyl, IV, 210 vd.; el-Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, III, 192.

[100]ez-Zurkânî, VIII, 126. Bu rivâyet İbn Hacer tarafından şöyle bir hikaye ile nakle­dilmiştir: “Bir kadın Hz. ‘Aişe’nin evine girer ve Receb ayında oruç tuttuğunu söyler. Buna karşılık Hz. ‘Aişe ona şöyle der: ‘Şabân ayında oruç tut, çünkü fazi­let Şabân ayında tutulan oruçtadır.‘” Daha sonra Hz. ‘Aişe yukarıda geçen Hz. Peygamber’in sözünü nakleder. Bk. İbn Hacer, Tebyînu’l-‘aceb, s. 33.

[101]ez-Zurkânî, VIII, 127.

[102]es-Sirâcu’l-munîr, II, 391-392.

[103]Bk. ez-Zehebî, Tezkiretu’l-huffâz, IV, 1430, No. 1141.

[104]Bu fetvâ için bk. Fetâvâ İbnu’s-Salâh (Kahire 1348 H.), s. 21.

[105]Bk. el-Kutubî, Fevâtu’l-vefeyât, nşr. Muh. Muhyiddîn Abdulhamîd (Kâhire 1951), I, 594, No. 234.

[106] Bk. C. Brockelmann, GAL, S I, 566.

[107] “Salâtü’r-râğibîne” ifadesi ile burada şüphesiz Regâib namazı kastedilmiştir.

[108] Ebû Şâme, s. 55, 57.

[109] Bk. İbn Hallikân, Vefeyâtu’l-a’yân, nşr. Ahmed Ferîd Rifâ‘î (Kâhire ts.) VI, 127-136.

[110] et-Turtûşî, s. 128; İbn Hacer, Tebyînu’l-‘aceb, s. 32. [Bu manada Hz. Aişe’den (rh) gelen rivayetler için bk. Müslim, Sıyâm 174, 176; Tirmizî, Savm 57; Nesâî, Sıyâm 35, 70; İbn Mâce, Sıyâm 30; Ahmed b. Hanbel, III, 159, 252, VI, 39, 228. (çev.)]

[111] ez-Zurkânî, VIII, 127; ayrıca bk. el-Azîzî, II, 392, satır 23 (Nevevî’nin görüşü).

[112] Muh. Fuâd Abdulbâkî, el-Lü’lü’ü ve’l-mercân fîmâ’t-tafaka aleyhi’ş-şeyhân (Kâhira 1949), II, 22 vd., No. 711; İbn Hacer, Buluğu’l-merâm, nşr. Muh. Hâmid el-Fıkkî (Kâhire 1933), s. 137, No. 701. [Müslim, Sıyâm 176. (çev.)]

[113] el-Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, (Kâhire 1352 H.), III, 192; ayrıca bk. age: “Şabân ve Ramazân’ı birbirine ekleyerek oruç tutardı”. [Ümmü Seleme’den (rh.) “Resûlüllah (s.a.) Şaban ve Ramazan ayı dışında peş peşe iki ayı oruç tuttuğunu görmedim”; Tirmizî, Savm 37; ayrıca bk. Müslim, Sıyâm 176. Aişe’den (rh.) “…Şaban ayının tamamını oruç tutardı. Onda orucu pek az bırakırdı.” Müslim, Sıyâm 176. (çev.)]

[114] el-Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, III, 191; İbn Hacer, Tebyînu’l-‘aceb, s. 9 vd.

[115] “Münker” in tanımı için bk. Muh. Abdulhayy el-Leknevî, er-Ref‘ ve’t-tekmîl, nşr. Abdulfettânh Ebû Ğudde (Haleb, ts.) s. 92-99.

[116] Bk. Zehebî, Mizânu’l-i‘tidâl, IV, 488, No. 9877.

[117] İbn Hacer, Tebyînu’l-‘aceb, s. 10, satır 1.

[118] et-Turtûşî, s. 128.

[119] eş-Şevkânî, Neyl, IV, 210 (Buradaki rivâyet İbn Şeybe’nin Musannef’ inden alınmıştır. Wagtendonk’un [s. 121, not 3] “bunlar belli bir zaman sonra mey­dana gelmiş rivâyetlerdir” şeklindeki sözü asla kabul edilemez.); et-Turtûşî, s. 129; İbn Hacer, Tebyînu’l-‘aceb, s. 32, el-Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, III, 191; Cemaluddîn el-Kâsimî, Islâhu’l-mesâcid mine’l-bide‘i ve’l-‘evâid (Kâhire 1341 H.), s. 76-77; el-Muttakî el-Hindî, VIII, 409, No. 2966; Ebû Şâme, s. 38; el-Menbicî, Kit. es-semâ‘i ve’r-raks -İbn Teymiyye’nin Mecmû‘atu’r-resâili’l-kubrâ’­sında- (Kâhire 1323 H.), II, 369 vd.

[120] et-Turtûşî, s. 129.

[121] Age., s. 129.

[122] Age., s. 129; el-Kâsimî, s. 77; Ebû Şâme, s. 38.

[123] et-Turtûşî, s. 129-130 vd.

[124] Age., s. 130-131 vd.; İbn Hacer, Tebyînu’l-‘aceb, s. 34-35; el-Kâsimî, s. 77-78; Ebû Şâme, s. 38 (et-Turtûşî’den naklen).

[125] Bk. Zehebî, Tezkiretu’l-huffâz (Haydarabad 1958), IV, 1420, No. 1136.

[126] el-Azîzî, II, 391, satır 6 dip nottan; yukarıya bk.

[127]Ebû Şâme, s. 37.

[128]Age., s. 38.

[129]Age., s. 55.

[130]Bk. Zehebî, Mizânu’l-i‘tidâl, IV, 209, No. 8888.

[131]Bk. Zehebî, Mizânu’l-i‘tidâl, III, 520, No. 7404.

[132]Bk. İbn Sunnî, A’mâlu’l-yevm ve’l-leyla (Haydarabad 1358 H.), s. 178; es-Suyûtî, el-Câmiu’s-sağîr, II, 105; el-Hatîb el-Bağdâdî, Mûdihu evhâm, II, 473; el-Cerrâhî, I, 186, No. 554; Alî el-Kârî, el-Edeb, vr. 65a, vd.; el-Meclisî, Bihâr, XX, 338 (taşbasma neşri). [Ahmed b. Hanbel, I, 259. (çev.)]

[133]Bk. Zehebî, Mizânu’l-i‘tidâl, II, 94, No. 2967.

[134]Bk. Zehebî, Mizânu’l-i‘tidâl, III, 429, No. 7036.

[135]Bk. Zehebî, Mizânu’l-i‘tidâl, I, 106, No. 421.

[136]Ebû Şâme, s. 55.

[137]eş-Şevkânî, el-Fevâid, s. 426.

[138] Age., s. 420; bk. Zehebî, Mizân, III, 430; es-Suyûtî, el-Leâlî, I, 457.

[139] Ebû Şâme, s. 55 satır 5 dip nottan.

[140] Ebû Şâme, s. 56 vd.

[141] Bk. Zehebî, Mizân, I, 10-15, No. 15.

[142] Bk. Zehebî, Tezkiretu’l-huffaz, I, 193, No. 187.

[143] İbnu’l-Cevzî, el-Mevdûât, II, 206. Ayrıca onun isnadları değerlendirmesi hak­kında bk. age., s. 207-28.

[144] Ebû Şâme, s. 32-33.

[145] Alî el-Kârî, el-Edeb, vr. 65b.

[146] Alî el-Kârî, el-Ehâdîsi’l-mevdû‘a, vr. 61a.

[147] Age., vr. 61a.

[148] Agm., el-Edeb, vr. 65b.

[149] el-Menbicî, II, 306; İbnu’l-Cevzî, el-Mevdûât, II, 208. ( “Receb’in ve bu ayda tutulan orucun fazileti ile ilgili Resûlüllah’dan (s.a.) bize nakledilen hiçbir şey sahîh de­ğildir.” ); el-Cerrâhî, II, 421.

[150]İbn Hacer, Tebyîn, s. 25-26; eş-Şevkânî, el-Fevâid, s. 439, satır 9-12 (rivâyetin başı).

[151]Abdulkâdir el-Ceylânî, I, 200.

[152]Age., I, 200.

[153] Age., I, 201.

[154] el-Meclisî, XX, 338 (taşbaskı neşri).

[155] el-Fevâid, s. 440.

[156] el-Mecâlisu’l-mustansiriyya, nşr. Muh. Kâmil Hüseyn (Kâhire ts.), s. 112.

[157] Fakat Regâib namazı, önceleri Şabân ayının orta namazı diye anılırdı, bk. Ebû Şâme, s. 29, satır 8 dip nottan.

[158] İbn Hacer, Tebyîn, s. 19-21; Ebû Şâme, s. 29-32; Abdulkâdir el-Ceylânî, I, 204-205; es-Suyûtî, el-Leâlî, II, 55-56; eş-Şevkânî, el-Fevâid, s. 47-50; el-Meclisî, XX, 344 (taşbaskı neşri); İbnu’l-Cevzî, el-Mevdûât, II, 124-125.

[159] İhyâ (Kâhire 1289 H.), I, 182 (Gazâlî bu namazı ifâ etmede Kudus halkının ar­zulu olduğunu ifade etmektedir).

[160] en-Nevevî, Fetâvâ el-İmâm en-Nevevî (el-mesâilu’l-mensûra), nşr. Alâuddîn b. el-Attâr (Kahire 1352 H.), s. 28; el-Abderî, IV, 259.

[161] Bk. Ebû Şâme, s. 30-31; eş-Şevkânî, el-Fevâid, s. 49, n. 1; es-Suyûtî, el-Leâlî, II, 56 vd.; ez- Zehebî, Mizânu’l-i‘tidâl, III, 142, No. 5879; Cemaluddîn el-Kâsimi, s. 105-106; el-Pattânî, s. 43-44; ‘Alî el-Kârî, el-Ehâdîsi’l-mevdû‘a, vr. 61a. Söylendiğine göre İbnu’l-Cehdam, ölümünden önce bu rivâyetin uydurma olduğunu itiraf etmiştir; krş. Sibt İbnu’l,Cevzî, Mir‘âtü’z-zamân, El Yazma Karaçelebi 284. vr. 272b-273b.

[162] Yukarıya bk. dn. No. 154.

[163] et-Turtûşî, s. 121-122; ayrıca bk. age., nâşirin 4 nolu notu, M. Talbi.

[164] el-Madhal, IV, 248-282.

[165] Age., s. 277-282 (Abdusselâm b. Ebî Kâsım es-Sulemî eş-Şâfî‘î, Ebû Muham­med b. Abdulazîz olarak da anılır).

[166] el-Madhal, I, 293-294.

[167] Vr. 61a.

[168] Vr. 65a.

[169] en-Nebhânî, el-Fethu’l-kebîr (Kâhire 1350 H.), III, 318.

[170] Cemâluddîn el-Kâsimî, s. 105.

[171] Ahmed b. Hanbel, VII, 233, 248 (No. 5383, 5416; ayrıca neşreden tarafından ve­rilen referansa da bk., IX, 3, 131, 210 (No. 6126, 6295, 6430); ez-Zerkeşî, el-İcâbe li-irâdi mâ’stedrekethu ‘Âişe ala’s-sahâbe, nşr. Saîd el-Afgânî (Damaskus 1939), s. 114-16; el-Beyhâkî, V, 11; M. Guadefroy-Demombynes, s. 193, not 2.

[172] eş-Şevkânî, el-Fevâid, s. 440; el-Pattanî, 117, satır 11-12 (i‘timâd değil, i‘timâr oku). Ayrıca bk. el-Fâsî, Şifâu’l-ğarâm (Kâhire 1965), I, 98: Mekke halkı her sene Receb’in yirmi yedinci gecesinde umre ziyareti yapar ve bu umreyi de İbn Zubeyr’e nisbet ederlerdi. Krş. C. Snouck-Hurgronje, Mekka in the Latter Part of the 19th Century, trc. J. H. Monahan (Leyden 1931), s. 66.

[173] el-Edeb, vr. 65b.

[174] Bk. K. Wagtendonk, s. 107.

[175] Bk. Muh. Abd el-Luknevî, Ikâmetu’l-hucca alâ enne’l-iksâre mine’t-taabudi leyse bi-bit’a, nşr. Abdulfettâh Ebû Ğudda (Haleb 1966), s. 48-51 (ayrıca bk. neşrede­nin referansı, age.); es-Sulemî, Âdâbu’s-suhba (Kudüs 1954), s. 80, not 239. [Ayrıca bk. Aclunî, Keşfu’l-hafâ, I, 147, No: 281. Aclunî, hadisin sihhati konusunda bir şey söylememektedir. (çev.)]

[176] Bu rivâyet için bk. İbn Deybâ, s. 179 (ayrıca bk. age.’in referanslarına); el-Cerrâhî, II, 188, No. 2214; Muh. Abulhayy el-Leknevî, s. 53.

[177] Alî el-Kârî, el-Edeb, vr. 66a.

[178] İbn Zehîra, el-Câmi‘a’l-latîf, fî fadli Makkete ve ehlihâ (Kâhire 1921), s. 110 vd.

[179] es-Suyûtî, el-Vesâil ilâ musâmereti’l-evâil, nşr. Esed Teles (Bağdâd 1950), s. 35 (“Safâ ile Merve arasını ilk aydınlatan kişi Halid b. Abdullah’dır”.); el-Fâkihî, Tarîhu Mekke, El yazma, Leydin, Tasnif No: 463, vr. 443a.

[180] İbn Mucâvir, Descriptio Arabiae Meridionalis, nşr. O. Löfgren (Leydin 1951), I, 26 vd. (“Halkın hac etmesinin gayesi Receb’in başında umre yapmaktı. Müminlerin em­îri Ömer b. el-Hattab onlara bu umrenin makbul bir hacca denk olduğu konu­sunda kefil olurdu”.)

[181] Mekka, s. 60

[182] el-Vekî‘, Ahbâru’l-kudât, nşr. Abdulazîz el-Merâğî (Kâhire 1947), II, 325, 360.

[183] eş-Şevkânî, el-Fevâid, s. 440, satır 6-7; ayrıca bk. Abdulkâdir el-Geylânî, I, 196, satır 6 dip nottan; el-Pattânî, 117 satır 10 (Alî el-Kârî’nin farklı görüşü için yukarıya bak)

[184] eş-Şevkânî, el-Fevâid, s. 50; İbn Hacer, Tebyîn, s. 22; es-Suyûtî, el-Leâlî, II, 57; İbnu’l-Cevzî, el-Mevdûât, II, 126.

[185] İbnu’l-Cevzî, II, 123; es-Suyûtî, el-Leâlî, II, 55; İbn Hacer, Tebyîn, s. 17 (ayrıca bk. Abdulkâdir el-Geylânî, I, 202).

[186] el-Abderî, I, 291-293.

[187] Age., I. 293.

[188] Bu namazlar için bk.Abdulkâdir el-Geylânî, I, 205; İbn Asâkir, Târih, VII, 344 (fakat Recebin yirmi dokuzuncu günü kaydedilmiş, yirmi yedinci günü kayde­dilmemiştir); İbn Hacer, Tebyîn, s. 18, 27-28; Alî el-Kârî, el-Edeb, vr. 65b (es-Suyûtî’nin el-Câmiu’l-kebîr’ inden nakledilmiştir); İbnu’l-Cevzî, II, 124-126.

[189] “Kuran akuyan kişi, nameli ve tağanni ile okuma yüzünden Kur’an’da olmayan bir takım şeyleri ilâve ediyor ve onda olan bazı şeyleri de noksanlaştırıyordu. Hatta bu nameli okuyuş, söylemekte oldukları bir takım şarkı namesine dönüşü­yordu…”

[190] el-Abderî, I, 294-298.

[191] The Manners and Customs of the Modern Egyptians (Londra 1954), s. 473-476)

[192] Bk. EI2., “Abdâl” md.; ayrıca bk. el-Cerrhahî, I, 25, No. 35; es-Suyûtî, ed-Durru’l-mensûr, I, 320, 321.

[193] İbnu’l-Arabî, Muhatarâtu’l-ebrâr (Kâhire 1906), I, 245.

[194] İbnu’l-Mucâvir, I, 105.

[195] Evâbidu’ş-şuhûr (Les Superstitions attachèes aux Mois), Luğatu’l-Arab (1928), VI, 28-32.

[196] Sheba’s Daughters (Londra 1939), s. 278.

[197] İbn Kuteybe, el-Meânî’l-kebîr, I, 67, not 3 (Abdurrahmân b. Yahyâ el-Yemenî)

***

 
Yorum yapın

Yazan: Aralık 6, 2007 in • Tercüme Makaleler

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: