RSS

Hz. Peygamber’den Davranış Modelleri

06 Ara

“Hz. Peygamber’den Davranış Modelleri”, Diyanet İlme Dergi Cilt: 37, Sayı: 3, Temmuz-Ağustos-Eylül, 2001, s. 37-60

 

  

Hz. Peygamber’den Davranış Modelleri* [pdf]

Buhârî’nin Kitâbu’l-İmân, İlim ve Edeb

Bölümlerinden Seçme Hadisler

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN**

GİRİŞ

 “Peygamber-Mümin İlişkisi” ve “Peygamberin Hayatından Davranış Modelleri” seçmek, Müslümanın hayatında birbirine bağlı iki temel unsurdur. Peygamber’e inanan insanlar, öncelikle Müslüman olarak Peygamberle olan münasebetlerini ve bu münasebetten doğan sorumluluklarını bilmek durumundadırlar; daha sonra bu bağlamda Peygamber’in hayatını model olarak seçmelidirler. Bir kimsenin, Peygamber’in konumunu ve icra ettiği fonksiyonu yeterince bilmeden sorumluluğunu idrak etmesi; bu bilince ulaşmadıkça da onun hayatını model olarak seçmesi zordur.

Allah Teâlâ elçisini bütün insanlığa uyulması gereken güzel bir örnek[1] olarak göndermiştir. Bu sebeple her zaman ve her çağda olduğu gibi, gittikçe vahiyden uzaklaşılan günümüz dünyasında, onun teblîğ ettiği mesaja ve kendisinin örnekliğine daha çok ihtiyaç vardır. Onun hayatı ve mesajı, inançta ve yaşantı modellerinin seçiminde meydana gelecek sapmalar için bir süzgeç vazifesi görecek, Müslümanların hayatı için bir kıstas veya bir mihenk taşı olacaktır. İnsanlık onu tanıdıkça, daha iyi bilinmesi ve tanınması neticesinde, zaman zaman Müslümanlar arasında görülen inanç ve davranış sapmaları görülmeyecek veya en azından asgari bir seviyeye inecektir.

Hz. Peygamber’in hayatından davranış modelleri sunmadan önce, “model alma ihtiyacı”nın olup olmadığını, -varsa- bu ihtiyacın nereden kaynaklandığını sorgulamak gerekir.

“Bilimsel ve teknik alanda bu denli ilerlemenin kaydedildiği bu çağda, insanların ne gibi davranışlarda bulunacaklarına dair kendi kendilerine karar veremezler mi?”; diğer bir ifade ile; “insanlar hep başkalarına bağımlı olarak mı yaşayacaklar?”; ya da, “Bin dört yüz küsur sene önce farklı bir coğrafyada, farklı bir iklimde ve değişik sosyo-kültürel şartlar içinde yaşanmış bir hayattan davranış modelleri çıkarmaya ihtiyaç var mıdır, varsa böyle bir ihtiyaç nereden doğmaktadır? Böyle bir uygulama çağın gerisinde kalmak anlamına gelmez mi?” şeklinde, gelebilecek muhtemel sorulara cevap aramak, konunun önemini kavrama açısından yararlı olacağı kanaatindeyiz. Şurası muhakkak ki, model seçilecek hayat bir peygamber hayatı ve Allah’tan gelen ilâhî mesajın bizâtihi canlı bir uygulaması ise, mesaj da bütün insanları ilgilendiriyorsa elbette ki bu sorulara verilecek cevap farklı bir anlam kazanacaktır. Bu durumda söz konusu soruların sağlıklı cevabını; ancak varlıklara gerçek makam ve konumlarını ve varlık aleminde icra ettikleri fonksiyonları idrak etmekte bulabiliriz.

Zaman ve mekândan münezzeh olan Yüce Allah, kavram ve düşünsel olarak idrakimiz dahilindedir. İdrak ve düşünce alanında varlıklar için bir konum ya da fonksiyonel bir derecelendirme söz konusu olduğunda en yüce mevki Allah’a aittir. Çünkü O, her şeyin yaratıcısı, kâinatın tek sahibi ve hükümranıdır. O’nun dışında var olan her şey, yaratılandır. Yaratanla yaratılan, diğer bir ifade ile Rab ile kul arasındaki bağ ve kul açısından bu bağdan doğan sorumluluklar, bu çerçevede düşünülmesi gerekmektedir. Çünkü, kul Rabbinin makamını, azametini, gücünü, her şeye kâdir olduğunu bilir, idrak ederse, sorumluluk bilinci içerisinde hem kulluk hem de toplumsal görevini daha bir özenle yerine getirecektir.

Varlık aleminde Allah Teala’nın yarattığı sayısız varlıklar içerisinde en üst konuma sahip olanlar, insan nesli içinden seçilen peygamberlerdir. İnsanın bu konumu, Allah’ın ona vermiş olduğu akıl sayesindendir. Onun için Allah Teâlâ onu, “şan ve şeref sahibi”[2] ve “yeryüzünün halifesi”[3] olarak yaratmış; diğer bir ifade ile insana, yeryüzünde Allah’ın iradesini hakim kılma, yani O’nun iradesi doğrultusunda yaşama görevini vermiştir. İnsanın yaratılış gayesi olan “kulluk”[4], Allah’ın iradesi doğrultusunda yaşamakla mümkündür. Yaptıklarından sorumlu tutulacak olmasının sebebi de yine akıldır. Çünkü ancak bu sayede yaptıklarını düşünerek, bilerek ve aklederek, bilinçli bir şekilde yapabilmektedir.

“Peygambere karşı Müslümanların taşıdığı sorumluluklar” konusunun odak noktası, Peygamber’in konumudur. Bu nokta hakkıyla idrak edildiğinde, sorumlulukların yerine getirilmesine o oranda olumlu etki sağlayacaktır.

Her şeyden önce Peygamber bir beşerdir[5]; yani melek değil insandır. Ancak alelâde bir insan da değildir. Peygamberlerin, insanlık tarihinde icra ettikleri fonksiyon gereği, bazı farklı özelliklerinin bulunması tabiidir. Aksi halde, peygamberlerin icra ettikleri fonksiyonu herkes yapabilecek, dolayısıyla onlara ihtiyaç kalmayacaktı. Bundan dolayıdır ki, yaratılmışlar içerisinde en yüce konum onlara verilmiştir.

Şunu da belirtmek gerekir ki, peygamberlik kesbî değil, vehbîdir. Hiç kimse çalışarak, gayret sarf ederek peygamber olamaz. Peygamberler bu görevi, ancak Allah’ın bildirmesi ile üstlenirler.

I. PEYGAMBERİN KONUMU

Peygamber’in konumunu belirtirken olaya vahiy perspektifinden ve insanlık tarihinde ifa ettiği fonksiyon açısından bakmak gerekir. Bu durumda Hz. Peygamber’in konumuna, biri, şahsiyet olarak değeri; diğeri; insanlık tarihinde ifa ettiği görev ve bizi ilgilendiren yönü itibarı ile değeri  noktalarında bakmak gerekir.

A. Peygamber Kavramı

Farsça bir sözcük olan peygamber, sözlükte,”Tanrıdan haber getiren, elçi”[6] anlamındadır. Terim olarak Türkçede, “Yüce Allah’ın, kullarına haber iletmek, dinini onlara bildirmek için bizzat seçip görevlendirdiği kimse”, “Allah elçisi, resûl, nebî”[7] anlamına gelmektedir.

Peygamber, bir taraftan, Allah’tan vahyi olduğu gibi insanlara ulaştıran, diğer taraftan da ilâhî vahyi en iyi şekilde uygulayarak diğer insanlara örneklik edendir. Peygamberi örnek almak da, onun hayatını iyi öğrenmek, daha sonra doğru değerlendirmekle mümkündür.

B. Peygambere Duyulan İhtiyaç

Peygamberlere duyulan ihtiyaç, insanın yaratılış gayesi ile doğrudan ilgilidir. Kur’an’da Allah Teâlâ, “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım”[8] buyurarak, insanın yaratılış gayesinin “Allah’a kulluk etmek”  olduğunu belirtmektedir.

İnsan akıl yürütme yöntemi ile bir yaratıcının var olduğu hükmüne varabilir. Allah Teâlâ akla bu yeteneği vermiş, Kur’an’da da, Hz. İbrahim’in şahsında akıl yürütme yöntemi ile Allah’ı bulma örneğini göstermiştir[9]. Yine insan, fıtrî bir meleke  ve iç saik ile yaratıcıya kulluk etmenin gereğini de idrak edebilmektedir. Ancak yaratıcısı hakkında ve O’na nasıl kulluk edeceğine dair sağlıklı ve doğru bir bilgiye akıl yürütme ile varması mümkün değildir. Çünkü ibadetle ilgili meseleler aklî değil, vahyîdir; yani akıl yürütme ile keşfedilen değil, vahy yoluyla bilinebilen hususlardır. Zira hak dinler, akıl kaynaklı değildirler; vahy, yani ilâhî kaynaklı olup akılla uyum halindedirler. Akıl kaynaklı olsalardı şârî yani din koyucusu akıl, diğer bir ifade ile insan  olurdu. Bu da kulun, kula kul olması anlamına gelir. Halbuki mutlak şarî Allah’ tır. Bu durumda Allah ile kul arasında yaratılış gayesi olan “kulluk” un nasıl olacağını bildirecek bir vasıtaya ihtiyaç vardır. Kula kul olmaktan kurtulmanın tek yolu da Allah’a kul olmak, yani iradesine uymaktır.

Ayrıca Allah Teâlâ, hükmü gereği insanlarla tek tek konuşmaz; mesajını insanlara ancak peygamberler aracılığı ile bildirir[10].

Peygamber, Allah’ın insanlık için seçmiş olduğu dini getiren ve öğreten insandır. Allah’ın bizler için seçtiği ve razı olduğu din ise İslâm’dır[11]. İslâm, genel manada Hz. Adem’den günümüze kadar gelen hak dinlerin ortak adı, özel manada da Hz. Muhammed’in, tebliği ile görevlendirildiği son dinin adıdır.

İlk insan Hz. Adem’in aynı zamanda peygamber olması, insanoğlunun ilk andan itibaren din ile, diğer bir ifade ile vahiy ile iç içe yaşadığını gösterir. Bu demektir ki din insanlık tarihi kadar eskidir ve fıtrî bir ihtiyaçtır. İnsanın, din olmadan insanlığını tam olarak gerçekleştiremeyeceği, ilmî bir gerçektir. Dine ve ahlâka ihtiyaç duymadan hayatın sürdürülemeyeceği de bir gerçektir. Bunun aksini düşünmek, insan gerçeğini ve insanın varlık yapısını göz ardı etmek demektir. İnsanın dinsiz olarak yapamaması, hayatını sürdürememesi insanın karakteristik özelliğidir. Dinsiz olduklarını sananlar aslında hiçbir şeye inanmıyor değillerdir.

Din, insanın ahlâkîleşmesi, bir başka deyişle insanîleşmesi içindir. Zira dinin amacı, insanı her yönüyle,”insân-ı kâmil”  olgunluğuna ulaştırmaktır. Onun için din insan içindir ve insanlık için vazgeçilmez bir unsurdur. O kadar ki, din insanı ilgilendiren her alana girer. Bu sebeple dini yalnız Allah ile insan arasında bir ilişkiye indirgemek de doğru değildir. İnsanın, yaratıcısı Allah ile her zaman ilişkisi vardır. Dinin öncelikle düzenlediği ilk alan, insanın Allah ile kurduğu ilişkiler alanıdır. İnsanın bir de kendi cinsleri ve fiziki çevresiyle girdiği ilişkiler vardır ve din, bu ilişkilerin de nasıl olacağını belirler.

İnsan sadece bilgi sahibi olan değil, aynı zamanda eylemde bulunan bir varlıktır ve hangi eylemlerinin iyi, hangisinin kötü olduğuna; neleri yapıp, neleri yapmaması gerektiğine karar vermesi bir zarurettir. İyi-kötü, sevap-günah, helal-haram gibi kavramlar, söz konusu karara etki etmekle beraber, aynı zamanda bize var olanın değil, var olması veya var olmaması gerekenin bilgilerini veren anahtar terimlerdir. Olgu ve hadiseler hakkındaki bilgileri, bilim; olması gereken veya değerler dünyasıyla ilgili ilk bilgi kaynağımız dindir.

İnsan aynı zamanda sosyal bir varlıktır. Karşılıklı bir takım kurallara uyma mecburiyeti vardır. İnsanlar arasında insanî bir hayatın te’sisi için gerekli olan nizam ve düzen; din, ahlâk ve hukûkun koymuş olduğu değerler ile sağlanabilir. Günah, ayıp ve yasak gibi değerler insan hayatını disipline ve sistematize eden önemli unsurlardır. Sosyal barış ve huzuru sağlamak bu sayede mümkündür.

Akıl, duygu ve telkîn insanın davranışlarına etki eden unsurlardır. Duygu, insan ile Allah arasında bir ilişki kurma ihtiyacını uyandırır. Akıl bu ilişkiyi tanımlar; telkin de kişiyi bu ilişkiden doğan davranışlara sevke der. Ayrıca dinin insana ulaşması ve öğretilmesi konusunda peygamberlerin önemi tartışılmazdır. Dini koyan Allah’tır; ancak onu eksiksiz bir şekilde beşeriyete sunan, peygamberlerdir. Bu sebeple gerçek dindarlık, peygamberi doğru anlamak ve onu layıkıyla örnek almakla mümkün olabilir.

Şunu da iyi bilmek gerekir ki, Peygamberin hayatı; İslamî bütün değerlerin hayat bulup müşahhas hale geldiği bir alandır. Her ahlakî değer, gerektiği kadar ve gerektiği şekilde onun hayatında yer almıştır. Bütün bu gereklilikler peygamberin varlığını zorunlu kıldığı gibi konumunu da belirtmektedir.

C. Hz. Peygamber’in Üstün Şahsiyeti

Burada Hz. Peygamber’in insan olarak sergilediği üstün şahsiyet  söz konusudur. O, zaman ve coğrafî sınırları aşan, kıyamete kadar da bütün zaman, coğrafya  ve iklimlerde geçerli olacak olan üstün bir şahsiyet sergilemiş, ilâhî vahiy ile özdeşleşerek, Yüce Allah’ın murat ettiği ideal insan prototipini numune olarak insanlığa sunmuştur.

Peygamberin bütün insanlığa numune-i imtisal olarak sunulması, üstün ahlâk ve şahsiyette onu aşan birinin bulunmamasını zorunlu kılar. Tabiî olarak uyulan, uyanlardan her zaman ve her yönüyle üstün olmalıdır. Aksi halde uyanlar yükselecekleri yerde alçalmış olurlar. Bu sebeple Yüce Allah elçisini en güzel yaratılış ve ahlâkî vasıflarla donatmış, onun bu üstün ahlâkını; “Gerçekten sen, pek yüce bir ahlâka sahipsin!”[12] ifadesiyle tescil ederek bütün insanlığa duyurmuş, Hz.

Peygamber’in kendisi de bizatihi bu üstün ahlâkı tamamlamak için gönderildiğini ifade etmiştir[13].

Numune sunmada veya birine benzeme arzusunun temelinde, madden veya mânen daha yüce noktalara ulaşma hedefi vardır. Birileri gibi olma arzusu onun kendisinde bulundurduğu bir takım üstünlüklerinden veya üstün görülen bazı hususiyetlerinden dolayıdır. İdeal hiçbir insan kendisinden daha aşağı olan birisine benzemek istemez. Müspet manada benzeme her zaman aşağıdan yukarıya doğru cereyan eder. Daha açık bir ifade ile benzeme, daha alt vasıflı birinin daha üst vasıflı biri gibi olma faaliyeti olmaktadır. Allah Teâlâ:”Gerçekten Allah’ı, Ahiret gününü arzulayanlar ve Allah’ı çok zikredenler için, size, Allah’ın Rasûlunde (takip edeceğiniz) pek güzel bir örnek vardır”[14], ifadesiyle Rasûlünü, uyulmaya değer örnek bir şahsiyet olarak sunmaktadır.

Bu ifade, şahsiyet yarışında peygamberlere ulaşılamayacağının, ancak örnek alınarak mümkün olduğu oranda onlara yaklaşma gayreti içinde bulunmanın gereğini vurgulamaktadır. Yüce Allah insan için gerekli olan her şeyi, bir taraftan vahiy ile insana bildirmiş, diğer taraftan da peygamberler vasıtasıyla bildirdiklerinin sosyal hayata nasıl geçirileceğinin canlı ve somut örneğini göstermiştir.

Peygamber aynı zamanda müminlere son derece düşkündü. Hz. Peygamber hiçbir ayırım yapmadan ve hiçbir ilâhî kriterin dışına çıkmadan, ümmetine eşit mesafede yaklaşmış, her hâl ü kârda yücelmeleri, dünyada ve ahirette sıkıntıya düşmemeleri için olağanüstü bir çaba sarf etmiştir. O bu gayretini sadece inananlar için değil, inanmayıp dâvet pozisyonunda olanlar için de sarf etmiş, hiçbir maddî karşılık almaksızın ömrü boyunca insanların hidâyete ermeleri için çalışmış, bu uğurda nice eziyetlere maruz kalmıştır. Bu onun müminlere olan düşkünlüğünü, aynı zamanda üstün şahsiyetini ortaya koymaktadır. Hiçbir maddî karşılık almaksızın insanlığın ebedî saadeti için çaba sarf etmek, üstün bir şahsiyet örneğidir. Yüce Allah onun müminlere son derece düşkün olduğunu şu âyetiyle belirtir: “Andolsun size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. Çünkü o, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatli ve merhametlidir.”[15]

O aynı zamanda müminlere öz canlarından daha yakındır. Hz. Peygamber Allah’ın elçisi olması hasebiyle müminlere anne, baba, evlât, hatta kendi öz canlarından da daha yakındır. Çünkü iki cihanın saadeti ancak onun tebliğ ettiği dine uymakla mümkündür. Bir insan bırakalım anne, baba ve evladını, kendi canını ne kadar severse sevsin, bu sevgi onu ebedî saadete ulaştırmaya yetmez; bu saadet için Peygambere inanmak ve onun yolunda yürümek zorundadır. Onun müminlere olan yakınlığını Yüce Allah şöyle ifade eder:”Peygamber, müminlere (her hususta) kendi canlarından daha üstündür. Peygamberin zevceleri müminlerin anneleri hükmündedir”[16]. Hz. Peygamber de bunu te’yiden,”Ben müminlere kendi öz nefislerinden daha yakınımdır” demiştir[17].

Burada şunu da belirtmek gerekir ki, Hz. Peygamber, peygamberlikle görevlendirilmeden önce de çevresine güven ve itimat veren üstün bir kişiliğe sahipti. Onun “Muhammedü’l-emîn/Güvenilen Muhammed” vasfı, bi’setten önce Mekkeli müşrikler tarafından verilmiş, bi’setten sonra da onun bu vasfını inkâr etmemişlerdir. Hz. Peygamber, o dönemde bile putlara tapmamış, onlardan hep uzak durmuştur. Netice itibarı ile bütün bunlar Hz. Peygamber’in uyulmaya değer üstün bir şahsiyete sahip olduğunu gösterir.

D. İfa Ettiği Görev İtibarı İle Hz. Peygamber’in Konumu

Peygamberin ifâ ettiği fonksiyon, özellikle bizi ilgilendirmesi açısından önemlidir. Çünkü o, Allah’ın elçisidir. Peygamber, Allah ile insanlar arasında iletişimi sağlayan vasıtadır. Vasıtanın değeri; ulaştıracağı hedefin önemi ile doğru orantılıdır.

O alemlere rahmettir. Allah’ın dinini ve ona kulluk şeklini öğrenmek, ancak bir peygamber vasıtasıyla mümkündür. İki cihanın saadeti, onun tebliğine bağlıdır. O sulh döneminde rahmet olduğu gibi, savaşta da rahmettir. Müslümanlar için rahmet olduğu kadar, inanmayanlar için de rahmettir. Allah Tealâ onun bu vasfı hakkında: “(Rasûlüm!) Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik”[18] buyurmaktadır.

Hz. Peygamber’in bir özelliği de bütün insalara gönderilmiş olmasıdır. Onun risâleti zaman ve mekanla sınırlı değildir. Bütün insanların, hatta cinlerin de peygamberidir. Bu durumda o, herkesi birinci derecede ilgilendirmektedir. Onun bu özelliği Kur’an’da şöyle ifade edilir:”Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bunu bilmezler”[19].

Peygamber, Allah’ın evrensel mesajı Kur’an’ın tebliğcisidir. Onun bu vasfı Kur’an’da şöyle ifade edilir: “Ey Rasûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan onun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır”[20].

Yüce Allah’ın Peygamber’e yüklediği en önemli görev, tebliğ görevidir. Peygamberin konumunu belirleyen ve bizi birinci derecede ilgilendiren yönü budur. En değerli varlıklarımız olan anne ve babamız, bütün imkanlarını seferber edecek olsalar, bizim belki sadece dünyamızı kurtarabilirler; âhiretin kurtuluşu ise ancak peygamberlerin tebliği sayesinde mümkündür. O halde peygamber bizim için önemlidir.

Yüce Allah tarafından Hz. Peygamber’e tevdî edilen en önemli ikinci görev, Kur’an’ı açıklama görevidir. Onun bu görevi Kur’an’da şu şekilde ifade edilmektedir: “…İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için sana da bu Kur’an’ı indirdik…”[21].

Hz. Peygamber’in, Kur’an’ı açıklama görevini ifa ederken -gerek sözlü gerek fiilî olarak- ortaya koyduğu hususlar da genel manada sünneti  oluşturmaktadır.

II. PEYGAMBERE KARŞI MÜSLÜMANLARIN SORUMLULUĞU

Burada Peygamberin icra ettiği fonksiyon çerçevesinde genel olarak müminin reaksiyonu ne olmalıdır? noktası üzerinde durmaya çalışacağız. Bu reaksiyonun en özlü ifadesi ve Müslümanların Peygamber’e karşı birinci derecedeki sorumlulukları ona itaat etmeleridir.

A. Peygambere İtaat

Burada öncelikle kelime ve kavram olarak peygambere itaatin ne anlama geldiğini belirtmek gerekir.

1. Peygambere İtaatin Anlamı

Her şeyden önce Peygamber’e itaatin Müslümana farz olduğunu burada ifade etmek gerekir. Müteaddit âyetlerde Yüce Allah kendisine itaati emrederken, hemen arkasından peygambere itaati da emretmiştir. O kadar ki, peygambere itaati kendisine itaat saymıştır: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin! Peygambere de itaat edin!…”[22] “Kim Rasûle itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur”[23].

Peygambere itaatin Allah’a itaat sayılması, Peygamber’e tâbi olmadan ve onun izlediği yolu takip edip uygulamalarını örnek almadan, Kur’an-ı Kerîm’e hakkıyla uyarak Allah’a itaat etmenin mümkün olmaması sebebiyledir. Dolayısıyla peygamber’e itaatin Allah’a itaat sayılması, tevhîd inancına da aykırı değildir.

Peygamber’e itaat, şüphesiz öncelikle onun sünnetine uymayı ifade eder. İtaat denilince ilk etapta akla gelen, verilen bir emre uymak veya yasaklanan bir şeyden sakınmaktır.

İtaati, âmir-memur ilişkisinde bu şekilde telakkî etmek mümkündür. Ayrıca buradaki itaat, âmirin ya makamında bulunduğu sürecedir veya ölünceye kadardır. Ancak kanun veya prensiplere uymak böyle değildir. Hayatta olsun veya olmasın, bir kanun veya prensibe uymak, aslında o kanun veya prensibin koyucusuna uymaktır. Peygamber’e itaat bu kabil bir itaattir. Hayatta iken, bizzat verdiği emir ve yasaklara uymak, koyduğu prensiplere bağlı kalmak; vefatından sonra da sünnetine tabi olmaktır.

Burada kastedilen sünnet, Hz. Peygamber’in Kur’an’a bağlı olarak din adına ve yaşam tarzı olarak ortaya koyduğu ilke ve kurallardır. Tabii ki burada sünnetin bağlayıcılığı da söz konusudur; çünkü Hz. Peygamber’in her davranışı sünnet ya da bağlayıcı bir kural olmayabilir. Ancak bir sünnet kuralı hüküm itibarı ile müstehap da olsa, onun müstehap oluşu bu kabil bir kurala uyulmayacak anlamına gelmez; Peygamber’e “örnek model” gözüyle bakılmalıdır. Zira Yüce Allah Peygamber’i bize “numune-i imtisal/örnek model” olarak sunmaktadır: “Gerçekten Allah’ı, Ahiret gününü arzulayanlar ve Allah’ı çok zikredenler için, size, Allah’ın Rasûlunde (takip edeceğiniz) pek güzel bir örnek vardır”[24] ayeti bunu ifade eder.

Peygambere itaatin prensipler bazında uymayı öngören bir itaat olduğuna yukarıda işaret etmiştik. Yani Peygamber’e itaat, onun sadece emir ve yasaklarına uymak değil, örneklik kapsamına giren her prensip ve uygulamayı da kapsar. Bir başka deyişle Peygamber’e itaat, her konuda onu model almaktır. Prensipler bazında da her konuda onun hayatında örnek bulmak mümkündür. Ayrıca Kur’an’ın prensiplerini onun örnek uygulamalarına baş vurmadan uygulamak da her zaman mümkün olamamaktadır.

“(Rasûlum!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın!”[25] âyeti, peygambere ittibayı da emretmekte, böylece emir ve yasaklar dışında, her türlü ahlakî kural, prensip ve uygulamaları da itaat kapsamına almaktadır.

Peygamber’e itaatin Allah’a itaat sayılması, Kur’an’a uymanın bir yönüyle Peygamber’e itaatten geçtiğini göstermektedir. Çünkü mesajın kaynağı Allah Teâlâ olmakla beraber, ilk tebliğci Peygamber olmakta, mesaja peygamber vasıtasıyla ulaşılmaktadır.

Bunun bir diğer yönü, tebliği kabul edip uymaya karar verme noktasında itaat Allah’a; uygulama biçiminde peygamberi örnek alma noktasında itaat, peygamberedir. Zira Allah Tealâ, “Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasak ettiyse ondan sakının”[26] buyurarak, hem sünnetin, hem peygambere itaatin anlam ve kapsamını belirtmiş olmaktadır. Gerçi ayetin bu şekilde yorumu alimler arasında tartışmalı olmakla beraber[27] “ne verdiyse” ve “neyi yasak ettiyse”  ifadeleri mutlak ve geneldir[28].

2. Sünnet’in Önemi ve Dindeki Yeri

Sünnetin önemi ve dindeki yerini ifade eden bir kaç ayet şöyledir:

“Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir kadın ve erkeğe, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Rasûlune karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur”[29].

“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın!”[30]

“Kim Rasûle itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına bekçi göndermedik”[31].

“De ki: Allah’a ve Rasûlune itaat edin! Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kafirleri sevmez”[32].

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber’e ve sizden olan emir sahiplerine (idarecilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah’a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah’a ve Rasûle götürün (onların talimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha iyidir”[33].

Buna benzer daha pek çok ayet mevcuttur. Bütün bu ayetler bize genel olarak sünnetin önemini belirtmesi yanı sıra sünnetin dindeki yerini de belirtmektedir. Ayetleri değerlendiren âlimler, sünnetin İslâm Hukukunun ikinci kaynağı olduğu noktasında görüş birliği içindedirler.

Sünnet, Kur’an’ın yanında üç şekilde bulunur:

a) Sünnet her bakımdan Kur’an’a uyar ve onun aynı olur; bu takdirde bir konuda iki delilin takviye için birleşmesi söz konusudur.

b) Kur’an’da kastedilen şeyi açıklamak için gelmiş bulunur. Mücmel durumlarını giderir, nasıl yapılacağını açıklar.

-Bu kapsamda kayıtsız, yani mutlak olan âyetleri şart ve kayda bağlar.

-Genel bir ayeti tahsîs eder, özelleştirir.

-Müşkil yani maksut olan mana kapalı olan ayetleri açıklar.

c) Kur’an-ı Kerîm’in temas etmediği bir bilgi ve hükmü getirir[34].

Suphi Salih’in ifadesiyle sünnet her mevzuda teşrî vasıtasıdır. Bu husus; ibadet, muamelât, helâl ve haram gibi İslâm Hukukunun bütün mevzularına şamildir. Hz. Peygamber, bütün bu mevzuları; kah kıyas yoluyla, kah birbirine benzeyen iki şeyi mukayese etmek, bazen da, karşılıklı iki şey arasında bir muvazene kurmak suretiyle mükemmel bir şekilde açıklar[35].

Netice itibarı ile sünnetin iki temel fonksiyonu bulunduğu görülür. Buna göre sünnet ya Kur’an-ı Kerîm’de bulunmayan meselelerin teşriinde müstakildir; yahut da Kur’ân-ı Kerîm’deki mücmel ayetlerin açıklayıcısıdır. Mücmelin/kapalılıkların açıklanması [tafsîl], mutlak ifadelerin kayıtlanması [takyîd], genellik bildiren ifadelerin özelleştirilmesi [tahsîs] gibi hususlar bu açıklama kapsamına dahildir.

B. Peygambere İtaatin Keyfiyeti

Peygambere itaatin anlamını ve bu bağlamda sünnetin anlam ve önemini, Müslümanın hayatındaki yerini kısaca belirttikten sonra, burada peygambere itaatin keyfiyet noktasını da özetle belirtmeye çalışacağız. Konuyu şu ayetin ışığında bir kaç cümle ile izah etmeye çalışalım:

“Hayır! Rabbine and olsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar” [36].

Peygamber-Müslüman ilişkisinde, peygambere itaatin yanı sıra söz konusu itaatin keyfiyetinin ayrı bir yeri vardır. Peygamber’e itaat etmek ve bu çerçevede onun sünnetine tâbi olmak Müslümanın görevidir. Bu aynı zamanda Müslüman olmanın da tabiî gereğidir.

Allah Tealâ Kur’an’da; “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir kadın ve erkeğe, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah’a ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur”[37], buyurmaktadır.

Bu âyet, bir müminin Allah ve Peygamberinin koymuş olduğu bir hükmü kendi istekleri doğrultusunda değiştirme veya kendi arzularını tercih etme hakkını vermezken, yukarıdaki âyette de peygamberin verdiği bir hükme uyarken, sadece uymak yetmediğini, gönülde en küçük bir rahatsızlığı duymayacak derecede bir teslimiyetin sergilenmesi gerektiğini belirtmektedir. Bu teslimiyetin peygambere uymada, peygamber-mümin ilişkisi çerçevesinde özenle üzerinde durulması gereken bir husustur.

III. HZ. PEYGAMBER’İN HAYATINDAN DAVRANIŞ MODELLERİ

Bu bölümde Buhârî’nin Sahîhinin İmân, İlim ve Edeb bölümlerini esas alarak Peygamber’den bazı davranış modelleri sunmaya çalışacağız.

Hz. Peygamber’in hayatından davranış modelleri seçerken, ondan bize, sadece, “Rasûlullah şöyle yaptı” şeklinde intikal eden veriler değil, sözlü olarak ortaya koyduğu ilkelerin de bu kapsama dahil olduğunu öncelikle belirtmek gerekir. Çünkü Peygamber’in örnekliği sadece fiilî olarak ortaya koyduğu davranışlarda değil, aynı zamanda sözlü olarak, hatta sözlü veya sözsüz tasvîb yoluyla kabûlüne mazhar olmuş söz ve uygulamalar şeklinde oluşan ilkeler de onun hayatından örek alınacak modellerdir. Aksi halde Kur’an’ın bahsettiği “örnek”lik gerçekleşmiş olmaz. Bu prensipten hareketle, “Hz. Peygamber’in Hayatından Davranış Modelleri” örneklemesine öncelikle Rasûl-i Ekrem’in “müslüman”a getirdiği evrensel tanımı naklederek başlamak istiyoruz.

A. İMAN VE İBADET ALANINDA

1. İslâm Nedir? Müslüman Kimdir?

Cebrâil (a.s.)’ın Hz. Peygamber’e sorduğu “İslam nedir?” sorusuna, “Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmadan O’na kulluk etmek, namazı kılmak, farz olan zekâtı vermek, Ramazan orucunu tutmak”[38] şeklinde cevap verirken, müslümanı da,”müslümanların dilinden ve elinden zarar görmediği kimse”[39] olarak tanımlamış, böylece İslâmiyet’in sadece ibadetler dini olmadığını, bütün hayatı kucaklayan bir din olduğunu göstermiştir. Bu tanımın ortaya koyduğu iki prensip, Müslümanın eğitim ve ahlâkını hatta bütün davranışlarını terbiye altına alması açısından son derece önemlidir. Bu ifade “müslüman olma” kimliğinin evrensel yorumudur. Özellikle bu kimliğe ve kimliğin ihtiva ettiği ruhu benimsemeye, günümüzde, özellikle sosyal barışın sağlanması açısından her zamankinden daha çok ihtiyaç vardır.

Hz. Peygamber’in kıyamete kadar geçerliliğini kaybetmeyecek bu evrensel yorumuna göre, müslümanım diyen bir kimse diğer bir müslümana ne “diliyle” ne de “eliyle”, zarar vermemelidir. Bu konuda herkes kendini sorgulamalı ve bu çizginin neresinde durduğuna, peygambere ve onun getirdiği ilkelere ne kadar yakın olduğuna bir bakmalıdır. Aksi halde kuru bir peygamber sevdasından bahsetmenin bir faydası olmayacaktır. Peygamber’in hayatından davranış modelleri seçmek ve onu örnek almanın mânâ ve gereği de budur.

2. İslam Kolaylıktır, Mutedil Olmayı Emreder

Dinin bizatihi kendisi kolaylıktır, “kraldan kralcı kesilme” misali onu zorlaştırmak hiç kimsenin hakkı değildir. Hz. Peygamber bu noktayı; “Din bizatihi kolaylıktır. Bu dinde işi sıkı tutarak aşırı giden hiç kimse yoktur ki din ona galebe etmesin! Öyle olunca ortalama gidin. (Eğer en kamilini yapamazsanız, ona) yaklaşın; (az olsa da devamlı amel ve ibadetten dolayı) sevinin!..”[40] sözleriyle dile getirmiş, her hususta itidal olan yaşantısıyla da bunu model olarak insanlığa sunmuştur.

3. İbadetlerde Dahi Aşırı Gitmemek

Peygamber hayatının hiçbir noktasında ve hiçbir alanında aşırılık yoktur. Onun ibadet hayatını Hz. Aişe’den sorup öğrenen bir grup sahâbî, ibadetini azımsadı; kendilerinin peygamber gibi olmadıklarını ifade ederek kimisi gece uyumayacağını, kimisi bütün seneyi oruçlu geçireceğini, kimisi daha et yemeyeceğini, kimisi de fiili evlilik hayatını sona erdireceğini  söylemiş, bunu duyan Hz. Peygamber kendisinin herkes gibi yiyip içtiğini, yatıp uyuduğunu ve evlilik hayatını devam ettirdiğini  ifade ederek, Allah’tan en çok korkan ve yine onu en iyi bilen kendisi olduğu halde neden kendisini örnek almadıkları için onları azarlamıştır[41].

4. Namazda Bile Cemaati Usandırmamak

Hz. Peygamber, namazda bile okuyacağı Kur’an ya da sûrenin uzunluk miktarını arkasındaki cemaate göre ayarlar, onlara eziyet vermek ya da nefret ettirmek istemezdi[42]. Zira arkada hasta, zayıf ve ihtiyaç sahibi  kimselerin bulunabileceğini ifade ederek cemaatle kılınan namazlarda uzun zammi sûre koşmayı hoş görmemiştir.

5. Az da Olsa Amelde Devamlılık Esastır

Hz. Aişe, yanında bulunan bir kadının kim olduğunu soran Hz. Peygamber’e, kimliği yanısıra çok namaz kılışından bahsedince, o; “Daima elinizden gelecek şeyleri yapınız. Yoksa Allah’a yemin olsun ki, siz usanmadıkça Allah (sevap vermekten) usanmaz (vazgeçmez)” buyurdu ve Hz. Aişe; “Rasûlullah’ın en çok sevdiği din (yani taat)[43], sahibinin devamlı olarak yaptığı ameldi” demiştir[44].

6. Büyük Günahlar ve Onlardan Kaçınmak

Bir defasında Hz. Peygamber, “Büyük günahları size haber vereyim mi? dedi. “Evet ya Rasulallah” dediler. “Allaha ortak koşmak, ana-babaya âsi olmak” buyurdu. Bu noktadan sonra yaslanmış halinden doğrulup oturdu ve; “Dikkat edin ha! Bir de yalan söz ve yalan yere şahitlik” dedi. Olayı nakleden sahabînin ifadesine göre Hz. Peygamber, “Keşke sussa!” denilinceye kadar bu sözü tekrar etti[45]. Onun bu tavrından da yalan yere şahitliğin ne kadar büyük bir günah olduğu daha iyi anlaşılmaktadır.

B. İLİM ALANINDA

1. İlme ve Ahlaka Değer Vermeyen Toplum İntihar Etmiş Gibidir

Hz. Peygamber, ilmin yok olmasını, cehlin kökleşmesini, içki içme ve zina olaylarının çoğalmasını kıyametin kopması olarak değerlendirmiş, onunla eş değerde tutmuştur[46].

2. İlimsiz İrşat Olmaz

Hz. Peygamber, ilimsiz fetva vermekten sakındırmış, böyle yapanların hem kendilerini hem de halkı saptıracaklarını ifade etmiştir[47].

3. İslam İnancında Yargısız İnfaz Yoktur

Zina suçuyla suçlanan bir kadın, suçlandığı kimseye benzeyen bir çocuk dünyaya getirince, Hz. Peygamber, kadın hakkında, “Eğer ben bir kimseye delilsiz ceza verecek olsaydım bu kadını zina cezasıyla cezalandırırdım” diyerek, makamı ne olursa olsun, delilsiz hiçbir infazın yapılamayacağı ilkesini vazetmiş, bunun insan hakları ve hukûk ilkelerine aykırı olduğuna işaret etmiştir[48].

4. Hüküm Zahire Göre Verilir

Hz. Peygamber,”Ben insanların kalplerini açmaya, içlerine nüfuz etmeye memur değilim” buyurarak kalbe nüfuz etmenin mümkün olmadığını, biri hakkında hüküm verirken zahire göre hüküm verilmesinin gerektiğini belirtmiştir[49]. Bu da birileri hakkında kanaat sahibi olurken oldukça önemlidir.

5. Muhatabın Anlayacağı Dilden Konuşmak

Hz. Peygamber bir şeyi anlatırken bazen teşbihlerle, meseleyi basite indirgeyerek insanların anlayacağı dil ile anlatır[50] konuşmalarında da tane tane ifadeler kullanırdı[51].

C. AHLÂK ALANINDA

1. Edeb ve Haya İmandandır

Hz. Peygamber’in ifadesiyle edeb  ve haya  imanın bir tezahürüdür[52].

2. En Hayırlı Kimse Ahlakı Güzel Olandır

Hz. Peygamber, Kur’an’nın da belirttiği gibi[53] ahlakça insanların en üstünüydü. Çünkü o, Kur’an ahlâkı ile ahlaklanmış, ve yine o, yüce ahlâkı tamamlamak için gönderilmişti. Bu çerçevede, “Ahlakça en güzel olanınız, sizin en hayırlılarınızdır” buyurdu[54].

3. Hırsızlık, Zina ve İftiradan Kaçınmak

Hz. Peygamber’in hayatında, sözlü olarak vazettiği evrensel ilke ve davranış modelleri arasında, “Hırsızlık yapmamak, zina etmemek, kendi çocuklarını öldürmemek, yoktan yere başkalarına iftirada bulunmamak, gerekli makamlara maruf olan konularda saygılı olup isyan etmemek”[55] gibi ilkeler de vardır.

Burada kendi çocuklarını öldürmeme konusunda kürtaja işaret etmek gerekir. O günün cahiliye toplumunda dünyaya gelen kız çocuklarını diri diri toprağa gömme vahşeti sergilenirken, bugünün bilgi çağının modern toplumunda modern aletlerle kürtaj yoluyla öldürme fiili sergilenmektedir. Hem de çoğu aynı gerekçelerle: Ekonomik endişeler!.. Bilgi çağının modern toplumunda nüfus planlaması yapılacaksa -ki bunun da makul gerekçeleri olması gerekir- bunun yolu kürtaj değil döllenmeye meydan vermeden ön tedbirler olmalıdır.

4. Her An ve Her Davranışta İyi Niyet Sahibi Olmak

Örnek davranış sergileyebilmek için kalbin temiz olması, kötü hasletlerden arındırılması, niyetlerin saflaştırılması, her hususta iyi niyet taşınması gereği vurgulanmış, bütün davranışların bu sayede ancak güzel olabileceği belirtilmiştir. Çünkü onun ifadesiyle, “herkes ancak niyetinin karşılığını görecektir”[56].

5. Hiç Kimseyi Ayıplamamak, Herkese Hakkını Tam Vermek

Ebû Zer’in (r.a.) birine, “siyahın oğlu” diye hitap ederek annesinin siyahlığından dolayı tahkir etmesini gören Hz. Peygamber; “Ey Ebû Zer sen bu adamı annesinden dolayı mi ayıplıyorsun? Sen, kendisinde cahiliye adeti bulunan bir kimsesin! Hizmetçileriniz sizin kardeşlerinizdir. Allah onları sizin elinizin altına (yönetiminize emanet olarak) vermiştir. Kimin sorumluluğu altında böyle bir kardeşi varsa ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin ve ona gücünün yetmeyeceği bir iş yüklemesin; eğer ona ağır bir iş yüklerse ona yardım etsin!”[57] buyurarak, evrensel hukûk ilkeleri ve davranış modelleri vazetmiştir.

Bunlar, sadece hizmetçilerle alakalı değil amir-memur, patron-işçi münasebetlerini tanzim eden evrensel davranış ve hukuk modelleridir. Ev sahibi hizmetçisine, amir memuruna, patron işçisine gücünü aşan bir görev vermeyecek, onu ezmeyecek, hakkını tam verecektir. Ona tepeden bakmayacak, minnetle ve kardeş gözüyle bakacaktır. Çünkü o onun kardeşidir. Ona giydiğinden giydirecek, yediğinden yedirecektir. Bunun anlamı şudur: Patron işçisine, devlet memuruna, daha genel bir ifade ile yönetenler yönetimi altındakilere kendi hayat standartları ölçüsünde yaşayabilecek imkan sağlamalıdırlar.

6. Hiç Kimseye Kötü Söz söylememek, Haksız Yere Öldürmemek

Hz. Peygamber’in sunduğu örnek yaşam tarzında bir müslümanın diğer bir müslümanı öldürmesi yoktur. Müslüman olmayanların da hayatı garanti altındadır. Hz. Peygamber, birbirlerini öldürmek için karşı karşıya gelen iki müslümanın, ölenin de öldürenin de cehennemde olacağını, çünkü ölenin de öldürme kastı bulunduğunu ifade etmiştir[58]. Peygambere inanmış bir insan, savaş gibi meşru hususlar dışında, gerekçesi ne olursa olsun, diğer bir kimseyi öldüremez. Adam öldürmek, Peygamber modeline uygun bir davranış değildir. Onun sunduğu anlayış modelinde; “müslümana sövmek fısk, onunla savaşmak küfürdür”[59].

7. Emanete İhanet, Yalan Söylemek, Verilen Sözden Caymak Yoktur

Peygamber’den daha yüce konumda bir şahsiyet tasavvur etmek elbette mümkün değildir. O peygamberlikle görevlendirilmeden önce bile hiç yalan konuşmamış, peygamberlikle görevlendirildikten sonra da; birine bir şey emanet edildiğinde ona ihanet etmeyi; konuştuğunda yalan söylemeyi, verilen sözde durmamayı, tartışmada aşırı gitmeyi nifak alameti olarak nitelemiş, bu davranışlardan birinde bulunanın kendisinde nifak alameti bulunduğunu  belirtmiştir[60].

Onun bu eşsiz şahsiyeti ve çevresine vermiş olduğu güven ve emniyet duygusu, İslamiyetin yayılmasına etkin rol oynamış, kabûlüne yardımcı olmuş, ona hız kazandırmıştır. Dürüst bir şahsiyet sergilemek, fiilî bir tebliğdir. Bu, tebliğ için oldukça önemlidir.

8. Emanete İhanet Kıyametin Kopması Kadar Kötüdür

Hz. Peygamber emanete riayet etmeye önem vermiş, emanetin zayi edilmesini kıyamet alameti olarak nitelemiştir. Bir toplumda güven ve itimat kalmadığı zaman o toplum kendi eliyle kıyametini hazırlamış demektir[61].

9. Dul ve Kimsesizlerin Yardımına Koşmak

Hz. Peygamber, dul ve kimsesizler için çalışanın, Allah yolunda cihad eden veya gündüz oruç tutup geceleri ibadet eden kimse gibi olduğunu  müjdelemiştir[62].

10. Yetimleri Gözetmek

Yine Hz. Peygamber, fiilî uygulamada yetimlere her zaman sahip çıkmakla beraber, yetimlere sahip çıkanların Cennette kendisiyle beraber olacaklarını da ifade etmiştir[63].

D. AİLE İLİŞKİLERİNDE

1. Sorumluluk Bilincinde Olmak

Hz. Peygamber,”Her biriniz birer yöneticisiniz ve herkes yönettiklerinden mesuldür” buyurarak toplumda herkesin, üzerine düşeni yapması gerektiğini ısrarla belirtmiştir[64].

2. Çocukları Sevmek, Seviyelerine İnip Oynamak, Şefkat Göstermek

O çocukları kucağını alır, öper, okşardı[65]. Bazen da onların seviyesine inerek onlarla oynar, şakalaşırdı. Mahmûd İbnu’r-Rabî’ anlatıyor. O; “Beş yaşımda iken Peygamber (s.a.)’in bir kere bir kovadan (ağzına su alıp) yüzüme püskürttüğünü hatırlıyorum” demektedir[66]. O, yine bu konuda; “Kureyş kadınlarının iyisi, çocuğa küçüklüğünde en şefkatli olandır” buyurdu[67].

Hz. Peygamber’e gelen bir badiyeli, on tane çocuğu olduğunu, fakat hiç birini kucağını alıp öpmediğini söylemiş. Rasûlullah (s.a.) ona dönüp baktı, sonra da, “merhamet etmeyene merhamet olunmaz”; diğer bir rivayete göre; “Allah kalbinden merhameti söküp almışsa ben ne yapabilirim!” buyurdu[68].

3. Ana-babaya Karşı İtaatli Olmak

Hz. Peygamber, Anne-babaya itaate büyük önem vermiş[69], onlara âsî olmayı  büyük günah olarak nitelemiştir[70].

4. Akrabaları Gözetmek, Sıla-ı Rahim Yapmak

Hz. Peygamber, ayrıca sıla-i rahme, yani akrabalık ilişkilerinin özenle yürütülmesine de büyük önem vermiş, bu konuda herkesin üzerine düşeni yapması gerektiğini sıkısıkıya emrederken[71] akrabalık bağlarını kesenlerin Cennete giremeyeceğini de ifade etmiştir.

5. İsraftan Kaçınmak

Hz. Peygamber,”Altın ve gümüş kaplarda içmeyin, halis ipek giymeyin!”[72] buyurarak, gurur ve kibre sebebiyet verecek, sosyal ahlâkın ve soyo-ekonomik dengelerin bozulmasına yol açacak altın ve gümüşün eşya olarak kullanımını yasaklamış, ayrıca israfı ve israfa giden yolları da bu şekilde tıkamış olmaktadır. Burada Hz. Peygamber’in altın ve gümüşün ekonomiye kazandırılması gereğine dikkat çektiğini de söylemek mümkündür.

E. KOMŞULUK İLİŞKİLERİNDE

1. Komşuya Eziyet Etmemek, Her Alanda Güvenilir Olmak

Hz. Peygamber, bir defasında üç kere üst üste; “Vallahi iman etmiş olmaz!” buyurdu. “Kim ya Rasûlellah?” dediler. “Komşusu kendisinden emniyette olmayan kimse!” buyurdu[73].

2. Komşunun Namusuna Göz Dikmek Büyük Günahlardandır

Hz. Peygamber ayrıca,”En büyük günah hangisidir?” sorusuna verdiği cevapta, Allah’a ortak koşmak, sonra ekonomik endişelerle çocukları öldürmek, daha sonra da komşunun namusuna göz dikmek olduğunu belirtmiştir[74].

3. Komşuyu Hakir Görmemek

Müslüman kadınlara hitaben, Hz. Peygamber’in,”Hiçbir komşu diğer komşusunu hakir görmesin!” şeklindeki uyarısı[75], onun, komşu hak ve ilişkilerine ne kadar önem verdiğini gösterir.

4. Her İyilik ve Güzel Söz Sadakadır

Hz. Peygamber, “her iyilik sadakadır” buyurarak, iyiliğe ibadet vasfı kazandırmıştır. O, “güzel söz de sadakadır” buyurdu[76].

5. Kötülükten Sakınmak da Sadakadır

Bir ifadesinde, “Her müslümanın sadaka vermesi gerekir” buyurdu. Ya imkan bulamazsa? dediler. “Çalışarak kendi eliyle kazanır. Hem kendisi için harcar, hem ondan sadaka verir” buyurdu. Ya çalışacak gücü yoksa? dediler. “Sıkışmış ihtiyaç sahibine yardım eder” buyurdu. Buna da gücü yetmezse? dediler.”Hayrı veya marûfu emreder” buyurdu. Bunu da yapamazsa? dediler. “Kendisini başkasına kötülük yapmaktan alı kor, zira bu da kendisi için bir sadakadır”  buyurdu[77].

6. Sadaka Belaları Defeder

Hz. Peygamber,”Bir hurma ile bile olsa cehennem ateşinden sakının! Bulamazsa güzel sözle kendisini korusun!” buyurdu[78]. Bu ifade de Hz. Peygamber’in beşerî münasebetlere verdiği önemi yansıtmaktadır.

F. SOSYAL İLİŞKİLER ALANINDA

1. Müslüman Her Zaman Çevresine Yararlı Olur

Hz. Peygamber, Müslümanı yaz-kış faydalanılan hurma ağacına benzetmiş, burada, müslümanım diyen herkesin her zaman ve her hal ü kârda çevreye yararlı olması gerektiğinin altını çizmiştir[79].

2. Kolaylaştırmak, Zorlaştırmamak, Müjdelemek, Nefret Ettirmemek

“Kolaylaştırmak, zorlaştırmamak, müjdelemek, nefret ettirmemek” Hz. Peygamber’in davranış modelleri ve sözlü olarak ilkeleştirdiği düsturlardandır. Halka va’z u nasihatte bulunurken onlara usançlık gelmesinden endişe eder, durumlarına uygun zamanlar seçerdi[80].

3. Yemek Yedirmek, Selam Vermek

Hz. Peygamber, yemek yedirmeyi ve selamı yaygınlaştırmayı da İslamî davranışların en hayırlıları gurubunda saymış[81]; sosyal barışın, karşılıklı sevgi ve saygının gerekliliğini sadece dilde söylemekle yetinmemiş, fiilî olarak yerleşip kökleşmesinin yolunu ve eğitimini göstermiş, kısa zamanda neticesini de almıştır. Çünkü akıllı insan, fıtrî bir duygu ile “yemek yediği sofraya nankörlük etmez”.

4. Misafire İkram Etmek

Hz. Peygamber,”İki kişinin yemeği üç kişiye yeter, üç kişinin yemeği de dört kişiye yeter”[82] buyurarak, kapıların misafire her zaman açık tutulması gerektiğini belirtmiştir.

Diğer bir hadiste, “Allah’a ve ahiret gününe inanan komşusuna eziyet etmesin, Allah’a ve ahiret gününe inanan misafirine ikram etsin, Allah’a ve ahiret gününe inanan hayır söylesin, yahut sussun!”  buyurdu[83].

5 . Hayırlı İşlere Vesile Olmak

Hz. Peygamber, Allah Tealâ’nın her işte yumuşak ve merhametle davranmayı sevdiğini[84] ve hayırlı bir iş için aracılık edenin ondan kendisine bir pay ayrılacağını ifade buyurmuştur[85].

6. Şerrinden Korkulan Kimse En Kötü İnsandır

Yine Hz. Peygamber’in ifadesiyle, kıyamette derece bakımından Allah katında insanların en kötüsü, insanların şerrinden korktukları kimselerdir[86].

7. Sabırlı Olmak En Güzel Hasletlerdendir

Enes (r.a) Peygamber (s.a.)’in yanında on sene kaldığını, bir defa bile ona “öf”, yahut “niçin böyle yaptın?” veya “niçin böyle yapmadın?” demediğini belirtmektedir[87]. Bu da Hz. Peygamber’in sabrını yansıtan örnek bir davranıştır.

8. Sinirlendiğinde Bile Kötü Söz söylememek

Yine Enes (r.a), Hz. Peygamber’in kötülük yapan, lanet eden, kötü söz söyleyen biri olmadığını, bunaldığı zaman “sevenin hasretine yansın!” ifadesinden başka bir söz sarfetmediğini belirtir[88].

9. Birine Lanet Etmek Onu Öldürmek Gibidir

Hz. Peygamber bir ifadesinde, “Kim bir mümine lanet ederse onu öldürmüş gibidir. Kim birini küfürle itham ederse yine onu öldürmüş gibidir” demektedir[89].

G. ÜSTÜN ŞAHSİYET ÖRNEKLERİ

1. Sevdiğini Allah İçin Sevmek

Hz. Peygamber, kişi sevdiğini Allah için sevmedikçe imanın manevî hazzına ulaşamaz[90] ifadesiyle, karşılıklı sevgiyi, Allah için olma gibi ulvî bir gayeye bağlamış, dünyevî bir beklentiye dayanan bir sevginin sosyal barışı sağlayamayacağı gibi geçici olacağına da işaret etmiş olmaktadır. Bu ilkeyi daha da genelleştirerek, sevdiğini Allah için sevip sevmediğini de Allah için sevmemek, en faziletli amellerden biri olduğunu belirtmiş[91], sevginin amacını evrensel bir gayeye bağlamıştır.

2. Başkasını Kendine Tercih Etmek

Sosyal barışın temininde ve kardeşlik duygularının yerleşmesinde etkin rol oynayan model uygulamalardan biri de kişinin kendi nefsi için arzu ettiğini başkaları için de arzu etmedikçe kamil manada iman etmiş olamayacağı[92] ilkesidir. Bunun tersi de doğrudur; yani kişi aynı zamanda kendi nefsi için istemediklerini başkası için de istemeyecektir.

3. Başkasına Gücü Üstünde Bir Şey Yüklememek

Hz. Peygamber’in en belirgin vasıflarından biri, ibadetle ilgili konularda olduğu gibi hukûkî ve sosyal ilişkilerde de mutedil olmak ve bu çizgiyi muhafaza etmek olmuştur. Hz. Aişe’nin ifadesiyle “Rasûlullah (s.a.) ashabına bir şey emrettiği zaman onlara güçleri yetecek şeyleri emrederdi”. Bazıları; “Ya Rasûlellah, bizim durumumuz sizin gibi değildir. Senin geçmiş ve gelecek hataların affedilmiştir” dediklerinde, bu ifadeden son derece rahatsız olmuş ve onlara; “sizin Allah’tan en fazla korkanınız ve Allah’ı en iyi bileniniz benim!”[93] diyerek bu düşünce ve davranışlarını tasvip etmemiştir.

4. Veren El Alan Elden Üstündür

Hz. Peygamber, verme konusunda en güzel örneği sergilerken; “Veren el, alan elden üstündür” veciz ifadesiyle de vermeyi üstün bir ilke haline getirmiştir[94].

5. Her Şeyi Güzel Yapmak, Hayvanlara Karşı Merhametli Davranmak

Hz. Peygamber, bir merhamet timsali idi. O sadece insanlara karşı değil hayvanlara karşı da son derece merhametli olmuştur. Savaşta bile öldürmenin işkence ile değil güzel yapılmasını; hayvanları boğazlamanın, bıçağın bilevlenmiş olup fazla eziyet çektirmeden gerçekleştirilmesini emretmiştir[95].

6. Her Davranışı Allah’ın Gördüğü Bilinci İle Yapmak

Hz. Peygamber’in kulluğun icrasında da sergilediği keyfiyet, “Allah’ı görüyor gibi kulluk etmek”[96] şeklindedir. Bu, insanın Rabbı katında kul olarak ulaşabileceği en yüce makam olan ihsan makamıdır. Her davranış için geçerli ve aranan standart olup herkesçe benimsenmesi gereken bir keyfiyettir. Kişi her davranışında Allah’ın kendisini o an murakabe etmekte olduğunu düşünür ve bu inançla hareket ederse bütün davranışı ölçülü ve kontrollü olacaktır.

7. Çevreyi Temiz Tutmak

Hiç kimseye eziyet etmemek de Hz. Peygamber’in davranış modellerindendir. O kadar ki, yolda insanlara eziyet veren bir nesneyi kaldırıp atmayı, en sevimli davranışlardan biri olarak nitelemektedir[97].

SONUÇ

Hz. Peygamber’in hayatı Allah’tan gelen ilâhî mesajın bizâtihi canlı bir uygulamasıdır. Onun varlığının ve sunduğu hayat modelinin bütün insanları ilgilendirmesinin temel sebebi budur. Bu da Hz. Peygamber’in gerçek makam ve konumunu, varlık aleminde icra ettiği fonksiyonu iyi ve doğru kavramayı gerektirmektedir.

Hak dinler, akıl kaynaklı değil, ilâhî kaynaklı olup akılla uyum halindedir. Bu durumda mutlak manada şârî Allah olmakta, bu da Allah ile kul arasında, yaratılış gayesi olan “kulluk”un nasıl olacağını bildirecek bir vasıtayı zorunlu kılmaktadır. Bu vasıtalar da peygamberlerdir. Dolayısıyla Peygamberin insanlık için değeri, ilâhî vahiyden ibaret olan dinin değeri ile orantılıdır.

Fıtrî bir ihtiyaç olan din, insanlık tarihi kadar eskidir. İlmî bir gerçek olarak, din olmadan insanlığın tam olarak gerçekleşmesi mümkün değildir. Bunun aksini düşünmek, insan gerçeğini ve varlık yapısını göz ardı etmek, insanı ahlâk ve “kemâl” olgunluğuna ulaştırmak için var olan dinin amacını kavrayamamak demektir. Çünkü din insan içindir ve insanlık için vazgeçilmez bir unsurdur.

Netice itibarı ile ebedî bir hayat olan âhiretin kurtuluşu, peygamberin tebliği sayesinde mümkün olduğu için, peygamber herkes için önemlidir. Bu yüzden de gönlümüzde müstesna bir yeri vardır.

Onun risâleti zaman ve mekânla sınırlı değildir. O, bütün insanlığın peygamberi olması hasebiyle bizi de birinci derecede ilgilendirmektedir. Bu bağdan doğan itaat sorumluluğu, şüphesiz öncelikle onun sünnetine uymayı ifade eder.

Hz. Peygamber’in hayatı tümüyle bir örnektir. Onun hayatının tamamını anlatmak mümkün değildir. Bu araştırmamızın davranış modelleri örnekleme bölümünde bizler için öncelikli olarak önem arzeden hususlarda bazı seçmeler yapmaya çalıştık. Önemli olan ve mümin olarak bize düşen onun örnekliğini tam manasıyla benimsemek, her konuda onu rehber ve örnek edinmektir. Çünkü ona tabi olmadan kulluk vazifesini gerçekleştirmek mümkün olmamaktadır. Dün olduğu gibi bugün de yarın da bütün insanlık ona her zaman ihtiyaç duyacaktır. Ona duyulan ihtiyaç hiçbir zaman azalmadı ve azalmayacaktır. Ancak günümüz dünyasında onun örneklik ve önderliğine dünden daha çok ihtiyaç duyulduğu da bir gerçektir.

***

BİBLİYOGRAFYA

ABDÜLBÂKî, Muhammed Fuâd: el-Mu’cemu’l-mufehres li-elfâzi’l-Kur’ân’i’l-Kerîm, İstanbul 1982

AHMED b. HANBEL: el-Müsned, Beyrut 1405/1985.

BUHÂRî, Ebû Abdillah Muhammed b. İsmâil el-Buhârî: el-Câmiü’s-Sahîh, İstanbul ts., 1315’den ofset.

DOĞAN, Mehmed: Büyük Türkçe Sözlük, byy, 1996, İz Yayıncılık.

DÂRİMî, Ebû Muhammed Abdullah b. Abdurrahmân en-Dârimî: Sünenü’d-Dârimî, (th. Mustafa el-Biğâ), Dımaşk, 1412/1991.

EBÛ DÂVÛD, Süleyman İbnü’l-Eş’as es-Sicistânî: Sünenü Ebî Dâvûd, İstanbul ts. ofset.

EBÛ ZEHRÂ, Muhammed, İslam Hukuku Metodolojisi, (Fıkıh Usûlu), çev. Abdulkadır Şener, Ankara 1981.

ETİK, Arif , Farsça-Türkçe Lügat, İstanbul 1968.

HAALÂF, Abdulvehhâb, İlmu Usûli’l-fıkh, İstanbul 1991.

ITR, Nureddin: Menhecu’n-nakd fî ulûmi’l-hadîs, Dımaşk 1401/1981.

İBN HACER, Ebu’l-Fadl Şihabuddin Ahmed b. Ali el-Askalânî, Fethu’l-bârî bi-Şerhi Sahîhi’l-Buhârî, nş., Abdurrahman Muhammed, Beyrut 1402.

İBN MANZÛR, Ebu’l-Fadl Cemaluddîn Muhammed b. Mükerrem, Lisânü’l-arab, Beyrut ts.

İBN MÂCE, Ebû Abdillah Muhammed b. Yezîd el-Kazvinî, Sünenü İbn Mâce, (th. Muhammed Fuad Abdülbâkî), Beyrut ts.

KARAMAN, Hayreddin, Hadîse Dâir İlimler ve Hadîs Usûlü, İstanbul 1965.

KUR’ÂN-I KERîM

MÂLİK b. ENES: el-Muvatta’, (th. M.Fuâd Abdülbâkî), Beyrut 1406/1985.

MEVDÛDÎ, Tefhîmu’l-Kur’an, İstanbul 1986,

MÜSLİM, Ebu’l-Hüseyn Müslim İbnü’l-Haccac el-Kuşeyrî, Sahîhu Müslim (el-Câmi’u’s-sahîh), I-V, (nşr. Muhammed Fuad Abdülbâkî), İstanbul ts. ofset.

NESÂî, Ebû Abdirrhman Ahmed b. Şu’ayb en-Neseî:Sünenü’n-Neseî, Beyrut ts.

SÂLİH, Subhî: Ulûmu’l-hadîs ve mustalahuhû: Hadîs İlimleri ve Hadîs Istılahları, (trc. M. Yaşar Kandemir), Ankara 1981.

TÜRK DİL KURUMU: Türkçe Sözlük, (haz. Hasan Eren, Nevzat Gözaydın, İsmail Parlatır, Talat Tekin, Hamza Zülfikar), Ankara 1988.

TİRMİZî, Ebû İsâ: el-Câmiu’s-sahîh (Sünenü’t-Tirmizî), Beyrut ts.

WENSINCK, Concordance A. J. Wensinck v.dğr.: Concordance Et İndices De La Tradition Musulmane, İstanbul 1986, VIII : haz. W. Raven – J. J. Witkam 1988 (Çağrı Yayınları).

***

[Makaleyi yorumlamak veya soru sormak isterseniz lütfen Tıklayınız!]

***

 

“Hz. Peygamber’den Davranış Modelleri”, Diyanet İlme Dergi Cilt: 37, Sayı: 3, Temmuz-Ağustos-Eylül, 2001, s. 37-60.

***


**1997 tarihinde Sivas İl Merkezinde Kutlu Doğum Haftası için düzenlenen Sempozyumunda tebliğ olarak sunulmuştur.

 [1] Ahzab 33/21.

 [2] el-İsrâ 17/70; et-Tîn 95/4.

 [3] el-Bakara 2/30.

 [4] ez-Zâriyât 51/56.

 [5] el-İsrâ 17/93; el-Kehf 18/110; Fussılet 41/6.

 [6] Arif Etik, Farsça-Türkçe Lügat,  İstanbul 1968, s. 115.

 [7] TDK, Türkçe Sölük, s. 1182, Ankara 1988; Mehmed Doğan, Büyük Türkçe Sözlük, byy, 1996, İz Yayıncılık, s. 902.

 [8] Zariyat 51/56.

 [9] el-En’âm 6/75-81.

[10] “Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderip izniyle dilediğini ona vahyeder. O yücedir, hakîmdir”  [42 Şûrâ: 51]

[11] Âl-i İmrân 3/19.

[12]el-Kalem 68/4.

[13]Muvattâ, Hüsnü’l-huluk 8.

[14]Ahzab 33/21.

[15]Tevbe 9/128.

[16]Ahzab 33/6.

[17]Buhârî, Nafakât 14.

[18]Enbiya 21/107.

[19]Sebe’ 34/28.

[20]Maide 5/67.

[21]Nahl 16/44.

[22]Nisâ 4/59.

[23]Nisâ 4/80.

[24] Ahzab 33/21.

[25] Al-i İmran 3/31

[26] Haşr 59/7.

[27] Bk. Kırbaşoğlu, Hayri, İslam Düşüncesinde Sünnet-I, Ankara 1996, s. 247-250

[28]Mevdûdî’nin be yöndeki değerlendirmeleri için bk. Bk. Mevdûdî, Tefhîmu’l-Kur’an, İstanbul 1986, VI, 191.

[29]Ahzab 33/36.

[30]Al-i İmran 3/31.

[31]Nisa 4/80.

[32]Al-i İmran 3/32.

[33]Nisa 4/59.

[34]Hallâf, Abdulvehhâb, İlmu Usûli’l-fıkh, İstanbul 1991, 29-30; Ebû Zehra Muhammed, İslam Hukuku Metodolojisi, (Fıkıh Usûlu), çev. Abdulkadır Şener, Ankara 1981, s.99-100; Karaman, Hayreddin, Hadîse Dâir İlimler ve Hadîs Usûlü,  İstanbul 1965, s. 6.

[35]Subhi Sâlih, Hadis İlimleri ve Hadis Istılahları, (trc. M. Yaşar Kandemir), Ankara 1981, s. 254.

[36]Nisa 4/65.

[37]Ahzab 33/36.

[38] Buhârî, İmân 37, Zekât 1, Tefsîr sûre (31) 2, Edeb 10. Ayrca bk. Müslim, İmân 5, 12, 14, 15; Neseî, İmân 6, Salât 10; İbn Mâce, Fiten 12; Ahmed b. Hanbel, II, 107, 342, 426, III, 472, IV, 76, 202, 357, 358, 363, 367,417, 418, V, 231, 269, 373.

[39] Buhârî, İmân 4-5, Rikâk 26. Ayrca bk. Müslim, İmân 64-66; Ebû Dâvûd, Cihâd 2; Tirmizî, Kıyâme 52, İmân 12; Neseî, İmân 8, 9, 11; Dârimî, Rikâk 4, 8; Ahmed b. Hanbel, II, 160, 163, 187, 191, 192…

[40]Buhârî, İmân 29; Neseî, İmân 28; Ahmed b. Hanbel, V, 69.

[41]Buhârî, Nikâh 1; Müslim, Nikâh 5.

[42]Buhârî, İlm 28.

[43]Buhârî’deki rivayette “en sevimli din (taat)” ifadesi Hz. Peygamber’e izafe edilirken, Müslim’deki rivayette Allah’a izafe edilmiştir. Yani Buhârî’deki “Peygambere en sevimli din (taat)…” ifadesi, Müslim’de, “Allah’a en sevimli din…” şeklinde yer almaktadır. Muhtemelen bu bir ravi hatasıdır. İbn Hacer, Allah’ın en sevdiği şeyin Peygamberin de en sevdiği şey olduğunu, dolayısıyla aralarında bir çelişki bulunmadığını söylemektedir. [Fethul-bâri, I, 85]

[44]Buhârî, İmân 32, Rikâk 18. Ayrca bk. Müslim, Musafirîn 215, 218, Munafıkîn 78; Ebû Dâvûd, Tatavvu 27; Neseî, Kıyamu’l-leyl 19, Kıble 13; İbn Mâce, Zühd 28; Ahmed b. Hanbel, II, 350, V, 219, VI, 40, 61, 125, 165, 176…

[45]Buhârî, Edeb 6.

[46]Buhârî, İlm 21.

[47]Buhârî, İlm 34; Müslim, İlim 13; Tirmizî, İlim 5; İbn Mâce, Mukaddime 8; Dârimî, Mukaddime 26; Ahmed b. Hanbel, II, 162, 190, 203.

[48]Buhârî, Talâk 36.

[49]Buhârî, Edeb 17.

[50]Buhârî, İlm 20.

[51]Buhârî, İlm 30; Tirmizî, İsti’zân 28; Ebû Dâvûd, İlim 6.

[52]Buhârî, Edeb 38.

[53]Ve sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin!” [68 Kalem: 4].

[54]Buhârî, Edeb 38.

[55]Buhârî, İmân 11.

[56]Buhârî, İmân 41, Bed’ü’l-vahy 1, Itk 6, Menâkıbu’l-Ensâr, 45, Talâk 11 (tercemede), Eyman 23, İkrâh (kitab tercemesinde), Hiyel 1; Müslim, İmâre 155; Ebû Dâvûd, Talâk 10, 11; Neseî, Taharet 60, Talâk 24, Eymân 19; İbn Mâce, Zühd 26.

[57]Buhârî, İmân 22.

[58]Buhârî, İmân 22. Ayrıca bk. Neseî, Tahrîm 28; İbn Mâce, Fiten 11.

[59]Buhârî, İmân 36; Edeb 44, Fiten 8. Ayrıca bk. Müslim, İmân 116; Tirmizî, Birr 51, İmân 15; Nesâî, Tahrîm 27; İbn Mâce, Mukaddime 7, 9, Fiten 4; Ahmed b. Hanbel, I, 176, 178, 385, 411, 433, 454, 417, 439, 446, 460.

[60]Buhârî, İmân 24.

[61]Buhârî, İlm 2, Rikâk 35; Ahmed b. Hanbel,  II, 361.

[62]Buhârî, Nafakât 1, Edeb 25-26; Müslim, Zühd 41; Tirmizî, Birr 44; Neseî, Zekât 78.

[63]Buhârî, Edeb 24.

[64]Buhârî, Vesâyâ  9.

[65]Buhârî, Edeb 22.

[66]Buhârî, İlm 18.

[67]Buhârî, Nafakât 9.

[68]Buhârî, Edeb 22.

[69]Buhârî, Edeb 1.

[70]Buhârî, Edeb 6.

[71]Buhârî, Edeb 8.

[72]Buhârî, Eşribe 27.

[73]Buhârî, Edeb 20.

[74]Buhârî, Edeb 20.

[75]Buhârî, Edeb 30.

[76]Buhârî, Edeb 34.

[77]Buhârî, Edeb 33.

[78]Buhârî, Edeb 35.

[79]Buhârî, İlm 5.

[80]Buhârî, İlm 11, Meğâzî 60, Edeb 80. Ayrıca bk. Müslim, Cihâd 4; Ebû Dâvûd, Edeb 17; Ahmed b. Hanbel, I, 239, 283, 365, III, 131, 209, IV, 399, 412, 417.

[81]Buhârî, İmân 6, 20, İsti’zân 9. Ayrca bk. Müslim, İmân 63; Ebû Dâvûd, Edeb 131; Neseî, İmân 12.

[82]Buhârî, Etime 10, 11. Ayrca bk. Müslim, Eşribe 179, 180, 181; Tirmizî, Et’ime 21; İbn Mâce, Et’ime 2; Dârimî, Et’ime 14; Muvattâ’, Sıfatu’n-Nebî, 20; Ahmed b. Hanbel, II, 244, 407, III, 301, 305, 382.

[83]Buhârî, Edeb 31.

[84]Buhârî, Edeb 35.

[85]Buhârî, Edeb 36-37.

[86]Buhârî, İmân 3.

[87]Buhârî, Edeb 39.

[88]Ebû Dâvûd  Edeb 1.

[89]Buhârî, Edeb 44.

[90]Buhârî, İmân 9, Edeb 42. Ayrca bk. Müslim, İmân 67, 68; Tirmizî, İmân 10; Ahmed b. Hanbel, III, 103, 140, 141, 150, 156, 230, 241, 248, 272…

[91]Ebû Dâvûd, Sünnet 2.

[92]Buhârî, İmân 7; Müslim, İmân 71, 72.

[93]Buhârî, İmân 13.

[94]Buhârî, Nafakât 1, 2; Vesâya 9, Rikâk 11, Zekât 18, 50. Ayrca bk.  Müslim, Zekhat 94-97, 106; Ebû Dâvûd, Zekât 28; Tirmizî, Zühd 32, Kıyâme 29; Nesâî, Zekât 50, 52, 53, 93; Muvattâ’, Sadaka 8; Dârimî, Zekât 22; Ahmed b. Hanbel, II, 4, 67, 98, 122, 243, 275, 288, 319, 362, 334, 475…, III, 330, 446…, V, 262.

[95]Müslim, Sayd 57; Ebû Dâvûd, Edâhî 11; Neseî, Dahâyâ, 22, 26, 27; Tirmizî, Diyâd 14; İbn Mâce, Zebâih 3; Dârimî, Edâhî 10.

[96]Buhârî, İmân 37, Tefsîr sûre (31) 2. Ayrca bk. Müslim, İmân 7; Ebû Dâvûd, Sünnet 16; Tirmizî, İmân 4; Neseî, İmân 5, 6; İbn Mâce, Mukaddime 9; Ahmed b. Hanbel, I, 27, 51, 53, 319, II, 107, 426, IV, 129, 164.

[97]Müslim, Mesâcid 57.

***

 
Yorum yapın

Yazan: Aralık 6, 2007 in • Diğer Makaleler

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: