RSS

Hz. Peygamber’e Sevgi Ve Bağlılığın Ölçüsü

06 Ara

“Hz. Peygamber’e Sevgi Ve Bağlılığın Ölçüsü”, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: V, Sayı: 2, Sivas – 2001, s. 131-151.

 

Hz. Peygamber’e Sevgi Ve Bağlılığın Ölçüsü [pdf]

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN*

Anahtar Kelimeler: Peygamber, Sevgi, Bağlılık

Giriş

Peygamberi sevmek ve ona bağlı olmak, İslam inancının bir gereğidir[1]. Bu inancın temeli ise tevhîddir. Peygamber’e yönelik sergilenecek her türlü sevgi ve bağlılık tezahürleri bu ilke ile sınırlıdır.

Peygamber beşer üstü bir varlık olmadığı gibi sıradan bir insan da değildir. Bu iki temel nokta, ona yönelik sevgi ve bağlılığın ölçüsünü belirlemede etkin rol oynayacak, ancak belirleyici kriter, şüphesiz yine Kur’an-ı Kerîm olacaktır. Bu da Allah’ın Peygamber’e tevdi ettiği görevleri doğru anlamakla mümkündür. Peygamber’in konumunu yanlış algılamak, gerek inanç noktasında, gerekse yaşam tarzında, çeşitli sapmalara yol açabilir. Mesela Peygamber beşer üstü bir varlık olarak algılandığında onu örnek almanın imkansızlığını, sıradan bir insan olarak algılandığında da onu örnek almanın gereksizliğini savunma gibi bir yanlışlığa düşülebilir. Makalemizde bu noktada bir kaç hususa dikkat çekmeye çalışacağz. Burada, bağlılıktan öncelikle anlaşılması gereken şeyin, Peygamber’e itaat olduğunu, dolayısıyla önce “itaat”ın ne anlama geldiğini belirtmek yerinde olacaktır.

İtaat sözlükte; kabul etmek, boyun eğmek, emre uyup muhâlefet etmemek, muvafakat etmek, isteyerek yapmak, yapmaya çalışmak, alışmak  gibi mânâlara gelir[2]. Terim olarak ise; -emirde vâcip ya da mendup, nehiyde haram ya da mekruh farkı gözetmeksizin[3]“emredileni yapmak, nehyedilenden kaçınmak” olarak tarif edilmiştir[4]; isyanın zıddı demektir[5]. Ayrıca, itaatin; Ehl-i sünnet’e göre, “emre muvafakat etmek”; Mu’tezile’ye göre ise, “irâdeye muvafakat etmek” olduğu da ifade edilmiştir[6].

Ancak burada, gerek Kur’an’ın Peygamber’e karşı takınılmasını istediği tavırlar[7], gerekse itaat kavramının geleneksel yorum ve anlayışı, ya da İslam’ın kültürel yorumu dikkate alındığında, saygı  ve hürmet in de, Peygamber’e karşı ortaya konması gereken itaat ve bağlılık kapsamında telakkî edilmesi gerektiğini söylemek mümkündür. Konu yukarıdaki tanım çerçevesinde ele alındığında bağlılığın itaatten daha kapsamlı olduğu, aralarında umum-husus ilişkisi bulunduğu söylenebilir. Yani her itaat eylemi bir bağlılıktır; fakat her bağlılık göstergesi itaat olmayabilir. Fakat burada, saygı anlamında bir itaat eylemi, bir bağlılık göstergesinden söz etmek mümkündür. Nitekim Yüce Allah Kur’an-ı Kerîm’de: “Ey iman edenler! Allah’ın ve Rasûlünün huzurunda, öne geçmeyin!…”; “Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinden fazla yükseltmeyiniz! Birbirinize bağırdığınız gibi Peygamber’e yüksek sesle bağırmayınız!…”[8] buyurmaktadır. Her iki ayet de Peygamber’e bağlılığın sergilenişinde izlenmesi gereken yolun yanı sıra, bağlılık tezahürlerinin kapsamı konusunda da bir fikir vermektedir. Ancak burada, bağlılık noktasında bir kapsam sınırlamasından bahsedilecekse, önce peygambere itaat ve bağlılığın bir ölçüsünün olup olmadığını veya söz konusu sınırlamadan ne anlaşılması gerektiğini belirtmek gerekir.

Kur’an’ın, itaat ve bağlılıklar konusunda umumî ölçüler vazettiği bilinmektedir[9]. Peygamber’e bağlılığın ölçüsü konusunda belirtilmesi gereken önemli hususlardan biri, Peygamber’e itaat ve bağlılık kapsamına giren mükellefiyetlerde istisnanın olup olmadığı meselesidir. Bunun kapsam ve sınırının tespiti de ancak Peygamber’i ve peygamberliği doğru algılamakla mümkündür.

Her şeyden önce, Allah’ın Peygamber’e verdiği teblîğ (Kur’an’ı aldığı gibi nakletme) ve tebyîn (Kur’an’ı açıklama) görevleri onu sevmeyi, ona itaat ve bağlılığı zorunlu kılmaktadır. Bu da, Allah için ve Allah’ın emri iledir. Bu bağlamda peygambere bağlılığın ölçüsü ve sınırı ile ilgili nasslar; inanç, sevgi  ve ittiba  olmak üzere üç ana noktada ele alınabilir.

A. İnanç Açısından Peygambere Bağlılık ve Ölçüsü

Kur’an, Hz. Peygamber’i bize; âlemlere rahmet olarak[10] ve bütün insanlığa gönderilmiş[11] en üstün ahlâka sahip[12], müminlere öz canlarından daha yakın[13], ümmetine son derece düşkün[14], müjdeci, korkutucu, etrafını aydınlatan nûr[15], keyfine göre konuşmayan[16] bir beşer[17], görev ve yetkileri sınırlı[18], diğer insanlar gibi Allah’ın emir ve nehiylerine karşı itaatle mükellef[19], görevini adaletle tam ve eksiksiz bir şekilde[20] hiçbir karşılık almadan yerine getiren[21] Allah’ın bir elçisi[22] olarak tanıtmakta; ayrıca ona salât ü selâm getirip[23] emir ve hükümlerine itaat edilmesi gerektiğini[24] ve ona itaatın Allah’a itaat sayıldığını[25] da belirtmektedir. Bununla beraber Peygamber’in gaybı bilmediğini[26] ve Allah’ın hazinesine sahip olmadığını da bildirmektedir[27].

Bu âyetler bize, Hz. Peygamber’i tanıtmanın yanı sıra, ona itaat ve bağlılıkta uyulması gereken ölçüler hakkında da bir fikir vermektedir. Görev ve konumu itibarıyla beşer olarak itaate lâyık olduğunu, ona itaat ve bağlılığın insanların lehine ve kendileri için bir nimet sayıldığını[28], ancak ulûhiyette hiçbir payının olmadığını, bu sebeple ölçünün iyi korunması gerektiğini de belirtmektedir. Bunun yanı sıra, Peygamber’i tasdik etmenin, imanın altı esasından biri olduğu da herkesin bildiği bir husustur. Bunun anlamı şudur: Peygamber’in nübüvvet ve risâletini kabul etmeden hiçbir dînî ve dünyevî uygulamanın, başka bir ifade ile itaate yönelik hiçbir faaliyetin Allah katında bir değeri yoktur. Bu sebeple şer’î iman, Peygamber’e iman etmekle ancak tamam olabilmektedir. Şu kadar var ki, peygambere imân, keyfiyet itibarı ile Allah’a imân gibi değildir.

Peygamber’e ilk itaat ve bağlılık belirtisi, ona iman, yani peygamberliğini kabul etmek ve bu kabûlü, mesela “kelime-i şahâdet”i söylemek gibi, açığa vurmaktır. Fakat “peygambere itaat”in “Allah’a itaat” sayılması[29], peygambere Allah gibi iman ve itaat etmek anlamına gelmez. Kısaca Peygamber’i ilâh gibi kabul etmeden ve ona bir takım ilâhî sıfat, güç ve yetkiler atfetmeden, bir beşer kabul ederek itaat etmelidir[30]. Nitekim Hıristiyanlar peygamberlerine ilâh derecesinde tâzim göstererek onu mâbud kabul etmişlerdi[31]. Halbuki bütün insanlık sadece Allah’a ibadet etmekle emrolunmuştu[32]. Yalnız Allah’a tapmayı, yalnız O’na kulluk etmeyi emreden bu din[33], O’na eş koşmayı şiddetle yasaklamış[34], bunu şirk olarak nitelendirmiştir. Ayrıca Peygamber de bizler gibi bir insandır; Kur’an’ın deyimiyle “Allah’ın kulu ve elçisidir”[35]. Her mümin onu sever, ancak bu sevgi ona tapma olarak nitelendirilemez[36]. Hz. Peygamber, hayatı boyunca putperestliğe, şirke karşı mücadele etmiş ve her defasında kendisinin bir “kul” olduğunu belirtmiş, vefatından sonra kabrinin bir put, bir tapınak haline getirilmemesi için Allah’a dua etmiş, müminlere bu konuda emirler vermiş, Peygamberlerin kabirlerini tapınak haline getiren Yahûdî ve Hıristiyanlara Allah’ın lanet ettiğini belirtmiştir[37]. Burada; Allah’a itaatin, Zâtı ve ulûhiyetinden[38], peygambere itaatin ise, Allah’ın emri[39] ve izninden[40] dolayı olduğu hususunun altını çizmek gerekir. Bu sebeple itaatin bir yönü olan ibadet (tapınma), yalnız Allah için câiz ve meşrû iken, -Peygamberler dahil- hiçbir beşere tapınmak ve ibadet etmek câiz ve meşrû değildir[41]. Aynı şekilde itaat göstergelerinden biri olan secde[42] de, Allah’tan başkası için câiz ve meşrû kabul edilmemiştir[43]. Buna binaen Peygamberlere secde edilmediği[44] gibi, dualarda da bir şey istenirken peygamberlerin şahsından değil bizzat Allah’tan dilenmelidir…[45].

Halk arasında, namazların sonunda yapılan dualarda, taleplerin sonunda veya başında “Ya Rasûlallah!..” ifadesinin kullanımı yanlıştır. Aslında halkımız, her ne kadar bu ifade ile zihnen ve kalben, talebini Allah’tan yaptığı düşünce ve inancında ise de bu ifadenin bu şekilde kullanımının yanlış olduğunu belirtmekte yarar var.

Ayrıca Allah’tan başkası için sırf o emretti diye, diğer bir ifade ile “zât” ı itibarı ile itaat etmek ya da canını feda etmek de doğru değildir. Nitekim savaşta bile amaç bizatihî ölmek değildir. Savaşta ölüm, meşru ve kaçınılmaz olan asıl amaca ulaştıran nihaî bir vasıtadır. Peygamberler için canlarını feda edenler, aslında onlar canlarını, Allah için feda etmektedirler. Meseleye tevhid nokta-i nazarından bakıldığında, burada, insanlar için kurban kesmenin meşrû ve câiz olmadığını da zikretmek gerekir. Ashâbın, “Ey Allah’ın Rasûlü! Canımız sana feda olsun!”[46] ifadeleri Rasûlüllah’ın zâtı kastedilerek şöylenmiş bir ifade değildir; onun yolu Allah yolu olduğu için mecâzî anlam ifade eder. Çünkü, daha önce de ifade edildiği gibi, Allah Teâlâ Peygamber’e itaatı kendisine itaat kabul etmiştir[47]. Ayrıca sahâbîler, savaş esnasında Peygamber’e ölüm üzere değil, kaçmamak üzere biat ettiklerini haber vermektedirler[48]. Ölüm üzere yapılan bey’atın sabır ve sebat mânası ifade ettiği, hadis şârihlerince belirtilmiştir[49].

Secde etmek yalnız Allah için câiz olduğu halde[50], Allah’ın, melekleri Hz. Âdem’e secde ettirmesi hadisesi[51], Allah’a itaatın mutlak olduğunu belgeleyen apaçık delil ve örneklerden biri olarak kabul edilmesi gerekir. Hz. Âdem’e yönelik secdenin amacı, Hz. Âdem’e bir ikram, tâzim, saygı ve selâm olduğunu göstermek[52]  olsa da, görünürde tevhide aykırı bir durum söz konusudur. Ancak gerçek öyle değildir. Eğer secde emri Hz. Âdem’den gelmiş olsaydı, o zaman bu secde, Hz. Âdem’e tapmak olurdu. Meleklerin Hz. Âdem’e secde etmeleri hadisesinde, emir Allah’tan geldiği ve Allah’ın emrine imtisalen gerçekleştiği, ayrıca tapınma değil, selâm ve tâzim anlamı ifade ettiği için[53] tevhide aykırılık teşkil etmemektedir.

Allah Teâlâ insanlara, birbirlerini rab edinmemelerini emir buyururken[54], peygamberlerin beşer olduklarını, melek olmadıklarını, diğer insanlardan en önemli farkın, “peygamberlerin vahiy almaları”[55] olduğunu ısrarla belirtir. Hz. Peygamber’in vefâtı neticesinde dehşete kapılan Hz. Ömer’in (ö.23/643), o an, “Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce bir çok peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse siz ardınızı dönüverecek misiniz?…[56] âyetini hatırlayamayıp; “Allah’ın Rasûlü ölmedi. Münafıkların kollarını ve bacaklarını kırıncaya kadar da ölmeyecektir!” şeklinde haykırdığı rivayet edilir. Bunu duyan Hz. Ebû Bekr (ö.13/634), minbere çıkarak, “Kim Allah’a ibadet ediyorsa muhakkak ki Allah Hayy’dır; O ölmez. Ama kim Muhammed’e tapıyor, ona ibadet ediyor idiyse, bilsin ki o, ölmüştür”, dedi ve arkasından da, “Muhammed ancak bir resûldür…[57]” âyetini okudu. Sakinleşen Hz. Ömer, “Sanki bu âyeti bugüne kadar hiç okumadım”[58] demekten kendini alamadı. Şüphesiz Hz. Ömer’in buradaki tepkisi, Hz. Peygamber’in ölmezliğine inanmasından değil, ondan ani ayrılışın verdiği şokun bir yansımasıdır.

Netice olarak peygamberi algılarken, ona sevgi, itaat ve bağlılık görevi îfâ edilirken sergilenecek inanç ve onun tezahürleri, tevhîdî çizgiyi zedelememelidir. Kısacası peygamberleri bir elçi kabul edip onlara bir resûl olarak itaat etmeli, risâlet sıfatında zât ve şahsiyetini değil, mursilin. yani onu gönderenin izzet ve haysiyetini nazar-i dikkate almalıdır. Dolayısıyla ona bir takım beşer üstü sıfatlar atfetmek doğru olmadığı gibi[59], bu tür telakkîler aynı zamanda tevhîde  de aykırıdır.

B. Sevgi Açısından Peygambere Bağlılık ve Ölçüsü

Peygamber’i (s.a.) sevmek imandandır[60]. “Allah’a inanan bir mümin O’nun elçisini canından, malından, anasından, babasından daha fazla sevmedikçe imanını kemâle erdiremez”[61]. Fakat bu sevgi sınırsız değildir. Her şeyden önce Allah’ın sevgisine vesile ve sebep olan temayül ile peygamberi sevmeye sevk eden sevgi temayülü aynı değildir. Bilindiği gibi Allah, kemâl-i Zât’ından dolayı sevilir ve itaat edilirken[62], peygambere sevgi Allah için ve Allah’ın rızasına ulaşmak içindir[63].

Hıristiyanlar, Hz. İsâ’yı Allah için değil bizzat kendi zâtı ve şahsiyeti için sevdiklerinden, gerçek mânâda Allah’ı ve Hz. İsâ’nın Allah tarafından olan tebligatını tanımamışlardı[64]. Yahûdiler de Hz. Mûsâ’nın risâlet sıfatından ziyade şahsiyetinde ısrar etmiş, ulûhiyyeti nefyetmişlerdi[65]. Böylece sevgide ifrata düşerek peygambere olan sevginin ve buna bağlı olarak da ona olan itaat ve bağlılığın mâhiyetinden uzaklaşmışlardı. Bu durumu nazar-i dikkate alan Hz. Peygamber, bu gibi sapmalara meydan vermemek için kendisinin bir insan olduğunu sık sık ifade etmişlerdir. Hz. İsâ ve diğer bazı peygamberlere yapılan ve onlara ulûhiyyet isnadı gibi bir sapıklığa kadar uzanarak çığırından çıkarılan tâzim ve övmeleri reddederken, kendisinin daima bir beşer olduğunu, sadece gelen vahiy ile diğer insanlardan ayrıldığını söylemekteydi[66]. Fakat, “Ben ancak bir beşerim…”[67].sözü de, kendisine ulûhiyyet isnadını önlemek gayretinden başka bir mânâya çekilmemelidir Diğer bir deyiş ile, bu ifadeden, dinde söz sahibi olmadığı anlamı çıkarılmamalıdır[68]. Zira, Allah’a olan itaat ve bağlılık ile Rasûlüne olan itaat ve bağlılık, birbirinden ayrılmamaktadır[69]. Peygamber’e olan itaatın Allah’a itaat sayılması[70] da bu sebebe mebnîdir. Ancak Allah gibi itaat ile Allah için itaat, Allah gibi sevmekle Allah için sevmek arasındaki fark, hiçbir zaman dikkatten uzak tutulmamalıdır. Çünkü Allah gibi sevmek, Allah’a ortak koşmak anlamına gelmektedir. Hıristiyanların Hz. İsâ’ya olan muhabbet ve bağlılıkları bu kâbil bir sevgidir. Allah için sevmek ise, sadece Allah’ı, şaibesiz tevhîd üzere sevmektir[71]. Peygamber’e olan itaat ve bağlılık, şahsiyet ve enaniyetinden dolayı değil, risâletinden dolayı ve niyabeten [Allah’ın emrine imtisâlen]dir. Fakat Allah’ın rızâsına ve mağfiretine nâil olmak da, ancak peygambere itaat ve bağlılık ile mümkündür[72].

Yukarıda da belirtildiği gibi Rasûl-i Ekrem (s.a), peygamberlerinin mezarlarını mescid edinen Yahûdî ve Hıristiyanlara Allah’ın lânetini dilemiş[73], peygambere dahi sevginin ölçülü tutulmasına ve tevhîdin dışına çıkılmaması gerektiğine dikkat çekmiştir. Böylece aşırı derecede tâzimin, eski ümmetlerde olduğu gibi, kendi ümmetini de putperestliğe sevkedebileceğinden endişe etmiş; bu sebeple,“Onlar, içlerinde iyi bir kimse bulunup vefat ettiğinde, kabri üzerine bir mescid inşa ederler, içinde de onların suretlerini tasvir ederler. İşte onlar kıyamet gününde Allah katında halkın en şerlileridirler’ buyurmuştur[74].

Bazı kaynaklar da, bir grup insanın, Rıdvan Bey’atının altında yapıldığı ağacın yanına gelip orada namaz kıldıkları haberi Hz. Ömer’e ulaştığında, onları tehdit ettiğini, sonra da emredip ağacı kestirdiğini haber vermektedirler[75].

İnsanın, fıtrî olarak en çok sevgi besleyebileceği anne ve babasına dahi duyacağı sevgi, tevhid ölçüleri ile sınırlandırılmıştır. Allah Teâlâ ana-babaya “öf” bile demeyi[76] yasakamışken tevhidi ihlal etme noktasında onları dinlememeyi emir buyurmaktadır: “Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan  bir şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme! Onlarla dünyada iyi geçin! Bana yönelenlerin yoluna uy! Sonunda dönüşünüz ancak banadır…”[77]

Netice olarak peygamberlerin ulûhiyyette paylarının olmadığı bir hakikattır. Esasen peygamberlerden hiçbiri de böyle bir iddiada bulunmamış, kendilerinin insandan başka bir şey olmadıklarını, ancak Allah’tan aldıklarını tebliğ etme vazifesi ile mükellef bulunduklarını açıkça söylemişlerdir. İlk peygamber Hz. Adem’den son peygamber Hz. Muhammed’e kadar bütün peygamberlerin yaptıkları şey bundan ibaret olmuştur[78]. Dolayısıyla peygambere sevgide bağlılığın ölçüsü, tevhîd  ölçülerine bağlı kalmakla sınırlıdır.

C. Prensiplerine Uymak Açısından Peygambere Bağlılık ve Ölçüsü

Peygamber’e ittiba [prensiplerine uyma] noktasında ölçünün ne olduğunu tetkik ederken şüphesiz, Sünnet’in teşriî değeri ve bağlayıcılığı söz konusu olacaktır. Yani Peygamber’in sünneti kapsamında yer alan her kural ve prensibe uyulmalı mıdır? Diğer bir ifade ile terim olarak mutlak mânâda sünnet, Hz. Peygamber’e izafe edilen söz, fiil veya takrîr olduğuna göre; her söz, fiil ve takrîre uyulmalı mıdır?

Sünneti bağlayıcılık açısından, “bağlayıcı olan ve olmayan“ şeklinde taksime tabi tutan âlimler oldukça çoktur. Fakat bu taksim, şüphesiz herkesin kendi anlayışı çerçevesinde olmaktadır[79]. Teorik olarak böyle bir taksime gitmekte her hangi bir problem gözükmezken, Peygamber’e izafe edilen her söz, fiil ve takrîrin hangisinin bağlayıcı olup, hangisinin olmadığı noktasında ayırıma gitmek pek o kadar kolay gözükmemektedir. Hangi söz veya kuralın Peygamber’den ne amaçla ortaya konduğu her zaman net bir şekilde, kesin çizgilerle ayırt edilmesi mümkün olamamaktadır. Ayrıca bazı uygulamaların birden çok amaçla sadır olduğu da bir gerçektir[80]. Teke tek bu taksim bir takım belli kurallar çerçevesinde olmasının elbette müsbet yönde etkisi vardır, ancak nihahî noktada iş, yine fâkîhin fıkhî yeteneğine ve anlayışına kalmaktadır. Aslında mezhepler arasındaki bazı farklı hüküm ve uygulamaların sebebi de bu tür farklı anlayışlar olmuştur.

Bütün bunlardan sonra şunu söylemek mümkündür: Hz. Peygamber’in kavlî sünneti, ahkâm ve teşrî maksadıyla sadır olmuşsa, o, teşrî için bir delildir; fakat teşrî ile alakası olmadan[81] ve vahye dayanmadan[82], sadece dünyevî amaçla sadır olmuşsa, böyle bir kavlî sünnet, ahkâm için delil teşkil etmez; binaenaleyh böyle bir vasfa sahip olan söze uyma mecburiyeti yoktur[83]. Medinelilerin hurmaları aşılamalarını meneden sözlü hadis buna örnek verilebilir:

Rafi’ b. Hadic (r.a.) şöyle bir nakilde bulunur: Nebî (s.a.) Medine’ye geldi. Halk, hurmaları ıslah etmekte olduklarını, onları aşıladıklarını söylüyorlardı. Bunun üzerine Hz. Peygamber “Siz ne yapıyorsunuz?” diye sordu. “Biz bunu öteden beri yapmaktayız”, dediler. Hz. Peygamber “Bunu yapmazsanız belki daha hayırlı olur”, buyurdu. Onlar da hurmaları aşılamayı bıraktılar. Sonuçta hurmalar yemişlerini döktü veya verimleri azaldı. Bu durumu Hz. Peygamber’e hatırlattıklarında: “Şüphesiz ben de bir beşerim. Size dininizden bir şey emredersem onu hemen alınız, kendi reyimden bir şey emredersem, şüphesiz ben de bir beşerim (yanılabilirim)” buyurdu[84].

Enes’ten (r.a) gelen rivayette ise; Hz. Peygamber’in, “Bunu yapmazsanız daha iyi olur?” sözünün neticesinde aşılamanın terk edildiği, sonuçta hurmaların verim ve kalitesi düşünce de; “Sizin hurmalarınıza ne oldu?” diye sorduğu, “siz şöyle şöyle buyurmuştunuz” diye, ilgili sözü hatırlatıldığında ise: “Siz dünyanızın işini daha iyi bilirsiniz” buyurduğu belirtilmektedir[85].

Alimler, hadiste yer alan, “Şüphesiz ben de bir beşerim. Size dininizden bir şey emredenrsem onu hemen alınız, kendi reyimden bir şey emredersem, şüphesiz ben de bir beşerim (yanılabilirim)” şeklindeki ifadeyi şöyle izah etmektedirler: Bu ifade, “Dünyaya ait bir şeyi kendi reyimle emredersem, ben de sizin gibi bir insanım, benim reyim de sizin reyiniz gibidir. Ona tabi olmak vacip değildir”, demektir. Fakat Rasulüllah şer’î bir meselede ictihadda bulunursa reyi ile amel, ümmetine de vacip olur. Hurmaları aşılama meselesi şer‘î bir mesele olmayıp halis bir dünya işidir. Dünya işleri hakkında ise Rasûlüllah (s.a); “Siz dünyanızın işini benden daha iyi bilirsiniz” buyurmuştur[86].

Kastalânî’ye (ö.923/1517) göre, “Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi yasak ettiyse ondan sakının” [87], “…bana tâbi olunuz ki Allah da sizi sevsin” [88], “…ona tâbi olunuz…”[89] âyetleri, Hz. Peygamber’in sözlerine olduğu kadar -mendub ya da peygamber olarak kendisine ait özelliklerden (hasâis) olduğuna dâir bir delil ikâme edilinceye dek- fiillerine uymayı da vâcip kılmaktadır[90]. Çünkü Rasûlüllah’tan sadır olan söz, fiil  ve takrîr ler Müslümanlar için hüccettir[91]; bunların, Allah’ın Rasûlü olma vasfıyla, umumî teşrî ve uyma kastıyla sadır olması durumunda ittibaı vâcip olur[92].

Fiillerde asl olan Hz. Peygamber’in “örnek” liğidir[93]. Kur’ân’ın ifadesiyle ümmet için, “Rasûllah’da güzel bir örnek vardır[94]. Nitekim lisân-ı hâl ile söylemek, söz ile söylemekten daha fasihtir; insanın tabiatı, sözlerin öngördüğü prensibe uymaktan ziyade, müşahede yoluyla gördüğüne uymaya daha meyyaldir[95]. Hz. Peygamber’den gelen söz, fiil ve takrîrlerin hüccet olma noktasında, Müslüman âlimlerin icmaı vardır. Çünkü söz, fiil ve takrîrden teşrî kast olunmuşsa ona uymak vâcip olur[96]. Dikkat edildiğinde, burada âlimlerin altını çizdikleri noktanın, “teşrî kast olunmuşsa” kaydının olduğu görülecektir.

Bazılarına göre Sünnet’te yer alan bir hüküm, uyma noktasında Kur’an’da yer alan hüküm gibidir[97]. Yani uyma ve delil olma yönünden aralarında fark yoktur. Bu görüşün sahipleri, Hz. Peygamber’in şu hadisini delil olarak sunmaktadırlar: “Bana Kur’an ve onunla beraber onun gibisi (sünnet) verildi. Yakında karnı tok, koltuğuna yaslanmış birisi; ‘Size bu Kur’ân yeter! Onda neyi helâl bulursanız onu helâl kabul ediniz! Onda neyi haram bulursanız onu da haram biliniz!’, diyecek. Şunu iyi biliniz ki, Allah Rasûlünün haram kıldığı da Allah’ın haram kıldığı gibidir. Dikkat ediniz! Size ehlî eşek eti, köpek dişli yırtıcı hayvanlar, aranızda anlaşma bulunan millet ferdinin kayıp eşyası… helâl değildir. Ancak bu sonuncudan sahibinin vaz geçmesi müstesna…” [98]. Bu hadis sahih, kabul edildiğinde[99], sahih Sünnet’in uyma yönünden Kur’an’dan bir farkı olmadığını ifade eder. Fakat Kur’an’ın önceliği bulunduğu noktasında şüphe yoktur [100]. Nitekim herhangi bir konuda Kur’an’da mevcut bir delil var iken önce Sünnet’te yer alan delile baş vurulmaz[101].

Şâfi‘î (ö.204/) de bu konuda şunları söylemektedir: “Sünnet’te yer alan kat’i beyan; Allah Teâlâ’nın kitabındaki beyanı gibi sayılır. Allah Teâlâ’nın kitabında yer alan farzları tasdik eden herkes; Rasûlüllah’ın sünnetini de kabullenmek zorundadır. Allah kullarına Peygamberlerinin emrini dinleyip, yasaklarından kaçınmayı emretmiştir. Allah’ın Rasûlunden gelen bir hükmü kabul eden, Allah Teâlâ’nın hükmünü kabul etmiş gibidir[102]”.

Yukarıda zikri geçen ayetlerin yanı sıra, daha pek çok âyet[103], Sünnet’in de Kur’an gibi bir teşrî kaynağı olduğunu göstermektedir. Rasûlüllah’tan geldiği kesinlik kazanan bütün teşriî sünnet, Müslümanların yaşantısında delil olma özelliğine sahiptir ve ittibaı vâciptir[104]. Hallaf’ın ifadesiyle bu sünnet ister Kur’an’da yer alan bir hükmü açıklayıcı nitelikte olsun ister Kur’an’ın sükût ettiği yeni bir hükmü ortaya koysun, netice değişmemektedir[105]. Çünkü her iki durumda da kaynak[106]., Kur’an’ı açıklama görevine sahip olan Hz. Peygamber’dir.

Hz. Peygamber, diğer insanlar gibi bir beşer olmakla beraber Allah onu insanlara resûl olarak seçmiştir[107]. Bu sebeple, Dihlevî (ö.1180/1766) Sünnet’i bağlayacılık açısından, “risâletin tebliğine dayalı varid olan sünnet”[108], “risâletin tebliği ile ilgili olmayan meselelerden doğan sünnet”[109] olmak üzere iki açıdan ele almaktadır[110]. Bunlardan birincisi tebliğ kategorisini oluşturan hadis veya sünnetlerdir. Bunlar genel olarak bağlayıcı niteliktedir. İkinci kategoriye giren hadis veya sünnetler ise bağlayıcı değildir. Bunlar Hz. Peygamber’in beşer olarak ortaya koyduğu hususlar ile şahsî tecrübelerinden, âdet ve örften kaynaklanan ve dînî bir amaç gütmeksizin yaptığı fiillerden oluşmaktadır. Dihlevî bu kategoriye bütün ümmeti bağlayıcı nitelik taşımayan, Hz. Peygamber’in sadece o günün şartları gereği özel durumlar karşısında ortaya koyduğu çözümleri de dahil etmektedir[111]. Bu ketegoriye dahil olan sünnetler, birinci kategoriye dahil olanların aksine bağlayıcı bir nitelik taşımamaktadır. Bazı fıkıh usûlü eserlerinde bu taksim daha detaylı olarak şu şekilde ifade edilmektedir:

1. Oturmak, kalkmak, yürümek, uyumak, yemek, içmek vb. gibi, insanî tabiatının gereği peygamberden sadır olan fiilî sünnetin teşrî olmadığı[112] çünkü bunların kaynağı risâlet değil beşerî vasıflar olduğu, lâkin peygamberlerden insanî bir fiil sadır olup da fiilden maksadın iktida olduğuna dair bir delilin bulunması halinde, bu delil ile o fiilin teşrî olacağı belirtilmektedir[113].

2. Ticaret, ziraat, ordu tanzimi, harp tedbiri ve tekniği, hastaya ilaç tavsîfi ve buna benzer, dünyevî işlerden tecrübe ve maharete dayalı, insanî tecrübelerinin gereği sadır olan sünnet de teşrî‘ değildir. Çünkü bunlar da risâlet vasfından kaynaklanmayıp şahsî takdir ve dünyevî tecrübelerden doğan hususlardır[114].

Buraya kadar yapılan değerlendirmeler, sözü edilen teşrî dışında kalan sünnete mutlak manada uyulmayacak anlamına gelmez. Hurmaların verim ve kalitesinin düşmesi hadisinde[115] olduğu gibi zarar verici bir durum söz konusu ise, bağlayıcılık da sözkonusu olmadığından uyulmayabilir. Fakat uymak yasaklanmış değildir. Diğer bir ifade ile uyulduğunda muaheze olunmaz, ancak maddî bir kayba uğranmış olur. Aslında böyle bir fiil için Peygamber’den delil aramak yersizdir. Çünkü onun aslî görevi ziraatçılık olmadığı gibi, kendisi teknik sahalarda bir bilim adamı veya bir uzman da değildir. O bir peygamberdir. Peygamber’in görevleri de Kur’ân’da açıklanmıştır[116].

Âdet kabilinden olan hususlara gelince; her ne kadar bu tür uygulamalara uymak vâcip değilse de âdâb kabilinden ya da Peygamber’e hürmeten[117] uyulabilir; bu kabil hususlara da uymak yasaklanmış değildir. Sahâbe bunun örneğini en güzel bir şekilde ortaya koymuştur[118]. Zira bir mümin için, Hz. Peygamber’in hayat tarzını her alanda örnek alması kadar güzel bir şey olamaz. Ancak teşrî dahilinde olan sünnetle, teşrîye dayanmayan sünnet arasındaki farkı da iyi kavramak gerekir: Teşrî kategorisine giren  sünnete uymak vâciptir. Âdet kabilinden olan ve onun beşerî vasıflarından kaynaklanan fiillerine uymak vâcip değildir; ancak bu kabil bir fiile, hürmet ve saygı kabilinden de uyulabilir. İnsanın, fıtratı gereği her yönüyle sevdiği insan gibi olma isteği dikkate alındığında bu kabil bir bağlılık, bir sevgi tezahürü olabilir. Şu kadar var ki, teşrî dışında kalan ve beşer vasfından kaynaklanan bu ve buna benzer fiillere uyulmadığı takdirde günaha maruz kalınmaz, hatta İbn-i Hacer’in ifadesiye niyetle uyulduğunda sevap da kazanılır[119]. Bu husus tamamen fıkıhla ilgili bir durumdur. İbn Hacer’e göre hadisçiler nazarında âdet kabilinden olan sünnete de uyulmalıdır[120].

3. Bunun haricinde, Hz. Peygamber’in “üsve(örnek)”liği dışında kalan diğer bazı fiilî uygulamaları da söz konusudur. Rasûlullah’tan sadır olup da şerî bir delil, onun kendisine has bir uygulama olduğunu belirtiyorsa, bu kabil bazı hususlarda peygamber üsve değildir[121]. Çünkü bilindiği gibi Peygamber (s.a.) bir beşer olmakla beraber diğer insanlar gibi alelade bir beşer değildir[122]. Allah’ın bizzat eğittiği[123] ve risâletle görevlendirdiği[124] elçinin bazı husûsiyetleri olması gayet tabiîdir. Onun bazı husûsiyetleri (hasâis), “örnek” olmadığı gibi umumî teşrî de değildir[125]. Visâl orucu tutmak[126], dörtten fazla kadınla evlenmek[127] gibi durumlar onun hasâisindendir[128]. Bu konularda Peygamber’e tâbi olmak doğru değildir ve nasslarla yasaklanmıştır[129]. Meselâ Kur’an’da Nisâ sûresinin üçüncü âyetinde en fazla dört kadınla ancak evlenebileceği bildirilmektedir. Ancak Peygamber (s.a.) bu hükmün dışında tutulmuştur. Fakat teheccüt namazı gibi kendisine vacip olup ümmetine müstehap olan diğer bazı hasâisi de söz konusudur.

4. Hz. Peygamber’in kasta dayalı; farz, vacip, müstehab  ve mübah  vasfını alan dört çeşit fiili yanında, “zelle”, diğer bir ifade ile “evlâyi terk” adı verilen bir beşinci türü daha vardır ki, bu kapsamda yer alan fiiller de uyma mükellefiyeti dışında yer almaktadır[130]. Uyku hali ve bayılma gibi kasta dayalı olmayan fiiller de uyulması gereken fiillerin kapsamı dışında tutulmuştur. “Zelle” diye ifade edilen küçük yanılgılarda, fiilin aslında kasıt vardır fakat bizzat zelleye kasıt yoktur. Meselâ yolda yürüyenin çamurda kayması gibi, yürüyenin yürüme kastı vardır, fakat kayma kastı yoktur. Böylece “zelle”nin, fiilin meydana gelişi esnasında fâile ârız olan, ancak oluşmasında bizzat kastı bulunmayan bir fiil olduğu anlaşılmaktadır[131]. Mâsiyette kasıt söz konusu olduğu için “zelle”ye mâsiyet vasfı verilmemektedir. Ayrıca bir fiilin zelle vasfını alabilmesi için fiilin hemen akabinde ya fâili, ya da Allah tarafından zelle olduğunun beyan edilmesi gerekir. Nitekim Mûsâ (a.s.) kıptîyi öldürdüğünde, “…bu şeytan işidir…[132] şeklinde, Allah Teâlâ olayı açıklığa kavuşturmuştur. Netice olarak zellenin hemen akabinde bir açıklama vuku bulunca, böyle bir fiile uymanın doğru olmadığı da açıklık kazanmış olmaktadır[133].

5. Âlimler, Hz. Peygamber’in insanî vasıflarından kaynaklanmayıp sehven tezahür eden fiilerinin ümmet için bağlayıcı olup olmadığı konusunda ihtilaf etmişlerdir. Kimine göre her bir fiilin, vâcip olduğuna dair bir delil ikame edilinceye kadar vucûbiyeti hakkında tavakkuf edilmelidir. Kimine göre de vücûbiyetin aleyhine delil ikame edilmedikçe, bütün fiillerine ittiba ve iktida vâciptir[134]. Ebu’l-Hasen el-Kerhî’ye (ö.340/951) göre Hz. Peygamber’in fiillerinin vâcip, mendub  ve mübah  gibi sıfatları vardır. O bütün bu fiillerde, fiilin sıfatı ne ise o hal üzere ittiba olunur. Fiilin sıfatı bilinmezse ibâha söz konusudur ve ittiba, delilin ikamesi ile sabit olur. Cessas (ö.370/980) aynı görüşleri paylaşmakla beraber, fiilin sıfatını belirten delil bilinmezse de Hz. Peygamber’e ittiba edildiğini, hasâis olduğuna dair bir delil ikame edilinceye kadar fiile ittiba esas olduğunu belirtmektedir ve Cessas’a göre doğrusu da budur[135].

Hz. Peygamber’in, “Benim namazı nasıl kıldığımı görüyorsanız öyle kılınız”[136] ve “Hac menasikinizi (benden görerek) iyi kavrayınız! Çünkü belli olmaz, belki bu hacdan sonra bir daha hac yapamam” [137] ifadelerinde emir sîgasının kullanılması, bazılarınca fiilin bizatihî kendisi ittibâı gerektirmediğine delil olarak gösterilmiştir[138].

Ahmed Nâim de (ö.1353/1934) Peygamber’in (s.a.) fiiline uyma konusunda şunları söylemektedir: “Fiil-i mervînin fiil-i Rasûl olduğu sabit olduktan sonra itirazı câlip olan hususatı münakaşa edebiliriz. Biz müslümanlarca fiil-i Resûl her ne olursa olsun doğrudur ve Rızây-ı Bârî’ye muvâfıktır” dedikten sonra, “Muhakkak ki sen büyük bir ahlâk üzeresin”[139], “O kendi hevasından söylemez. Onun bildirdikleri, kendisine vahyedilenden başka bir şey değildir”[140], “Rasûl size ne verdiyse onu alın, size neyi yasak ettiyse ondan sakının”[141] âyetlerini sıralayarak, “Resûlullah’ın kavli, fiili ve takrîri bizim için ilâhî şeriattır” demektedir[142].

Sünneti bağlayıcılık açısından ele alırken dikkat edilecek husus, onun sözlerinin veya fiillerinin hangi durum, sıfat ve yetki ile söylendiğini ayırt etmek, onun tasarruflarını birbirinden ayırmaktır. Zira Hz. Peygamber’in söz ve fiillerinin kaynağı olmaya uygun bir çok sıfatı vardır. Sünnetin bağlayıcılığı açısından bir hüküm verebilmek için bu sıfatların tesbiti önemlidir. Ancak bir söz veya fiilin sudûru, birden çok sıfatı aynı anda ilgilendirebilir de.

Muhammed b. Tâhir b. Aşûr, Hz. Peygamber’in makam ve sıfatlarını dikkate alarak sünnetin bağlayıcılığını şu şekilde kategorize etmektedir:

1. Yasama (teşrî) kategorisine dahil olanlar: Hz. Peygamber’in sünnetlerinin çoğu teşrî amaçlıdır ve bu kategoriye dahildir. Çünkü Hz. Peygamber’in gönderiliş amacı insanlara uymaları gereken hususları yani ahkâmı bildirmektir. Mesela Veda Hutbesini irad ederken buyurduğu “Hac ibadeti ile ilgili filleri benden öğreniniz![143]“, “burada hazır bulunanlar, bulunmayanlara tebliğ etsin![144] ve “namazı, ben nasıl kılıyorsam öyle kılınız![145] gibi sözleri bu kategoriye giren sünnetlere örnektir. Bu sebeple hacc menasikinin nasıl yapılacağı ve namazın nasıl kılınacağı konusunda Hz. Peygamber’e uymak zorunludur.

2. İftâ (fetva) makamına dahil olanlar: Dinî bir konuda kendisine sorulan sorulara Hz. Peygamber’in verdiği cevaplar bu kategoriye dahildir. Mesela Hz. Peygamber’in Veda Haccı sırasında kendisine gelip kurban kesmeden önce traş olduğunu, şeytan taşlamadan önce kurban kestiğini söyleyenlere, böyle yapmalarının hacca zarar vermeyeceğini söylemesi buna örnektir[146]. Buna benzer daha pek çok soru Hz. Peygamber’e gelmiş; herkese de aynı cevabı vermiştir.

3. Yargı (kaza) makamına dahil olanlar: Rasûlullah’ın, ihtilaflı bir konu hakkında iki kişi arasında verdiği hüküm bu kategoriye girer. Habibe bt. Sehl’in, kocasından ayrılmak istemesi üzerine Hz. Peygamber’in, onun kocasından aldığı bahçeyi geri vermesi şartıyla ayrılmalarına hükmetmesi[147], bu kategoriye giren uygulamalara örnek verilebilir.

Aslında bu üç kategori de yasama (teşrî) niteliğindedir. Zira yargı da fetva da teşriî hükümlerin uygulanmasından ibarettir. Ancak bağlayıcı olan bu üç kategori, genel olabileceği gibi özel şahıs ve durumlara da has olabilir. Bu durumda, kategorilerin bağlayıcılığı da söz konusu şahıs, durum ve şartların varlığına bağlı olur[148]. Hz. Peygamber’in sıcak bölgelerde fermantasyona sebep olan bazı kapların kullanımı ile ilgili yasağı örneğinde olduğu gibi.

4. Devlet başkanlığı (imara) sıfatına dahil olanlar: Hz. Peygamber’in, risâlet sıfatı ile değil, bir devlet başkanı olarak verdiği hükümler bu kategoriye dahildir. Bu gruba dahil olan uygulamalar, devlet başkanının iznine bağlıdır. Mesela Hz. Peygamber’in, “bir düşmanı öldüren, onun üzerindekilere sahip olur[149] sözü buna örnektir.

5. Yol gösterme ve irşâd (hady : iyiye-güzele teşvik) grubuna girenler: Bu kategoride söz konusu olan emir ve yasakların mutlaka yerine getirilmesi zorunlu değildir; bunlar iyi ve güzel olana teşvik amacı taşımaktadır. Mesela ev sahiplerinin kölelerine yediklerinden yedirip giydiklerinden giydirme tavsiyesi ile ilgili hadis[150] buna örnek verilebilir. Burada zorunlu olan, kölenin normal düzeyde gıda ve giyim ihtiyacının karşılanmasıdır. Hadiste ifade edilen ise ideal olandır.

6. Arabuluculuk (sulh) grubuna girenler: Bu kategoriye giren hususlar yargı kategorisinden farklı olup tavsiye niteliğindedir. Sadece iki tarafı anlaştırmak amacıyla ve iki tarafın rızasına dayalı olmak şartıyla ortaya konan çözümleri ihtiva eder. Mesela Ka’b b. Mâlik, Abdulah b. Ebî Hadred’den alacağını istemesi üzerine çıkan tartışmayı sona erdirmek için Ka’b’a alacağının yarısından vaz geçmesini tavsiye etmesi[151] buna örnektir.

7. Fikir danışanlara yol gösterme (el-işâretu ale’l-musteşîr) grubuna girenler: Burada normalde geçerli olan bir muamelenin, uygulama biçiminin hoş olmayacağından dolayı yasaklanması söz konusudur. Temelde Hz. Peygamber, kendisine danışılan bir fikre yol göstermektedir. Bunun birden çok alternatifleri olabilir. Örneğin Hz. Ömer Allah rızası için cihatta kullanılmak üzere birine bir at verir. Daha sonra at sakatlanır. Bu durumda cihatta elverişsiz hâle geldiğinden adam atı satmak ister. Hz. Ömer adamın atı ucuza satacağını düşünerek onu satın almak ister. Bu durumu Hz. Peygamber’e danışır. Peygamber (s.a.) “sadakasından cayan kusmuğunu yiyen köpek gibidir[152] buyurarak bir dirhem dahi olsa atı satın almamasını söyler. Bu yasaklama söz konusu davranışın hoş olmadığındandır; yoksa temelde yasak bir muamele değildir.

8. Nasihat (en-nasiha) grubuna girenler: Fatma bt. Kays, Muaviye b. Ebî Süfyan ile Ebû Cehm’in kendisi ile evlenmek istediklerini söylediğinde Hz. Peygamber, “Ebu Cehm eli sopalının biridir, Muaviye ise cimri bir adamdır[153] diyerek her ikisi ile de evlenmesinin uygun olmadığını söylemiştir. Buradaki evliliğin câiz olmadığı anlamı çıkmaz. Burada sadece bir tavsiye söz konusudur.

9. İnsanları en mükemmele yönlendirme amacına yönelik olanlar: Bu kategoriye giren emir ve yasaklar, en mükemmele, en şerefli ve faziletli eylemlere yönlendirme amacı taşır. Hz. Peygamber’in ashabının gönüllerini olgunlaştırması ve onları, dinî derecelerinin uygun olan durumların en güzeliyle sıfatlanmaya yönlendirmesi ile ilgili emir ve yasakların çoğu bu kategoriye girer. Şayet bütün ümmet bunlara yönlendirilirse zorluk çıkar. “Sizden biriniz, komşusunun duvarına kiriş koymasını engellemesin![154] hadisi buna örnektir. Bunu Mâlik bir terğib olarak yorumlamıştır. Çünkü bu, “mâlik, mülkünde mutlak tasarrufa sahiptir” kaidesine aykırıdır.

10. Yüce hakikatleri telkîn grubuna girenler: Mesela Hz. Peygamber, sadakanın önem ve faziletini anlatmak içn Ebû Zer’e, “Uhud Dağı kadar altınım olsa, üç dinar kalıncaya kadar onu sadaka olarak dağıtırdım[155] buyurmuştur. Ebû Zer, bu sözü gerçek manada alıp mal ve para biriktirmenin yasak olduğunu savunurken, Hz. Osman bu anlayışın yanlış olduğunu söylemiştir.

11. Tehdit ve azarlama (et-te’dîb) grubuna girenler: Hz. Peygamber’in tehdit ve ikaz kasdıyla mübalağalı ifadeler içeren sözler söylediğine dair pek çok örnek vardır. Bu tür hadisleri zahirî manaları ile ele almak doğru değildir. Mesela Hz. Peygamber bir hadisinde, cemaate gelmeyenlerin evlerini başlarına yıkmak istediğini ifade etmemkedir. Bu bir ikaz mahiyetindedir. Gerçekte onların evini yıkmak istediğinden söylediği bir söz değildir.

12. Yaratılış icabı ve maddi ihtiyaç gereği olarak yaptıkları (tecerrud ani’l-irşâd: irşaddan soyutlama) grubuna girenler: Bu kategori, yukarıda zikredilen grupların dışında, Hz. Peygamber’in bir insan olarak yaptığı işleri, davranışları kapsar. Hz. Peygamber’in bu davranışlarından amaç, ne dinî bir hüküm koymak, ne de müslümanların bu davranışlara uymasını istemektir. Yeme-içme, giyim-kuşam tarzı, yolda yürüyüşü vs. bu kategoriye dahildir[156].

Görüldüğü gibi, ilk üç kategorinin bağlayıcılığı kesin olmakla birlikte, diğer kategoriler için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Hz. Peygamber’in sünnetinin büyük bir bölümü teşri amaçlı olup müslümanları bağlayıcı özelliktedir. Ancak bu sünnetin tamamının bağlayıcı olduğu anlamına gelmez. Dolayısıyla çoğunluk içinde yer alıp da bağlayıcı olmayan bu az kısmı tek tek tespit ederek ortaya koymak daha kolay ve pratik olacaktır. Ancak giriş kısmında da belirttiğimiz gibi bu o kadar da kolay değildir. Netice itibarı ile sünnetin bağlayıcı olmayan kısmının tesbit noktasında şöyle bir yol izlenebilir:

a. “Eşyada asl olan ibahadır” kaidesi gereğince, hükmüne dair herhangi bir delil bulunmayan ve kendisinde “kurbet amacı” olduğu zahir olmayan hususlar[157]. Çünkü kurbet kastı taşımayan fiiller ibahaya delalet eder[158].

b. Mescidde ve hutbede asâ kullanımı, minberin basamakları, mescidini yaptığı hurma dalları ve çamur gibi maddî unsur ve aletlerle ilgili hususlar. Bunlar maslahat gereği yapılan şeylerdir. Bu gibi husulara, aksine husûsi bir delil sadır olmadıkça ibahadan başka bir hüküm delâlet etmez[159]. Burada, sünnetin bağlayıcılık derecesinin tesbitinde de şu hususların dikkate alınmasının isabetli olacağını ifade etmek mümkündür:

1. Hadisin kaynağının vahiy olup olmadığını belirlemek;

2. Hz. Peygamber’in bir sözü veya fiili hangi konumda ve hangi sıfatla söyleyip ya da yaptığını tespit etmek;

3. Hadisin Hz. Peygamber’in tebliğ etmekle mükellef olduğu sahaya girip girmediğini, beşer sıfatıyla söyleyip söylemediğini belirlemek;

4. Hadisin ihtiva ettiği konuyu ve bu konunun dindeki yerini tespit etmek;

5. Hadise muhatap olan kişinin durumunu göz önünde bulundurmak.[160]

Netice olarak şunu söylemek mümkündür:

1. Allah Teâlâ insanları ve cinleri kendisine kulluk etsinler diye yaratmıştır.

2. Allah ile insanlar arasında iletişimi sağlayan ve O’nun buyruklarını insanlara duyuran Peygamberlerdir.

3. Hz. Peygamber bir beşerdir, ancak alelade bir beşer de değildir. Zira o Allah’tan vahiy almakta ve O’nunla iletişim kurabilmektedir.

4. Peygamber’i sevmek ve ona bağlı olmak İslam dinine mensup olmanın bir gereğidir. Ancak bu bağlılığın da bir ölçüsü vardır. Bunun ölçüsü ise tevhidî ölçülerdir.

5. Hz. Peygamber’e izafe edilen söz, fiil ve takrîrler, sünneti teşkil eder. Dolayısıyla İslam dinine mensup olan herkes, Kur’an’ın bir nevi açılımı olan Peygamber’in sünnetine uyma mecburiyeti vardır. Aksi halde Kur’an’ın her emrine istenen tarzda uyamayacak, sonuçta eksik bir uygulama ile başbaşa kalacaktır.

6. Bununla beraber Peygamber’e izafe edilen her söz, fiil veya takrîre tek tek uyma zorunluluğu da yoktur. Yani sünnetin tamamı bağlayıcı değildir.

7. Uyma kapsamında yer alan söz veya fiil, vâcip veya mendûb gibi, fıkhî hüküm açısından ne anlam ifade ediyorsa, ona uymak da aynı hükmü ifade eder. Uyma kapsamı dışında yer alan hususların bir kısmına uymak, sadece mecburiyet taşımaz iken, bazı “hesâis” gibi, bir kısmına uymak ise yasaklanmıştır.

8. Sünnetin bağlayıcılığının tespitinde ise, sünnet kuralının Hz. Peygamber’in hangi makam ve sıfatından sudur ettiğinin tayini son derece önemlidir.

9. Hasılı, yukarıda şıklar halinde açıklanan hallerden biri ile Rasûlullah’tan sadır olan söz ve fiiller onun sünnetindendir. Lâkin hepsi ittibâı vâcip olan teşrî değildir, kanun da değildir. Ancak Rasûl olma vasfıyla ve umûmî teşrî kastıyla; yani müslümanların ona uyma amacıyla Peygamber’den (s.a.) sadır olan her söz ve fiil Müslümanlar için ittibâı gerekli olan bir hüccet, bir kuraldır; ondan maksat teşrîdir; genel manada sünnet de, insanların hidayete ermeleri için en uygun bir yoldur[161].

*** 

KAYNAKÇA

Ahmed b. Hanbel, el-Musned, Beyrut 1405/1985.

Ahmed Nâim, Sahîhi Buharî Muhtasari Tecrîd-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, Ankara 1981-82.

Albayrak, Halis, Kur’an’da İnsan-Gayb İlişkisi, İstanbul 1993.

Âsım Efendi, Ebu’l-Kemâl Ahmed, el-Ukyânûsu’l-basît fî tercemeti’l-Kâmûsi’l-muhît, İstanbul 1305.

Ateş, Ali Osman, Kur’an ve Hadislere Göre Şeytan, İstanbul 1995.

Azzam, Abdurrahman, Ebedî Risâlet, (çev.H. Hüsnü Erdem-Mukaddime Ahmed Hamdi Akseki), İstanbul 1962.

el-Âmidî, Seyfuddîn Ebû’l-Hasen Alî b. Ebî Alî b. Muhammed, el-İhkâm fî usûli’l-ahkâm, th., eş-Şeyh İbrâhim el-‘Acûz, Beyrut ts., (Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye).

el-Aşkar, Muhammed Süleyman, Ef’alu’r-Rasûl ve Delâletuhâ ala’l-Ahkâmi’ş-Şer‘iyye, Beyrut 1408/1988.

el-Aynî, Bedruddîn Ebû Muhammed Mahmûd İbn Ahmed,‘Umdetü’l-kârî şerhu Sahîhi’l-Buhârî, Mısır 1392/1972.

el-Bağdâdî, Ebû Mansûr Abdülkâhir b. Tâhir et-Temîmî, Usûlüd’d–dîn, İstanbul 1346/1928.

el-Buhârî, Ebû Abdullah Muhammed b İsmail, el-Câmi‘u’s-sahîh, İstanbul ts, 1315’den ofset.

el-Cevherî, Ebû Nasr İsmâil b. Hammâd, es-Sihâh, (nşr. Ahmed Abdülğafûr Attar), Beyrut 1404/1984.

el-Cürcânî, Ali b. Muhammed b. Ali es-Seyyid es-Şerif, et-Târifât, Kahire 1357/1938.

Çelebi, İlyas, İslam İnancında Gayb Problemi, İstanbul 1996.

ed-Dârimî, Ebû Muhammed Abdullah b. Abdurrahmân, Sunenu’d-Dârimî, (th. Mustafa el-Biğâ), Dımaşk, 1412/1991.

ed-Dihlevî, Şah Veliyyullah, Huccetu’llâhi’l-bâliğa, Beyrut 1990.

Ebû Dâvûd, Süleyman İbnu’l-Eş’as es-Sicistânî, Sunenu Ebî Dâvûd, İstanbul ts, ofset.

Ebû Muhammed İzzuddid Abdulaziz b. Abdisselâm, Kavâidu’l-Ahkâm fî Mesâlihi’l-Enâm, Beyrut ts., II, 121.

Ebu’l-Velîd el-Bâcı, İhkâmu’l-fusûl fî ahkâmi’l-usûl, th., Abdulmecid Türkî, Beyrut 1407/1986.

Elmalılı, Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul 1971.

Erul, Bünyamin, Sahabenin Sünnet Anlayışı, Ankara 1999.

el-Eşkâr, Muhammed Süleyman, Ef’âlü’r-Resûl (sav)…, Beyrut 1988.

el-Feyyûmî, Ahmed b. Muhammed b. Ali el-Mukrî: el-Mısbâhü’l-Münîr fî ğarîbi’ş-Şerhi’l-kebîr li’r-Rafi’î, Beyrut ts.

el-Gazzâlî, Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed,İhyâu ulûmid-dîn, Dımaşk ts.

el-Gazzâlî, Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed, Bidâyetü’l-hidâye, Mısır 1306 h.

Hallâf, Abdülvahhâb: İlmu usûli’l-fıkh, Kuveyt 1390/1970.

İbn Mâce, Ebû Abdullah Muhammed b. Yezid el- Kazvinî, Sunenu İbn Mâce, (th. Muhammed Fuad Abdulbâkî), Beyrut ts.

İbn Hacer, Ebu’l-Fadl Şihâbuddîn Ahmed b. Ali b. Muhammed b. Hacer el-Askalânî, Fethu’l-bârî bi-şerhi Sahîhi’l-Buhârî, Beyrut 1402 h.

İbn Kayyım el-Cevziyye, Ebû Abdullah Muhammed b.Ebî Bekr b. Eyyüb, İ’lâmu’lmuvakkı’în an Rabbi’l-âlemîn, (nşr. M. Muhyiddin Abdülhamid), Kahire 1374/1955.

İbn Kesîr, İmâduddîn Ebû’l-Fidâ İsmail b. Ömer b. Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, Kahire 1400/1980.

İbn Manzûr, Ebu’l-Fadl Cemalüddîn Muhammed b. Mükerrem, Lisânu’l-arab, Beyrut ts.

İbnu’l-Esîr, Mecu’d-dîn Ebu’s-Sa’adât İbnü’l-Esîr: en-Nihâye fî ğarîbi’l-hadîs ve’l-eser, Beyrut ts. ofset.

Karaman, Hayerddin, İslâmın Işığında Günün Meseleleri, İstanbul 1988.

el-Kârî, Nureddin Ali b. Sultan Muhammed Ali el-Kârî el-Herevî, Şerhû’ş Şifâ, Beyrut ts.

el-Kastalânî, Ebü’l-Abbâs Şihâbuddin Ahmed b. Muhammed, İrşâdu’s-sârî li-şerhi Sahîhî-l-Buhârî, Bağdat ts.[Bulak 1304-5/1886-7 tarihli 6.bs’dan ofset].

Kırbaşoğlu, Hayri, İslam Düşüncesinde Sunnet I, Ankara 1996.

Koçkuzu, Ali Osman, Hadiste Nâsih Mensûh, İstanbul 1985.

Malik b. Enes: el-Muvattâ, (th. M. Fuad Abdülbâkî), Beyrut 1406/ 1985.

Müslim, Ebu’l-Hüseyn Müslim İbnü’l Haccâc el- Kuşeyrî, Sahihu Müslim (el-Câmiü’s sahîh) (nşr. Muhammed Fuad Abdülbâkî), İstanbul ts. ofset.

en-Neseî, Ebû Abdurrahman Ahmed b. Şu’ayb, Sunenu’n-Neseî, Beyrut ts.

en-Nevevî, Ebû Zekeriyâ Yahyâ b. Şeref, el-Minhâc fî şerhi Sahîhi Müslim İbni’l-Haccâc, Bağdat ts.(Bulak 1304-5/1986-7 tarihli 6. baskıdan ofset, İrşâdu’s-Sârî’nin kenarında)

Özafşar, Mehmet Emin, “Polemik Türü Revâyetlerin Gerçek Mahiyeti”, İslâmiyât, Cilt: 1, Sayı: 3, Temmuz-Eylül 1998.

Râğib el-İsfahânî, Ebu’l-Kâsım el-Hüseyn b. Muhammed, el-Müfredât fî ğarîbi’l-Kur’ân, (th. Muhammed Seyyid Geylânî), Beyrut ts.

er-Râzî, Ebu Abdillah Fahruddîn Muhammed b. Ömer (Fahruddin er-Râzî), Mefâtihü’l-gayb (et-Tefsîrü’l-kebîr), Beyrut 1934, ofset.

Reşid Rızâ, Muhammed, Tefsirü’l-Menâr (Tefsîru’l-Kur’an’i’l-Hakîm), Beyrut 1393/1973.

Sakallı, Talat, “Sünnet’in Bağlayıcılık Açısından Taksimi”, SDÜİFD, Sy: 2, Isparta 1996.

es-Serahsî, Ebû Bekr Muhammed b. Ahmed b. Ebû Sehl, Usûlu’s-Serahsî, İstanbul 1990 ofset.

es-Sindî, Ebû’l-Hasan Nureddin b. Abdulhâdî, Haşiye alâ Süneni’n-Nesaî, nşr. Muhammed Emin Demec, Beyrut ts., (Nesaî’nin Süneni ile bir arada)

es-Suyûtî, Ebü’l-Fadl Celâlüddîn Abdurrahman b. Ebî Bekr, el-Hasâisu’l-Kübrâ, (th. Muhammed Halil Harrâs), Kahire 1387/1967.

eş-Şâfi’î, er-Risâle, çev., Ubeydullah Dalar, Ankara trs. (Gaye Matbaacılık).

Şeyh İsmail el-Hakkî er-Rabbânî es-Samedânî, el-Furûk, İstanbul 1310.

eş-Şâtıbî, Ebû İshâk İbrahim b. Mûsa b. Muhammed, el- Muvâfakât fi usûli‘ş-şerî’a (th. ve şrh. Abdullah Derrazî), byy. ts.

Şemsuddîn Muhammed b. Yusûf el-Cezerî, Mi‘râcu’l-minhâc şerhu Minhâci’l-vusûl ilâ ‘ilmi’l-usûl li’l-Kâdî Beydâvî, th., Şaban Muhammed İsmail, Kahire 1413/1993.

Tâhir b. Âşûr, Muhammed, İslam Hukuk Felsefesi (Mekâsıdu’ş-şerîati’l-İslâmiyye), çev., Vecdi Akyüz-Mehmet Erdoğan, İstanbul 1999.

et-Tehânevî, Muhammed Ali b. Ali, Keşşâfu Istılâhâti’l-funûn, İstanbul 1984 (Kalkütta 1862 bs.’dan ofset).

et-Tirmizî, Ebû İsâ, el-Câmiü’s-sahîh  ( Sunenu’t-Tirmîzî), Beyrut ts.

el-Umerî, Nâdiye Şerif, İctihâdu’r-Rasûl, Beyrut 1405/1985.

Zeydan, Abdülkerim, el-Vecîz fî usûli’l-fıkh, İstanbul 1979 ofset.

ez-Zebîdî, M. Murtaza, Tâcu’l-‘Arus min Cevâhiri’l-Kâmûs, Beyrut ts. (Mısır 1306 el-Hayriyye bs.’dan ofset).

 

[Makaleyi yorumlamak veya soru sormak isterseniz lütfen Tıklayınız!]

 

***

“Hz. Peygamber’e Sevgi Ve Bağlılığın Ölçüsü”, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: V, Sayı: 2, Sivas – 2001, s. 131-151.

***


 *Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Hadis Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi.

[1]“Hiç biriniz, beni anasından babasından, (hatta) bütün insanlardan daha fazla sevmedikçe iman(ını ikmal) etmiş olamaz”. Buhârî, İmân 8.

[2] Bk. Cevherî, Sıhâh, III, 1255-1256; Râğıb, Müfredât, s. 310; İbnü‘l Esîr, Nihâye, III, 142; İbn Manzûr, Lisân, VIII, 240-241; Feyyûmî, Mısbâh, II, 380; Zebîdî, Tâcü’l-arûs, V, 444; Âsım Efendi, Kâmus Tercemesi, III, 349-350.

[3] Tehânevî, Keşşâf, II, 915.

[4] Serahsî, Usûl, I, 111; İbn Hacer, Feth, XIII, 95; Aynî, Umde, XX, 107; Tehânevî, age, II, 915.

[5] Bağdâdî, Usûlü’d-dîn, s. 25; Serahsî, age, I, 111; İbn Hacer, age, XIII, 95; Aynî, age, XX, 107. İsyanın iki mânası vardır. Birincisi, günah işlemek ve vâcip olan itaatten uzaklaşmak; ikincisi de bir şeyden imtina etmek mânasıdır. İtaat, emre muvafakat etmek olunca, itaatın zıddı olan isyan da emre muhalefet etmek ya da nehye muvafakat etmek olmaktadır [Bağdâdî, age, s. 252].

[6]Bağdâdî, age, s. 251; Râzî, Tefsîr, X, 143; Cürcânî, Târifât, s. 140; Tehânevî, age, II, 914. Bağdâdî, Mu’tezile yerine Kaderiyye’yi zikretmiştir.

[7]el-Hucurât (49) 1-2

[8]el-Hucurât (49) 1-2

 [9]Msl. bk. el-Bakara (2), 286 : “Allah her şahsa, ancak gücü yettiği kadar sorumluluk yükler…” Burada söz konusu snırlama insan gücü ile alakalıdır. Bu da ferdin durumunu ilgilendirir. Buna durumsallık da denebilir.

[10]el-Enbiyâ (21), 107.

[11]Sebe’ (34), 28.

[12]el-Kalem (68), 4.

[13]el-Ahzâb (33), 6.

[14]et-Tevbe (9), 128; el-Kehf (18), 6; eş-Şuarâ (26), 3.

[15]el-Ahzâb (33), 45, 46.

[16]en-Necm (53), 3-4.

[17]el-İsrâ (17), 93, el-Kehf (18), 110, Fussılet (41), 6.

[18]el-En’âm (6), 50, 107, Yûnus (10), 49.

[19]A’raf (7), 6.

[20]el-Enbiyâ (21), 109.

[21]Yûsuf (12), 104; Furkân (25),57, Sebe’ (34), 47, eş-Şûrâ (42), 23.

[22]Âl-i İmrân (3), 144.

[23]el-Ahzâb (33), 56.

[24]el-Haşr (59), 7.

[25]en-Nisâ (4), 80.

[26]Gayb ile ilgili bk. Albayrak, Halis, Kur’an’da İnsan-Gayb İlişkisi, İstanbul 1993, s, 15; Çelebi, İlyas, İslam İnancında Gayb Problemi, İstanbul 1996, s. 64-65.

[27]Hûd (11), 31.

[28]Bk. en-Nûr (24), 54, en-Nisâ (4), 13.

[29]“Kim Rasûle itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur…” en-Nisâ (4), 80.

[30]Bk. Elmalılı, Hak Dini, II, 1077, III, 1478-1479, 1772.

[31]Bk. el-Mâide (5), 73, 75.

[32]el-Beyyine (98), 5.

[33]Bk. el-Fatiha (1), 5.

[34]Bk. en-Nisâ (4), 36.

[35]Âl-i İmrân (3), 144; el-Kehf (18), 110; el-Feth (48), 29.

[36]Ateş, Ali Osman, Kur’an ve Hadislere Göre Şeytan, İstanbul 1995, s. 70-71.

[37]Buhârî, Salât 48, Cenâiz 96, Enbiyâ 50, Libâs 19; Müslim, Mesâcid 19-23; Tirmizî, Salât 121; Neseî, Mesâcid 13, Cenâiz 106; Muvattâ, Sefer 85, Medîne 17; Dârimî, Salât 120; Ahmed b. Hanbel, I, 195, 218, 405, 435, 454, II, 246, VI, 34, 80. Ayrıca, bu konuda kısa tenkidî bir değerlendirme için bk. Ateş, Ali Osman, Kur’an ve Hadislere Göre Şeytan, İstanbul 1995, s. 70-71.

[38]Râzî, Tefsir, X, 149.

[39]en-Nisâ (4), 59, v.dğr.

[40]en-Nisâ (4), 64.

[41]Cürcânî, Târifât, s. 140.

[42]Elmalılı, Hak Dini, I, 318-319.

[43]Bk. Ebû Dâvûd, Nikâh 40; Tirmizî, Radâ 10; İbn Mâce, Nikâh 4; Ahmed b. Hanbel, IV, 381, V, 227, 228, VI, 76.

[44]Elmalılı, age, I, 319.

[45]Bk.el-Ahkâf (46), 5, Gâfir (40), 60. Ayrıca bk. Buhârî, Tefsir (2) 22.

[46]Dârimî, Mukaddime 14; Ahmed b. Hanbel, III, 91.

[47]Bk. en-Nisâ (4), 80.

[48]Bk. Müslim, İmâre 68, 76; Tirmizî, Siyer 34; Neseî, Bey‘at 7; Dârimî, Siyer 18; Ahmed b. Hanbel, III, 292, 355, 381, 396.

[49]Bk. Nevevî, Minhâc, VIII, 55 (İrşâdü’s-sârî’nin kenarında); Sindî, Haşiyetü Süneni’n-Neseî, VII, 141.

[50]Bk. Elmalılı, Hak Dini, I, 319.

[51]Bk. el-Bakara (2), 34.

[52]Bk. İbn Kesîr, Tefsir, I, 77-78.

[53]Bk. İbn Kesîr, age, I, 77-78.

[54]“De ki: “Ey Kitap ehli! Ancak Allah’a kulluk etmek, O’na bir şeyi eş koşmamak, Allah’a bırakıp birbirimizi rab olarak benimsememek üzere, bizimle sizin aranızda müşterek bir söze gelin. Eğer yüz çevirirlerse: ‘Bizim müslüman olduğumuza şahid olun’ deyin!”; “Size melekleri ve peygamberleri Rab olarak benimsemenizi emretmesi de yaraşmaz. Siz müslüman olduktan sonra, size inkar etmeyi mi emredecek?”  Âl-i İmrân (3), 64, 80.

[55]el-Kehf (18), 110.

[56]Âl-i İmrân (3), 144.

[57]Âl-i İmrân (3), 144.

[58]Buhârî, Cenâiz 3, Fedâilü ashâbi’n-Nebî 5, Meğâzî 83; İbn Mâce, Cenâiz 65; Ahmed b. Henbel, VI, 219, 220; Dârimî, Mukaddime 14. Hâdise benzer lafızlarla anlatılmaktadır.

[59]Bk.Elmalılı, age, II, 1077.

[60]Buhârî, İmân 8.

[61]Buhârî, İmân 8, Eymân 3; Müslim, İmân 69, 70; Neseî, İmân 19; İbn Mâce, Mukaddime 9; Ahmed b. Hanbel, III, 177, 275, 278, IV 336.

[62]Gazzâlî , İhyâ, I, 12.

[63]Elmalılı, Hak Dini, II, 1076.

[64]Bk. Elmalılı, age, II, 1077.

[65]Bk. Elmalılı, age, II, 1078.

[66]Koçkuzu, Ali Osman, Hadiste Nâsih Mensûh, İstanbul 1985, s. 11.

[67]Buhârî, Enbyâ 48; Dârimî, Rikâk 68; Ahmed b. Hanbel, I, 23, 24…

[68]Bk. Koçkuzu, age., s. 11.

[69]Ali el-Kârî, Şerhu’ş-Şifâ, II, 10.

[70]en-Nisâ (4), 80: “Kim Rasûle itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur…”

[71]Elmalılı, age, II, 1078.

[72]Bk. Elmalılı, age, II, 1078-1079.

[73]Buhârî, Salât 48, Cenâiz 96, Enbiyâ 50, Libâs 19; Müslim, Mesâcid 19-23; Tirmizî, Salât 121; Neseî, Mesâcid 13, Cenâiz 106; Muvattâ, Sefer 85, Medîne 17; Dârimî, Salât 120; Ahmed b. Hanbel, I, 195, 218, 405, 435, 454, II, 246, VI, 34, 80.

[74]Buhârî, Salat 48, 54; Ahmed b. Hanbel, I, 195.

[75]Bk.İbn Hacer, Feth, VII, 361.

[76]Bk. el-İsrâ (17) 23.

[77]Bk. Lokman (31) 15.

[78]Akseki, Ebedî Risâlet (Mukaddime), s. 8.

[79]Sünnetin bağlayıcılık açısından taksimi hakkında geniş bilgi için bk. Talat Sakallı, “Sünnet’in Bağlayıcılık Açısndan Taksimi”, SDÜİFD, Sayı: 2, Isparta 1996, s. 39-102.

[80]Örnek için bk. Ebû Muhammed İzzuddid Abdulaziz b. Abdisselâm, Kavâidu’l-Ahkâm fî Mesâlihi’l-Enâm, Beyrut ts., II, 121.

[81]Peygambere ait bir sözün teşrî ile alakası olup olmadığı, sözün içeriği, söylendiği konum, ilgili olduğu alan, dinin amacı ve buna benzer bir takım karinelerle tespit edilebilir. Mesela hurmaların aşılanması, tamamen tecrübî ve bilimi ilgilendiren bir konudur; böyle bir alanda bir şey söylemek, Peygamber’in görevleri arasında yer almamaktadır. Dolayısıyla Peygamber’in bu konularda yanılması tabii olduğu gibi sözleri de bağlayıcı değildir. Ayrıca bu durum onun peygamberliğine de zarar vermez.

[82]Peygamber’in bazı sözleri vahye dayalı söylenmiş olabilir. Mesela, Tahrîm sûresinin üçünçü ayetinde belirtildiği gibi Hz. Peygamber’e Allah tarafından bir şey söylenmiş fakat söylenen söz Kur’an’da yer almamıştır. Bu da Hz. Peygamber’in zaman zaman Kur’an dışı vahiy ile bilgilendirildiğini göstermektedir. Âyet şöyledir: “Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir şey söylemişti. Fakat eşi, o sözü başkalarına haber verip Allah da bunu Peygamber’e açıklayınca, Peygamber bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vaz geçmişti. Peygamber bunu ona haber verince eşi; ‘Bunu sana kim söyledi’ dedi. Peygamber; ‘Bilen, herşeyden haberi olan Allah bana söyledi’ dedi”. [et-Tahrîm (66), 3] Ayrıca ilgili söz, bir ayet açıklamsı da olabilir. Böyle bir sözün vahye dayalı oduğunu söylemede bir mahzur olmadığını düşünmekteyiz.

[83]Bk. Zeydan, Vecîz, s. 134.

[84]Nakilde, ravilerden; “İkrime, ‘Yahut bunun gibi bir şey söyledi’”, denilmekte,. “Ma’kîrî de, “Hurmalar yemişlerini döktü” dediği,. şüphe etmediği belirtilmektedir. [Müslim, Fedâil 140].

[85]Müslim, Fedâil 141.

[86]Davudoğlu, Ahmed, Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi, İstanbul, 1973-80, X, 159.

[87]el-Haşr (59), 7. Bu ayetin, “sebebin husûsiliği hükmün umûmiliğine engel teşkil etmez” kuralından hareketle sünnetin hücciyyeti için delil teşkil ettiğini söyleyenler olduğu gibi; savaş ganimetleri hakkında nâzil olduğunu, dolayısıyla sünnetin hücciyyeti için bir delil olamayacağını söyleyenler de vardır. İlgili görüş ve tartışmalar için bk. Kırbaşoğlu, Hayri, İslam Düşüncesinde Sunnet I, Ankara 1996, s. 247-250.

[88]Âl-i İmran (3), 31.

[89]el-Â’râf (7), 158.

[90]Kastalânî, İrşâd, X, 313.

[91]Bk. Râzî, Tefsir, X , 149; İbn Hacer, Feth, XIII, 216; Hallâf, Usûl, s. 37.

[92]Hallâf, age, s. 37.

[93]İbn Hacer, Feth., XIII, 233.

[94]el-Ahzâb (33), 21.

[95]Bk. Gazzâlî, Bidâye, s. 5.

[96]Râzî, Tefsir, X, 149.

[97]Muhammed Süleyman el-Aşkar, Ef’alu’r-Rasûl ve Delâletuhâ ala’l-Ahkâmi’ş-Şer‘iyye, Beyrut 1408/1988, I, 26; Koçkuzu, Ali Osman, Hadiste Nâsih Mensûh, İstanbul 1985, s. 9.

[98]Ebû Dâvûd, Sünnet 5.

[99]Mehmet Emin Özafşar, bu hadisi, “Polemik Türü Revâyetlerin Gerçek Mahiyeti”, adlı makalesinde tenkid etmekte, sonuç itibarı ile polemik türü rivayetlerin “sahabenin kendi aralarındaki ilmi münakaşalarda takındıkları tavrın rivayetlere dönüşmüş şekli” olduğunu, söz konusu “Erîke haberi”nin de bu türden bir haber olması gerektiğini belirtmektedir (s. 30). Özet olarak, bu tür rivayetlerin bazı ilmî ve fikrî akımlara mesned olarak kullanıldığını, hatta aslı olan bazı rivayetlerin bu amaçla genişletilip daraltıldığını veya bazı yeni formlara sokulduğunu, hatta bazı ilavelerin dahi yapıldığını ifade eder (s. 29). İlgili hadis hakkında bazı uzak ihtimalleri serdettikten sonra, “Doğrusunu Allah bilir” kaydıyla, bu tür rivayetlere ihtiyatla yaklaşılması gerektiğini belirten bir ifade ile son verir (s. 33). Bk. Mehmet Emin Özafşar, “Polemik Türü Revâyetlerin Gerçek Mahiyeti”, İslâmiyât, Cilt: 1, Sayı: 3, Temmuz-Eylül 1998, s. 19-48. Ancak burada şunu da belirtmek gerekir ki, bu rivayet söz konusu olmasa da Sünnet’e uymak, Kur’an gibi gerekli ve zarûrîdir.

[100]Şâtıbî, Muvafakât, IV, 7; İbn Kayyım, İ’lâm, I, 11; Hallâf, Usûl, s. 39; el-Aşkar, Ef’alu’r-rasûl, I, 30.

[101]Hallâf, age. , s. 39.

[102]İmam Şâfi’î, er-Risâle, çev., Ubeydullah Dalar, Ankara trs. (Gaye Matbaacılık), s. 32-33.

[103]Mesela bk. Âl-i İmrân (3), 32, 132; en-Nisâ (4), 13, 14, 59, 64, 65, 80, 115; el-Mâide (5), 92; el-Enfâl (8), 1, 13, 20, 24, 27, 46; et-Tevbe (9), 63, 71, 120; en-Nûr (24); 48, 51, 52, 54; eş-Şuarâ (26), 108, 110, 126, 131, 144, 150, 163, 179;…

[104]Hallâf, age, s. 37.

[105]Bk. Hallâf, age, s. 37-38.

[106]Kur’an açısından nakleden anlamında.

[107]el-Feth (48), 29.

[108]Melekût ve âhiret âlemi ile ilgili bilgi ve malümat bu bölüme dahildir. Bunların hepsi vahye müsteniddir. İbâdetlerin zaptı da bu kısma dahildir. Bunların bir kısmı vahye bir kısmı ictihada dayanır. Fakat bu ictihad vahiy menzilesindedir. Çünkü Allah Peygamberini reyinde hatada karar kılmasından korumuştur. Mutlak vâzedilip vakti belirlenmemiş ve sınırları tesbit edilmemiş amel ve hükümler de bu kategoriye dahildir. [Eşkâr, Ef’âlü’r-Resûl, I, 29-30].

[109]Âdet kabilinden ve kasıtsız olarak zuhur eden fiiller ile, dinle alâkalı olmayıp sadece kendi reyine dayanan icraatları buna dahildir. [Eşkâr, age, I, 29-30].

[110]Dihlevî, Huccetu’llâhi’l-bâliğa, Beyrut 1990, I, 371-373. Ayrıca bk. Koçkuzu, Hadiste Nâsih Mensûh, s. 11.

[111]Dihlevî, Huccetu’llâhi’l-bâliğa, Beyrut 1990, I, 371-373. Ayrca bk. Kırbaşoğlu, Hayri, İslam Düşüncesinde Sünnet I, Ankara 1996, s.81.

[112]el-Âmidî, Seyfuddîn Ebû’l-Hasen Alî b. Ebî Alî b. Muhammed, el-İhkâm fî usûli’l-ahkâm, th., eş-Şeyh İbrâhim el-‘Acûz, Beyrut ts., I, 147; el-Bâcî, Ebû’l-Velîd, İhkâmu’l-fusûl fî ahkâmi’l-usûl, th., Abdulmecid Türkî, Beyrut 1407/1986, s. 306; Zeydân, Vecîz, s. 134; Hallâf, Usûl, s. 43. Ayrıca bk. el-Aşkar, Ef’alu’r-Rasûl, I, 30.

[113]Bk. el-Âmidî, Seyfuddîn Ebû’l-Hasen Alî b. Ebî Alî b. Muhammed, el-İhkâm fî usûli’l-ahkâm, I, 147; Muhammed Takîyu’l-hakîm, el-Usûlu’l-amme li’l-fıkhi’l-mukârin, Beyrut 1963, s. 229-231; el-Bâcî, Ebû’l-Velîd, İhkâmu’l-fusûl fî ahkâmi’l-usûl, s. 306; Hallâf, Usûl, s. 43.

[114]Bu sebeple Hz.Peygamber bazı savaşlarında ordunun muayyen bir yere yerleşmesini emrettiği zaman bir kısım sahabîler, Hz. Peygamber’in bu görüşünün Allah’tan gelip gelmediğini, yoksa harbin bir hile olmasının gereği mi olup olmadığını sorabiliyorlardı. Sahâbe, “bir görüş, bir hile gereği” olduğu cevabını alınca, Hz. Peygamber, harbî sebeplerden dolayı başka bir yere yerleşilmesi gerektiğini söyleyen sahâbeye uymuştur [bk. Zeydân, Vecîz, s. 134-135; Hallâf, Usûl, s. 43]

[115]Müslim, Fedâil 141.

[116]Pz. Peygamber’e “tebliğ” ve “açıklama” görevi verilmiştir. Msl. bk. Âl-i İmrân (3), 20, en-Nisâ (4), 105, el- Mâide (5), 99, en-Nahl (16), 35, 44, en-Nûr (24), 54, v.dğr. Kur’an’ın hüküm beyan etmediği konularda Hz. Peygamber’in müstakil olarak hüküm koyması, söz konusu “açıklama” görevine dahildir. Zira peygamber de müstakil olarak beyan ettiği hükümlerde tamamen bağımsız olmayıp Kur’an’ın genel ruh ve kaidelerine bağlıdır.

[117]Bk. Reşid Rızâ, Menar, V, 276.

[118]Msl. bk. Zeydân, age, s. 134. Ayrıca bu konuda daha geniş bir bilgi içinbk. Erul, Bünyamin, Sahabenin Sünnet Anlayışı, Ankara 1999.

[119]Bk. İbn Hacer, Feth, I, 10. Âdetle sünnetin arasını ayıran niyettir. ay.

[120]Bk.İbn Hacer, age, I, 11; XIII, 211.

[121]el-Âmidî, el-İhkâm fî usûli’l-ahkâm, I, 147; Hallâf, Usûl, s. 44.

[122]Bk. Buhârî, Savm 49, 50, İ’tisâm 5, Müslim, Sıyâm 57-61.

[123]el-Bakara (2), 151.

[124]el-Feth (48), 29.

[125]el-Âmidî, el-İhkâm fî usûli’l-ahkâm, I, 147; Zeydân, Vecîz, s.135.

[126]Buhârî, İ’tisâm 5; Ebû Dâvûd, Tatavvû 10.

[127]en-Nisâ (4), 3.

[128]el-Âmidî, el-İhkâm, I, 148; Suyûtî, Hasâisü’l-kübrâ, III, 298; Zeydân, age, s. 135. Hz. Peygamber’in husûsiyetleri (hasâis) için geniş bilgi için bk. Suyûtî, age.

[129]Zeydân, age, 135.

[130]Bk. Serahsî, Usûl, II, 86.

[131]Bk. Serahsî, age, II, 86. “Zelle”, fâili tarafından bizzat kastedilmeden vukû bulan, ancak kasıtlı olarak mubah bir fiilin işlenmesi esnasında ortaya çıkan haram bir fiilin adıdır. “İsyân” ise, kasıtlı olarak işlenen haram bir fiilin adıdır. Zelleye ma’siyet denmesi mecâzendir ve âyete dayanmaktadır [Tâ-hâ (20), 121]. Çünkü peygamberler, zelleden değil, büyük ve küçük günahlardan mâsumdurlar. Bazı Eş’ârilere göre küçük günahlardan da mâsum değildirler [İ. Hakkı, Furûk, s. 161].

[132]el-Kasas (28), 15.

[133]Serahsî, Usûl, II, 86.

[134]Serahsî, age, II. 86. Peygamberlerin fiilleri genel olarak iki kısma ayrılır: 1.Teblîğ kabilinden olanlar, 2.Teblîğ kabilinden olmayıp hükümleri beyan özelliği taşımayanlar. Bunlar beşerî tabiatından kaynaklanan fiiller ile kendine has olan adetleri ve kalbinden yaptığı zikirlerdir. Birinci şıkka dahil olan fiillerde sehv mümkün değildir. İkinci şıkka dahil olan fiillerde,-Kâdî Iyâz’ın nakline göre bazı âlimler, hükümlerin bina edildiği teblîğ yoluyla sadır olan fiillerden olmadıkları ve vahye de dayanmadıkları için- sehv ve gafleti câiz görmektedirler [Umerî, İctihâdü’r-Resûl, s. 138-139].

[135]Serahsî, Usûl, II, 87.

[136]Buhârî, Ezân 18, Edeb 27, Âhâd 1; Dârimî, Salât 42; Ahmed b. Hanbel, V, 53.

[137]Neseî, Menâsik 220; Ahmed b. Hanbel, III, 318, 366.

[138]Bk. Serahsî, age, I, 14.

[139]el-Kalem (68), 4.

[140]en-Necm (53), 3-4.

[141]el-Haşr (59), 7.

[142]Ahmed Nâim, Tecrid Tercemesi, I, 184.

[143]Neseî, Menâsik 220; Ahmad b. Hanbel, III, 318, 366.

[144]Buhârî, İlim 9, 10, 37, Edâhî 5, Hacc 132, Sayd 8, Fiten 8, Meğâzi 51, 77, Tevhîd 24; Müslim, Kasâme 29, 30; Ebû Dâvûd, Tatavvu 10; Tirmizî, Hacc 1, Neseî, Menâsik 111; İbn Mâce, Mukaddime 18; Dârimî, Menâsik 72.

[145]Buhârî, Edeb 27.

[146]Muvattâ, Cihad 18.

[147]Ebû Dâvûd, Talak 18; Tirmizî, Hacc 76; Neseî, Hacc 225; İbn Mâce, Menâsik 74; Dârimî, Talak 7; Muvattâ, Talak 31.

[148]Kırbaşoğlu, İslam Düşüncesinde Sünnet I, s. 83.

[149]Buhârî, Hacc 125, 130, 131; Müslim, Hacc 327, 330, 331; Ebû Dâvûd, Menâsik 78, 87; Tirmizî, Hacc 76; Neseî, Hacc 225; İbn Mâce, Menâsik 74; Dârimî, Menâsik 53, 65; Muvattâ, Hacc 242.

[150]Buhârî, İmân 22, Itk, 15.

[151]Buhârî, Husûmât 4; Müslim, Müsâkât 20, 21; Ebû Dâvûd, Akdıya 12; Neseî, Kudât 20; İbn Mâce, Sadakât 18; Dârimî, Buyû 49.

[152]Buhârî, Hibe 30; Müslim, Hibât 5, 6; Ebû Dâvûd, Buyû 81; Neseî, Hibe 3; İbn Mâce, Sadakât 1.

[153]Müslim, Radâ 103; Ebû Dâvûd, Talak 39; Tirmizî, Nikâh 38; Neseî, Nikâh 22; Muvattâ’, Talak 67.

[154]Buhârî, Mezâlim 20; Müslim, Müsâkât 136; Ebû Dâvûd, Akdıya 31; Tirmizî, Ahkâm 17; İbn Mâce, Ahkâm 15.

[155]Müslim, Zekât 31, 34.

[156]Daha geniş bilgi için bk. Muhammed Tâhir b. Âşûr, İslam Hukuk Felsefesi (Mekâsıdu’ş-şerîati’l-İslâmiyye), çev., Vecdi Akyüz-Mehmet Erdoğan, İstanbul 1999, s. 48-61; Kırbaşoğlu, İslam Düşüncesinde Sünnet I, s. 79-87.

[157]Hz Peygamber’in mücerret fiili Mâlik’e (v. 179) göre ibahaya, Şâfi’î’ye (v. 204) göre nedbe delalet eder. Ebû Saîd el-Istaharî (v. 329) ve İbn Hayrân’a (v. 310) göre vücûb ifade eder. es-Sayrafî’ye (v. 330) göre de tavakkuf etmek gerekir. Çünkü mücerret fiilin hasâis olma ihtimali de vardır. Bk. Şemsuddîn Muhammed b. Yusûf el-Cezerî, Mi‘râcu’l-minhâc şerhu Minhâci’l-vusûl ilâ ‘ilmi’l-usûl li’l-Kâdî Beydâvî, th., Şaban Muhammed İsmail, Kahire 1413/1993, II, 6; el-Bâcî, İhkâm, s. 309-310.

[158]Ebu’l-Velîd el-Bâcı, İhkâmu’l-fusûl fî ahkâmi’l-usûl, th., Abdulmecid Türkî, Beyrut 1407/1986, s. 309, (prg. no: 259). Bazılarına göre, sağ elle yemek, giyinmeye sağdan başlamak gibi hususların nedbe delalet eder. Ancak el-Bâcî bunun doğru olmadığını söylemektedir. Bk. ay.

[159]Sünnetin bağlaycılığı konusunda daha geniş bilgi için bk. Sakallı, agm., s. 39-102; Karaman, Hayerddin, İslâmın Işığında Günün Meseleleri, İstanbul 1988, II, 440, vd.

[160]Bk. Görmez, Mehmet, Sünnet ve Hadisin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metodoloji Sorunu, Ankara 1997, s. 204.

[161]Bk. Hallâf, Usûl, s. 44.

 

“Hz. Peygamber’e Sevgi Ve Bağlılığın Ölçüsü”, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: V, Sayı: 2, Sivas – 2001, s. 131-151.

 

 
Yorum yapın

Yazan: Aralık 6, 2007 in • Bilimsel Makaleler

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: