RSS

Ahmedî’nin İskender-Name’sinde Peygamber Tasavvuru

06 Ara

 

“Ahmedî’nin İskender-Name’sinde Peygamber Tasavvuru”, Selçuklular Döneminde Sivas, Sivas 2006, s. 211-221 : (Konu: Selçuklular Döneminde Sivas Sempozyumu. Yer: Sivas Ticaret Odası. Tarih: 29 Eylül – 01 Ekim 2005)

Ahmedî’nin İskender-Name’sinde Peygamber Tasavvuru [pdf]

 Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN[1]

Giriş

Ahmedî, Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılışından sonra beylikler döneminde yaşamış ünlü şairlerden biridir. Hayatı hakkında henüz yeteri kadar bir bilgiye sahip değiliz. Kaynakların bu konuda verdikleri bilgiler ya birbirinin tekrarı ya rivayetlere dayalı veya yanlış değerlendirmeler sonucu ortaya çıkan bilgilerdir.

Bazı kaynaklar, onun asıl adının Tâcüddîn İbrahim, mahlasının da Ahmedî olduğu üzerinde birleşir. Hangi yılda ve nerede doğduğu konusunda ise henüz kesin bir delil mevcut değildir.

Ahmedî’nin nereli olduğu konusunda eski kaynakların verdikleri bilgiler çelişkilidir. XVI. yy. tezkirecilerinden Latîfî ile tarihçi Alî, onun Sivaslı olduğunu yazmaktadırlar. Kınalızâde Hasan Çelebi ise, Latifî’nin Sivaslı, Taşköprizâde’nin Germiyanlı dediklerini aktarmakla yetinir. Kâtib Çelebi de Ahmedî’yi Garmiyanlı olarak zikreder. Eslâf’ta, Osmanlı Müellifleri’nde ve Amasya Târihi’nde Ahmedî’nin Amasyalı olduğu kayıtlıdır. Köprülü, Ahmedî’nin Amasyalı olarak gösterilmesinin, İbni Arabşâh’ta Amasya’da öldüğünün bildirilmesinden ileri geldiğini söyler. Kaynaklar Ahmedî’nin M. 1412 yılında vefat ettiğini belirtirler.

Germiyanlılık bölge ya da yer mensubiyeti değil, bir kabileye, bir topluluğa mensubiyeti ifade eder. Zaten bölge olarak da Germiyanoğulları Anadolu’da ilk kez Malatya yöresinde görülmüşlerdir. Ayrıca Ahmedî birçok yer gezmiş, belli sürelerle birçok yerde ikamet etmiştir.  Kaynakların verdiği bilgiye göre en son durağı Amasya olmuştur. Anlaşıldığına göre Amasyalılığı da bundan ileri gelmektedir. Sonuç itibariyle Ahmedî’yi Sivaslı şairler arasında kabul etmeye bir mâni yoktur. Bundan dolayı biz onu Sivaslı kabul ediyor ve İskender-nâme adlı eserini esas alarak şiirlerinde işlediği peygamber tasavvurunu belirtmeye çalışacağız.

Ahmedî, peygamberle ilgili sözlerini İskender-nâme’sine sonradan eklediği Mevlid bölümünde aktarır.

İskender-nâme, Ahmedî’nin en büyük ve en ünlü mesnevisi olmasının yanında, Türk edebiyatında yazılmış ilk manzum İskender hikâyesi olması bakımından da önem taşır. Eser, İskender’in doğu edebiyatlarında efsaneleşmiş hayatının yanı sıra din, tasavvuf, ahlâk, felsefe, tarih, coğrafya, astronomi, metalürji, tıp, siyaset vb. konuların da işlendiği, daha çok öğretici yanının ağır bastığı önemli bir eserdir. İskender-nâme, Türk dili ve edebiyatı açısından önemli bir eser olduğu kadar, yazıldığı dönemin bilgilerini aktarması bakımından da önemli ve değerlidir.[2]

 

Peygamber Tasavvuru Örnekleri

Peygamberlerin gönderiliş amacı, insanlığın öncelikle yaratıcısını, daha sonra kendisini, çevresini, hayatı, varlığı ve eşyayı doğru anlaması ve anlamlandırmasını sağlamaktır. Bu yüzden peygamberler, hep anlamın yitirildiği, her şeyin yanlış anlamlandırıldığı dönemlerde gelmişlerdir.

Tarihe baktığımızda yüceltmeci, indirgemeci ve Kur’an ölçüleri çerçevesinde gerçekçi olmak üzere üç farklı peygamber tasavvuru ile karşılaşırız. Bu tür anlayışların kökleri tarihin en eski dönemlerine kadar uzanır. Yüceltmeci peygamber tasavvurunun en bariz örneğini Hz. İsa’nın tanrılaştırılmasında görmekteyiz. Hz. İsa’nın peygamberlik misyonu, Pavlus ve kurduğu kilise tarafından yüceltmeci bir yaklaşımla tanrılaştırılmış, bu anlayış çerçevesinde Hz. İsa “Tanrının oğlu” ve “Tanrı” olarak kurgulanmıştır.

Yüceltmeci yaklaşım gerçek bilgilere değil kurgusal tasavvurlara dayanmakta, hâl böyle olunca kaçınılmaz olarak sapmalar meydana gelmektedir. Çünkü bu anlayışa göre peygamber, beşer üstü bir varlıktır. O adeta bir melektir.

Yüceltmeci peygamber tasavvuru peygamberi sevme adına ve sevenleri tarafından ortaya konan bir yaklaşımdır. Bu alanda da azımsanmayacak kadar bir edebiyat oluşmuştur.

İndirgemeci peygamber tasavvuru ise, yüceltmeci peygamber tasavvurunun zıddıdır. Bu yaklaşım, peygamberi bir postacı gibi algılayıp görevini sadece ‘habercilik’e indirgemek isteyen ve onun örneklik misyonunu görmezlikten gelen ya da hafife alan bir yaklaşımdır. Peygambersiz din arayışlarının, ya da Kur’an’ı istenen şekilde yorumlama temayüllerinin bir uzantısıdır. Bunun da iyi niyetle ortaya konmuş bir yaklaşım olduğu söylenemez. Yüceltmeci yaklaşım, peygamberi beşer üstü bir varlık konumuna çıkararak ona uymayı imkânsız hale getirirken, indirgemeci yaklaşım da peygamberin örnekliğini bile bile ihmale, hatta inkâra götürmektedir.

İlmi disiplinlerin peygamber tasavvurları da farklı olduğu görülmektedir. Hadisçiler peygambere ‘sürekli söz söyleyen, hep konuşan bir peygamber’ olarak algılarken, Fıkıhçılar da peygamberin her söz ve davranışını bir ‘hukuk definesi’ olarak ele almışlardır. Tasavvufçular ise onu adeta buharlaştırıp nurun bedenleşmiş hâli, Nur-u Muhammedî felsefesine dayalı irfanî bir peygamber olarak algılamışlardır.[3]

Yüceltmeci ve indirgemeci yaklaşımların her ikisi de peygamberin örnekliğine gölge düşüren yanlış yaklaşımlardır. Kuran’ın ortaya koyduğu gerçekçi peygamber tasavvuru çok daha farklıdır. Kur’an’a göre o, bir melek değil, diğer insanlar gibi yiyip içen bir beşer, bir insandır. Ancak o, vahiy almakta, fakat bununla beraber gaybı da bilmemektedir…

Ahmedî’nin peygamber tasavvurunda her üç yaklaşımın motifleri bulunmakla beraber tasavvufî ve yüceltmeci yaklaşım daha ağır basmaktadır. Zira Ahmedî bir şair olmakla beraber anlatımlarında tasavvufî motifler de kullanmıştır. Özellikle şiirsel anlatımın da etkisiyle onun peygamber tasavvurunda kurgusal motifler ve mecâzî yorumlamalar daha belirgindir. Yaptığı bu yorumların muhtemelen yanlış anlaşılacağı endişesiyle bazen ‘benim bu dediklerime şu ayet’ ya da ‘ayetler delildir’ şeklinde, Kur’an’dan referans gösterme ihtiyacını hissettiği görülmektedir.[4] Ancak bu manada ayetlere getirdiği yorumların tamamının isabetli olduğunu söylemek zordur.

Ahmedî, peygamber tasavvurunu ortaya koyarken bilgi olarak genelde Kur’an’a, hadis, tarih, siyer, hasâis, şemâil, delâil ve tasavvuf kaynaklarına başvurduğu anlaşılmaktadır. Ancak yüceltmeci yaklaşımın tabii bir sonucu olarak kurgusal ve hayali tasavvurlar oldukça fazladır. Onun amacı ve hedefi peygamberi tanıtmak, yüceliğini kanıtlayıp ona ve onun yoluna bağlılığı sağlamaktır. Aslında bu bakış açısı ve amacın, dönemin karakteristiğini yansıttığını söylemek mümkündür.

Burada şunu da belirtmekte yarar var: Ahmedî yüceltmeci peygamber tasavvurunu ortaya koyarken peygambere atfettiği beşer üstü bazı tanımlamalar, İslam’ın mihveri olan tevhidi bozacak nitelikte değildir. Peygambere atfettiği her olağanüstü hâl ve vasıfların Allah’tan olduğunu her fırsatta dile getirir.[5]

 

Ahmedî’nin Mucizeler Ekseninde Peygamber Tasavvuru

Ahmedî’nin peygamber tasavvurunda Hz. Muhammed bütün insanlığın önderi, hidayete erenlerin de ilkidir.[6] Söz konusu ‘hidayete erme’deki öncelik, şüphesiz kendi risâlet dönemi ile ilgilidir. Kur’an’ın ifade ettiği gibi ‘o âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir.’[7] Onun rahmet oluşu bütün hayatı ve kâinatı kuşatıcı niteliktedir. Bu rahmet, onun ana rahmine düştüğü andan itibaren başlar ve bu sayede Allah’ın rahmeti gökten yere bolca iner. O yıl Mekke halkı rahata, türlü türlü nimete ve emniyete kavuşur. Peygamber ana karnında iken Mekke’ye saldıran Fil ordusu, bu sayede Kâbe’ye hiçbir zarar veremez. Doğduğunda da doğumunun bereketinden dolayı her şeyin fiyatı ucuzlar.[8] Böylece toplumsal bir ekonomik rahata kavuşulur.

Onun doğumu diğer doğumlardan da farklıdır. Annesinde hamilelik sıkıntısı ve doğum sancısı görülmez; doğarken annesi ağrı duymaz.[9]

Doğduğu gece ‘peygamber geldi’ diye bütün kilise ve havralar yıkılır, kubbelerindeki taş, kerpiç ve tuğlaların yanı sıra, putlar da yüzükoyun secdeye kapanır. Kisra’nın sarayı yıkılır, Save gölü kurur. Bin yıldan beri yanmakta olan Ateşperestlerin mabedi söner. Böylece ateşe tapanlar, dinlerinin yıkılacağını anlarlar.[10] Bütün bunları, peygamberin gelişinin birer habercisi olarak Allah yaratır. Çünkü bunlara Allah’tan başka hiç kimsenin gücü yetmez.[11]

Aslında Hz. Peygamber’in dünyaya gelişi esnasında gerçekleşmiş gibi nakledilen bu hadiselerin çoğu ve abartılı mecazî anlatımlar, peygamberin daveti sürecinde gerçekleşen sonuçlardır.

Ahmedî bazı yorumlarını Kur’an’dan alır. Fil vakası bunlardan biridir. Ona göre Fil sahiplerinin yerle bir edilmesi, peygamberin Fil senesinde dünyaya gelmiş olmasındandır.[12] Peygamberin gelişi olağanüstü bir hadise olduğu için gelişinin habercisi olarak olağanüstü hadiselerin cereyanı da doğaldır.

Peygamberin bilgisi olağanüstüdür. Ancak bu bilgiyi ona veren Allah’tır; zatından değildir. Allah ona Kur’an’ı, şeriatı, dîni ve imanı öğretmiştir.[13]

Onun hayatı mucizelerle doludur. Dolunay parmağının işaretiyle ikiye ayrılır. Ahmedî isteyenlere bu haberin doğruluğunu, “ay (ikiye) ayrıldı”[14] ayetiyle ispatlamaya çalışır.[15] Sel ona yol olmak için kurur. Zehirli kebap ona zehirli olduğunu söyler. Kertenkele onun elinde konuşarak “sen doğrusu hak peygambersin” der. Bunun gibi daha pek çok mucizeler cereyan eder. Ancak onun en büyük mucizesi Kur’an’dır ve Kur’an, mucizelerin en güzelidir. Çünkü o, sözü ve manasıyla mucizdir.[16] Eğer Kur’an’dan başka hiçbir mucize olmasaydı, sadece Kur’an mucizesiyle dahi peygambere kesin olarak iman etmek farz olurdu.[17]

Peygamber, yaratılışın amacıdır; âlemler, o övülmeye değer ve en çok övülen Muhammed aşkına yaratılmıştır.[18] Ahmedî’nin bu yargısı, halk arasında hadis-i kutsi olarak şöhret bulan ancak aslında hadis-i kutsi olmayıp kelam-i kibar olan “(Habibim) Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım”[19] sözüne dayanmaktadır.

Ahmedî’ye göre, Hak, âlemi, hatta Hz. Âdem’i de Muhammed için yaratır. Melekler, Âdem’e, onun için selamlama secdesi yapar.  Felekler de sürekli onun için döner. Dolayısıyla Hz. Muhammed, gönderiliş olarak peygamberlerin sonuncusudur; fakat şecere bakımından Hz. Adem’den öncedir;[20] ilk yaratılan onun ruhudur; o, tenin ve canın hem aslı hem nurudur. Yer ve gök o saf nurla aydınlanmıştır. Ay, güneş ve yıldızlar onun nurunun yanında zayıf kalır. O bir nurdur ve bu nur, eşyanın aslıdır. Bu yüzden bazen Âdem, bazen Şit, bazen Nuh ve bazen de İbrahim Aleyhisselâm onun nurundan feyiz alırdı.[21] Zira onun peygamberlik nuru dünyaya gelinceye kadar nesilden nesile geçer, o nur kimde bulunursa yüzünde açıkça belli olurdu.[22]

Ahmedî burada, Hz. Muhammed’in bütün peygamberlerden daha üstün olduğu yargısı ve anlayışıyla felsefî ve tasavvufî bir yorum yapmaktadır. Amaç bu üstünlüğü ortaya koymaktır. Nitekim o, bütün bunlara rağmen bir kuldur. O kadar ki Allah’ı hakkıyla övmekten bile acizdir. Allah Teala söz konusu olduğunda, peygamber bile O’nu hakkıyla övemez. Nitekim Allah Teala Hz. Peygamber’den kendisini övmesini ister. Ancak, o, zatı bilinmeyenin gerçek manada övülemeyeceğini, gerçek ve layık övgünün yine ancak kendisi tarafından yapılabileceğini söyler. Hz. Peygamber övgü yapabilecek güçte olmadığını söyleyince, onun bu sözleri övgü yerine kabul görür.[23]

Hz. Musa bütün isteğine rağmen Allah’ı göremez, fakat Hz. Muhammed görür. Hz. Musa’nın “rabbim bana cemalini göster”[24] hitabının cevabı,  “sen beni katiyen göremezsin”[25] şeklinde olur. Hz. Musa, nefsanî hazlardan sıyrılır, Allah Teala da ona sıfatla tecelli eder. Bu yüzden Hz. Musa yüce Allah’ı göremez, fakat ona kelamıyla tecelli ederek Tur’da onunla söyleşir.[26]

Hz. Muhammet’ten Ruhanî hazların yanı sıra bütün sıfatlar da yok olunca, Zât ona tecelli eder, böylece ulaşacağı makama kadar ulaşır ve Allah’ı görmek istediği kadar görür.[27] Böylece Ahmedî miraçta Hz. Peygamber’in Allah’ı bizatihi gördüğü inancındadır. Oysa âlimlerin çoğu bu görüşte değildir.

Din onun dinidir, geri kalan dinler hükümsüzdür; yine söz onun sözüdür, diğer sözler boştur.[28]

Ahmedî’nin peygamber tasavvurunda beşerî sınırları zorlayan bazı anlayışlar da söz konusudur. Örneğin ne kadar acıkırsa acıksın hiç ağlamadığı, yatağını asla kirletmediği inancı bu kabil anlayışlardır.[29] Ahmedî’nin ifadesiyle insan aklının dışında kalan bütün bu alâmetler, sadece peygamberlik öncesine aittir.[30]

Ahmedî’nin peygamber tasavvurunda abartılı anlatımlar da söz konusudur. Örneğin Hz. Peygamber taşa bir külünk vurur, taşın üçte biri parçalanır ve demirin darbesiyle taştan çıkan kıvılcımla Medine dağı aydınlanır.[31] Yeryüzü ona açılır ve içinde ne varsa hepsini görür. Çünkü yeryüzü de onun için yaratılmıştır.[32]

Yiyeceğin bulunmadığı bir kıtlık senesinde, bütün sahabe açlığa uğrar. Ay biçiminde bir çöreği eline alarak onunla yedi yüz kişiyi doyurur. Yedi yüzü doyduktan sonra ondan evlerine de götürürler.[33]

Peygamberin mucizeleri sayılamayacak kadar çoktur.[34] Örneğin konuşmaya başladığında söylediği ilk söz, ‘Lâiîlâhe illahlah’ olur. Daha o çağlarda bile putların kırılacağını ve nerede kilise varsa hepsinin yıkılacağını söyler. İbâdete lâyık olanın yalnızca Allah olduğunu delile dayanarak bilir.[35]

Çocukluk çağını geçirip rahata kavuşması için, bir bulut onun hizmetine verilir. Her gittiği yerde bu bulut ona devamlı gölgelik eder. O kadar ki ağaçlar bile ona secde eder. Ahmedî bu sözüne inanılmasını ister.[36]

Şam yolculuğu esnasında kervanı izleyen rahip sürekli kervanı takip eden buluta bakarak orada olağanüstü birinin bulunduğunu anlar ve Hz. İsa’nın müjdelediği, Hz. Musa’nın haber verdiği peygamberin o olduğunu söyler. Rahip ayrıca, ona henüz vahiy ve peygamberlik gelmediği, hatta onu görmediği halde, ona iman ettiğini, bunun getireceği dinin diğer dinleri iptal edeceğini, cahiliye dev­rini ortadan kaldıracağını da belirtir.[37]

Onun yüzü güzel olduğu gibi, ahlakı da güzeldir. Bu yüzden bütün Mekke halkı ona dost, yüzü­ne âşıktır. Medine halkı da savaş esnasında onun adı­nı anar, el kaldırarak “Ey Allah, senin rahme­tin herkesin sığınağıdır. Âhir zaman peygamberi olduğu şüphe götürmeyen, o, peygamberlerin en övgüye layık olanının hakkı için, düşmana çabuk galip gelme­mizde bizden yardımını esirgeme.” diye dua eder, Allah da o mübarek adın yüzü suyu hürmetine onlara açıkça zafer verirdi.[38]

Ahmedî peygamberi anlatırken cinleri, hayvanları, hatta daha pek çok şeyi de konuşturur. Kırk yaşına ulaştığında “İşte şüphesiz vahiy zamanı geldi” diye cinlerden sesler gelir; “İşte dünyayı küfürden temizleyecek olan âhir za­man peygamberi gelmektedir.” diye, her taraf âhir zaman peygamberinin geleceği ses­leriyle dolar.[39]

Ahmedî, dağda her görülen canavarın, Mustafa’nın ge­leceğinden haber verdiğini, av hayvanı kaçarken, avcıya; “Beni yakalamaya ne uğraşırsın. Bir peygamber gönderildi, sen ona git; hiç şüphe­siz dine bağlanmak av yakalamaktan daha iyidir.” dediğini, dağda her bir mağaranın “vahiy zamanı geldi” diye ses verdiğini, rüzgarlar ‘Muhammed’ diye estiğini, gökler ‘Ahmed’ diye gürlediğini söyler.[40]

Hz. Ali’nin ağrıyan gözlerine, Hz. Peygamber elini sürünce, ağrımakta olan gözüne Allah’tan şifa gelir. Peygamber, daha birçok hastayı ziyaret ettiği an­da hastalar iyileşir. Daha birçok ıstıraplı ve elemli kimsenin, onun bir nefesiyle elemi ve ıstırabı gider.[41]

Ahmedî burada efsunlayıcı bir peygamber portresi çizmektedir. Hz. Peygamber’e atfedilen buradaki ‘hastaları iyileştirme mucizesi’, Hz. İsa’nin ölüyü diriltme mucizesine nazire görünümündedir.

O, dağa bir işaret ettiğinde dağ ikiye ayrılıp arası yol olur. Askeriyle o ayrılan dağın arasındaki yoldan geçtik­ten sonra, dağ tekrar eski haline kavuşur.[42] Bu da Hz. Musa’nın, Kızıldenizi’nin ikiye ayrılıp geçme mucizesine nazire niteliğindedir. Dikkat edilirse diğer peygamberlere verilen bütün mucizelerin Hz. Muhammed’e de fazlasıyla verildiği, diğer peygamberlerden geri kalır bir yanı bulunmadığı, hepsinden de daha üstün olduğu belirtilmeye çalışılmakta, peygamberler adeta mucizelerle yarıştırılmaktadır.

Peygamber bütün ya­ratıkların iftiharıdır. Seçkinlerin en övüleni, peygam-berlerin imamı, iyilerin baş tacı ve evliyanın kandilidir. İsrâ olayında Allah’ın emriyle yer ve gök onun önünde bir anda dürülür. Mescid-i Aksâ’ya varır, içeri girer. Peygamber ve evliyaların hepsi orada hazırdır. Onu orada selamlarlar. “Ey imam; safa geldi­niz hoş geldiniz” derler. Beyt-i Ma’mûr’un içinde onunla beraber namaz kılarlar, birlikte Allah’a niyazda bu­lunurlar.[43]

Hz. Peygamber miraca çıkarken bir gecede yerin ve göğün sonsuz mesa-felerini kısaltarak yüce Allah’ın huzuruna varır. Yolculuk esnasında semanın her katında ne kadar melek varsa hepsi onu karşılayıp selam verir.[44] O gece kendisine hu-riler ve cennetler gösterilir, ancak o, hiçbirine iltifat etmez. Bu da onun büyüklü-ğünün bir göstergesidir. Ahmedî’nin ifadesiyle cennet ve hurilere kıymet verseydi “gördüğünden şaşmayan”[45] olmazdı.[46] Çünkü o bütün insanlığa örnek olarak gönde-rilmişti.

Ahmedî’nin ifadesiyle Hz. Peygamber miraca çıktığında şaşkınlık vadisine götürülür. O gece yetmiş bin perde açılır, gayb örtüsü kaldırılır. Orada kendiliğinden, benliğinden arınarak Allah’ı, niteliği ve niceliği izah edilemez bir şekilde apaçık görür.

Yüce Allah “Benden dileğin nedir, hacetini Ba­na bildir” der. Peygamber “Bütün dileğim, senden seni istemektir; bütün ih­tiyacım da mutlaka sanadır” karşılığını verir. “Ey Yarlıgayıcı, Merhamet sahibi Allah’ım! Ümmetimden rahmetini esirgeme, onları sevip kahrını onlardan uzak tut!” niyazında bulunur.[47] O gece peygamberin bütün ihtiyaçları kabul görür. Ümmetine; günahlarını bağışlama, yardım, fetih ve zafer sözü verilir.[48]

O gece oruç, namaz, hac, din yolunda cihâd ve ze­kât farz olur. Namaz elli vakitten beş vakte indirilene kadar, o, huzur-ı İlâhî’ye gidip bin defa yalvarışta bulunur. O gece bütün dileklerini elde eder. Allah ona İsa ve Mûsa peygamberlere nasip olmayan övülmeye değer güzel vasıflar verir.[49]

Ahmedî, Tur dağının Hz. Musa’ya bir alev parıltısını perde ettiğini, Hz. İsa’yı da bir iğnenin yüce Allah’a yakınlıktan mahrum ettiğini, Hz. Muhammed’in ise mum misali yanarak, nura kavuşup nur olduğunu söyler.[50]

Ahmedî, Hz. Peygamber’in, Kâbe’den Kudüs’e kadar gittiğini, Mescid-i Aksâ’ya girdiğini, buna inanmayanların Müslüman olamayacağını, imandan çıkmış olacağını söyler. Çünkü bu kısım ayetle sabittir.[51]

Görüldüğü gibi yüceltmeci peygamber tasavvurunda onun her anı adeta mucizeleştirilir. Ancak Ahmedî bu bilgileri yoktan üretmiş değildir, bilakis bu bilgiler siyer, hasâis, delâil ve şemâil kaynaklarında mevcuttur.

 

Hz. Peygamber’in Yaratılış ve Ahlakî Özellikleri

Ahmedî, mucizelerinden sonra Hz. Peygamber’in vasıflarını da şöyle anlatır: Peygamber son derece merhametliydi. Hem de hicret esnasında kendisini yakalayıp müşriklerin ileri gelenlerine teslim etmeye gelen düşmanı, aman dilemesiyle affedecek kadar merhametliydi.[52]

Onun bütün vasıfları eksiksizdi. Fizikî görünüşü her hatadan arınmış, içi nurla do­luydu. Ahlakı temiz, yüzü gü­zeldi. Yaratılışça bütün organları kusursuz; kuvvet, güç, salâhiyet, nitelik, vasıf, his, kabiliyet ve anlayış bakımından mükemmeldi. Anlaşılabilir olanları gidip görmediği halde önceden görürdü, görülebilir olanları görmediği halde bilirdi. Onun görülmeyen âlemden söylediği her ne varsa, gün gibi açık ve kesin olarak gerçekleşirdi. Onda öyle zihin açıklığı, pratik düşünme vardı ki her muammayı kolayca çözerdi.[53]

Güler yüzlü ve tatlı sözlüydü; içiyle dışıyla doğruluk örneğiydi. Son derece cömertti. Konuşurken güzel ve tane tane konuşurdu. Hırsı az, kanaati çoktu. Azık denecek derecede az yerdi. Günde bir arpa ekmeği onun için yeterliydi. Onda altın, gümüş ve mal tamahkârlığı yoktu; in­sana tehlike olan dünya malından emindi. Ona yeryüzü dağları altın olarak teklif edildiği halde, o yine fakirliği tercih etti.[54]

Fikir, tedbir ve sezgide çevik; adalet, in­saf ve cömertlikte dürüsttü. Allah tarafından onun nefsi arındırılmış ve temiz­lenmişti. Kadere ve kazaya sabır ve rızâ göstermek onun şiarıydı.[55]

O, şefaat edi­ci ve aracıdır. Hayır işlemek, onun sürekli âdeti, barıştır­mak ve ıslah etmek karakteriydi. Allah’ın ateşinden iki alev olan haset ve öfkeden onda eser yoktu. O her zaman ümitle korku arası bir hâl içinde olurdu. İstikamet üzere olmayı emreden Hûd sûresi onun şiarıydı. Bu vesileyle peygamberlerin baş tacı oldu.[56]

Onda hem mertlik, hem dürüstlük, hem iyilikseverlik, hem de sözüne bağlılık doruktaydı. Halk arasında öyle tanınmıştı ki Allah, onu, “Büyük bir ahlak üzerindesin[57] diye övdü. Yumuşak huyluydu; nefsinde hiç sertlik yoktu. Gönlü, bilinmeyen sırların mahzeniydi.[58]

Gündüzleri oruçla, geceleri, sabaha kadar na­mazla geçerdi. Teheccüd ona farz olduğu için onu sürekli kılardı. Her gece o kadar namaz kılardı ki ayakları bir hayli şişerdi.[59]

Her neyi hazır bulur ise onu yerdi, şükrederek “Fa­kirliğim övüncüm” derdi.[60] Ahmedî bu yargıyı aslı olmayan bir rivayetten almaktadır. Peygamber gerçek manada fakirliği hiçbir zaman övmemiştir.

Fikir ve zikrinde dâima Yüce Allah vardı. Cebra­il onun ilim öğreticisiydi. Bütün işlerini en iyi, tam ve eksiksiz yapardı. Sabır göstermede Eyyûb gibi, acı çekmekte Yâkub gibiydi. Hızır Aleyhisselâm’ın vakıf olduğu ilim ve sırlarda, o da kemale ermişti. Keramet ve marifet sahibiydi. Gönlü adeta melekleşmişti. O hem hâl ve hem makam sahibiydi. Cezbesiz halinde bile tamamen îlâhi hu­zurda olurdu. Allah ile olma arzusunu sürekli taşırdı. Gönlü dünyadan el etek çekip Al­lah’a yönelmekle meşguldü. Ahmedî’nin ifadesiyle, o, tasavvuf yollarında gerçek mürîd oldu; bu yol­larda ettiği her yolculuk ancak Allah içindi. İçi ve kalbi varlıktan, ruhu ise Allah’tan baş­kasından arınmıştı.[61]

Ahmedî burada tasavvufî bir bakış açısıyla peygamber için tam bir tasavvuf erbabı portresi çizmektedir. Sonradan ortaya konan tasavvuf dilindeki bütün hâl ve makamlara sahip olduğunu îma etmektedir.

Sonuç

Tarihin derinliklerine inildiğinde Türk-İslam toplumunun edip ve şairlerinin birçoğu, eserlerinde genellikle dinî, ahlakî, sosyal ve tasavvufî konulara yer verdikleri görülür. Bu kişiler dini, ahlakı ve yaşayan kültürü, halka genelde hep şiir yoluyla yaymış, bir nevi dönemlerinin basın, yayın ve medya görevini üstlenmişlerdir.

Bu şair ve edipler, Anadolu Selçuklu Devletinin parçalanmasıyla teşekkül eden Anadolu Beylikleri zamanında, bu beyliklerin birçoğunun himayesinde Moğol istilasıyla parçalanmış olan Anadolu-Türk İslam birliğinin yeniden sağlanmasında büyük gayretler göstermişlerdir.[62] Yazdıkları eserlerde vermek istedikleri mesajı dinî motiflerle vermeye çalışırken, genelde örneklemeyi hep peygamberle yapmışlardır.

Birçok yönden halkı aydınlatmak, iyiye ve hayra yönlendirmek amacıyla manzum olarak kaleme aldığı ansiklopedik muhtevalı İskender-name’sinde, Ahmedî de, peygamberi örnek olarak sunmakta, ancak ona olan sevgiyi ve bağlılığı daha da artırmak için önce yüceliğini ve üstünlüğünü, daha sonra da örnek ahlâkını sunmaya çalışmıştır. Dolayısıyla Ahmedî’nin, biri mucizeleriyle, diğeri de ahlâkıyla olmak üzere peygamberi iki açıdan ele aldığı görülmektedir. Ne var ki, peygamberi mucizeleriyle anlatırken onu adeta diğer peygamberlerle yarıştırmakta, onlardan daha üstün olduğunu vurgularken nazire niteliğinde kurgusal mucizeler nakletmekte, sonuç itibarıyla peygambere ait olmayan mucizelerle kısmen buharlaşan, bir nevî melek bir peygamber ortaya çıkmaktadır.

Her peygambere farklı, özellikle hitap ettiği toplumun en öne çıkan yanlış inançlarını tersyüz edecek konularla alâkalı mucizeler verilmiştir. Dolayısıyla bir peygambere farklı bir mucizenin verilmiş olması, onun diğer peygamberden daha üstün veya tersi olduğu sonucuna varmak, ya da o peygambere verilen mucizenin diğer peygamberlere de verilmiştir veya verilmelidir beklentisi ve gayreti içinde olmak doğru değildir. Yüce Allah, Kur’an’ın’da yeterince peygamberini övmüştür. Peygamber, Kur’an’da yer almayan övgülerle elbette övülebilir; ancak peygamberi, kendine ait olmayan kurgusal mucizelerle veya insanüstü bir varlık gösterme gayretleriyle övmek, onun örnekliğine halel getirebileceği de unutulmamalıdır. Bu tür yaklaşımları da Kur’an zaten yermektedir. Zira müşrikler de onun insan değil melek olması gerektiğini söylemişlerdir. Yüce Allah bu beklentinin yersiz olduğunu ve gerçekçi olmadığını söylemektedir.

Bu tür yüceltmeci bir yaklaşım, peygamberin örnekliğine halel getirdiği gibi indirgemeci peygamber tasavvuru da aynı sonuca götürmektedir. Ahmedî de, İskender-name’sinde tasavvufî bir bakış açısıyla adeta kısmen nurun cesede dönüşmüş hâli olarak yüceltmeci bir peygamber tasavvuru sergilemiş, bununla beraber, Hz. Peygamber’in ahlâkî yönünü gerçekçi bir üslupla ortaya koymayı başarabilmiştir. Kaynak olarak da mevcut literatürü kullandığı, kendiliğinden bir şeyler üretmediği anlaşılmaktadır. Ahmedî bu yönüyle takdir edilmeyi fazlasıyla hak etmiştir.

Bu tür şahsiyetlerin adeta birer kültür hazinesi olan eserlerinin çeşitli açılardan değerlendirilip halka sunulmasının son derece yararlı olacağını düşünmekteyiz. Saygılarımla.

***

KAYNAKLAR

Kur’ân-ı Kerîm

Akdoğan, Yaşar, İskendernâme’den Seçmeler, Ankara 1988, (Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları).

el-Aclûnî, İsmail b. Muhammed, Keşfu’l-hafâ, th., Ahmed el-Kalâş, Beyrut 1405/1985.

İslamoğlu, Mustafa, Üç Muhammed, İstanbul 2001.

Ünver, İsmail, Ahmedî İskender-Nâme İnceleme-Tıpkıbasım,  Ankara 1982, (Türk Dil Kurumu Yayınları).

***

“Ahmedî’nin İskender-Name’sinde Peygamber Tasavvuru”, Selçuklular Döneminde Sivas, Sivas 2006, s. 211-221 : (Konu: Selçuklular Döneminde Sivas Sempozyumu. Yer: Sivas Ticaret Odası. Tarih: 29 Eylül – 01 Ekim 2005)

***


[1] Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.

[2]  Daha geniş bilgi için bk. Ünver, İsmail, Ahmedî İskender-Nâme İnceleme-Tıpkıbasım,  Ankara 1982, s. 3-30, (Türk Dil Kurumu Yayınları); Akdoğan, Yaşar, İskendername’den Seçmeler, Ankara 1988, s. 1-14, (Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları).

[3]  Söz konusu peygamber tasavvurları hakkında geniş bilgi için bk., İslamoğlu, Mustafa, Üç Muhammed, İstanbul 2001, s. 10-12, vd.

[4]  Ahmedî, İskender-nâme, v. 55a, no: 6357.

[5]  Ahmedî, İskender-nâme, v. 53a, no: 6114.

[6]  Ahmedî, İskender-nâme, v. 51b, no: 5965.

[7]  Enbiya, 21/107.

[8]  Ahmedî, İskender-nâme, v. 53a, no: 6094-6096.

[9]  Ahmedî, İskender-nâme, v. 53a, no: 6106-6107.

[10] Ahmedî, İskender-nâme, v. 51b-52a, no: 5966-5973.

[11] Ahmedî, İskender-nâme, v. 53a, no: 6114.

[12] Ahmedî, İskender-nâme, v. 53a, no: 6097-6100.

[13] Ahmedî, İskender-nâme, v. 52a, no: 5990.

[14] “Kıyamet yaklaştı ve ay ikiye ayrıldı.” Kamer, 54/1.

[15] Ahmedî, İskender-nâme, v. 56a, no: 6456-6357.

[16] Ahmedî, İskender-nâme, v. 52a, no: 5993-5997, 6005.

[17] Ahmedî, İskender-nâme, v. 54a, no: 6208.

[18] Ahmedî, İskender-nâme, v. 52a-52b, no: 6010, 6061.

[19] El-Aclûnî, İsmail b. Muhammed, Keşfu’l-hafâ, th., Ahmed el-Kalâş, Beyrut 1405/1985, II, 214, 2123.

[20] Ahmedî, İskender-nâme, v. 69b, no: 8053-8055.

[21] Ahmedî, İskender-nâme, v. 52b, no: 6062-6069.

[22] Ahmedî, İskender-nâme, v. 52b, no: 6071.

[23] Ahmedî, İskender-nâme, v. 52a-52b, no: 6022-6030; 55b, no: 6431-6435.

[24] Araf, 7/143.

[25] Araf, 7/143.

[26] Ahmedî, İskender-nâme, v. 52b, no: 6033-6035, v. 56b, no. 6547.

[27] Ahmedî, İskender-nâme, v. 52b, no: 6031-6032.

[28] Ahmedî, İskender-nâme, v. 52a, no: 6123.

[29] Ahmedî, İskender-nâme, v. 53a, no: 6127.

[30] Ahmedî, İskender-nâme, v. 53b, no: 6192.

[31] Ahmedî, İskender-nâme, v. 54b, no: 6274, 6275.

[32] Ahmedî, İskender-nâme, v. 54b, no: 6280.

[33] Ahmedî, İskender-nâme, v. 55a, no: 6344-6346.

[34] Ahmedî, İskender-nâme, v. 57a, no: 6602.

[35]Ahmedî, İskender-nâme, v. 53a, no: 6128-6133.

[36] Ahmedî, İskender-nâme, v. 53a, no: 6134-6136.

[37] Ahmedî, İskender-nâme, v. 53b-54b, no: 6147-6168.

[38] Ahmedî, İskender-nâme, v. 53a, no: 6138-6144.

[39] Ahmedî, İskender-nâme, v. 53b, no: 6183-6185.

[40] Ahmedî, İskender-nâme, v. 53b, no: 6186-6190.

[41] Ahmedî, İskender-nâme, v. 55a, no: 6349-6353.

[42] Ahmedî, İskender-nâme, v. 55a, no: 6354-6355.

[43] Ahmedî, İskender-nâme, v. 55a, no:6373-6382, v. 52a, no: 6013.

[44] Ahmedî, İskender-nâme, v. 52a, no: 6011-6012.

[45]“Arkadaşınız Muhammed yanılmadı, sapmadı, aldanmadı.” Necm, 53/2. “Gözünün gördüğünü gönlü yalanlamadı.” Necm 53/11.

[46] Ahmedî, İskender-nâme, v. 52a, no: 6016-6017.

[47] Ahmedî, İskender-nâme, v. 56a, no: 6473-6477.

[48] Ahmedî, İskender-nâme, v. 52b, no: 6041-6042.

[49] Ahmedî, İskender-nâme, v. 56a, no: 6478-6483.

[50] Ahmedî, İskender-nâme, v. 56a, no: 6484-6485.

[51] Ahmedî, İskender-nâme, v. 56a, no: 6487-6488.

[52] Ahmedî, İskender-nâme, v. 54a, no: 6234-6254.

[53] Ahmedî, İskender-nâme, v. 56a, no: 6491-6495.

[54] Ahmedî, İskender-nâme, v. 56a, no: 6496-6501.

[55] Ahmedî, İskender-nâme, v. 56a-56b, no: 6502-6505.

[56] Ahmedî, İskender-nâme, v. 56b, no: 6508-6513.

[57] Kalem, 68/4.

[58] Ahmedî, İskender-nâme, v. 56b, no: 6514-6517.

[59] Ahmedî, İskender-nâme, v. 56b, no: 6519-6521.

[60] Ahmedî, İskender-nâme, v. 56b, no: 6522.

[61] Ahmedî, İskender-nâme, v. 56b, no: 6523-6546.

[62] Akdoğan, İskendername’den Seçmeler, s. 1.

***

 
1 Yorum

Yazan: Aralık 6, 2007 in • Sempozyumlar

 

One response to “Ahmedî’nin İskender-Name’sinde Peygamber Tasavvuru

  1. ali

    Aralık 13, 2009 at 1:28 pm

    çok iyi

     

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: