RSS

Günlük arşivler: Aralık 6, 2007

Dokuzuncu Hadis/Namaz Bir Nehir Gibidir; Günah Kirlerini Temizler

Dokuzuncu Hadis

‏أَرَأَيْتُمْ لَوْ أَنَّ نَهَرًا بِبَابِ أَحَدِكُمْ، يَغْتَسِلُ فِيهِ كُلَّ يَوْمٍ خَمْسًا، مَا تَقُولُ ذَلِكَ يُبْقِي مِنْ دَرَنِهِ ‏”‏‏.‏ قَالُوا لاَ يُبْقِي مِنْ دَرَنِهِ شَيْئًا‏.‏ قَالَ ‏”‏ فَذَلِكَ مِثْلُ الصَّلَوَاتِ الْخَمْسِ، يَمْحُو اللَّهُ بِهَا الْخَطَايَا ‏”‏‏.

Bir gün Allah’ın Kutlu Elçisi (s.a.v.) yanındakilere:

“Ne dersiniz, birinizin evinin önünden bir nehir aksa ve her gün o nehirde beş kez yıkansa, bu durum o kişide kir namına bir şey bırakır mı?!.’ diye sordu. Oradakiler; ‘Hayır, o kişide kir namına bir şey bırakmaz.’ dediler. Bunun üzerine Allah’ın Elçisi (s.a.v.), ‘İşte günde kılınan beş vakit namaz da böyledir. Allah onunla hataları siler.’” buyurdu.

[Buhârî, Mevâkît 6]

Namaz Bir Nehir Gibidir; Günah Kirlerini Temizler

 

“Namaz” ve “hataların silinmesi” bu hadisin anahtar terimleridir. Allah’ın Elçisi (s.a.v.) güzel bir benzetme ile günde kılınan beş vakit namazın günahları nasıl silip götürdüğünü açıklıyor.

Teşbih, en iyi anlatım sanatlarından biridir. Bu yöntemle verilmek istenen mesaj daha net anlaşılabilmekte ve daha kalıcı olabilmektedir. Hz. Peygamber, beş vakit namazın maddî ve manevî önemini, bir nehirde her gün beş kez yıkanan birinin durumuna benzeterek anlatıyor. Nasıl ki günde beş kez yıkanan birinin üzerinde kir namına bir şey kalmazsa, günde beş vakit namazını düzenli bir şekilde kılan bir kimsenin üzerinde de günah namına bir şey kalmaz.

Namazın günahları silmesini, iki açıdan değerlendirmek mümkündür. Birincisi; diğer hadislerde de ifade edildiği gibi, bir namazın bir sonraki namaz arasında işlenen günahların silinmesine sebep olmasıdır. Ancak, unutulmamalıdır ki, bu günahlar küçük günahlardır. Küçük günahları silen başka hususlar da vardır: “Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir yere koyarız.” [Nisa, 4/31], “Onlar, büyük günahlardan ve hayâsızlıktan kaçınırlar; kızdıkları zaman da kusurları bağışlarlar.” [Şûrâ, 42/37], “Ufak tefek kusurları dışında, büyük günahlardan ve edepsizliklerden kaçınanlara gelince, bil ki Rabbin, affı bol olandır.” [Necm, 53/32] âyetleri, küçük-büyük günah ayırımının yanı sıra, büyük günahlardan kaçınmanın küçük günahların affına sebep olduğunu da ifade etmektedir.

Sadece namaz değil, diğer farz ibadetlerin yerine getirilmesi de günahların affına sebeptir. Hz. Peygamber bu gerçeği, oruç için, dostlarına, “Kim, faziletine inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır. [Buhârî, İmân 28],” sözü ile dile getirmektedir. Ancak buradaki “günahlar” ifadesini, yukarıda da ifade edildiği gibi “küçük gü­nahlar” şeklinde yorumlamak gerekir. Çünkü adam öldürmek, zina yapmak gibi büyük günahlar ile, kul hakkı içeren günahlar ibadetle af olmaz.

Büyük günahlar, Kur’an ve Sünnet’te, işleyene ceza verileceği bildirilen haram ve yasaklardır; bunların dışındakiler küçük günahlardır. Bununla beraber İslamî değerler sisteminde yapılması hoş karşılanmayan eylemler arasında küçük-büyük ayırımı yapılamayacağını, günahlarda küçüklük veya büyüklük olgusunun izafi olduğunu söyleyen âlimler de vardır.

Zehebî (ö. 748/1347), âyet ve hadislerde hakkında azap ve sakındırmanın söz konusu edildiği günahların tamamını tespit etmiş ve bunları rakam olarak 76 olarak ifade etmiştir.

Zehebî’nin tespit ettiği bu büyük günahların bir kısmı şöyledir: Allah’a şirk/ortak koşmak, insan öldürmek, sihir/büyü yapmak, namaz kılmayı terk etmek, zekâtı vermemek, ana babaya karşı gelmek, haksız olarak yetim malı yemek, özürsüz bir şekilde Ramazan orucunu tutmamak, savaş meydanından kaçmak, zina yapmak/nikâhsız ilişkide bulunmak, içki içmek, kibirlenmek/büyüklenmek, gururlanmak/kendini beğenmek, övünmek, yalan yere şahitlik etmek, iffetli kadınlara iftira atmak, devletten para ve mal çalmak, insanların mallarını haksız yollarla almak, hırsızlık yapmak, yol kesmek, yalan yere yemin etmek, yalan konuşmak, intihar etmek, hâkimin hüküm vermede haksızlık yapması, leş, kan ve domuz eti yemek, riyakârlık yapmak, yaptığı iyiliği başa kakmak, lanet okumak, devlete karşı çıkmak, kâhinlik yapmak, büyücü ve müneccimi/falcıyı tasdik etmek, akrabalarla ilişkiyi kesmek, koğuculuk yapmak, haddi aşmak/aşırılıkta bulunmak, başkalarının hakkını çiğnemek, silahlı isyana kalkışmak, Müslümanlara eziyet etmek, Allah’tan başkası adına kurban kesmek, sapıklığa çağırmak veya kötü bir çığır açmak, uğursuzluğa inanmak, hizmetçilerine/işçilerine haksızlık edip zulmetmek, tartıda ve ölçüde haksızlık yapmak, Allah’ın azabından emin olmak, Allah’ın rahmetinden ümidini kesmek, iyilik yapana nankörlük etmek, kumar oynamak, Cuma namazını terk edip tek başına namaz kılmak, Müslümanları gizlice izlemek ve mahremlerini açığa çıkarmak…

Büyük günahlar dışında küçük günahlar olarak ifade edilen hataların namaz gibi bir ibadetle affedileceği müjdesi oldukça önemlidir. Çünkü ‘insan nisyan ile maluldür’. Her an hata yapabilir. Müslüman kardeşine yüz ekşitmesi, herhangi bir şekilde onu rahatsız etmesi, örneğin pis kokan çoraplarla camiye gitmesi ve bu şekilde ona rahatsızlık vermesi; ter kokuları ile çevreyi rahatsız etmesi gibi hususlar günahtır ve küçük günahlar kategorisinden sayılmıştır. Bu, hem insana verilen değerin bir göstergesi, hem de huzurlu ve sevgi ortamının oluşması için ne denli hassas davranmak gerektiğinin bir ifadesidir. Bununla beraber, insan olmanın tabii bir sonucu olarak bu tür hatalardan tamamen kurtulmanın imkânı da yoktur. İnsanın bu zaafiyeti; namaz, oruç, zekât, sadaka gibi ibadetlerle ve diğer insanlara yönelik her türlü hayır eylemleriyle telâfi edilmiş, genel bir ifade ile hayır ve hasenata, küçük günahları silmek gibi bir lütuf ihsan edilmiştir.  Bu da yüce Allah’ın ne kadar merhamet sahibi olduğunun bir göstergesidir.

Namazın, hataları silmesinin bir diğer anlamı, namaz kılan bir insanın hataya düşmeme konusunda daha hassas davrandığı/davranması gerektiği, böylece dolaylı olarak namazın bu engel olma fonksiyonunun ‘günahları silme’ şeklide dile getirilmesidir. Namazın bu fonksiyonu, âyette “namaz fuhşiyattan/her türlü kötülükten alı kor.” [Ankebut, 29/45] şeklinde ifadesini bulmuştur.

Namazın manevî kirlerin yanı sıra, maddî kirlerin de temizleyicisi olduğunu belirtmek gerekir. Çünkü namaz kılan bir kimse, her abdest alışında el, yüz ve ayak gibi en çok kullandığı uzuvlarını yıkamak zorundadır. Abdest öncesi aldığı -gerekiyorsa- hadesten taharet/cünüplükten temizlenmek ve necasetten taharet/maddî pislikten temizlenmek de namaz sebebiyle gerçekleştirilen temizlik eylemleridir. Yani namaz kılan bir kimse cünüp gezemez; vücudunda, elbisesinde ve namaz kılacağı yerde maddî bir pislik bulunamaz. Bunların temizliğine gereken hassasiyeti göstermek zorundadır. Bütün bunların yanı sıra, evini ve çevresini de temiz tutmak zorundadır. Aksi halde namazına halel/zarar gelebilir. Dolayısıyla namaz kılan bir kimse maddî-manevî her türlü temizliğine son derece dikkat etmesi gerekir.

Hadisten şöyle bir sonuç elde etmek de mümkündür: Hz. Peygamber namazın önemini anlatırken isticvap metodunu/soru sorup cevap alma yöntemini kullanmıştır. Bu metot; eğitimde, tebliğde ve anlatımda etkin bir sonuç almak için son derece önemlidir. Soru sorarak muhatabı dikkat kesilmeye, düşünmeye ve cevap vermeye zorlamak, meselenin zihinlere yerleşmesi, anlaşılması ve kavranması açısından etkin bir yöntemdir.

Gençler, daha ne duruyorsunuz?!. Haydin namaza!…

Kalın sağlıcakla….

02. 12. 2007

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN

E-mail: cemalagirman@hotmail.com

        agirmancemal@gmail.com

 

 
Yorum yapın

Yazan: Aralık 6, 2007 in • Hadis Yorumları

 

Sekizinci Hadis/Can, Mal ve Namus Dokunulmazdır

Sekizinci Hadis

{فَإِنَّ دِمَاءَكُمْ وَأَمْوَالَكُمْ وَأَعْرَاضَكُمْ عَلَيْكُمْ حَرَامٌ}.

“Şüphesiz kanlarınız, mallarınız ve namuslarınız birbirinize haramdır/dokunulmazdır.”

[Buhârî, İlm 37, Hacc 132, Meğâzî 77, Edeb 43…]

Can, Mal ve Namus Dokunulmazdır

Bu hadisin anahtar kavramları can, mal ve namus sözcükleridir. İslam dinine göre can, mal ve namus dokunulmazdır. Savaş ve nefsi müdafaa dışında yani kendisini öldürmeye gelen birine karşı kendisini savunurken istemeyerek meydana gelen ölüm olayı dışında, nedeni ne olursa olsun, hiç kimse, başka bir kimseyi öldürme hakkına sahip değildir. Haksız yere başkasını öldürene, hem dünyada hem ahirette ceza vardır.

İslam inancına göre haksız yere adam öldürmek büyük günahlardandır. Büyük günahlar, tövbe edilmedikçe cehennemi ebedî olarak hak ettiren veya cezanın çekilmesinden sonra cennete girmek için bir engel teşkil etmeyen günahlardır. Büyük günahlardan tövbe edildiğinde, gereken ceza çekildikten sonra, yüce Allah dilerse affeder, dilerse affetmez. Burada kişinin genel durumu, imanı, ameli, samimiyeti, Allah sevgisi ve korkusu, yaşayışı, tövbesinin kabulüne etki eden faktörlerdir.

Meşru yollardan ve helâlinden kazanılan mal da dokunulmazdır. Mal dokunulmazlığı Yüce Allah’ın insana doğuştan bahşettiği bir haktır. Hiç kimsenin bu hakkı ortadan kaldırmaya veya ona tecavüz etmeye hakkı yoktur.

Eldeki malın dokunulmaz olabilmesi için o malın meşru yollardan kazanılması gerekir. Haksız yollardan elde edilen malın gerçek tasarruf sahibi, haksız yoldan kazananın değildir.

Meşru olmayan yani haram yollardan kazanılan mal, kıyamette cezayı gerektirir. Şuurlu Müslüman, elde ettiği malın nereden geldiğine, hangi yollardan kazandığına bakması, dikkat etmesi gerekir. Helâl kazanç arzusu ve hassasiyeti, mesleklerin seçimine de etki eder; kişileri meşru mesleklere ve işlere yönlendirir; böylece toplumlarda para kazanmak için kadın ticareti, zina, içki, kumar, uyuşturucu gibi gayri meşru işlere meydan verilmemiş olur. Doğru bir seçimin, hakkaniyetli bir hareketin, sosyal yaşamın daha nice alanlarına müspet olarak yansıyan yönleri vardır. Hayat, hatasız çalışan bir motora benzer. En küçük bir sapma, bir yanlışlık, bir arıza motorun diğer birimlerine yansır, sonuçta motordan beklenen randıman alınamaz veya motor tamamen bozulur. Haram kazancın da ailede çocukların karakter ve davranışlarına olumsuz yönde etki eden bir yönü vardır. Aile bireylerinin ahlâkında bariz sapmalar meydana gelir. Sonuçta huzursuzluklar başlar. Hayatın tadı kaçar, bazen hayat zindana dönüşür.

Yüce irade hayatın mutlu bir şekilde yürümesi ve hayatın cennete dönüşmesi için son derece mükemmel kurallar koymuştur. Kurallardan biri ihlâl edildiğinde hayatın gidişatında ciddi sapmalar olur ve hayat zindana, kâbusa dönüşebilir.

Namus da kutsaldır. Nikâh gibi meşru yol dışında hiç kimse başka bir kimsenin namusuna dokunma, tecavüz etme hakkına sahip değildir. Tarafların rızası ile bile olsa, nikâhsız bir ilişki, İslam inancı ve değerler sisteminde asla meşru kabul edilmemiştir.

Namus duyarlılığı doğuştan gelen fıtrî bir duygudur. Aklın gücü kullanılarak, kabul ettirme yöntemiyle bu duygu köreltilebilir veya kısmen yok edilebilir. Çünkü inancı ve kabulleri ne olursa olsun az veya çok herkes eşini kıskanır. Onu başkasıyla paylaşmak istemez. Bu duygunun canlı olması, aile bağlarının güçlü kalmasının en önemli ve en güçlü motifidir. Namus duygusu kaybedildiği oranda aile bağları ve karşılıklı sevgi de azalır. Bir an için eşlerin bu konuda son derece serbest düşündüklerini ve başkalarıyla birlikte olmada mahzur görmediklerini düşünelim. Sahip olacakları çocukların kendilerine aidiyeti konusunda zihinlerinde şüphe uyanmayacağını hiç kimse garanti edemez. Böyle bir şüphenin var olma ihtimali de çocuklara karşı sevgiyi azaltır. Çünkü çocuk sevgisi de fıtrîdir. Bununla beraber hiç kimse başkalarının çocuklarını kendi çocuğu gibi sevdiğini de iddia edemez. Başkalarının çocuklarını sevmek aklîdir, kendi çocuklarını sevmek fıtrîdir, duygusaldır. Onları düşünmeden, kendini zorlamadan, herhangi bir eğitim almadan sever. Aklıyla bu duyguyu bastırsa bile kendi çocuklarını sever ve bu duyguyu da yok edemez. Dolayısıyla namus da kutsaldır, dokunulmazdır. Aile bağlarının güçlü kalması ve neslin safiyetinin korunması için elzemdir.

Can, mal ve namus emniyeti, akıl ve din emniyetiyle beraber hukukun beş temel esaslarını teşkil eder. Aslında bu beş temel esası gözeten bir insan davranışlarında yanlış yapmaz, hukuku çiğnemez, haksızlık yapmaz, hayatını hukuk kuralları çerçevesinde idame ettirmiş olur. Şöyle ki, öyle bir hareket yapmalıyız ki, bu beş esası ihlâl etmeyecek. Başka bir ifade ile başkasının canına kastetmeyecek, malına zarar vermeyecek, namusuna halel getirmeyecek, akla zarar vermeyecek, dine zarar vermeyecek.

Bu kuralların önemini basit bir empati yöntemiyle daha kolay anlayabiliriz: Sebebi ne olursa olsun, başka birinin bizi öldürmesini, malımıza tecavüz etmesini, namusumuza göz dikmesini kabul eder miyiz?!!. Kabul etmeyeceğimize göre bu hususlara özen göstermek kendiliğinden gelir.

Başkalarının haklarına duyarlı olmak dileğiyle kalın sağlıcakla…

***

31. 08. 2007

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN

E-mail: cemalagirman@hotmail.com

        agirmancemal@gmail.com

 

 

 
Yorum yapın

Yazan: Aralık 6, 2007 in • Hadis Yorumları

 

Yedinci Hadis/İlimsizlik Felakettir

Yedinci Hadis

“‏ إِنَّ اللَّهَ لاَ يَقْبِضُ الْعِلْمَ انْتِزَاعًا، يَنْتَزِعُهُ مِنَ الْعِبَادِ، وَلَكِنْ يَقْبِضُ الْعِلْمَ بِقَبْضِ الْعُلَمَاءِ، حَتَّى إِذَا لَمْ يُبْقِ عَالِمًا، اتَّخَذَ النَّاسُ رُءُوسًا جُهَّالاً فَسُئِلُوا، فَأَفْتَوْا بِغَيْرِ عِلْمٍ، فَضَلُّوا وَأَضَلُّوا ‏”‏‏.

“Allah, bir toplumda, ilmi, insanların hafızalarından söküp alarak değil, âlimlerin ruhunu alarak yok eder. Öyle bir durum olur ki, artik o toplumda hiç âlim kalmaz. Sonuçta insanlar cahil başlar/yöneticiler/danışmanlar edinirler; böylece hem kendileri sapar, hem insanları saptırırlar.”

[Buhârî, İlim 34, Müslim, İlim 13]

 

İlimsizlik Cinayettir

Bu hadisin anahtar sözcükleri ‘ilim’ ve ‘âlim’ kavramlarıdir. Başka hiçbir veriye ihtiyaç duymadan Yüce Allah’ın kutlu elçisinin sadece bu sözüne bakarak İslamiyet’in ilme verdiği önemi görmek mümkündür.

İlim bu hadiste adeta toplumun yolunu aydınlatan bir ışığa, bir nura, bir aydınlığa benzetilmektedir. İlim ışıksa, âlimler de o ışığı elinde tutup toplumun önünü aydınlatan kişilerdir. Işık tek başına topulum aydınlatamaz. Onu elinde tutup kumunda eden birilerinin bulunması gerekir. Onlar da âlimlerdir. Hayat, ne ışıksız devam edebilir, ne de âlimsiz. Birinin varlığı diğerine bağlıdır.

Yüce Allah’ın Kutlu Elçisi, İslam inancında ilme ve âlime verilen değeri ve önemi güçlü ifade ve teşbihlerle dile getirmektedir. Eğer ilmin kadri bilinmez, ona gereken önem verilmezse, diğer bir ifade ile toplum ilmin ışığında yürümez, âlimler de yerlerine yeni bilim adamları yetiştirmezlerse, ilmin devamlılığı kalmaz, gelecek nesillerin önü aydınlatılamaz, sonuçta cahil kalırlar. Bu kez yollarını aydınlatacak âlim bulamaz duruma gelirler. Böyle olunca da cahillerin peşine takılır, sonuçta yollarını sapıtırlar.

İlmin yok olması âlimlerin devreden çıkması ile olur. Mevcut âlimler, yerlerine ilmin devamını sağlayacak yeni bilim adamları yetiştirilmezlerse, âlimlerin ve ilmin sonu gelir ve bu şekilde de ilim ortadan kalkmış olur.

İlmi olmayanlar, sadece kendilerini değil, başkalarını da saptırırlar. İlimsiz fetva vermek, dini bir hükmü belirtmek, herhangi bir alanda yol göstermek, adeta bir cinayettir. Çünkü -ister dünyevi olsun ister uhrevi- sonu hüsrandır. Bazen telafisi mümkün olmayan sonuçlara sebep olur. İnsanın hem dünyasını hem ahiretini karatır, yok eder. Ecdadımız, “Yarım hoca dinden, yarım doktor candan eder.” demiştir.

Cehalet kadar insanı rezil eden, perişan eden, yol üstü bırakan başka bir şey yoktur. İnsanın en büyük düşmanı cehalettir. Başına ne gelirse cehaletten gelir. Dünya da ahiret de ancak ilim ile elde edilir. Allah ilimle bilinir. Onun rızası ilim ile elde edilir. Dünya işleri ilimle yürütülür. Gelişme ilimle sağlanır. Unutmamak gerekir ki, artık zamanımızın en büyük gücü ve silahı da ilimdir.

Baba ve annelerin çocuklarını yetiştirmede ne kadar sorumlu olduklarını düşünebiliyor musunuz?!.. Bir çocuğun dünyaya gelmesine vesile olmak yetmiyor. Allah’ın huzuruna çıktığında, “ne anne-babam, ne de içinde yetiştiğim toplum, bana seni, kitabını, buyruklarını, peygamberini, ahireti, cennet, cehennemi, hesabı, mizanı, helâlı, haramı, namazı, orucu, zekâtı, bir gün seninle karşılaşacağımı ve yaptıklarımın hesabını tek tek vereceğimi… öğretmediler” derse, acaba ne cevap veririz?!..

Kalın sağlıcakla!… En iyi günler sizin olsun!..

***

 

14. 07. 2007

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN

E-mail: cemalagirman@hotmail.com

        agirmancemal@gmail.com

 

 
Yorum yapın

Yazan: Aralık 6, 2007 in • Hadis Yorumları

 

Altıncı Hadis/Doğru Olabilmek

Altıncı Hadis

}آيَةُ الْمُنَافِقِ ثَلاَثٌ إِذَا حَدَّثَ كَذَبَ، وَإِذَا وَعَدَ أَخْلَفَ، وَإِذَا اؤْتُمِنَ خَانَ{‏.

“Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, verdiği sözde durmaz, kendisine bir şey emanet edildiğinde emanete ihanet eder.”

[Buhârî, Şehâdât 28; Müslim, İmân 107-109]

Doğru Olabilmek

Bu hadisin anahtar kavramları “münafıklık” ve “alametleri”dir.

Münafıklık, en kısa tanımıyla ‘içi dışı bir olmamak’, ‘içten farklı olup dıştan farklı gözükmek’ demektir.

Münafıklık imanda olabildiği gibi, amelde de olabilmektedir. Bu hadisimiz inançta değil, ameldeki nifaktan bahsediyor.

İman açısından münafık olanlar, içten Allah’a ve O’nun kutlu Elçisine inanmadıkları halde, dıştan Müslüman gözüken ve Müslüman olduklarını söyleyen kimselerdir. Dolayısıyla yalan konuşan bir kimse iman açısından münafık olarak değerlendirilemez. Dikkat edilirse hadiste de ‘münafıklığın alâmeti, belirtisi’ olarak ifade edilmiştir. Münafıklığın şanından olan hareketlerde bulunuluyor demektir.  Diğer bir ifade ile hadiste belirtilen hususlar, gerçekte Müslüman olan, Müslümanlığı özümsemiş, içselleştirmiş bir kimseye yakışmayan hareketler demektir.

‘Amelde münafıklık’ ise Müslümanlığı kabul etmek suretiyle taahhüt ettiği görevleri, başka bir ifade ile Müslümanlığın ona yüklediği görev ve sorumlulukları yerine getirmemek, doğruluk ve istikamet üzere olması gerektiği halde inancına ve İslam kimliğine aykırı hareket etmektir. Çünkü bu kimseler gerçekte mümindirler, Müslümandırlar. Allah’a ve O’nun kutlu Elçisine inanmaktadırlar. Müslüman olduklarını gönülden de kabul etmektedirler.

Burada şunu ifade etmek gerekir ki, iman gönül işi olduğu için dıştan bakarak hiç kimsenin başka hiç kimseyi münafık ya da inançsız olarak görmeye hakkı yoktur.  Böyle yaparsa büyük bir yanılgı ve yanlışın içine girmesi muhtemeldir. Onun için İslam âlimleri, bir kimsenin yaşayışı dış görünüş itibarıyla Müslüman olduğuna delalet eden yüzde bir işaret bulunsa ve yüzde doksan dokuzu Müslüman olmadığına delalet etse, o yüzde bir ile hareket etmek, karşı tarafı ona göre algılamak gerektiğini söylemişlerdir. Çünkü insanın iç dünyası bilinmez, bunu bilmek gerekmediği gibi, bilmekle de sorumlu değiliz.

Münafıklık, diğer bir ifade ile farklı kimliklerle varlığını ve hayatını sürdürmek, gerçek kimliğini sürekli saklamak ve ne olduğunu hiçbir zaman belli ettirmemek, İslam inanç değerler sisteminde son derece olumsuz bir duruş olarak kabul edilmiştir. Zira bu duruşun temelinde, karşı tarafı yanıltmak vardır. Yanıltmanın olduğu yerde ise, ne saygı olur ne de huzur. Ortada sürekli kaygan bir zemin söz konusudur.

İnsanlar karşı tarafa yönelik kanaat ve tavırlarını gördükleri ve duyduklarıyla belirlerler. Karşı taraf sürekli yanlış bildirim yapıyorsa, sizin belirlediğiniz tavır da yanlış olacak, sonuçta iki taraf da zarar görebilecektir. İşin en olumsuz taraflarından biri de, yanıltılanın onuruyla oynanmış olmasıdır. Onun için İslam inancının değerler sisteminde ‘yalan konuşmak’, ‘verilen sözde durmamak’, ‘emanete ihanet etmek’ en kötü hasletlerden kabul edilmiştir.

Yalan, gerçek ve aslı olmayan sözlerle, gerçeğe aykırı olan hareketler olduğu için karşı tarafı sürekli yanıltır; yanlış yapmasına sebep olabildiği gibi zarara ve haksızlığa uğramasına veya haksızlık yapmasına da sebep olur. Üstelik yalanın zararı sadece yalana maruz kalanda kalmıyor, zaman gelir bütün toplumu ilgilendiren zararlara bile sebep olabiliyor.

Fıtrat yani insana doğuştan formatlanan kabiliyetler gereği yalan konuşmayı hiç kimse uygun görmez. Dolayısıyla doğru olmak, doğru olmayı arzulamak evrensel bir değerdir. ‘Doğru’nun zıddı olan ‘yalan’ı, genel bir ilke olarak hiç kimse kabul etmez. Buna göre ‘yalan konuşmak’ da ‘evrensel bir ilkeyi ihlâl’ etmek demektir. Bu da, yalan konuşmanın, insana ve insanlığa yapılan büyük bir saygısızlık olduğunu gösterir.  Yalanın olduğu yerde güven olmaz, güvenin olmadığı yerde de sosyal düzen bozulur, samimiyet ve huzur yok olur. Çünkü sağlıklı ilişkiler doğruluk ve güven üzerine ancak bina edilir. Bu olmadığı zaman her şey altüst olur.

‘Verilen sözde durmamak’ da ‘emanete ihanet etmek’ de yalana ve yanıltmaya dayandığı için toplumsal zararlara yol açan hususlardandırlar. Emaneti geniş boyutlu ele aldığımızda bütün ferdi ve toplumsal sorumlulukları kapsadığını görürüz. Buna göre, bütün konum ve görevler, vazifeler, sahip olunan nimetler birer emanettir.

Babalık bir emanettir; bireye, çocuklarına ve eşine karşı sorumluluklar yükler; bu sorumlulukları en iyi şekilde yerine getirmemek ise, emanete ihanettir.

Evlat olmak bir emanettir; evlat olmanın insana yüklediği birtakım sorumluluklar vardır.

Meslekler, görevler, birer emanettir. Mesleğinin hakkını vermemek emanete ihanettir.

İlim bir emanettir. İlmin hakkını vermemek emanete ihanettir.

Hadiste geçen davranışlarda bulunmak bir münafıklık belirtisi olarak ifade edilmiştir. Bunlar birer kara lekedir. Kişiyi düşen görev, bu lekelerden temizlenip kurtulmasıdır. Bu ve buna benzer hâl ve gidişatlar, tavır ve alışkanlıklar Müslümanlık kimliğine ve kişiliğine yakışmaz. Yalan konuşan biri, kendini sorgulamalı, insanlığa ve inancına aykırı hareket ettiğini, kimliği ve kişiliği ile bağdaşmayan bir tavır içinde bulunduğunu bilmeli ve bu yanlışlarından derhal uzaklaşmalıdır.

Sonuç itibariyle yalan konuşmak, verilen sözde durmamak, emanete ihanet etmek insanlık onuruna aykırı hareket etmektir. İnsanlara saygı duymayanlar ise kendilerine de saygı duymuyorlar demektir.

Kalın sağlıcakla… En iyi günler sizin olsun!..

***

 

14. 06. 2007

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN

E-mail: cemalagirman@hotmail.com

        agirmancemal@gmail.com

 

 
Yorum yapın

Yazan: Aralık 6, 2007 in • Hadis Yorumları

 

Beşinci Hadis/İbadetlerin Sosyal Hayata Etkileri

Beşinci Hadis

 

{مَنْ لَمْ يَدَعْ قَوْلَ الزُّورِ وَالْعَمَلَ بِهِ فَلَيْسَ لِلَّهِ حَاجَةٌ فِي أَنْ يَدَعَ طَعَامَهُ وَشَرَابَهُ}‏

[Kim (oruçlu iken) yalan söylemeyi ve yalanla hareket etmeyi terk etmezse (oruç tutmasına gerek yoktur). Onun yemeyi ve içmeyi terk etmesine Allah’ın (c.c.) ihtiyacı yoktur.]

[Buhârî, Savm 8, Edeb 51]

 

 İbadetlerin Sosyal Hayata Etkileri

 “Yalan” ve “amel/eylem”, bu hadisin anahtar kavramlarıdır.

“Kavlu’z-zûr” yalan, asılsız, hakikatle ilgisi olmayan söz demektir.

Yalan ile iman ve yalan ile ibadet, birbirlerini ters yönde etkileyen unsurlardır. Bir arada bulunmaktan hoşlanmadıkları gibi, birbirlerinin varlığından da rahatsız olurlar; birbirlerini sürekli iterler.

İbadetler sadece Yüce Allah’ın zatına yönelik kulluk eylemleri olmakla beraber, onları yerine getirenlerin eylemlerini terbiye etmek, yaşam tarzlarını istikamete yönlendirmek gibi daha henüz dünyada iken sahiplerine yönelik olumlu etki ve katkıları da vardır.

İbadetler, insanların yanlış yapmalarına engel olan manevi koruyucu güçlerdir; sahiplerini tutar; yanlışa, kötülüğe, günaha düşmelerine engel olur. Örneğin biz orucu tutarken, aslında o bizi tutmaktadır. Onun için Hz. Peygamber orucu kalkana benzeterek, “oruç kalkan gibidir (sahibinin günah işlemesine, kötülük yapmasına engel olur)….” [Buhârî, Savm 2] buyurdu.

Evet, kalkan, savaş esnasında, kullananı düşmanın mermilerinden, oklarından koruduğu gibi, oruç da sahibini nefsin, şeytanın, tutkuların oklarından, tuzaklarından,  ayartmalarından ve kandırmalarından korur!…

İbadetlerin asıl amacı ‘katıksız Allah’a boyun eğme eylemleri’ olsalar da, ikinci derecedeki en önemli amaç ve etkinlikleri insanları eğitmek, eylemlerinde istikamet üzere olmalarını sağlamak, dosdoğru olmaya yöneltmektir. Nitekim her ibadetin söylem ve eylemler üzerinde eğitici ve olumlu etkileri vardır. Eğer ibadetler kişi üzerinde kötülüklerden sakınma/sakındırma anlamında olumlu bir etki bırakmıyorsa, o ibadet, amaç ve ruhuna uygun yapılmıyor demektir.

Yalan sözün ve yalanla hareket etmenin hiçbir zaman ve hiçbir yerde yeri olmadığını herkes kabul eder. Bir kaç istisna dışında, yalanın mazereti bile olmaz. Çünkü yalan, hakikate, gerçeğe aykırıdır. Bu da hakkın ihlâline, karşı tarafı yanıltmaya, maddi manevi zarar ve ziyana uğratmaya sebep olur. Çünkü yalan üzerine hiçbir şey bina edilemez; temelsiz bina kurmaya benzer. Daha duvarları yükselmeden yıkılmaya mahkûmdur.

Yalan her şeyden önce insana büyük bir saygısızlıktır. Sonuç itibariyle kimsenin başkasına ne zarar vermeye, ne de saygısızlık etmeye hakkı vardır.

Yorumlamaya çalıştığımız hadise dönecek olursak, her şeye rağmen gündelik hayatında yalanı terk etmeyen bir insan oruçlu olduğu halde hâlâ yalan söylüyor ve orucu onu tutmuyorsa, o kimse, hem orucun hem de ibadet olgusunun amacına aykırı hareket ediyor demektir. Amacına uygun gerçekleşmeyen ibadetler ise yok hükmündedir. Sahibine çok fazla bir yarar sağlamaz. Başkalarına karşı yalan konuştuğu gibi ibadetlerin yapılış amacına ters düşmekle de, bir manada Allah’a karşı yalancı durumuna düşmüş gibidir.

Bu hadis, terhîb/korkutma ve kötü eylemlerden sakındırma nitelikli bir hadistir. Dolayısıyla, “(oruçlu iken) yalanı terk etmeyenin, Allah’ın (c.c.), onun yemeyi ve içmeyi terk etmesine ihtiyacı yoktur” ifadesi, “oruçlu iken yalan söyleyenin fıkhî manada orucu kabul olmaz; yalan orucu iptal eder” anlamında değildir. “Oruçlu iken yalan konuşan bir kimse, oruç emrini yerine getirmiş olsa da, orucun sevabından mahrum olur.” demektir. Artı kazançla değil, eksik ya da sıfır kazançla gününü tamamlamış olur. Oysa oruçtan maksat, Allah’ın emrini yerine getirmek ve emri yerine getirmiş olmakla da sevap kazanmak, ahirette Allah’ın lütfüne mazhar olmaktır. Yalan konuşan kişi bu lütuftan mahrum kalır.

Hadiste yalan konuşarak tutulan orucun sevabının heba edilmemesi gerektiği yönünde bir uyarı vardır. Yalan konuşmak kötüdür, yanlıştır, günahtır; yapılan ibadetin sevabını götürür. İbadetin kabulünü engel değilse de sevabını tam almaya engeldir. Bunca emekten sonra boş elle günü tamamlamak elbette kimsenin hoşuna gitmez. Burada Hz. Peygamber’in hedefi, insanları eğitmek, ibadetlerin amacına uygun hareket etmelerini sağlamak, kârlı çıkmalarını temin etmek, ibadet bilinci kazandırmaktır.

Bir Müslüman genelde bütün ibadetlerini, özelde de orucunu bilinçli tutarsa, ibadetler ve oruç onu tutar, yanlış yapmasına ve günah işlemesine engel olur. Zaten Allah’ın bütün emirlerinin temel amaçlarından biri de insanları insanlık vasıflarına uygun eğitmek, hayatı insanca yaşamalarını sağlamaktır. Yoksa hadiste de ifade edildiği gibi Yüce Yaratıcının hiç kimsenin namazına ve orucuna ya da aç ve susuz kalmasına ihtiyacı yoktur. Hiç kimse Allah’a yönelik yaptığı ibadetten Allah’ın ona minnet duyacağını beklememeli. Kuşkusuz ibadetler sahipleri içindir.

Bütün bu gerçeklere rağmen insan neden yalan konuşur; neden bile bile yanlış yapar, neden bile bile günah işler? Zararına olduğunu bildiği birçok şeyi bile bile neden yapar dersiniz? Bazen bir türlü kendimize hâkim olamadığımız, bile bile hatalar, yanlışlar yaptığımız olur. Sizce bunun sebebi nedir?…

Cevap aslında çok basit. Biz zannederiz ki insan hep aklıyla hareket eder. Siz de öyle zannediyorsunuz, değil mi? Peki, doktorlar sigaranın, içkinin bütün bilimsel bulgu ve delilleriyle sağlığa zararlı olduğunu ve zararının boyutlarını bildikleri halde neden sigara ve içki içerler dersiniz? Demek ki insan her zaman aklıyla hareket etmiyor/edemiyor. Bazen duygularıyla, bazen nefsiyle, bazen de alışkanlıklar sonucu aklı devre dışı bırakan tutkularıyla hareket eder.

Akıl bir at, sahibi de ona binen bir atlıya benzer. Atı güden sahibi değil, sahibine hâkim olan ve atın yularını tutan egemen güçlerdir. Hangisi güçlü ise atı o yönlendirir. İman güçlü ise, atı yani aklı iman yönlendirir ve akıl, imanın gereklerine göre hareket eder. Nefsin isteklerine uyulur, her dediği yapılır ve güçlendirilirse, atı nefis yönlendirir, yuları o ele alır. Artık atın sahibi nefsin elinde bir oyuncaktır. Asla ata hükmedemez.

Nefis zayıfken sahibi ona söz dinletebilir; ama bir güçlendi mi, artık ona söz dinletemez. Nefsin isteklerine sürekli boyun eğilirse, o istekler alışkanlık halini alır; sonra tutkuya dönüşür; artık ata egemen olan alışkanlıklar, tutkulardır. O zaman ibadetler de fayda veremez duruma gelir. Akıl sahibi insana düşen, buna meydan vermemesidir.

Peki, akla nasıl hükmedilir? İşte ibadetlerin etkinliği de buradadır. İbadetlerinde samimi olan bir insanın imanı güçlenir. İman güçlenince de akıl nefsin isteklerini değil, imanın gereklerini yerine getirir.

Sonuç: İbadetler karşılıksız kulluk eylemi olmakla beraber, insanı eğiten fonksiyonel etkileri inkâr edilemez. İbadetler, insanın Allah’a yönelik saf duygu ve amaçlarının ölçüldüğü eylemler olmakla beraber, onun bütün hayatına yön veren etkileri ve etkinlikleri vardır. Örneğin, ibadetini Allah için yapanlar, aynı zamanda kötülük yapmamalıdırlar, yalan söylememelidirler, başkalarına kötülük yapmamaya özen göstermelidirler. Hakkına razı olmalı ve başkalarının hakkına saygılı olmalıdırlar. İbadet emri yerine getirilirken yasak çiğnenmemelidir. Bu, aynı makamdan gelen iki emirden birine uyma, diğerini ihlâl etmek demektir ki, bu da bir çelişkidir.

İbadetler kötülüklere engeldir. Ancak bu engel, bilinçli bir engeldir. Bir yandan oruç tutarken bir yandan haram işlenmez. Bir yandan namaz kılarken bir yandan ticarette hile yapılmaz, yalan söylenmez, haram kazanç elde edilmez, içki içilmez, sokağa tükürülmez. Başkasına zarar veren, hak ihlâli içeren hiçbir eylemde bulunulmaz. En azından bulunmamaya azami dikkat edilir…

Kalın sağlıcakla!….

***

 

06. 06. 2007

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN

E-mail: cemalagirman@hotmail.com

        agirmancemal@gmail.com

 
Yorum yapın

Yazan: Aralık 6, 2007 in • Hadis Yorumları

 

Dördüncü Hadis/Olgun Müslümanın Tanımı

Dördüncü Hadis

{الْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ}

 

[(Gerçek) Müslüman, elinden ve dilinden başkalarının zarar görmediği kimsedir.]

[Buhârî, İmân 4]

Olgun Müslümanın Tanımı

‘Müslümanlık’ ve ‘güven’, bu hadisin anahtar kavramlarıdır. Hz. Peygamber’in bu sözüne göre İslam kimliğini özümseyenlerin en belirgin özellikleri, hiçbir şekilde başkalarına zarar vermemeleridir. 

Hz. Peygamber burada bir Müslüman kimliği tanımlaması yapmaktadır. Her kimliğin kendine özgü birtakım kabul ve sorumlulukları vardır. Söz konusu kimliği kabul edenler, otomatik olarak bu görev ve sorumlulukları da üstlenmiş, kimliğin gereklerini yerine getirme konusunda kendilerini bağlamış olurlar. Dolayısıyla Müslümanlığı kabul eden herkes, aslında, hayatı boyunca Yüce Yaratıcının, peygamberi vasıtasıyla insanlara bildirmiş olduğu ilke ve prensipler doğrultusunda yaşamayı kabul etmiş, bu ilkelere bağlı kalacağına söz vermiş olmaktadır. İslam kimliğinin gerçek manada özümsendiğinin göstergesi de kişinin eliyle ve diliyle başkalarına zarar vermemesidir. Bu son derece bir olgunluk göstergesidir.

Bu hadis kişilerin hem sözlerini ve hem de eylemlerini terbiye eden, kontrol altına alan bir etkinliğe sahiptir. Ayrıca inanç-eylem ilişkisini ve imanın eylemler üzerindeki olumlu etkisini en güzel bir şekilde ifade etmektedir.

Başkalarına zarar vermek iki şekilde olur: El ile veya dil ile. Dil, gönül yaralar, incitir; el, güçtür, yetkidir. Gücün veya yetkinin, yanlış kullanılması ise, zarardır, haksızlıktır.

Sonuç itibariyle şunu söylemek mümkündür: Bir kimse başkası hakkında bir söz sarf ederken veya maddi güç ve yetki kullanırken, Müslüman kimliğinin kendisine yüklediği sorumlulukları dikkate alması, ona göre hareket etmesi, Müslümanlığının gereğidir. Aksi halde Allah katında sorumludur. Bu dünyada olmasa bile ahirette sorguya çekileceği muhakkaktır.

***

 

30. 05. 2007

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN

cemalagirman@hotmail.com

agirmancemal@gmail.com

 
Yorum yapın

Yazan: Aralık 6, 2007 in • Hadis Yorumları

 

Üçüncü Hadis/Kendisi İçin İstediğini Başkaları İçin de İstemek

 

Üçüncü Hadis

{لا يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ حَتَّى يُحِبَّ لأَخِيهِ مَا يُحِبُّ لِنَفْسِهِ}

[Sizden biriniz kendisi için istediğini Müslüman kardeşi için de istemedikçe (kâmil manada) iman etmiş olamaz.]

[Buhârî, İmân 7; Müslim, İmân 71, 72; Tirmizî, Kıyâme 59; Nesâî, İmân, 19, 33.]

Kendisi İçin İstediğini Başkaları İçin de İstemek

Bu hadisin anahtar sözcükleri “imanın kemali” ve “başkalarına yönelik eylemler”dir.

Hadis, bireysel ilişkilerin empati temeli üzerine bina edilmesini öngörmektedir. Başkalarına yönelik bütün eylemlerin gönül kıstası/ölçüsü; karşı tarafa geçip olaya tersten bakabilmemiz, aynı eylemin bize yönelik yapılmasını kabul edip etmeyeceğimizdir. Eğer gönlümüz bunu kabul ediyorsa yapabiliriz; kabul etmiyorsa yapamayız, yapmamalıyız. Aslında buna aşkın değerleri de katmak gerekir. Çünkü Müslüman sadece gönlüne/nefsine göre hareket etmez. Fakat Müslüman da bir insandır. Eylemlerine her zaman iman veya diğer bir deyişle aşkın değerleri egemen olmayabilir. Değişik nedenlerle aşkın değerler devre dışı kalırsa, hiç olmazsa “Benim yerimde olsaydınız, ne yapardınız?” Ya da “sizin yerinizde olsam şöyle yapardım” duygusunu harekete geçirmek gerekir. Empati bu manada doğru eylem sergilemede büyük yardımcıdır.

Bu hadise göre imanın kemali, olgunluğu, kendimiz için istemediğimiz bir şeyi başkası için de istememeye bağlıdır.

Empati, bireyler ve toplumlar arası ilişkilerin sağlıklı bir şekilde yürümesini sağlayan ‘bir davranış sergileme biçimi ve anlayışı’dır. Diğer bir ifade ile ‘başkalarının duygularını anlamaya çalışma ve tavırlarını onların ruhsal durumlarına göre ayarlayabilme becerisi’dir. Bu beceri, ikili insan ilişkilerinin sağlıklı yürümesinin temelini oluşturur.

Kavram olarak yeni olmakla beraber, olgusal olarak empatinin İslamî değerler algılamasında ahlâkî ve sosyal bir değer olarak yer aldığını, söz konusu değerlerin hayata dönüştürülmesinde etkin rol oynadığını, bütün hayatı kuşatan bir algılama biçimi olarak İslamî anlayışın temelini oluşturduğunu söylemek mümkündür. Bunun temel ilkesini de Hz. Peygamber’in; “Sizden biriniz kendisi için istediğini başkaları için de istemedikçe gerçek manada iman etmiş olamaz.” [Buhârî, İmân 7; Müslim, İmân 71, 72; Tirmizî, Kıyâme 59; Nesâî, İmân, 19, 33.] Hadisi/sözü oluşturmaktadır. Bu ifade herhangi bir birey veya bireylere karşı sergilenecek davranışın, karşı taraftan bakarak belirlenip sergilemesini ön görmektedir.

Aslında senede bir ay tutulan Ramazan orucunun, fakirlerin durumunu bizatihi yaşayarak anlamak ve onların dertleriyle daha yakından ilgilenmek için bir empati eğitimi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Çünkü bazı duygu ve değerler, sözle değil, bizatihi yaşanarak kazanılır. Aç insanların hâlini tok olanlar, isteseler de tam olarak anlayamazlar; anlayamadıkları için de üzerlerine düşen dînî, ahlâkî ve vicdanî görevlerini eksiksiz olarak yerine getiremezler. Bu gerçeklerin sonucunda İslamiyet’te ibadet yoluyla empati eğitiminin yapıldığını söylemek yanlış olmaz. 

Kur’an-ı Kerîm’de, bazı sorumlulukların yerine getirilmesinde harekete geçme motivasyonu olarak bizatihi empati kurulması tavsiye edilmekte, yaşam örneklerine bakıldığında, Hz. Peygamber’in sözlü teşviklerinin yanı sıra, ibadetlerin uygulanışına varıncaya kadar, hayatının tamamının empati örnekleriyle dolu olduğunu görmek mümkündür.

Başka hiçbir kıstas aklımıza gelmese de sadece Hz. Peygamber’in bu sözünü hatırlasak, kendimize yönelik kabul etmediğimiz hiçbir eylemi başkasına yönelik yapmayız, yapamayız. Böylece hiç kimseye haksızlık ve zulüm yapmamış oluruz. Dolayısıyla bu sözü hiç kimsenin unutmaması ve başkalarına yönelik her eylemin kıstası/ölçüsü olması gerekir.

***

 

19. 05. 2007

Do. Dr. Cemal AĞIRMAN

e-mail: cemalagirman@hotmail.com

 

 
Yorum yapın

Yazan: Aralık 6, 2007 in • Hadis Yorumları

 

İkinci Hadis/Müslüman Müslümanın Kardeşidir

İkinci Hadis

{الْمُسْلِمُ أَخُو الْمُسْلِمِ، لاَ يَظْلِمُهُ وَلاَ يُسْلِمُهُ، وَمَنْ كَانَ فِي حَاجَةِ أَخِيهِ كَانَ اللَّهُ فِي حَاجَتِهِ، وَمَنْ فَرَّجَ عَنْ مُسْلِمٍ كُرْبَةً فَرَّجَ اللَّهُ عَنْهُ كُرْبَةً مِنْ كُرُبَاتِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ، وَمَنْ سَتَرَ مُسْلِمًا سَتَرَهُ اللَّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ‏}‏‏

[Müslüman Müslümanın kardeşidir ona zulmetmez; onu düşmana teslim etmez. Kim bir Müslüman kardeşinin ihtiyacını giderirse, Allah da onun bir ihtiyacını giderir. Kim bir Müslümanın sıkıntısını giderirse, Allah da kıyamette onun bir sıkıntısını giderir. Kim de bir Müslümanın ayıbını örterse, Allah da kıyamette onun bir ayıbını örter.]

[Buhârî, Mezâlim 3]

Müslüman Müslümanın Kardeşidir

Hadis bütün beşeri münasebetleri belli bir istikamete sokmayı amaçlayan bir muhtevaya sahiptir. Anahtar kavramı “İslam kardeşliği”dir.

Hadis, İslam kardeşliğinin nasıl olması gerektiği konusunda bazı noktalara dikkat çekmektedir.

Kardeşlik, sadece aynı anne veya babadan dünyaya gelen kişilerin oluşturduğu bir birliktelik değildir. İslamiyet, bir de, ‘aynı inancı paylaşma’ esasına dayalı İslam kardeşliğini tesis etmiştir. Bu kardeşlik, nesep, ırk, renk, dil ve coğrafya birliğinin ötesinde, aynı inanç ve idealler çerçevesinde bir araya gelip daha kapsamlı ve sağlam birlikteliklerin kurulmasını esas alır.

Karındaşlık aynı anadan doğan kişileri kapsar; alanı dardır. Milliyet aynı ırktan gelenleri kapsar, bunun da alanı sınırlıdır. Bu alana dışardan girmek isteyenler olsa da bu mümkün değildir. Renk birliği de böyledir. Ama inanç birliği öyle değildir; o, sınırsızdır. Irkı ve rengi ne olursa olsun, herkes bu alana girebilir ve sistem herkesi kucaklar; bağları da daha güçlüdür. Çatışma ve anlaşmazlıkların en aza indirgendiği birliktelikler, şüphesiz aşkın değerlerin içselleştirildiği Müslüman toplumların kardeşliğidir. Çünkü bu kardeşliğin dünya hayatının ötesinde, bir de uhrevi boyutu vardır. Bir Müslüman, başka bir Müslümana yönelik sergilediği her uyumlu davranış, ona ahirette sevap olarak yansıyacağı gibi, ona yönelik yaptığı her haksız davranış da ceza olarak karşısına çıkacaktır. İslam kardeşliğinin böylesine güçlü manevi bir motivasyonu vardır. Bu yüzden İslam kardeşliği daha samimi bir birliktelik sağlar.

Hadiste İslam kardeşliğinin sorumlulukları da şöyle dile getiriliyor:

*Müslüman Müslümana zulmetmeyecek,

*Onu düşmana teslim etmeyecek,

*Bir ihtiyacı varsa ve kendisinin de o ihtiyacı giderme imkânı varsa, onu giderecek,

*Bir sıkıntısı varsa sıkıntısıyla ilgilenecek,

*Ayıbı varsa ayıbını örtecek.

Aslında bu hadis, herkese kendi kendini test etme imkânı da vermektedir. Örneğin, bir kimse bu kurallara ne kadar uyup uymadığına bakarak kendisinin Müslümanlık kalitesini ölçebilir. Aile içindeki bireylerden başlayarak, yakın ve uzak komşuya doğru açılarak ülke ve dünya Müslümanlarına karşı nasıl bir tavır takındığı, yaptıklarıyla, söyledikleriyle, ticaretiyle, yazıp çizdikleriyle, eylemleriyle, her türlü ilişkileriyle, kullandığı yetkileriyle Müslüman kardeşine zararı dokunuyor mu, dokumuyor mu? Onu incitiyor mu, incitmiyor mu? Ona haksızlık yapıyor mu, yapmıyor mu?

Sonuç itibariyle şöyle söylemek mümkündür: Müslümanlık sadece belli ibadetlerin yerine getirildiği bir din değildir. Asıl Müslümanlık iman ve ibadetlerin yanı sıra bütün hayatı kucaklayan kurallara hassasiyetle uymaktır. Bu hassasiyetleri koruyan bir toplumda terör olmaz, terörün ağına düşülmez. Bir kimse, sırf ırkı ayrı diye, birlikten, Müslüman toplumundan ayrılma isteğinde bulunmaz; bu istek konusunda olumsuz bir eylemde bulunmaz; bulunamaz. Müslümanlar arasında bu tür olumsuzluklar varsa, İslam kardeşliği topluma anlatılamamış demektir. Bu değerlere karşı çıkmak aslında dolaylı olarak toplumun kötülüğüne çalışmaktır.

***

[14. 05. 2007]

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN

e-mail: cemalagirman@hotmail.com

 
7 Yorum

Yazan: Aralık 6, 2007 in • Hadis Yorumları

 

Birinci Hadis/Amellerin Değeri Niyete Göredir

Birinci Hadis

{إِنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى}

[Yapılan işler niyetlere göre değer kazanır. Herkes yaptığı işin karşılığını da niyetine göre alır.]

[Buharî, İmân 41]

‘Niyet’ ve ‘karşılık’ bu hadisin anahtar kavramlarıdır. Niyet, “kişiyi harekete geçiren, eyleme yönelten iç saik/etmen/güdü/motivasyon/amaç/gaye” demektir. Niyet “bu işi neden yaptım/neden yapıyorum/neden yapacağım?” sorusunun cevabıdır.

Niyet, tikel olarak ele alındığında ortaya konacak eylemin hedef ve amacını, eyleme yönelmenin nedenini zihinde tasarlamak, kalp ve gönülden geçirmektir; genel olarak ele alındığında ise yaşam felsefesinin amaç ve hedefini ortaya koyan düşünsel bir olgu, hayata ve eylemlere anlam katan ruhtur. Onun içindir ki, hayatın gidişatına yön veren unsurlar, yaşam amacının merkezine yerleştirilen değerlerdir.

Niyet; hayatı programlamak, her anı şuurlu ve gayeli yaşamaktır. Niyet; rasgele, gelişi güzel değil, hayatı farkına vararak yaşamaktır.

Niyet, atılacak adımın önceden doğru olup olmadığının muhasebesini yapmaktır. Başımıza gelen çoğu olumsuzluklar, niyetsiz yaşamaktan, hayatı tesadüflere bırakmaktan ileri geliyor. Niyetli yaşamak tevafuklara/uygunluklara/niyetin hadiselerle örtüşmesine, niyetsiz yaşamak ise tesadüflere gebedir. Böyle yaşayanların hayatına kişinin kendi iradesi değil, olaylar hâkim olur.

Niyetle yaşam arasında vazgeçilmez bir bağ vardır. Yaşam amacı ve felsefesi niyetlerin rengini belirlerken, niyetler de yaşamın rengini, mecrasını ve gidişatını belirler. Bir örnekle ifade etmek gerekirse, Müslümanın genel manada yaşam amacı bellidir. Şuurlu yaşayan bir Müslümanın her eylemi, yaşam amacı ve niyetine göre şekillenir. Her eyleminde Allah’ı ve ahireti hesaba katmak gibi gönüllü bir tercihi vardır. Bunu yapmaz veya yapamaz ise, niyet ve amacının dışına çıkmış olur.

İster Allah katında olsun, ister insanların değerlendirmelerine göre olsun, her eylem niyete göre değer kazanır ve yine niyete göre karşılık bulur. Fiziksel anlamda sonuçları farksız gözüken iki eylem karşısında, daha öteden bakıldığında, farklı sonuçlar, farklı değerler ve farklı karşılıklarla karşılaşılabilir. “Şöyle geçerken uğradım” diyerek birine gerçekleştirilen bir ziyaretle, “sizi özel olarak ziyarete geldim” diyerek gerçekleştirilen ziyaretin değeri, ziyaret edilenin nazarında her halde aynı değere sahip değildir.

Allah’ın rızasını amaçlayan birinin eylemlerini tayin eden değer yargıları ile hayattan sadece dünyevî mutluluğu hedefleyen birinin eylemlerini tayin eden değer yargıları bir olmadığı gibi, aynı sonuca da götürmezler. Birincisi, attığı her adımda Allah’ın irade ve rızasına uygunluğu esas almak durumunda iken, diğeri ise takip ettiği yolu çok fazla önemsemeden, daha çok sadece mutluluğunu elde etmeyi dikkate alır.

Realite olarak herhangi bir fiile yöneliş, gayesiz olmadığına göre, eylemleri ulvî bir gayeye bağlamak, erdemli yaşamanın bir ifadesidir. Bu hadiste Allah’ın Rasulü, eylemlerin niyete göre değer ve karşılık bulacağını belirterek, amaçsız yaşamama, amaçları da ulvî gayelere bağlama konusunda niyetleri saflaştırarak muhatabın şuur altını eğitmektedir.

Peki, hangi amaçlar ulvîdir? Hayatımız ve ölümümüz Allah için olduğuna göre [En’am, 6/162], Allah’ın rızasını amaçlayan her niyet ve eylem ulvîdir. Mükâfatı da büyüktür. Amellerin niyete göre değer ve karşılık verilmesindeki amaç da hayatı ulvî gayelere yönlendirmektir.

Hayatını niyetle programlayanlar ve gayelerini ulvî değerlerlere bağlayanların yiyip içmeleri, yatıp uyumaları bile ibadettir. Çünkü hayat ve ölüm Allah içindir.

Allah’a adanmış bir hayat, düşünülmeden, niyetlenmeden, programlanmadan rasgele yaşanmaz. Bilinçli olarak haram işlenmez, haksızlık yapılmaz, yaratılış amacının dışına çıkılmaz. Çünkü “Allah için” haram işlenmez. Yapılan her eylemde Allah’ın rızasına uygunluk aranır.

Aynı fiili yapan iki ayrı kişi, niyetlerindeki farklılık nedeniyle birbirine zıt karşılık görebilirler. “Siz içinizde olanı açıklasanız da, saklasanız da, Allah onu bilir ve onunla sizi hesaba çeker. (Sonra da ameline ve niyetine göre) dilediğinin günahını bağışlar, dilediğine azap verir. Allah’ın kudreti her şeye yeter.” [Bakara, 2/284].

Herkesin yaptığı işin karşılığını niyetine göre alması şu gerçeği vurgular ki, yapılan bir ibadet veya herkesin takdirini kazanan bir hizmet, görünüş bakımından kusursuz olabilir; ancak o ibadet ve güzel hizmetin samimi bir niyetle ve sadece Allah’ın rızasını kazanmak maksadıyla yapılmıyorsa, insanlara bir yarar sağlıyor olsa da, Allah katında bir değeri olmaz. Her şeyin merkezinde O vardır. Yüzü ve amacı O’na yönelik olmayan, O’na doğru akıp gitmeyen hiçbir eylemin bir değeri yoktur. Bütün eylemler O’nunla varlık bulur, O’nunla anlam kazanır.

“Kim ahiret kazancını istiyorsa, onun kazancını çoğaltırız. Dünya kazancını isteyene de dünyalık veririz; ama onun ahirette bir nasibi olmaz”. [Şûra, 42/20]

Sonuç olar şunu söylemek gerekir ki, hiçbir eylem amaçsız değildir. O halde eylemler ulvî/aşkın amaç ve değerlere bağlanmalıdır. Böyle yapıldığı takdirde Yaratıcının iradesine ters düşmeyen her an, müminin hanesine artı bir değer/sevap olarak kayda geçecek, kıyamette de mükâfat olarak karşısına çıkacaktır.

***

[02.05.2007]

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN

e-mail: cemalagirman@hotmail.com

 
Yorum yapın

Yazan: Aralık 6, 2007 in • Hadis Yorumları

 

Hz. Peygamber’de Oruç

 

“Hz. Peygamber’de Oruç”, [Konu: Ramazan Etkinlikleri/Hz. Peygamber’in Oruç Günlüğü, Düzenleyen: C.Ü. İlahiyat Fakültesi, Yer: Atatürk Kültür Merkezi, Tarih: 07. 11. 2004 (Etkinlikte sunulan konuşmanın metnidir]

 

 

Hz. Peygamber’de Oruç [pdf]

 

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN

Cumhuriyet Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi

Hadis Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi.

   

    Oruç, “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’an’ın indirildiği aydır. Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun…” [Bakara, 2/185] âyetiyle farz kılınmış; namaz, zekat ve hac gibi, İslâm dininin temel esaslarından biridir.

    Sözlükte; nefsi, meylettiği şeylerden uzak tutmak anlamına gelen oruç, dinde, gün boyu, nefsin belli başlı istekleri olan yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak durmak demektir.

    Orucun farz kılınmasının hikmeti, Allah’ın emrine boyun eğmek suretiyle, ibadet zevkini tatmak; ruhu, riya ve gösteriş hastalığından arındırarak, Allah’a karşı samimiyeti artırmak ve kendisini Allah’ın korumasına teslim etmek için nefisle mücâdele etmektir.

    Hz. Peygamber, ramazan ayı girmeden önce, bazı günlerde oruç tutar, kendisini, heyecanla beklediği Ramazan ayına hazırlardı. Heyecanı her halinden belli olur, “Ya rabbi, bizi ramazana ulaştır!” diye dua eder, etrafındakilere “Ramazan ayı girdiğinde cennet kapılarının açıldığını, cehennem kapıla­rının kapandığını ve şeytanların bağlandığını söylerdi. [Buhârî, Savm 5]

    Ramazan ayının manevî hayatımıza kazandırdığı ve dolayısıyla gün­lük yaşantımıza getirdiği rahmet ve güzelliği bu üç cümlecikle ortaya koyan Hz. Peygamber, bizi, ramazan ve oruç iklimine hem hazırlamakta, hem de ısındırmakta ve böylece ümitlenmemize vesile olmaktadır. Çünkü Ramazan ayı; affın, rahmetin, bereketin ve sevabın arttığı, şeytanların etki ve saptırmalarının azaldığı ve dolayısıyla cehennem kapılarının kapandığı bir ay ve müstesna bir zamandır.

Cennet kapılarının açılması, ilâhî rahmetin her zamankinden daha büyük çapta hayatı kuşatması demektir. Bunun tabiî sonucu, cehennem kapılarının kapanmasıdır. Cehennem kapılarının kapanması ise, şeytanların faaliyet alanlarının daraltılması, etkilerinin kısıtlanması demektir. Bütün bunlar, ramazan ayında topluca ve top­lumca daha derinden ve yaygın olarak yaşanmaya başlanan temiz dînî hayatın, bir bakıma sebebi, bir bakıma da sonucudur.

O halde, bu müsait ortamdan mümkün olduğunca yararlanmaya çalışmak, herhalde yapılabilecek en akıllıca iştir.

Oruç tutmak, sadece yiyip içmekten ve cinsel isteklerden uzak durmaktan ibaret değildir; o, aynı zamanda kişiyi her türlü olumsuzluklardan uzak tutan manevi bir eğitimdir. Onun için Hz. Peygamber, çevresindekilere, “Oruç bir kalkandır. Biriniz oruç tuttuğu gün kötü söz söylemesin ve kavga etmesin! Şayet biri kendisine kötü söz söyler ya da sataşırsa: “Ben oruçluyum” desin…[Buhârî, Savm 9] der; kendilerini oruç kalkanıyla korumalarını öğütlerdi. Çünkü oruç, dünyada günahlara, âhirette de cehennem azabına karşı, koruyucu bir kalkan konumundadır.

Orucun mahiyeti konusunda Hz. Peygamber’in,Kim yalan konuşmayı ve yalan-dolanla iş yapmayı terk etmezse, Allah o kimsenin yemesini ve içmesini bırakmasına değer vermez. [Buhârî, Savm 8],sözü de son derece anlamlıdır.

Çünkü oruçta, yeme-içme ve cinsel isteklerden uzak durmanın yanı sıra, oruçlunun, kendisini yalan konuşmaktan, kötü söz söylemekten, dedi-kodu yapmaktan alıkoyması, başkalarına sataşmaktan ve zarar vermekten sakınması, oruç kavramının tabiî bir uzantısıdır. Bu hususlar her ne kadar orucu bozmaz iseler de faziletini ve oruçtan beklenen asıl neticeyi engeller.

Tutanı bildirmediği sürece, oruç, dışarıdan hiç kimsenin bilemeyeceği, riya ve gösterişten uzak bir ibadettir. Diğer ibadetlerden farklı tutulmasının sebebi de budur. Çünkü orucun diğer ibadetler gibi görünür bir şekli yoktur. Öte yandan, tarihte, Allah’tan başkasına tapınanların, ilahlarına yakın olmak için yaptıkları kulluk türleri içinde, oruç bulunmamaktadır. Bu yönüyle de oruç, sırf Allah için yerine getirilen bir ibadet türüdür. Onun için Hz. Peygamber, insanın her ameline kat kat sevap verildiğini, bir iyiliğe verilen sevabın, on mislinden yedi yüz misline kadar katlanabileceğini, ancak oruca, bunun da ötesinde sınırsız mükafat verileceğini, çünkü orucun gösteriş olmadan sadece Allah rızası için yerine getirilen tek ibadet olduğunu sık sık söylerdi [Müslim Sıyâm 164]. Çünkü amel ve ibadetlerin kabul olabilmesinin iki temel şartı vardır. Bunlardan birincisi Allah’a iman etmiş olmak; ikincisi ise samimiyettir.

Hz. Peygamber bu gerçeği, dostlarına, “Kim, faziletine inanarak ve arşılığını Allah’tan bekleyerek Ramazanorucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır. [Buhârî, İmân 28],” sözü ile dile getirmiştir. Ancak buradaki “geçmiş günahlar” ifadesini, “küçük gü­nahlar” diye yorumlamak gerekir. Çünkü adam öldürmek, zina yapmak gibi büyük günahlar ile, kul hakkı içeren günahlar ibadetle af olmaz.

Hz. Peygamber, Ramazan ayı geldiğinde, kelimenin tam anlamıyla “kulluğa soyunur”, Allah’ı anmayı, Kur’an okumayı, ibadeti, her türlü iyilik, hayır ve hasenatı artırır, bunları, Ramazanın son on gününde daha da çoğaltırdı [Buhârî, Leyletu’l-kadr 5].

Ramazanın son on gününde ibadeti artırmasının sebebi, “bin aydan daha hayır­lı” olan Kadir gecesi’nin bu on gün içindeki tek gecelerde bulunması ve o gecenin ihyâsına ümmetin dikkatini çekmek istemesidir.

Hz. Âişe,Ey Allah’ın Rasulü! Kadir gecesinin hangi gece olduğunu bilecek olursam, o gece nasıl dua edeyim? diye sorduğunda, “Allah’ım! Sen çok affedicisin, affetmeyi seversin. Beni bağış­la!” diye dua et” buyurdu. [Tirmizî, Daavât 84]

Hz. Peygamber gücü yettiğince başkalarına iftar vermeye gayret eder, “Kim bir oruçluyu iftar ettirirse, oruçlu kadar sevap kazanır. [Tirmizî, Savm 82]derdi.

Bir defasında kendisine iftar veren bir dostuna şöyle dua etmişti:

“Evinizde hep oruçlular iftar etsin, yemeğinizi iyiler yesin, melekler de duacınız olsun. [Ebû Davûd, Et’ime 54]

Herkesin bir oruçluyu doyuracak kadar imkân bulamayacağını söyleyenlere, onun cevabı, “Allah Teâlâ, bu sevabı, oruçluyu bir hurma veya bir yudum su yahut bir içim süt ile iftar ettirene de verir” şeklinde olmuştur. O halde sırf bir oruçluyu iftar ettirmek niyetiyle ve elde ne varsa onunla iftar ettirmek, oruçlu kadar sevap kazanmak için yeterlidir. Bu işte; lükse, israfa ve hele hele gösteriş ve reklâma kaçmanın hiç bir anlamı yoktur.

Sonuç olarak, Ramazan ayı geldiğinde toplumda gördüğümüz güzellik, bereket ve manevî havanın iman hayatımız ve iki dünya mutluluğumuz bakımından son derece önemlidir. Ramazan ayının gün ve geceleri, Teravih namazı kılmak, dua ve ibadet etmek, Kur’an okumak, tefekkür etmek, hayır ve hasenatta bulunmasuretiyle ihya edilmelidir. Dolayısıyla Ramazanı hayatımızda daha büyük ölçüde etkili kılacak davranışlarda bulunmak, bize düşen görev olmalıdır.

Teşekkür ederim!…

***

“Hz. Peygamber’de Oruç”, [Konu: Ramazan Etkinlikleri/Hz. Peygamber’in Oruç Günlüğü, Düzenleyen: C.Ü. İlahiyat Fakültesi, Yer: Atatürk Kültür Merkezi, Tarih: 07. 11. 2004 (Etkinlikte sunulan konuşmanın metnidir]

***

 
Yorum yapın

Yazan: Aralık 6, 2007 in • Konferanslar/Sohbetler