RSS

Onyedinci Hadis/Müslüman mı Orucu Tutar, Oruç mu Müslümanı?!.

Onyedinci Hadis

 

 

‏‏ عَنْ أَبِي صَالِحٍ الزَّيَّاتِ أَنَّهُ سَمِعَ أَبَا هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ يَقُولُ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : قَالَ اللَّهُ كُلُّ عَمَلِ ابْنِ آدَمَ لَهُ إِلَّا الصِّيَامَ فَإِنَّهُ لِي وَأَنَا أَجْزِي بِهِ وَالصِّيَامُ جُنَّةٌ وَإِذَا كَانَ يَوْمُ صَوْمِ أَحَدِكُمْ فَلَا يَرْفُثْ وَلَا يَصْخَبْ فَإِنْ سَابَّهُ أَحَدٌ أَوْ قَاتَلَهُ فَلْيَقُلْ إِنِّي امْرُؤٌ صَائِمٌ وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ لَخُلُوفُ فَمِ الصَّائِمِ أَطْيَبُ عِنْدَ اللَّهِ مِنْ رِيحِ الْمِسْكِ لِلصَّائِمِ فَرْحَتَانِ يَفْرَحُهُمَا إِذَا أَفْطَرَ فَرِحَ وَإِذَا لَقِيَ رَبَّهُ فَرِحَ بِصَوْمِهِ ‏”‏‏.

 

Ebû Hûreyre’nin naklettiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Allah ‘Oruç dışında bütün ameller âdemoğlu içindir. Oruç ise benim içindir. Onun mükâfatını da ancak ben takdir ederim.’ buyurdu.  Oruç bir kalkandır. Sizden biriniz oruç tuttuğu günde kötü söz söylemesin, hiç kimse ile didişmesin/sataşmasın, eğer ona biri kötü söz söylerse ya da fiilî saldırıda bulunursa ‘ben oruçlu bir kimseyim’ desin. Muhammed’in nefsi elinde olana yemin ederim ki oruçlunun ağız kokusu Allah katında misk kokusundan daha temizdir/hoştur. Oruçlunun iki sevinç anı vardır. Biri orucunu açtığında sevinir. Diğeri de rabbiyle karşılaştığında orucuyla sevinecektir.”

[Buhârî, Savm 2, Tevhîd 35; Müslim, Sıyâm 162, 163]

 

 

Müslüman mı Orucu Tutar, Oruç mu Müslümanı?!.

 

Ramazana girerken sizinle paylaşmak istediğim bu hadisin en önemli iki vurgusundan biri oruca takdir edilen mükâfattır; diğeri de orucun kötülüklerden koruma özelliğidir.

Bilindiği gibi Müslümanlığın temel şartlarından biri senede bir ay Ramazan ayında oruç tutmaktır. Müslümanlığı kabul edip geçerli herhangi bir mazereti bulunmayan herkesin senede bir ay oruç tutması, dinî bir görevdir; Yaratıcının bir emri ve Müslümanlığın bir gereğidir. Bu emri yerine getirmek gerçek inananlara büyük bir mutluluk, yerine getirmeyenlere ise manevî bir huzursuzluk/ruhî bir sıkıntı verir. Çünkü Allah’ın emirlerini yerine getirmede en büyük muharrik güç, gönüldeki imandır.  Bu yüzden oruç tutmak suretiyle hissedilen mutluluk ve huzur, tutulmadığı takdirde duyulan rahatsızlık iman gücü ile doğru orantılıdır. Emir ve görev ihlalinden hiçbir rahatsızlık duyulmuyorsa imanın kontrol edilmesi ya da sorgulanması gerekir. Varlık ve yaşamımızı; eş, evlat, sağlık, servet, makam gibi sahip olduğumuz her şeyi kendisine borçlu olduğumuz bir varlığın/yaradanın emrini ihlâl etmek rahatsızlık vermiyorsa bu ciddi bir sorundur. Bu sorunun/hastalığın tedavi edilmesi gerekir.

Yüce Allah orucun önemini, onu kendine izafe ederek belirtmektedir. Oruca yönelişin yanı sıra, ona gösterilen hassasiyeti temin eden güç ve amaçlanan etkinliğinin kişi üzerindeki yansımalarını tayin eden unsur, “Allah için” kavramının ifade ettiği anlamdır; bu kavramın algılanılışıdır.

Hadis, oruç tutmanın belirlenen zaman aralığında sadece aç ve susuz kalmaktan ibaret olmadığını, kişinin günlük hayatında birtakım müspet yansımalarının olması gerektiğini ifade etmektedir. Onun bu özelliğini Hz. Peygamber güçlü bir teşbihle “kalkan”a benzeterek dile getirmektedir. Yani oruç Müslümanı tutar, ona günah işletmez, işletmemeli. Oruçlu kimse oruçlu olduğunu hatırlayarak yalan söylememeli, haksızlık yapmamalı, başkalarını incitmemeli, davranışlarına son derece dikkat etmeli… Zaten Müslümanlığın amacı olgun bir insan yetiştirmek değil midir? Hz. Peygamber “Müslüman, dilinden ve elinden Müslümanların/başkalarının zarar görmediği kimsedir.” [Buhârî, İmân 4] buyurmadı mı?!.

Hadiste orucun dışında bütün amellerin âdemoğlu için olup yalnız orucun Allah için olduğunun belirtilmesi, riyasız/gösterişsiz yerine getirilen ibadetin sadece oruç olduğunun ifadesidir.  Bütün ibadetler sadece Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla yapılması gerektiği halde bunlara riya/gösteriş ve şaibe karışabilir. Allah’ın rızası dışında başka amaçlar güdülebilir. Fakat oruç öyle değildir. Örneğin yanımızda yiyip içmediğini gördüğümüz bir insanın oruçlu olup olmadığını anlayamayız. Oruç dışındaki ibadetler, takdir edilme, beğenilme gibi birtakım dünyevî menfaatler için yapılıyor olabilir ama oruç için böyle bir şey söz konusu olamaz. Oruç tutan bir insan başkalarına oruçlu olduğunu söylemedikçe oruçlu olduğu anlaşılamaz.

Ayrıca tarihe bakıldığında putperest hiçbir kavim, putlarına oruç gibi bir ibadet sunmamıştır. Namaza benzer birtakım şekilsen boyun eğişler, tazım gösterileri, kurban adakları sunulmuş, fakat oruç gibi bir tazım gösterisi yapılmamıştır. Bu da riyasız yerine getirilebilen tek ibadetin oruç olduğunu gösterir. Ayrıca bir kimse gizlice yiyecek olsa, bunu kimse fark edemez. Kişi ile Allah arasında cereyan edebilen riyasız tek ibadet, oruçtur. Onun için mükâfatı da büyüktür ve yüce Allah orucun önemini ‘sadece oruç benimdir’ ifadesiyle belirtmiştir.

Hadiste oruç bir kalkana benzetilmektedir. Çünkü aslında orucu tutan biz değil, oruç bizi tutmaktadır. Oruçlu insanın günaha olan meyli ve arzusu ramazanda ve oruçlu iken azalmaktadır. Daha fazla tövbeye/günahlardan pişmanlığa yönelmekte ve kişinin üzerindeki manevî etkisi daha belirgin bir şekilde görülebilmektedir. Ayrıca oruç sabır eğitimi yaptırarak kişiyi adeta melekleştirmektedir. Zamansal olarak suç oranlarına bakıldığında, bu oranın diğer zamanlara oranla ramazan ayında daha düşük olduğu görülmektedir.

Hz. Peygamber oruçlunun kötü söz söylemesini yasakladığı gibi oruçluya sataşan birilerinin çıkması durumunda oruçlu olduğunu hatırlatarak sataşanı uzaklaştırmasını önermektedir. Aslında bu hatırlatma başkasından ziyade kişinin kendisine yaptığı bir hatırlatma ve bu sayede sataşana karşılık vermemesi tavsiye edilmektedir.

Hadiste ayrıca oruçlunun iki mükâfat anına temas edilmektedir. Birincisi iftar anında duyulan sevinç ve heyecandır. Oruçlu kimse, iftar anında Allah’ın emrini tutmanın, hiçbir zorlama olmaksızın gün boyu tuttuğu orucun sevincini duyar. Bir de kıyamette alacağı mükâfat sonucu büyük bir sevinç ve heyecan duyacaktır.

İbadetlerin asıl gayesi ‘Allah için’ ve ‘Allah rızası’ olmakla beraber, insanın üzerinde eğitici fonksiyonu vardır. İnsanları kötülüklerden alı kor, iyiliğe meylettirir, meleklik vasıflarını güçlendirir, kötülük yapma arzu ve eğilimlerini azaltır veya yok eder. İbadetlerin emrediliş hedefinde insanları eğitmek de vardır ve bu faydası da açıkça görülebilmektedir.

Ramazan bir heyecandır, imanın tadını, hazzını hissetme, dinî yaşantının manevî havasını soluma heyecanıdır… Bu heyecanı hissederken “Allah’ım iyi ki Müslümanım, iyi ki müminim. Sana inandığım için sana sonsuz şükürler olsun. Sana inanmasaydım, senin şu yüce dinini kabul etmeseydim, bu imanı bana nasip etmeseydin bu hazzı, bu tadı tadamayacak, bu mutluluk ve huzurdan mahrum kalacaktım…” diyeceğinizi duyar gibiyim. Her ne kadar yüce Allah orucun önemini belirtmek için ‘oruç benimdir’ ifadesini kullanıyor olsa da, orucun gerçek faydası bizedir. Çünkü O’nun bizim ne orucumuza ve ne de başka herhangi bir ibadetimize ihtiyacı vardır. Minnet duyması gereken bizleriz.

Sana inandığım için Sana şükürler olsun Allah’ım. Hindistan’da fareye tapan biri olabilirdim, ama değilim. Bu ne büyük bir devlet!..

Onbir ayın sultanı Hoş geldin Ramazan!

Ey oruç tut beni!…

Ramazan ikliminden en iyi şekilde yararlanmak ümidiyle herkese hayırlı Ramazanlar diliyorum…

30. 08. 2008

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN

e-mail: cemalagirman@hotmail.com

 
Leave a comment

Posted by Ağustos 31, 2008 in • Hadis Yorumları, GÜNDEM

 

Onaltıncı Hadis/Bizi aldatan bizden değildir

Onaltıncı Hadis

وَعَنْ أبي هُرَيرةَ رضي اللَّه عَنه أنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم  قَالَ : « … مَنْ غَشَّنَا فَلَيْسَ مِنَّا ».

Ebû Hureyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Bizi aldatan bizden değildir.”

[Müslim, Îmân 164, Fiten 16]

 

Bizi aldatan bizden değildir

Aldatmak; karşı tarafı yanıltmak, hîle ve oyuna getirmek, kandırmak, iğfâl etmek, dolandırmak, sözünde durmamak demektir. Hakikatin zıddı anlamına gelen yalanla eş anlamlıdır. Ferdi ve toplumsal yıkımlara sebep olacak nitelikte kötü bir davranıştır.

Birinin diğer birini aldatması, bilerek hakikat dışı bilgi vermesi, yanıltarak kendi lehine hak etmediği birtakım menfaatler elde etmesi, her şeyden önce Allah’ın en şerefli yaratığı olan insana büyük bir saygısızlıktır; insanın değer ve konumunu anlayamamaktır. Savaş ortamında düşmanı aldatmak dışında, hangi şartlarda olursa olsun başkasını aldatmaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Dolayısıyla aldatmak bir hak ihlâlidir.

Hayat, doğruluk ve güven üzere kurulmuştur. Karşılıklı güven olmadan hayat yürümez. Bu güven, bütün beşeri ilişkileri kapsar. Çünkü insan sosyal bir varlıktır. Tek başına yaşaması mümkün olmadığına göre, başkalarıyla karşılıklı ilişkiler kurması da kaçınılmazdır.

İslam inancının değer yargılarına göre her ne suretle ve hangi şartlarda olursa olsun, hile yapmak ve insanları aldatmak kesinlikle yasaktır. Kur’an, aldatmayı, münafıklara yakışan çirkin bir davranış olarak ifade eder. Çünkü münafıkların en belirgin özelliği, Allah’a inanmadıkları hâlde, ‘inandık’, diyerek, Allah’ı ve başkalarını kendilerince kandırmaya kalkışmalarıdır. Hâlbuki onlar, aslında kendilerini aldatmaktadırlar. Çünkü Allah onların hîle ve aldatmalarını bilir. Kur’an’ın ifadesiyle; “Onlar Allah’ı ve inananları aldatmaya çalışırlar, oysa sadece kendilerini aldatırlar da farkında değildirler.” [Bakara, 2/9]

Bir gün Allah’ın Resûlü (s.a.v.) pazarda bir buğday sergisine uğradı. Elini buğday yığınının içine daldırınca parmakları ıslandı. Bunun üzerine satıcıya; “Bu ıslaklık ne?” diye sordu. Adam; ‘Ey Allah’ın Resûlü! Yağmur ıslattı’, dedi. Kutlu Nebî; “İnsanların görüp aldanmaması için o ıslak kısmı ekinin üstüne çıkarsaydın ya!” karşılığını verdi. Ardından da;  “Bizi aldatan, bizden değildir.” buyurdu. [Müslim, Îmân 164]

Aldatma ve hile sadece alış verişte değil, hayatın her alanında olabileceği için, Hz. Peygamber’in, “Bizi aldatan bizden değildir” ifadesi son derece anlamlı ve önemlidir. Bu sebeple aldatma ve hile, bir müslümanın mal ve hak kaybının yanı sıra canına bile mal olabilir. Yalan, aldatma ve hilenin olduğu yerde, adalet ve hukuk olmaz. Bu sebeple hile ve aldatma, her türlü olumsuzluğa neden olabilir. Bu yüzden hile ve aldatma, Müslüman olmayanların ancak yapabileceği bir davranıştır. Çünkü müslümanın malı da canı da dokunulmazdır; bir başka müslümana haramdır.

Müslüman bir malı satarken iyi ve kötü, malının her şeyini karşı tarafa bildirmelidir. Malın ayıbını gizlemek veya söylememek aldatmadır. Bu sebeple bir malı ölçüp tartmadan kabala satmak, yanıltıcı olduğu için doğru değildir. Örneğin malın kötüsünü yığının altına veya tezgâhın arka kısmına koymak, süte su katmak, yüksek kaliteli mala düşük kalitelisini karıştırmak, para veya kıymetli kâğıtların sahtesini yapmak ve müşteriyi aldatacak her türlü sahtecilik, “Bizi aldatan bizden değildir.” hadîs-i şerîfinin tehdidine muhataptır. Çevremize ve dünyaya bakıldığında milletlerarası sahtekârlıklar, büyük ihâle yolsuzlukları, mal stoklayarak yapılan fiyat artırımları göz önüne getirildiğinde, Hz. Peygamber’in tehdidinin ne kadar manidar, İslam’ın hedeflediği hayat düzeninin ne kadar insan merkezli ve âdil olduğu daha iyi görülecektir.

Şu geçici dünya için bir menfaat uğrunda insanları aldatan ve yalan söyleyen kimselerin insan kalitelerinin düşüklüğünü gösterir. İmanları zayıf olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü İslamî kuralları, Kur’ânî ve peygamberî öğütleri, yaşanması için öngördükleri kuralları özümsememiş demektir. Allah’ı ve ahiret sorgusunu hesaba katmadan yaşadıkları anlaşılmaktadır. Allah öbür dünyada bunların hayır ve iyiliğini dilemez.

Çözüm olarak, özelikle ticaretle uğraşanlar, daha fazla hak ihlali ile karşı karşıya kaldıklarından, kendilerini hak ihlalinden koruyabilmeleri için Allah’ı ve âhiret gününü hatırlarından hiç çıkarmamaları gerekir.  Kalpleri/gönülleri sürekli Allah’a bağlı olmalıdır.

Şunu iyi bilmeli ki hîle ile rızık artmaz. Aksine hile malın bereketini giderir. Hîle ile azar azar biriktirilen mallar, ansızın gelen bir felâketle, birden bire elden çıkar; hile yapanların yanına da sadece günâhları kalır.

İslamiyet hiçbir şekilde ve hiçbir alanda hile ve aldatmayı kabul etmez. Ona büyük bir uhrevi ceza takdir etmiştir. Çürük ve sakat iş yapmayı da, eksiklikleri gizlemeyi de haram kabul eder.

İnsanlarla olan ilişkilerde dürüst olmak İslam’ın şiarıdır. Başta alış-veriş olmak üzere herhangi bir konuda başkalarını aldatmak ahlâksızlıktır. Dünyada insanları aldatmak mümkündür, fakat ilmiyle her şeyi kuşatan Allah’ı aldatmak elbette mümkün değildir.  Asıl aldanan aldattığını sanan hilekârlardır.

“(Bu münafıklar) müminlerle karşılaştıkları vakit «(Biz de) iman ettik» derler. (Kendilerini saptıran) şeytanları ile baş başa kaldıklarında ise; Biz sizinle beraberiz, biz onlarla (müminlerle) sadece alay ediyoruz, derler.” [Bakara, 2/14]

Hilekârlık münafıklık alametidir. Akıllı bir müslüman her şeyden önce imanının gereği, hile ve aldatmaya tevessül etmemeli, böyle bir lekeyi üzerinde taşımamalıdır.

Sonuç olarak söylemek gerekirse, aldatma ve hile Müslümanlık vasfıyla bağdaşmaz. Mümin, imanıyla ve imanının bir yansıması olan eylemleriyle müslümandır. Yalanın, hile ve aldatmanın, onun hayatında yer almaması gerekir. Dünyanın geçici olduğunu, yaptığı her şeyden ahirette sorguya çekileceğini düşünerek adımlarını atması, hayatını Allah’ı ve ahireti hesaba katarak sürdürmesi gerektiğini unutmamalıdır.

Velhasıl doğruluk ve hakkaniyet, müslümanın şiarı olmalıdır.

***

[27. 04. 2008]

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN

e-mail: cemalagirman@hotmail.com

***

 
1 Comment

Posted by Nisan 26, 2008 in • Hadis Yorumları

 

Etiketler:

Kutlu Doğum/Peygamber’i Sevmek!..

www.cemalagirman.com

Peygamber’i Sevmek!..

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN*

Giriş

En yalın ifadesiyle ‘gönlün bir şeye meyletmesi, ona doğru akması’ demek olan sevgi, duygusal bir olgu, yaşanan bir heyecandır. Bu yüzden sevgi anlatılamaz, yaşanır, hissedilir; ancak tezahürleri vardır. Kişi sevdiğine karşı, ruhunu hep olumlu yönde etkileyen duygusal hazlar, gönlünde hoşuna giden kıpırdanmalar hisseder.

Sevginin en önemli tezahürleri eylem alanında görülür. Örneğin kişi sevdiğini kırmaz/kıramaz, isteklerine boyun eğer; ortak yönleri çok olduğu için genellikle aynı şeylerden hoşlanırlar, aksi takdirde birbirlerini sevemezler.

Sevgi öyle bir olgudur ki, sevgiliden gelen incitici şeyler, sevene eziyet değil, haz verir. Sevgililer birbirlerini hep görme iştiyâkındadırlar; göremezlerse birbirlerini, hatıralarla, ortak şeyleri yaşamakla o hazzı duymaya çalışırlar.

Sevgi ile bilgi arasında kuvvetli bir bağ vardır. Özellikle biyolojik bağ bulunmayanlar arasında cereyan eden aklî sevgide bilgi daha büyük bir önem arzeder. Çünkü aklî sevgide sevme duygusunu harekete geçiren güç; bilgidir, tanımadır. Bu yüzden aklî/iradî sevgide bilgi, sevme olgusundan öncedir.

Peygamber sevgisi, duygusal/tabiî değil, aklîdir, iradîdir. Onu sevmek için bilmeye, tanımaya ihtiyaç vardır. Bu yüzden peygamberliği ve peygamberlik makamını bilmek, onu idrak etmek, peygamberi sevmekle doğru orantılıdır. Bilgi ve idrak arttıkça sevgi de artar.

İnananların  peygamberle olan sevgi bağları biyolojik değil, dinîdir. Dünya ve ahiret hayatını doğrudan ilgilendiren hayatî yönü vardır. Bu kabil bir sevgi ancak akılla sorgulanarak, sonucunun muhasebesi yapılarak elde edilebilir. Onun için Yüce Allah bile, insanların kendisine iman edip itaat ve kulluk etmelerini isterken önce kendisini en yüce sıfatlarıyla tanıtmakta; her namazın her rekâtında okunan Fâtiha sûresinde bütün hamt ve övgülerin varıp kendisine dayandığını, gerçek manada övgülere layık olanın ancak kendisinin olduğunu, sadece kendisine boyun eğilmesi ve yine sadece kendisinden yardım dilenmesi gerektiğini bildirmektedir. Bütün hamtler O’nadır; çünkü, bütün alemlerin rabbi, sahibi, yaratıcısı O’dur; rahmandır, rahimdir, din gününün/ahiretteki hükümranlığın sahibidir. Bütün bunlar, insanın aklını kullanarak gerçekte kimin rablığa, ilâhlığa layık olduğunu idrak etmesi, gerçek rabbini tanıyıp O’nu sevmesi içindir. Yani bileceksiniz/tanıyacaksınız ki sevebilesiniz; bileceksiniz ki kulluk edebilesiniz; bileceksiniz ki neden kulluk ettiğinizi idrak edebilesiniz!

Peygamberi sevmek de böyledir; nedeni ve niçini bilinmeden kendiliğinden doğmuyor bu sevgi. Çünkü sevgiyi doğuran sebepler vardır; akıl onları idrak eder, bunun sonucunda duygular harekete geçer ve böylece sevgi doğar.

Peygamber sevgisi, diğer insanları sevmek gibi, sadece bir hayranlık sonucu varlık alanına çıkan veya başka herhangi bir nedenle var olabilen, eylem olmadan da geçerli sayılan bir sevgi değildir şüphesiz. Bu sevgi eylem ister, gereğinin yerine getirilmesini ister. Bir eylemi gönül hoşluğu ile ortaya koymanın yolu da sevgidir.

Peygamberi sevmek ve bu sevginin gereğini yerine getirmek, İslam inancının bir gereğidir[1]. Her şeyden önce hayat sadece yaşanmakta olan bu dünyadan ibaret değildir. Asıl ve ebedî hayat önümüzde bizi bekliyor. Hz. Ali’nin, “Dünya arkasını dönüp gitmekte, âhiret ise yüzünü dönmüş bize doğru gelmektedir. Her birinin âşıklıları vardır. Siz âhiret yurdunun âşıklıları olun! Bugün amel var, hesap yok; yarın hesap var, amel yok!”[2] sözü, son derece anlamlıdır.

Âhirette iyi bir yaşam standardı hak etmek herkesin arzusudur. Hiç kimse ebedî sürecek bir hayatın sıkıntı ve acılarla dolu olmasını hayal bile etmek istemez. O halde iyi ve mutlu bir hayata talip olmak, aklın gereğidir. Bu hayatı elde etmenin yolu da Allah’ı sevmek, O’nun buyruklarına uymakla mümkündür. Allah’ı sevip O’nun buyruklarına uymanın yolu da peygamberi sevmek ve ona uymaktan geçer: “(Resûlüm!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın…”[3] Çünkü Peygamberler, yaratan ile kul arasında, vahiy yoluyla iletişimi sağlayan vasıtalardır. Yaratana kulluk görevleri ancak onların sayesinde yerine getirilebilmektedir. Allah Teala toplumları uyarmadan, onlara elçi göndermeden, doğru ile yanlışı bildirmeden ceza takdir etmiyor. Çünkü o sonsuz adalet sahibidir. Onun amacı kullarına azap etmek değil, azabı gerektirecek eylemlerine engel olmaktır. Ama kul inat eder ve bütün uyarılara rağmen haksızlık yapar, başkalarına zülmeder, yaratıcısını inkar ederse, bu durumda ceza ilâhî adaletin gereği olur.

Aslında insanoğlu peygamberi sevmenin karşılığı ve sonucuna baktığında onu sevmemeye herhangi aklî bir engelin olmadığını görür. Küçük bir muhasebe, duyguların ona doğru akması için yeterlidir. Onu tanıyıp da ona aşık olmamak mümkün mü?!. Çünkü onu sevmek ve gereğini yerine getirmek, ebedî mutluluğu kazanmak demektir.

Peygamberi sevip onun yolundan gitmek, aslında Allah’a itaat etmektir. “Kim Resûl’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.”[4] Çünkü o, Allah’ın iradesine ters düşen bir şey yapmaz. Zelle diye ifade edilen irade dışı küçük yanılmalara maruz kalsa bile Allah onu hemen uyarır ve o da yanılgısından hemen tövbe eder, vaz geçer.

Peygamberler toplumların en karanlık günlerinde, zulüm ve adaletsizliğin en yoğun yaşandığı dönemlerde gönderilmişlerdir. Peygamberlerin olmadığı ve ilâhî vahyın unutulduğu dönemlerde hep zulüm, kan, gözyaşı hâkim olmuştur. Zulüm ve karanlıklar içinde bunalan Mekke müşrik toplumunun, kurtarıcı olarak geleceği beklenen peygambere olan arzulu bekleyişlerini  “nerede kaldı o kurtarıcı peygamber!” diye dile getirmeleri, bunun en açık delilidir.

Medeniyetler peygamberlerle kurulmuş, onlarla inkişaf etmiştir. İnsanoğlu medenî yaşamı, gerçek insanlığını, ahlâkı, hakikati, doğruyu ve yanlışı onlardan öğrenmiş, adâleti onlarda görmüş, ferdî ve toplumsal zulümler onların çabalarıyla kalkmış, neyin adâlet, neyin zulüm olduğunu onlar bildirmişlerdir. Kısacası onlar, insanlığın mutluluğu için çabalamış, hayatlarını bu uğurda feda etmişlerdir.

Aslına bakılırsa yüce Allah’ın bizim kendisini veya kutlu elçisini sevmemize, şöyle ya da böyle davranmamıza ihtiyacı yoktur. Bütün bunlar insanoğlunun kendisi, mutlu hayat sürebilmesi içindir.

Dünyevî her ihtiyacı mükemmel bir şekilde karşılanan, fakat Allah’a inanmayan bir insanın ruhî açıdan mutlu olduğu söylenemez. İnsanın fıtratında, bir yaratıcıyı sevme, O’na inanma, O’na dayanma ve sığınma duygusu vardır. Allah’a inanmayanlar bu duygularını tatmin edemezler. Dünya nimetlerinden istenen zevki de alamazlar. Onların zevk ve mutlulukları anlıktır, geçicidir. Varlıkla mutlu oluyorlarsa, varlıkları ellerinden gidince mutsuz olurlar. Onları teselli edecek manevî dayanakları yoktur. Her şey Allah inancı ve Allah sevgisiyle anlam ve lezzet kazanır. Örneğin insanlarda başkalarına yardım etme duygusu vardır. Yardım eden insanlar eylemlerinin sonucunda bir haz duyarlar. Yardım edenler yaptığı yardımdan tam bir haz alabilmeleri için Allah inancına, Allah sevgisine ihtiyaç vardır. Eğer bu inanç yoksa o zevki tadamazlar. Çünkü karşılıksız olarak başkalarına yardımı belli bir noktada anlamsız bulurlar; yardım edilenler veya çevreleri tarafından takdir edilmezlerse, yaptıkları yardımdan zevk alamazlar. Fakat Allah inancı taşıyanlar “balık bilmezse hâlik bilir” inancıyla yaptıkları yardımdan her hal ü karda haz duyarlar. Dolayısıyla her şeyden önce Allah’a inanmaya, O’nun buyruklarına uymaya ihtiyacı olan bizleriz. Dünya hayatının zevkini tadabilme hakikati bu gerçeğin temelinde yatmaktadır.

Ahlâk büyük bir erdemdir. Dünya mutluluğu için vazgeçilmezdir. Toplumlar ancak ahlâk kurallarına uydukları oranda mutluluğa ererler. Bunun ilkelerini uygulamalı ve bir hayat modeli olarak en iyi ortaya koyan peygamberlerdir. “Şüphesiz sen büyük bir ahlâka sahipsin.”[5] sözüyle onların ahlâkları Allah Teala tarafından tescil edilmiştir. Çünkü onları terbiye eden bizatihi yaratanın kendisidir. Bu yüzden onlar şeytanın ve nefsin tasallutundan korunmuşlardır. Bu da en güzel örnekliği ortaya koyabilmeleri ve insanlara sunulan hayat modelinde yanlış yapmamaları içindir. “Andolsun ki Resûlullah, sizin için, Allah’a ve ahiret gününün mutluluğuna kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.”[6] Dolayısıyla Peygambere uymaya azami dikkat gösterenler, ebedî olan ahiret hayatlarını Allah’ın lütfuyla garanti altına alabilirler.

Görüldüğü gibi Allah’a ve ahiret mutluluğuna kavuşmayı arzu edenler için yüce Allah engüzel örnek olarak Kutlu Elçisini takdim etmektedir. Peygamber bir mihenk taşıdır. Yürünen yolda tökezlememek için onun izini takip etmek bir zorunluluktur. Atılan adımın doğru olup olmadığının testi, onun adımına mukayese etmekle mümkündür.

Sonuç olarak şu ifadelere yer verilebilir: Her şeyden önce, Allah’ın Peygamber’e verdiği teblîğ/Kur’an’ı aldığı gibi nakletme ve tebyîn/Kur’an’ı açıklama görevleri onu sevmeyi, ona itaat ve bağlılığı zorunlu kılar.

Peygamberi sevmek; Kur’an’a uymaktır, ahlâktır, ibâdettir, adâlettir, onun yolundan yürümek ve bütün yaşam kurallarında onu örnek almaktır.

Peygamberi sevmek; istikamet üzere olmaktır; söz ve eylemlerinde dosdoğru olmak, âdil olmak, başkalarına zulmetmemek, helâl ve harama riâyet etmek, komşuya eziyet etmemektir…

Kısacası peygamberi sevmek; insan olmaktır, insanca yaşamak ve Allah’a kul olmaktır…

Kandiliniz mubarek olsun!…

19. 03. 2008

Cemal AĞIRMAN

e-mail: cemalagirman@hotmail.com

***


 *Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Hadis Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi.

[1]“Hiç biriniz, beni anasından babasından, (hatta) bütün insanlardan daha fazla sevmedikçe(kâmil manada) iman etmiş olamaz”. Buhârî, İmân 8.

[2] Buhârî, Rikâk 4.

[3] Al-i İmrân, 3/31.

[4] Nisa, 4/80.

[5] Kalem, 68/4.

[6] Ahzab, 33/21.

 
Leave a comment

Posted by Mart 19, 2008 in GÜNDEM

 

Onbeşinci Hadis/Cimriliğe Rağmen Verebilme Erdemliği!

Onbeşinci Hadis

.

حَدَّثَنَا أَبُو هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ جَاءَ رَجُلٌ إِلَى النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَىُّ الصَّدَقَةِ أَعْظَمُ أَجْرًا قَالَ ‏”‏ أَنْ تَصَدَّقَ وَأَنْتَ صَحِيحٌ شَحِيحٌ، تَخْشَى الْفَقْرَ وَتَأْمُلُ الْغِنَى، وَلاَ تُمْهِلُ حَتَّى إِذَا بَلَغَتِ الْحُلْقُومَ قُلْتَ لِفُلاَنٍ كَذَا، وَلِفُلاَنٍ كَذَا، وَقَدْ كَانَ لِفُلاَنٍ ‏”‏‏.‏

 

Ebû Hureyre (r.a.) şöyle nakleder: Bir adam Nebî (s.a.v.)’e geldi ve; ‘Sevap bakımından en büyük sadaka hangisidir?’ diye sordu. Nebî (s.a.v.): “Sıhhat ve sağlığın yerinde olup nefsin cimrileştiğinde, fakirlikten korkup zengin olmayı planladığında, can boğaza gelip de filana şu kadar, filana da şu kadar (verin) diyeceğin vakte kadar geciktirmeksizin verdiğin sadakadır. (Ölüm anına kadar geciktirdiğin) mal zaten (senin değil) varislerindir.”

[Buhârî, Zekât 11; Müslim, Zekât 93; Nesâî, Zekât 60]

Cimriliğe Rağmen Verebilme Erdemliği!

Hadisin anahtar sözcükleri; “en büyük sadaka”, “cimrilik”, “fakirlik korkusu”, “zenginlik plânları” ve “ölüm anı” kavramlarıdır.

Bütün bu kavramlar, sadaka merkezli, birbirleriyle bağlantılı kavramlardır. Hz. Peygamber, bu hadislerinde, sadaka verme konusunda insanların genel psikolojik tahlillerini yapmakta; hangi hâlet-i rûhiyelerle verilen sadakaların daha çok sevabı olduğu ve sadakanın hangi duygularla verilmesi gerektiğini belirtmektedir.

 Hadiste yer alan ‘şahîh’ ifadesini Türkçeye ‘cimrilik’ olarak tercüme etmek mümkün ise de, cimri kelimesiyle ifade edilemeyecek kadar farklı boyutları olan bir kavramdır. Hırs ve cimriliğin birlikte ve aşırı boyutlarda tezahürlerini ifade eden bir anlam içermektedir. “Şahîh” vasfını taşıyan bir kimse, dünyadaki her şeyin kendisinin olmasını ve başka hiç kimsenin eline geçmemesini arzular. Başka bir kimseye bir şey vermek bir yana, başkasının diğer bir kimseye bir şey vermesini de istemez; hırsı dolayısıyla kendi hakkına razı olmadığı gibi, başkalarının hakkına da el uzatır. En azından çevresindeki iyi olan her şeyin kendisinin olmasını ve başkalarının ondan yararlanmamasını ister. Bu yüzden Kur’an, bu tür kötü özelliklerden kurtuluşu “felâh” olarak nitelemiştir.

“… Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Haşr, 59/9)

Hz. Peygamber, bu tür kötü özellikleri insanların en kötü sıfatlarından biri saydığı gibi, bunu bozgunculuğun kaynağı olarak niteler.

Câbir b. Abdillah’tan rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber, “Şuhh’dan sakının, çünkü şuhh önceki toplumları helak etmiştir, bu yüzden birbirlerinin kanını dökmüş ve mukaddes değerleri çiğnemişlerdir.” demiştir.[1]

Hz. Peygamber (s.a.), bir diğer hadisinde bir Müslümanın kalbinde şuh ve imanın bir arada bulanamayacağını/bulunmaması gerektiğini,[2] ‘şuhh’un helak edici bir vasıf olduğunu ifade etmiştir.[3]

Cimriliğin çeşitli boyutları vardır. Örneğin kendi rahatı, eş ve çocuklarının eğlencesi için çok cömertçe mal sarf eden, ama hayırlı bir iş için cebinden beş kuruş bile çıkmayan kişi de cimridir. Bu kişi hayırlı bir iş için para verse bile, bunun karşılığında meşhur olacağını, menfaat sağlayacağını, bulunduğu yerdeki insanların gözüne gireceğini düşünür. Kısacası maksadı ve niyeti hayır yapmak değil, dünyevi bir menfaat elde etmektir.

Zengin olma arzusu güzeldir. Yadırganacak bir tarafı yoktur. Aksine takdir ve teşvik edilmelidir. Çünkü zekât, hac, kurban, sadaka, infak; akrabaya, yoksula, yetime, darda kalana yardım gibi birçok salih amel zenginlikle yapılabilmektedir. Fakat sadece kendine yönelik dünyevî refah için zengin olma arzusu ve teşebbüsü insanı cimrileştirir, söz konusu salih amellere yönelmeyi engeller. Bu tür insanlar nefsin ve şeytanın telkinleriyle sürekli fakirliğe düşme korkusuyla yaşarlar. Kuran bu durumu şöyle açıklar:

“Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size cimriliği telkin eder. Allah ise size katından bir mağfiret ve bir lütuf vaat eder. Allah her şeyi kuşatan ve her şeyi bilendir.” (Bakara, 2/268)

Aslında bu tür insanlar kendilerine yönelik harcamalarda da cimridirler. Zenginliklerinin gereğini dahi yaşayamazlar. Oysa ana baba ve diğer yakın akrabalar, yetimler, yoksullar ve yolcular için harcama yapmak, yoksul kimselerin ihtiyaçlarını karşılamak, İslâm dininin yayılması ve müdafaası için malî destek sağlamak, iyilik ve takvada yardımlaşmak için gücünün yettiği kadar vergi, zekât ve sadaka vermek malî durumuna göre her Müslümanın görevidir. Cimrilik bu görevlerin hakkıyla yerine getirilmesine engeldir. 

Bir mümin olarak her şeyden önce eldeki malın bir emanet ve gerçek sahibinin Yüce Allah olduğunun binicinde olmak gerekir. Aksi halde malî sorumluluk ve ibadetler, istenen ruhî olgunlukla yerine getirilemez. Psikolojik hâlini ve motivasyonunu olgunlaştırıp niyetini saflaştırabilmesi için her insanın bu gibi kabul ve motivasyonlara ihtiyacı vardır. Ayrıca sağlığın, mal ve servetin bir imtihan aracı olduğunu da unutmamak gerekir.

Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır. Büyük mükâfat ise Allah’ın yanındadır.” (Teğabun, 64/15)

“Öyleyse, gücünüz yettiğince Allah’tan korkun. Dinleyin, itaat edin ve kendinizin hayrına olarak infak edin. Kim de nefsinin cimriliğinden korunursa; işte onlar, felaha erenlerin tâ kendileridir.” (Teğabun, 64/16)

Sadaka verme motivasyonunu engelleyen psikolojik haller vardır. Bunların başında cimrilik gelir. Eğer insan doğuştan cimri ise bunun da bir imtihan vesilesi olduğunu unutmamak gerekir. Allah onu cimrilikle imtihan ediyor olabilir. Bu cimriliğini ne kadar yener ve cimriliğine rağmen malının bir kısmından feragat edip verebilirse alacağı sevap da o derece büyüktür.

Kendilerinde cimrilik hastalığı bulunan kimselerin manevî tedavi yollarına başvurmaları gerekir. Bunun da çeşitli yolları vardır. Örneğin; imanı güçlendirmek, İslamî kuralları iyice içselleştirip farkına vararak/manevî hazzını hissederek yaşamak, Allah’a daha çok sığınmak, O’na dua etmek, ibadete daha çok yoğunlaşmak, Allah’ı çokça anmak, cömert olmak konusunda kendi kendine telkinde bulunmak, nefsiyle mücadele etmek, ayrı bir kişiymiş gibi karşısına alıp konuşarak nefsini ikna etmeye çalışmak, kendini sadaka vermeye zorlamak, nefsi vermeye alıştırmak gibi yöntemlere başvurulabilir.  

Hadisin dikkat çektiği noktalardan biri, zengin olma hayalleri ve planları peşinde koşarken sadaka verip infak etmenin zorluğudur. Çünkü nefis ve şeytan kişiyi olumsuz yönde etkileyerek sadaka vermesini engeller. Nitekim hadisin dikkat çektiği diğer bir nokta da fakirlik korkusudur. Şeytan kişiyi sürekli fakirlikle korkutur ve ona cimriliği telkin eder.[4] Bu yüzden hayır işlerde acele etmek gerekir. Aksi takdirde şeytan araya girer ve insanların hayır yapma yönündeki kararlarına engel olur, türlü bahanelerle onları caydırabilir.

Şeytanın görevi kişinin hayrına, sevabına, salih/iyi ameline engel olmaktır. Müminin görevi de şeytan ve nefisle mücadele ederek ebedî mutluluğu kazanmaktır.

Mümin bu noktada da sınavdadır. Bütün zengin olma plan ve hayallerine rağmen nefsini ikna edip Allah için verebilirse alacağı sevap o oranda büyüktür. Bu yöndeki bir mücadele ona cenneti kazandırabilir.

Allah Teala herkese cenneti kazanacağı bir imtihan vesilesi yaratmıştır. Kişiler daha çok bu imtihan vesilelerini başarı ile geçtiklerinde cenneti hak ederler.

İnsanların yanıldıkları bir nokta sağlıklı ve güçlü iken muhtaç duruma düşmeyeceklerini sanmalarıdır. Sağlıklarına, güçleri ve gençliklerine güvenerek düşkünleri, ihtiyaç sahiplerini görmezler veya görmezlikten gelirler. Hadisin dikkat çektiği noktalardan biri de iyi halde iken iyi halde olmayanların halini görebilmek, onları anlayıp el uzatabilme erdemliğini gösterebilmek, bu halde iken verilen sadakanın büyük sevaplara vesile olduğunu vurgulamaktır.

İnsan psikolojisinde yaşanan diğer bir nokta ise ölüm döşeğine yatıp hayattan ümit kesildiğinde cömertleştiğin artmasıdır. Oysa bu noktaya geldikten sonra gösterilen cömertliğin bir yararı yoktur; çünkü hayattan ve dünya malından yararlanma ümidi bitmiştir. Ayrıca malî tasarrufunun artık varislere geçtiği ya da geçeceği andır. İslam hukukuna göre de böyle bir kimsenin malının ancak üçte biri üzerinde tasarruf hakkı vardır. Fazlası geçerli değildir.

Hadis, sadakaların, bu noktaya gelmeden önce verilmesi gerektiği yönünde müminlere bir uyarıda bulunmaktadır. Bu yüzden insan, gücünün yettiği kadar Allah’a sığınıp hırslı ve cimri olmaktan kaçınmalı; cömert ve asil olmaya çalışarak Allah için hayır işlerde yarışmalıdır. Aksi takdirde başkalarına ihtiyacı olmayacağını ve kendini doyuma ermiş, en güzel sonucu bulmuş, hiçbir ihtiyacı kalmamış sanarak başta kendi nefsini, daha sonra da çoluk çocuğunu ve içinde yaşadığı toplumu felaketlere sürükler.

***

09. 03. 2008

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN

e-mail: cemalagirman@hotmail.com


[1] Müslim, Birr 56; Ahmed b. Hanbel, II, 160, 191, 195, 431, III, 323.

[2]  Ahmed b. Hanbel,II, 256, 340, 342, 441; Neseî, Cihad 8.

[3] Ebu Davud, Cihad 21.

[4] Bakara, 2/268.

 
Leave a comment

Posted by Mart 9, 2008 in • Hadis Yorumları

 

Ondördüncü Hadis/Helâl Kazanç Ve Sadaka

Ondördüncü Hadis

‏‏ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : “مَنْ تَصَدَّقَ بِعَدْلِ تَمْرَةٍ مِنْ كَسْبٍ طَيِّبٍ وَلَا يَقْبَلُ اللَّهُ إِلَّا الطَّيِّبَ وَإِنَّ اللَّهَ يَتَقَبَّلُهَا بِيَمِينِهِ ثُمَّ يُرَبِّيهَا لِصَاحِبِهِ كَمَا يُرَبِّي أَحَدُكُمْ فَلُوَّهُ حَتَّى تَكُونَ مِثْلَ الْجَبَلِ ‏”‏‏.‏

“Kim helâl kazancından bir hurma tanesi kadar bir şey sadaka verirse Allah Teala onu güzellikle kabul eder –ki Yüce Allah zaten sadece helâl kazançtan verilen sadakayı kabul eder.- Sonra, sizden biriniz kendi çocuğunu besleyip büyüttüğü gibi, Yüce Allah da bu sadakayı, sahibi için bir dağ oluncaya kadar büyütür.”  [Buhârî, Tevhîd 23, Zekât 8]

Helâl Kazanç Ve Sadaka

Hadisin anahtar kavramları, “sadaka” ve “helâl kazanç” sözcükleridir.

Sadaka, genel manada Yüce Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla ihtiyaç sahiplerine yapılan her hayrı ifade eden bir kavramdır. (İbn Manzûr, X, 196) Kur’an-ı Kerim’de de sadaka sözcüğü her çeşit hayrı kapsayacak şekilde kullanılmıştır (Râğıb, 410-411; Abdulbâkî, 1982: 406); dolayısıyla isteğe bağlı olarak yapılan malî yardımları olduğu kadar, verilmesi farz olan zekâtı da kapsar. Çünkü Kur’an (K.9:103) ve Sünnet’te (Buhârî, Zekât 1) zekât yerine sadaka sözcüğü de kullanılmıştır. Ancak belli bir dönemden sonra sadaka kelimesinin tamamen gönüllü olarak yapılan hayırlar için kullanılmaya başlandığı anlaşılmaktadır. Bizim örfümüzde de artık sadaka denince zekât değil gönüllü olarak verilen mali yardımlar akla gelmektedir. Zekât dışı sadaka gönüllü olarak verilirken, zekâtın verilmesinde dinî mecburiyet vardır. Zekâtın oranı ve muafiyeti/nisabı bellidir; hâlbuki diğer sadakaların miktarı tamamen sadakayı veren kişinin arzusuna bağlıdır. Teberru, Allah’ın rızası kastedilerek yapılıyorsa, sadaka vasfını alır.

Hadislere göre gönüllülük esasına dayanan sadakaya Müslüman din kardeşine güler yüz göstermek, ihtiyaç halinde elinden tutup her türlü yardımına koşmak, yumuşak ve gönül alıcı sözler söylemek, hatta olumlu manada yapacak hiçbir imkân ve güce sahip değilse, en azından ona kötülük yapmaktan uzak durmak gibi her türlü müspet eylemler dâhildir. İslam’ın bu yaklaşımı, müntesiplerinin her hâl ü karda hayra, iyiye ve güzele yönelmesini, düşünce dünyasını hep iyi ve güzel şeylerle meşgul etmesini, şuur altında olumsuzluk ifade eden hiçbir kavram ve düşünceye yer vermemesini istemektedir.

Hz. Peygamber hadiste yer alan veciz sözüyle, helâl kazançtan verilen küçük sadakalara Yüce Allah’ın ne kadar büyük sevaplar takdir ettiğini, özenle beslenip büyütülen çocuklara benzetmekte, Yüce Allah’ın hurma büyüklüğünde verilen bir sadakayı, sahibi adına, bir dağ gibi büyüttüğünü ifade etmektedir. Müspet olan küçük bir eyleme bu kadar büyük sevabın takdir edilmesi Yüce Allah’ın Mümin kullarına olan sevgisi ve merhametinin bir eseridir.

Hadiste vurgulanan diğer bir nokta ‘helâl kazanç’tır. İslam dini çalışmaya ve helâl kazanç peşinde koşmaya büyük önem verir. Kendisinin ve bakmakla sorumlu olduğu kimselerin yeme, içme, giyinme, barınma ve diğer her türlü ihtiyaçlarını kazanma peşinde harcadığı her mesaiyi ibadet olarak kabul etmekte, eşinin, çoluk çocuğunun ağzına verdiği her bir lokmayı bir sadaka olarak kabul etmekte, karşılığında büyük mükâfatlar takdir etmektedir. Bu manada İslam, çalışmayı ibadetleştiren bir dindir. İyi niyet ve helal rızık peşinde harcanan her saniye, ibadet halinde geçirilen anlar gibidir.

Hadiste yüce Allah’ın helâl kazançtan başka herhangi bir sadakayı kabul etmeyeceği vurgusu, helal kazanç peşinde koşma arayışı ve çabası içinde olmanın önemini ifade eder. Bu aynı zamanda Müslümanlığı kabul eden herkese yönelik bir şuur altı eğitimi, bir teşvik, bir yönlendirmedir. Buna göre her Müslüman helal kazanç elde edebileceği mesleklere, işlere talip olmalıdır. “Para gelsin de nereden ve nasıl gelirse gelsin!” mantığı ve düşüncesi bir Müslümanın, değil hayal dünyasında, şuur altı dünyasında dahi yer almamalıdır.

Aslında şuurlu bir Müslüman haram kazançtan verilen sadakaların kabul edilmeyişini düşündüğünde, haram kazancın ne kadar kötü bir şey olduğunu anlar ve ondan Müslümanlığının bir gereği olarak hep uzak durur. İslami kuralların bir de böyle bir eğitici yönü vardır. Çünkü haram kazanç öncelikle hak sahibine aittir. Kimin hakkı gasp edilerek alınmışsa bu mal, öncelikle onundur; haksız olarak onu elde edenin değil.

Günümüzde şans oyunlarından ‘çıkarsa şöyle şöyle hayırlar yapacağım, şu kadarını yoksullara dağıtacağım, şu kadarıyla okul yaptıracağım’ vaatleri, o malı meşrulaştırmaz. Birinden hırsızlık yoluyla aldığı paradan istediği kadar hayır kurumlarına versin, o parayı meşrulaştırmaz, kişinin hanesine sevap yazılmaz.

Aslında haram kazanç bir ateş korudur. Haram yiyenler, midelerine adeta ateş koru indirmektedirler. Çünkü haram mal kıyamette cehenneme girmeye bir vesiledir.

Günümüzde hırsızlık, dolandırılıcılık ve kapkaç olaylarının sıradan olaylarmış gibi algılanır hale gelmesine bakıldığında, toplumdaki eğitim eksikliğini, helal ve haram kavramlarından ne kadar uzak yetiştirildiğini görmek mümkündür.  Hak, hukuk, helâl, haram, ahiret hayatı, Allah’a hesap verme gibi dinî ve ahlâkî kabullerin topluma kazandırılamamış olması/kazandırılmaması, nice masum insanların ya hayatlarından olmalarına veya yaralanmalarına ya da maddî kayıplara uğramalarına neden olmaktadır. Bundan sırf din emrediyor diye uzak durmanın bir anlamı yoktur. Helal, haram, günah, ayıp, yazık gibi kavramlar artık toplumun zihin alanı ve kabulleri dışına itilmiştir. Acaba bu kapkaçı yapan gençler/kimseler, hırsızlık yapan şebekeler, hak mefhumuna, ahiretin varlığına, yapılan her eylemin hesabının Allah’a verileceğine, bundan dolayı uhrevî büyük cezalara çarptırılacağına hakkıyla inansa ve bu kabulleri içselleştirse, adı geçen bu ve buna benzer kötü eylemleri yapar mı dersiniz? Bence hayır! Bu insanlar ne yaptıklarının şuurunda değildirler. Bilseler yapmazlar.

Taiflilerin onu (s.a.v.) taşlamalarına karşılık Hz. Peygamber’in söylediği, “Allah’ım onlar bilmiyorlar. Bilselerdi yapmazlardı.” sözü son derece anlamlıdır.

Dinî veya ahlâkî olsun ne fark eder?! Önemli olan verilen eğitimle toplumu suç işlemekten alı koymak, yararlı birer birey yetiştirmek değil midir? Bunu din veya ahlâk sağlayacaksa toplumu bundan mahrum etmenin pek akıllıca bir şey olmasa gerektir. Bunu genelde insanı, özelde de toplumu sevmeyenler yapar ancak.

***

24. 02. 2008

Cemal AĞIRMAN

e-mail: cemalagirman@hotmail.com

 
Leave a comment

Posted by Şubat 24, 2008 in • Hadis Yorumları

 

Onüçücü Hadis/Ruh ve Beden Sağlığı Haram ve Şüpheli Şeylerden Kaçınma Duyarlılığı Gerektirir

 Onüçücü Hadis

عَنْ عَامِرٍ قَالَ سَمِعْتُ النُّعْمَانَ بْنَ بَشِيرٍ يَقُولُ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ  “الْحَلَالُ بَيِّنٌ وَالْحَرَامُ بَيِّنٌ وَبَيْنَهُمَا مُشَبَّهَاتٌ لَا يَعْلَمُهَا كَثِيرٌ مِنْ النَّاسِ فَمَنْ اتَّقَى الْمُشَبَّهَاتِ اسْتَبْرَأَ لِدِينِهِ وَعِرْضِهِ وَمَنْ وَقَعَ فِي الشُّبُهَاتِ كَرَاعٍ يَرْعَى حَوْلَ الْحِمَى يُوشِكُ أَنْ يُوَاقِعَهُ أَلَا وَإِنَّ لِكُلِّ مَلِكٍ حِمًى أَلَا إِنَّ حِمَى اللَّهِ فِي أَرْضِهِ مَحَارِمُهُ أَلَا وَإِنَّ فِي الْجَسَدِ مُضْغَةً إِذَا صَلَحَتْ صَلَحَ الْجَسَدُ كُلُّهُ وَإِذَا فَسَدَتْ فَسَدَ الْجَسَدُ كُلُّهُ أَلَا وَهِيَ الْقَلْبُ”

Nu’mân b. Beşîr (r.a.)’in naklettiğine göre, Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Helâl bellidir, haram da bellidir. İkisi arasında (helâl mi, haram mı, belli olmayan birtakım) şüpheli şeyler vardır; insanların birçoğu onları bilmez. Kim şüpheli şeylerden sakınırsa, dinini ve şerefini korumuş olur. Kim de aldırış etmez, şüpheli şeylere dalarsa, tıpkı yasak bir bölgenin yakınında koyun otlatan çobanın koyunlarının yasak bölgeye girmesinin an meselesi olduğu gibi, böyle bir kimsenin harama düşmesi de an meselesidir. Haberiniz olsun, her padişahın bir koruluğu/yasak bölgesi vardır. Allah’ın koruluğu/yasak bölgesi de haram ettiği şeylerdir. Dikkat edin, vücudun içinde bir et parçası vardır, o iyi olursa bütün vücut iyi olur. O bozuk olursa bütün vücut da bozuk olur. İşte o (et parçası) kalptir.”

[Buhârî, İmân 39]

Ruh ve Beden Sağlığı Haram ve Şüpheli Şeylerden Kaçınma Duyarlılığı Gerektirir

Bu hadisin anahtar sözcükleri; “helal”, “haram” ve “şüpheli şeyler”dir. Hz. Peygamber güzel bir benzetme ile helâle, harama ve bu ikisi arasında şüpheli olan hususlara dikkat çekmekte, şüpheli durumlarda nasıl davranılması gerektiği noktasında uyarılarda bulunmaktadır.

Helal, yapılmasında sakınca olmayan serbest alan ve eylemlerdir. Haram ise, tam tersi yapılması kesin olarak yüce Allah tarafından yasaklanan alan ve eylemlerdir. Bazı haramlar vardır ki, bunların hiçbir şekilde yapılması caiz değildir; zehir içmek gibi. Hangi şartlarda olursa olsun, bile bile zehir içmek, haramdır, dinen yasaklanmıştır. Her hâl ü kârda ölümle sonuçlandığı için, bile bile zehir içmek bir intihardır. İntihar ise haramdır. Canı veren Allah’tır. O’nun dışında hiç kimse başka birinin canını alma hak ve yetkisine sahip değildir. Cana kıymak İslam’ın en büyük saydığı günahlardan biridir.

Domuz eti, leş, eti helal olmayan hayvanların eti ve başkasına ait olan bir yiyeceği yemek de haramdır. Ancak açlıktan ölüm eşiğine gelmiş birisi, bunlardan ölmeyecek kadar yiyebilir. Çünkü burada insan hayatı söz konusudur. Hatta yemeyi değil de ölümü tercih ederse sorumlu olur.

Harama yakın olan hususlar vardır; fıkıh dilinde bunlara tahrimen mekruh denir. Bunlar da kaçınılması gereken hususlardır. Helale yakın olan, ancak yine de yapılması istenmeyen bir alt derecede yasak sayılan hususlar da vardır; bunlara da tenzihen mekruh denir. Bütün bunlar, dereceleri farklı fakat yasak alanını oluşturan hususlardır. Bunların detayları İlmihâl ve Fıkıh kitaplarında mevcuttur.

Bir de bazen içtihat noktasında otoritelerce henüz bir karara varılamayan yeni ortaya çıkan hususlar, bazen de otoritelerce bilinip herkes tarafından bilinmeyen, ancak helal mi haram mı diye tereddüde düşülen hususlar vardır; hadiste de ifade edildiği gibi, harama düşme endişesiyle bunlardan da kaçınmak gerekir. Hz. Peygamber’in asıl dikkat çektiği nokta burasıdır. Çünkü helaller bellidir, haramlar da bellidir. Haramlığı açık olan hususlardan kaçınmak zor değildir. Asıl zor ve tehlikeli olan şüpheli hususlardır. Burada Hz. Peygamber herkesin dikkatli ve hassas olması gerektiğini belirtmektedir. Bu tür şüpheli şeylerden sakınmaya verâ denir. Bu da takvanın bir üst derecesidir. Önemli ve takdire şayan bir hassasiyettir.

Hz. Peygamber haram ve şüpheli şeylerden sakınmayı bir koruluğa benzetir. Yasak/haram ve şüpheli şeyleri yapmak şöyle dursun, yanlarına yaklaşmak bile tehlikelidir. Harama düşmemek için uygulanacak en sağlam yöntem, yasaklardan uzak durmaktır; diğer bir ifade ile haram olan şeylerin, kişinin zihin alanına, hayal ve düşünce dünyasına girmemesidir. Aksi halde istemeye istemeye harama düşülebilir. Çünkü haramlar uyuşturucu gibidir, bir kerecik de olsa, asla denenmeye gelmez; dibi derin çukura benzer, içine düşüldü mü; bir daha kurtulmak zor olur.

İnsanların sadece bedenleri değil, ruhları da hastalanır. “Haram olduğunu biliyorum, fakat kendimi alamıyorum” diyen herkesin manevî tedaviye ihtiyacı vardır. Harama düşmemek için sağlam bir iman ve ibadetler en büyük kalkandır. İbadet manen kişiyi harama düşmekten alı kor. Çünkü ibadet kişiye farklı hayat anlayışı, farklı bir algılama, farklı bir lezzet alma ve hoşlanma duygusu, temayülü kazandırır. Namaz kılan bir insan içkiden zevk almaz/alamaz/almamalı. Namaz kılan bir insan nikâhsız ilişkiden zevk almaz/alamaz/almamalı. Tam tersi bunlar ona işkence olur. Hep suçluluk duygusuyla yaşar. Hep pişmanlık duyar.

Günahlara düşmemenin en önemli hususlardan biri de şuuraltı terbiyesidir. Bir insanın şuuraltı saf ve temiz olur, orada kötü kavram ve düşüncelere yer vermezse, kötü duygu ve düşüncelerin varlık alanına her çıkma teşebbüsünde onları şuur alanı dışına iter ve onlara hayat hakkı vermezse, bu kişinin hadiste kalp olarak ifade edilen gönlü temiz olur. Kalbi/gönlü/düşünce alanı temiz olanın; yani, gönlünde kötü duygu barındırmayanın ruhu sağlam olur, ruhu sağlam olanların da bedeni sağlam olur.

Hz. Peygamber hadisinde kalp/gönül ve beden ilişkisine temas ederek ruh ve beden sağlığına dikkat çekmektedir. Sağlıklı bir hayat için ruh ve beden salığını beraber götürmek gerekiyor. Ruhun sağlığı Allah’a iyi kul olmaktan geçer, bu da maneviyata sahip çıkmaya ve yaşamaya, yani imanın gereklerini yerine getirmeye bağlıdır.

Haram ve şüpheli şeylerden kaçınma duyarlılığı temennisiyle kalın sağlıcakla!…

***

[03.02.2008]

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN

e-mail: cemalagirman@hotmail.com

 
Leave a comment

Posted by Şubat 3, 2008 in • Hadis Yorumları

 

Onikinci Hadis/İslam’da Haset Etmek Yok, Sadece Gıpta Vardır

Onikinci Hadis

  

‏”لاَ حَسَدَ إِلاَّ فِي اثْنَتَيْنِ رَجُلٌ آتَاهُ اللَّهُ مَالاً فَسَلَّطَهُ عَلَى هَلَكَتِهِ فِي الْحَقِّ، وَرَجُلٌ آتَاهُ اللَّهُ حِكْمَةً فَهْوَ يَقْضِي بِهَا وَيُعَلِّمُهَا ‏”‏‏.‏

“(İslam’da) başkalarına haset etmek yoktur, sadece iki kişiye gıpta edilebilir: Allah’ın kendisine mal verip de onu en uygun yerlerde harcama imkânı ve yetkisi verdiği kimseye; bir de, Allah’ın kendisine hikmet/ilim/Kur’an bilgisi verip de onu hayatına tatbik eden ve başkalarına öğreten kimseye.”

[Buhârî, İlim 15]

 

İslam’da Haset Etmek Yok, Sadece Gıpta Vardır

Haset”, “mal sarfiyatı” ve “hikmet/ilim”, hadisin anahtar terimleridir.

Âlimler, ‘başkasında bulunan bir nimetin kendisinde de olmasını istemek’ anlamına gelen hasedi; biri hakiki, diğeri mecazî olmak üzere iki kısma ayrıldığını ifade etmişlerdir.

Hakiki manada haset; ‘bir şahsın, bir başka şahsın elindeki nimetin yok olmasını ve o nimetin sadece kendisinde bulunmasını istemesi’dir.

Mecazî manadaki haset ise; ‘bir şahsın, bir başka şahsın elindeki nimetin yok olmasını istemeksizin, aynı nimetin kendisinde de olmasını istemesi, arzulaması’dır. Buna gıpta denir.

Hakiki manadaki haset, manevî bir hastalıktır. Tedaviye ihtiyacı vardır. Manevî hastalıkların tedavisi ise samimi duygularla Allah’a yönelmek, ibadetlere sarılmak; bol bol dua etmek, Allah’a sığınıp günahlardan tövbe etmek ve bütün yollara tevessül ederek manevî duyguları daha da güçlendirmekle olur.

Hakiki manadaki haset haramdır, dinde yasaklanmıştır. Gıpta etmek ise caizdir. Hatta toplumların daha da ilerleyip medeniyetlerin inkişafı için müstehaptır da denebilir. Çünkü insanlar başkalarının güzel işlerini görüp heveslenir, onları örnek alarak aynısını yapmaya çalışır. Bu güzel bir şeydir.

Başkasında olanı arzulamak düşmanca bir tavra dönüşmemesi için gıpta noktasında kalması son derece önemlidir.

Gıpta ile haset, başlangıç noktaları aynı fakat sonuçları farklı olan iki eylemdir. İkisinde de başkasında olan bir nimetin, bir hasletin, güzel bir başarının kendisinde de olmasını istemek, temenni etmektir. Ancak bu temenni başkasının elindekinin yok olması arzusuna dönüşmemelidir. Başkasında olan nimetin yok olmasını istemeksizin aynı şeyi arzulamanın ve aynı nimetten elde etmek için gayret sarf etmenin övgüye değer yönü, iyiye ve güzele yönelmektir.

Hasedin temeli kıskançlık, gıptanın temeli ise özentidir. Başkasına zararı olmaksızın güzel bir şeye özenmek dinimizin teşvikleri arasında yer alır. İttaba ve örneklik, özenti ile başlar. Peygamberlere, salih insanlara, güzel iş yapanlara özenmek, onları örnek almak İslamî bir davranıştır.

Hadisin üzerinde durduğu iki husus daha vardır. Biri yüce Allah’ın mal verip de o malı meşru ve hayır yerlerde harcamak; diğeri de, ilim verip o ilim doğrultusunda yaşamak, aynı zamanda o ilmi başkalarına da öğretmektir.

Mal sahibi olmak güzel bir şeydir. Fakat unutmamak gerekir ki sahip olduğumuz her şey gibi, mal da bir sınav aracıdır. İnsan genel tabiatı itibariyle nankördür, elindeki malın bir emanet olduğunu unutur veya hatırlamak istemez.

Bir mala sadece sahip olmak yetmiyor; onu elde ederken kazanma yollarının meşruluğuna ve bizatihi malın helâl olmasına özen göstermek gerektiği gibi, onu elde ettikten sonra nerelere, kimlere, nasıl, ne kadar ve ne şekilde harcanacağına özen göstermek, hesabını iyi yapmak, herkese hakkını vermek de gerekiyor. Bunu başarmak pek de kolay değildir elbette. Hem bilgi, hem hassasiyet ister. İnsanlar genellikle belli bir mala sahip olduktan sonra hem cimrileşir, hem dünyevîleşir. Kendisini müstağnî görür. Artık ona kimsenin zarar veremeyeceğini, malı onu koruyacağını, kimseye muhtaç olmayacağını sanır. Herkesi farklı görmeye, ‘ben çalıştım kazandım, başkaları da çalışsın kazansın’ havasına girer. Fakirleri, yoksulları hor görmeye başlar. Nefsine gurur, kibir hâkim olur. Onun için ‘her nimetin bir de külfeti var’ demişlerdir. Herhalde bu ifade ile söz konusu sorumluluk ve hassasiyetleri kastetmişlerdir.

Servet ile beraber, mal sahiplerinin ayrıca erdemliğe, ahlâka, irfana da ihtiyaçları vardır. Mal sahibi olmaya gıpta ederken onu en iyi şekilde harcama başarısına da gıpta etmek gerekir. Bir yoksulu yedirmek, içirmek, giydirmek; bir talebe okutmak, adam etmek; hastane, okul, yol, köprü yapmak/yaptırmak, işyeri açmak, fabrika kurup işçi çalıştırmak, birkaç aileye ekmek kapısı olmak… Bunların hepsi gıpta edilecek hususlardır.

Diğer bir husus hikmet/ilim sahibi olmaktır. Arapça bir kelime olan hikmet, حكم /h-k-m kökünden türetilmiştir. Fiil olarak herhangi bir konuda hüküm vermek, yargıda bulunmak anlamına gelir. ‘Hikmet’in kelime anlamı; ‘eşyanın hakikatine/künhüne bilgi yoluyla vakıf olmak, en iyi bilmek’tir. Tarihte kimya ve tıp ilmine ‘hikmet’ denildiği de olmuştur. Türkçede tıp doktoruna ‘hekim’ denilmesinin bir nedeni de bu olsa gerektir. Aynı kökten gelen ‘hakîm’ kelimesi ise filozof anlamında kullanılmıştır. Dolayısıyla hikmet, ‘derinlemesine bilgi sahibi olmak’ anlamına geldiği gibi, yine bilgi yoluyla ‘eşyanın hakikatine vakıf olma melekesi’ anlamına da gelir.

Aslında ilim de bir emanettir. İlme karşı ilk sorumluluk ilim sahibinin bizatihi kendisi ilmiyle âmil olması, sahip olduğu ilmin ışığında yaşamasıdır. İkinci sorumluluk da, onu başkalarına öğretmektir.

Hadiste hikmet olarak ifade edilen sözcük başka hadislerde ‘Kur’an bilgisi’ olarak geçer. Genel olarak ifade etmek gerekirse burada ‘hikmet’ kelimesi ile kastedilen Kur’an bilgisidir. Kur’an bilgisine sahip olup da samimi bir şekilde hayatiyetini onun ilkeleri çerçevesinde sürdürmek, ayrıca bu ilmi başkalarına da öğretmek, gıpta edilecek bir husustur. Hadis bir nevi bize özenilmesi, gıpta edilmesi, elde edilmeye gayret sarf edilmesi gereken hususları belirtmektedir. Bize düşen bu hususları öğrenmek, onlara özenmek ve o uğurda gayret sarf etmektir.

Gıpta edilecek eylemler peşinde koşmamız dileğiyle kalın sağlıcakla…

***

10. 01. 2007

Cemal AĞIRMAN

e-mail: cemalagirman@hotmail.com

***

 
Leave a comment

Posted by Ocak 18, 2008 in • Hadis Yorumları

 

Hicretin Düşündürdükleri!

Hicretin Düşündürdükleri!

Hicret kelime olarak bir yerden başka bir yere göç etmek, ana yurdundan ayrılıp başka bir yeri yurt edinmektir kısaca.

Tarihî bir vak’a olarak Hz. Muhammed’in (s.a.v.) peygamberliğinin 13′üncü yılının 1 Muharrem (16 Temmuz) 622 tarihinde gerçekleşen hicret, başkalarına hiçbir zararı olmayan, sadece inandıklarını yaşamak isteyen bir avuç Müslümanla Hz. Peygamber’in (s.a.v.), her şeyleriyle beraber anayurtları Mekke’yi terk edip inandıklarını yaşayabilecekleri Medine’ye göç etmeleri hadisesidir.

Hiç kimse doğup büyüdüğü, çocukluk hatıralarının geçtiği yeri, eşini dostunu, akrabasını, mal varlığını bırakıp başka bir yere gitmek istemez. Fakat yaşam hakkı tanınmaz, bütün değerleri elinden alınır, zulüm ve işkence görürse, onun yapacak başka bir şeyi yoktur.

Hicret hadisesi, İslâm tarihinin en önemli olayıdır. Bu kutlu yolculuk Müslümanların, müşriklerin zulmünden kurtulmalarına yol açmış, İslâm’a yayılma imkânı sağlamış, böylece İslâm inkılâbının, toplumun tevhide yönelişinin başlangıcı olmuştur.

Hicreti anlayabilmek için öncelikle hayata nereden ve nasıl baktığımıza, ona ne anlam yüklediğimize; yani hayat felsefemize bakmamız gerekiyor. Bir şeye nasıl ve hangi açıdan bakarsak onu öyle algılar, öyle anlarız. Herkesin hayata bir bakış açısı, bir hayat felsefesi vardır; hayatı ve olayları o bakış açısına, o felsefeye göre algılar ve anlamlandırır. Fakat bunu yaparken insanoğlu varlığın ve hayatın değişmeyen birtakım gerçeklerinin bulunduğunu hesaba katmaz. Hicreti doğuran sebepler, müşriklerin hayatın o değişmeyen gerçeklerini görememeleri, her şeyi sadece dünyadan ibaret sanıp üç beş Müslümana hayatı zindan etmeleri, onlara hayat hakkı tanımamaları olmuştur.

Sorun neydi?!. Sorun, kurulan menfaat odaklı yaşam düzeninin bozulma endişeydi elbet. Putlara tapmak bu düzenin sürmesini sağlayan mekanizmanın adıydı, işin bahanesiydi; putlar da bu düzenin ayakta durmasını sağlayan mevhum güçleri!.. Bilinen o ki kabulleri ve yapıp etmeleri doğru olduğuna inanan ve bir de bir şey kaybetme endişesi taşımayan kimselerin hakikatlerden korkma gibi bir endişeleri olmaz.  

Aslına bakılırsa yeni gelen peygamber onlardan çok fazla bir şey istemiyordu. Onlardan, Kelime-i tevhid olarak ifade edilen yüce Allah’ın (c.c.) birliğini ve Abdullah’ın oğlu Muhammed’in (s.a.v.) elçiliğini kabul etmekti istediği. Özü; “(Resûlüm!) de ki: «Ey kendilerine kitap verilenler, gelin aramızda ortak bir kelimede birleşelim: Allah’tan başkasına tapmayalım, O’na hiçbir şey ortak koşmayalım ve Allah’tan başka kimimiz kimimizi Rab edinmesin!..».[1] âyetinde saklıydı.

Bütün kavga bu kadar kolay bir mesele için miydi? Evet, görünürde basitti; fakat onların hayata bakışlarının yönünü bütünüyle değiştirecek, hayata yeni anlam kazandıracak bir kabulün çekirdek ifadesiydi bu. “Lâilâhe illellâh” demek, hayata tevhit penceresinden bakmak, günlük ve sosyal hayata vahiyle yön vermek, doğru ile yanlışın kıstasını vahyi ve Allah resulünün sünnetini kabul etmek, insanlara eşit bakmak; kadın-erkek, hür-köle ayırımı yapmamak, doğuştan bütün insanların eşit doğduğunu kabul etmek, zulme son verip adâleti esas almak, adâlet ölçülerini vahye göre belirlemek, kız çocuklarını diri diri toprağa gömmemek, zina yapmamak, herkese hak ettiğini ve hakkını vermek, insana kul olmaktan kurtulup gerçek efendiye, Allah’a kul olmak; Allah’a kul olarak gerçek hürriyete kavuşmak… anlamına geliyordu. Aslında hicretin anlamı da buydu. Bütün bunların hayata dönüşmesi için hicret etmişlerdi onlar.

Mekke müşrik toplumu için bunları kabul etmek pek de kolay değildi. Toplumu sömüren, ezen elit bir tabaka vardı ve bunlar kendilerini diğer insanlarla eşit kabul edemiyorlardı. Toplum üzerinde kurdukları tahakküm ve sömürü düzenini, kendi fikirlerini üzerlerinden dillendirdikleri sahte tanrılar, hiçbir şeye gücü yetmeyen putlar yoluyla ayakta tutuyorlardı. Bütün bunlardan vazgeçmek kolay değildi elbet. O halde kendilerince yapılması gereken, insanlara tahakküm etme enstrümanlarını ellerinden almaya namzet bu insanlara yaşama hakkı tanımamaktı.

Hâl böyle olunca inandıklarını yaşama imkânı bulamayan bir avuç Müslüman, kurtuluşu başka yere göç etmede, ana yurtlarını terk etmede buldular.

İnsan manevî değerleriyle, imanı ve inançlarıyla vardır; onlarla insandır. Manevî değerleri yaşatmanın maddî karşılığı yoktur. Bunun en güzel örneğini Süheyb b. Sinan’da (r.a.) görüyoruz. O da hicret etmek için yola çıkmış; fakat Kureyşliler yolunu kesmişlerdi. Ona yolculuğuna müsaade edip kutlu yolun yolcusunun kervanına katılmasını istemiyorlardı. O ancak bütün servetini Kureyşlilere bırakmak şartıyla yoluna devam edebilmişti.

Hz. Peygamber (s.a.s.), Medine’ye geldiğinde, orada yaşayan yabancılarla, dayanışma temeline dayalı bir antlaşma imzalamıştı. Bu antlaşma, İslâm’ın Müslüman olmayan topluluklarla barış içinde yaşamaya ve onlarla dâima iyi ilişkiler içinde olmaya ne kadar önem verdiğinin bir göstergesidir. Yine kutlu Nebî (s.a.v.), Mekke’den gelen göçmenlerle/Muhacirlerle Medineli Müslümanlar/Ensar arasında tarihte örneği görülmemiş bir kardeşlik kurmuştu. Bu kardeşlik esasına göre, Medineli Müslümanlar mallarının yarısını muhacir kardeşlerine vermişlerdi. Böylece, Medine şehrinde ilk İslâm topluluğu, eşsiz bir kardeşlik ve dayanışma temelleri üzerine kurulmuş oluyordu. Netice itibarıyla hicret, ilk Müslümanların sıkıntılı günlerinden kurtulmalarına ve kardeşlik esası üzerine kurulan toplumsal bir hayata kavuşmalarına vesile olmuştu.

Hicret birçok peygamberin maruz kaldığı tarihi bir gerçekliktir. Örneğin, Hz. İbrahim bütün gayret ve çabalarına rağmen kavminin iman etmesine imkân ve ihtimal kalmadığını görünce, küfür diyarından uzak kalmak amacıyla, her şeyiyle yalnız Allah’a kulluk edebilmek için ana yurdunu terk ederek hicret etmişti[2]. Bu manada hicret, aynı zamanda yalnız Allah’a kulluk etmenin yollarını arama teşebbüsüdür, denebilir.

Şartlar tahakkuk ettiğinde hicret farz vacip veya sünnet hükmünde olabilir. Fakat her hâl ü kârda var olan asıl hicret, nefsî arzulardan uzak durmak, Allah’ın yasaklarından kaçınmaktır. Hz. Peygamberin ifade buyurduğu gibi, “Asıl muhacir Allah’ın yasaklarından kaçınandır.”[3]

Bugün bütün çabalarına rağmen inançlarını yaşayamayanlar, çevrenin etkisiyle çocuklarının inanç ve ahlâkına sahip olamayanlar daha iyi başka bir yere hicret edebilirler/etmeliler. Bu bazen apartmanı, bazen, mahalleyi, bazen de şehri değiştirmek şeklinde olabilir.

Sonuç olarak şunu söylemek mümkündür: Hicret değişim ve gelişimin adıdır; Statükodan kurtulup yeniliğin önünü açmaktır.

Hicret tek Allah’a inanmanın, putlara tapıcılığı terk etmenin, insanları hürriyetlerine kavuşturmanın, gerçek hürriyete yelken açılan kutlu yolculuğun adıdır.

Hicret adalete giden yoldur. Haksızlık ve zulmü sona erdirmenin, insana insanca muamele etmenin adıdır.

Hicreti bir de Necip Fazıl Kısakürek’in dizelerinden okuyalım:

HİCRET 

Mekke’yle Medine arası yollar; 
Çizik çizik, hasret arası yollar. 
Vardığı her nokta yine başlangıç; 
Gitgide Allah’a varası yollar. 
Mekke’yle Medine arası yollar. 

Bu çıplak yollarda ne in, ne de cin, 
Yalnız iki çift nurdan güvercin. 
Bunlar iki dostun ayakları ki, 
Yolları göklere bağlayan perçin. 
Bu çıplak yollarda ne in, ne de cin. 

Hicret, yurtdışında aranan destek 
Dâvâ sahibine öz yurdu köstek; 
Merkezi dışardan sarmaktır murad, 
Merkezi çevreden fethidir istek. 
Hicret, yurtdışında aranan destek. 

İnsan kaçar, ufuk kaçar beraber, 
Ufukta, varılmaz gâyeden haber. 
O ki, eteğinde, ufuk ve gâye, 
O ki, Gaye -İnsan, Ufuk- Peygamber. 
İnsan koşar, ufuk kaçar beraber. 

Ayakta, Medine Müslümanları, 
İslâm’ın “Yardımcısı” kahramanları… 
Rasûller Rasûlü uğruna fedâ 
Malları, canları, hânümanları… 
Ayakta, Medine Müslümanları.

Necip Fâzıl KISAKÜREK 


[1] Âl-i İmrân, 3/64.

[2] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, II, 1437.

[3] İbn Hibbân, Sahîhu İbn Hibbân, th., Şuayb el-Arnâvud, Beyrut 1993,  I, 467, no. 230.

 

 

 

 

[13.01.2008]

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN

e-mail: cemalagirman@hotmail.com

 
Leave a comment

Posted by Ocak 14, 2008 in GÜNDEM

 

Din Duygusu Ve İnsan

TRT 1 Cuma Sohbeti Programı İçin Çekimi Yapılan Konuşmanın metni

Çekim Tarihi: 12. 06. 2002

Din Duygusu Ve İnsan

Gerçek din, akıl sahiplerini, kendi hür iradeleriyle, en iyiye, en doğruya ve en güzele ulaştıran ilâhî kurallar bütünüdür. Dinin gayesi, insanları, dünya ve âhirette mutlu yapmaktır. Dinin kurucusu Allah, muhatabı akıl sahipleri, anlatanı da peygamberlerdir.

Kutsal bir değer olan din, insanla doğmuş ve tarih boyu onunla yaşamıştır. İlk insanın, aynı zamanda ilk peygamber olması, dinin, insanı tamamlayan bir unsur olduğunu ve ondan ayrı olamayacağını gösterir. İnsan, fert olarak da, toplum olarak da, dine muhtaçtır. Tarihin hiçbir döneminde, din duygusu taşımayan topluluğa rastlanmamış, tarih boyu bütün toplumlarda daima var olagelmiştir. Bundan böyle de var olacaktır. Zira insanın, din olmadan insanlığını tam olarak gerçekleştiremeyeceği, ilmî bir gerçektir. Bunun aksini düşünmek ise, insan gerçeğini göz ardı etmek demektir. Bunun sebebi, dinin fıtrî olmasıdır.

İlkel insandan çağımız insanına kadar, her devirde, insanın iç yapısını tanzim eden, onu sonsuza uzanan hayata bağlayan en önemli faktörün din duygusu olduğu bir gerçektir. Çünkü insan hayatı hep neşe, sevinç, başarı ve sağlıkla geçmemektedir. Sıkıntı, darlık, yokluk, başarısızlık, hastalık ve buna benzer çeşitli olumsuzluklar da kaçınılmazdır. İnsanın bu olumsuzlukları yenmesi, tevekkül ve sabır göstermesi, ancak kendinden daha güçlü bir varlığın olduğuna inanması, ona sığınması ve O’ndan yardım dilemesi ile olur. Böylece, ümitsizliğe ve karamsarlığa düşmez.

Din, insanın ahlâkîleşmesi, yani insanîleşmesi için vardır. Hedefi ise, insanı her yönüyle, “insân-ı kâmil”  olgunluğuna ulaştırmaktır. Onun için din, insan içindir ve insanlık için vazgeçilmez bir unsurdur.

Dinin öncelikle düzenlediği ilk alan, insanın Allah ile kurduğu ilişkiler alanıdır. İnsanın bir de kendi cinsleri ve fiziki çevresiyle girdiği ilişkiler vardır; ve din, bu ilişkilerin de nasıl olacağını belirler. Çünkü insan, sosyal bir varlıktır. Karşılıklı birtakım kurallara uyma mecburiyeti vardır. İnsanlar arasında insanî bir hayatın tesisi için gerekli olan nizam ve düzen; din, ahlâk ve hukûkun koymuş olduğu değerler ile sağlanabilir. Günah, ayıp ve yasak gibi değerler, insan hayatını disipline ve sistematize eden önemli unsurlardır. Sosyal barış ve huzuru sağlamak, bu sayede mümkündür. Zira olgu ve hadiseler hakkındaki bilgileri, bilim; olması gereken veya değerler dünyasıyla ilgili ilk bilgi kaynağımız da, dindir.

Şunu açıkça söyleyebiliriz ki; din, lüzumlu bir müessesedir ve dinsiz insan olamaz. Her insan, mutlaka bir şeye inanmıştır ve her zaman bir arayış içerisinde olmuştur. Hak’tan uzaklaşmış olan insanlığı, tekrar Hakk’a yöneltmek için de, son din olan İslâm gönderilmiştir.

İnsanoğlu için, belki de; sevgisizlik, yalnızlık ve hiçlik duyguları kadar elem verici bir durum mevcut değildir ve ancak Allah inancı, din duygusu, ebediyet ümidi ve inananlarla beraber olmak bu durum için mutlak bir çare olur.

Esasen din, ruh sağlığı bakımından da önem taşıyan bir olgudur. Çünkü din, insanın sıkıntıları ve özellikle de modern dünyanın karşı karşıya bulunduğu önemli bir psikolojik problem olan strese karşı dikkate değer bir ruhsal huzur kaynağıdır. Ancak burada, baskılı ve ürkütücü din eğitiminin, şahsiyet gelişmesi ve ruh sağlığı yönünden olumsuz sonuçlar doğurduğunu da unutmamak gerekir. Bu bağlamda, aileden itibaren en yüksek kurumuna kadar, din eğitiminin, Kur’an’da zikri geçen sevgi, hikmet, güzel öğüt ve müjdeleyip nefret ettirmeme ilkelerine dayanması gerektiğini de önemle vurgulamak gerekir.

Dinî inanç ve uygulamaların, ibâdet ve dinî törenlerin toplum dayanışmasını güçlendirici rolleri bulunduğu gibi toplumsal düzenin korunmasını sağlayıcı, muhafazakar fonksiyonu da vardır. Bu yönü ile dinî değerler, toplumda en önemli bir sosyal kontrol görevini üstlenirler. Dindeki sevap-günah ve helal-haram gibi değerler, bir çok durumlarda toplumdaki ahlakî değerlerin temel ölçütlerini oluştururlar. Aynı şekilde din, kişi ve topluma, içinde yaşanan dünyaya ve hayata bir anlam kazandırma fonksiyonu da görür ve böylece, onların dünya görüşleri ve hayat anlayışlarının şekillenmesinde önemli görevler üstlenir.

Dinin ayrıca yaratıcı fonksiyonları da vardır. Bu nedenle, sosyal kurumlar arasında tamamlayıcı bir görev ifa ederler. Kişisel ve toplumsal kimliklerin korunmasına da büyük oranda katkı sağlar.

Dindışı yaşantıların hakim olduğu bir toplumda; cinayetler, gasp ve rüşvetler, hırsızlıklar, çeşit çeşit kötülükler yaygınlaşır. Her şeyi madde ile değerlendiren kişilerde, insanı insan yapan mânevî değerlerin, ahlâkî güzelliklerin hayat bulması düşünülemez. Böyle bir ortamda hoşgörü, karşılıklı sevgi, saygı, insanî ilişkiler ve kardeşlik duygularının serpilip gelişmesi hayal bile edilemez.

Az önce zikrettiğimiz tespitlerden de anlaşılacağı gibi, insanın fıtratında mevcut olan din duygusu, fert ve toplumların; barışık yaşamasını, karşılıklı yardımlaşmasını, hoşgörülü olmasını ve netice itibariyle aralarında menfaate değil, çok üstün değerlere dayanan bir kardeşliğin oluşmasını sağlar.

Bu konuda, İslam dini, çok mükemmel prensipler getirmiş, din kardeşliği bağını, en üstün seviyede kuvvetlendirmiştir. Din kardeşliği bağını, kan kardeşliği bağından daha öne çıkarmıştır. Kardeşler arasında, karşılıklı vazife ve sorumluluklar getirmiş, bu vazife ve sorumlulukların en iyi bir şekilde yapılmasını emretmiş, kardeşlik bağını gevşetecek veya koparacak tüm davranışlardan sakındırmıştır. Her sahada olduğu gibi, bu sahada da, karşılıklı hoşgörüyü, diğerkamlığı, külfetsizliği, yardımlaşmayı esas almıştır.  

İslam kardeşliğinin temel anlayışı, din kardeşini, kendi nefsine tercih etmektir. İşte bu anlayış, asırlardır, İslam toplumunu canlı tutmuş, basit dünyevî çıkar ve menfaatler, makam-mevki, mal-mülk kavgaları, Müslümanların kulluk ve hizmet heyecanını, kardeşlik duygularını yok edememiş; kısmî yüzeysel çekişme ve didişmeler, genel yapıyı bozamamıştır. Çünkü yapılan hatalar, kardeşlik duygularını tahrip eden davranışlar, güvenilen toplum önderleri tarafından büyük ölçüde yok edilmiştir.

Sonuç olarak şunu söylemek mümkündür: Fert ve toplumları birbirine bağlayan çok güçlü sebepler olmazsa, hak ve hukuka riayet ederek, huzur ve emniyet içerisinde, bir arada yaşamak mümkün değildir. Bağlayıcı, taşkınlıkları önleyici, haksızlıklara set çekici, güçlünün zayıfı ezmesine mâni olucu, hak ve hukuku hakim kılıcı, karşılıklı yardımlaşmayı sağlayıcı tek müessir güç, DİN’dir.

***

12. 06. 2002

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN

TRT 1 Cuma Sohbeti Programı İçin Çekimi Yapılan Konuşmanın metni

Çekim Tarihi: 12. 06. 2002

***

 
Leave a comment

Posted by Ocak 3, 2008 in • Radyo Konuşmaları

 

Muhammed Zâhid el-Kevserî’ye Göre “Sünnet-i Hasene” Hadisi Bağlamında Dînde Tecdîd İmkânı, Alanı ve Sınırları

Muhammed Zâhid el-Kevserî’ye Göre ‘Sünnet-i Hasene’ Hadisi Bağlamında Dînde Tecdîd İmkânı, Alanı ve Sınırları“, Uluslararası M. Zâhid Kevserî Sempozyumu’ [Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ve  Düzce Belediyesi İşbirliğiyle], Düzce 24-25 Kasım 2007

 

 

Muhammed Zâhid el-Kevserî’ye Göre “Sünnet-i Hasene” Hadisi Bağlamında Dînde Tecdîd İmkânı, Alanı ve Sınırları

 

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN*

Giriş

Tebliğimizde, 1947 yılı Ramazanında, el-Ahrâm Gazetesi’nde yayımlanan ve dînin her alanında yeniliklerin yapılabileceğini savunan bir makaleye cevap olarak yazdığı iki makalesini esas alarak[1], Muhammed Zâhid el-Kevserî’nin ‘dînî alanda yenilik imkânının bulunup bulunmadığı, -varsa- alanı ve sınırlarının ne olduğu’ ile ilgili görüşlerini ele aldık.

Bilindiği gibi İslam Dünyasında Modernleşme, Çağdaşlaşma, Tecdîd, Teceddüd, Reform gibi akımların konuşulduğu, tartışıldığı, öncü ve girişimcilerinin bulunduğu bir dönem yaşanmış; her bir akım, İslâm dünyasının düştüğü geri kalmışlıktan kurtuluş reçetesi olarak savunulmuştur.

Kevserî’nin cevap verdiği söz konusu makalede tecdîdden bahsedilir ve en bahtiyar insanların, ilminde ve amelinde yenilikçi davrananların olduğu ifade edilir. Hz. Peygamber’e isnat edilen; “Her gün ilmimi yeni bir şeyle artırmazsam, o günün benim için bir bereketi yoktur.” şeklinde bir rivâyete yer verilir.

Dînde yeniliğin yapılabileceğine dayanak olarak zikredilen bu rivâyeti, Kevserî, önce senet açısından tahlil eder; aslının bulunmadığını, uydurma olduğunu ilmî verilerle ortaya koyar.[2]

Kevserî, makale sahibinin, asılsız olan bu rivâyete bile muhalefet ettiğini, kendi kesesinden ona, “cedîden” kelimesini ilâve ettiğini, dolayısıyla bizzat kendisinin uydurmacı konumuna düştüğünü, böylece hiçbir güvenilirliğinin kalmadığını ifade eder.[3]

Yine makale yazarı, “Kim bir iyilik yaparsa biz de onun iyiliğini arttırırız.”[4] âyetinin, ‘dîn ve dünya işlerinde yenilik yapmaya büyük bir teşvik ve cesaretlendirme’ ifade ettiğini söyler.[5]

Kevserî bu istinbatı garip ve şaşırtıcı bulur. Makale sahibi, âyette yer alan, “men yaqterif” ifadesine, “men yüceddid” anlamını vermiştir. Hâlbuki “iqterafe” fiili, “feale” veya “iktesebe” anlamındadır. Kevserî’nin ifadesiyle rivâyet tefsircileri ile dilcilerin cumhuruna göre “yaqterif” kelimesinin anlamı budur. Yazarın yaptığı bu te’vîle rivâyetlerin desteklemeyip dilin ruhsat vermediğini, sadece re’ye dayanan bir te’vîl olduğunu, dolayısıyla burada söz konusu edilen tecdîdle hiçbir ilgisinin bulunmadığını belirtir.

Makale yazarı, ‘dînde ahkâmın değişmesi’ konusunda, “Dînin ahkâmında tecdîd, eğer bir ıslah içinse, bu ‘bidat-ı hasene’dir; değilse, ‘bidat-ı seyyie’dir. Bu, ister ibadetlerde olsun, ister diğer alanlarda olsun, fark etmez.” demektedir. Bu görüşünü, “Kim iyi bir çığır açarsa, kendisine, kendi ecri ve kıyamete kadar onunla amel edenlerin ecri (kadar sevap) yazılır. Kim de kötü bir çığır açarsa, kendi günahı ve kıyamete kadar o çığırdan yürüyenlerin günahı kadar, kendisine günah yazılır.”[6] hadisine dayandırır; ve bunu da cumhurun görüşü olarak nakleder. Ayrıca tecdîdin hem ibadet alanında ve hem de dînin diğer alanlarında mümkün olduğunu ifade eder.[7]

Dînî Nasslarda Yenilik

Dînî nasslarda/hadislerde, olumlu mânâda yenilik; “sünnetun hasenetun”[8], “sünnetun hayrun”[9] “sünnetun huden”[10] ifadeleri ile; olumsuz mânâda yenilik ise, “sünnetun seyyietun”[11], “umûrun muhdesetun”[12] “bid’atun”[13] kelimeleriyle ifade edilmiştir.

“Men senne sünnete hayrin” “men senne sünneten haseneten”, ifadeleri, ‘dînin asıllarından birinin delâlet ettiği râzı olunmuş uygulamalar’ı ifade eder; ‘hayra delâlet eden her şey’i içine alır; “sünneten seyyieten” ifadesi de, tam tersi, ‘dînin asıllarından birinin delâlet etmediği râzı olunmayan uygulamalar’[14] demektir.

 “Bid’at” kelimesi, sözlükte, “daha önce örneği bulunmayan, önceleri yokken daha sonra ortaya çıkan veya çıkarılan şey” mânâsınadır.[15] ‘Dîn ve dîn dışı, icat edilen her şey’ için kullanılan bir kavramdır.[16]

Terim olarak ise kimilerine göre, “Hz. Peygamber’den sonra ortaya çıkan[17], dîn ile alâkalı olup bir ilâve veya eksiltme mahiyetinde olan şey”[18] demektir. Bu tanıma göre, her bidat kötüdür, sapıklıktır; onunla mücadele etmek gerekir.

Kimilerine göre, “Hz. Peygamber döneminde örneği mevcut olmayıp daha sonra icad edilen her şey”dir[19]. Bu tanım çok geniş olduğu için, “seyyie” ve “hasene” kısımlarına ayrılmıştır.

Âlimler, bidati, “hidâyete götüren bidat”, “sapıklığa götüren bidat” şeklinde iki kısma ayırmışlardır. ‘Allah ve rasûlünün emirlerine muhalif olanlar’ kötülenmiş ve reddedilmiş; ‘Allah ve resulünün umûmî olarak davet edip teşvik ettikleri ve umûmî teşrî kapsamına girenler’ kabul edilip övülmüştür.[20] Bu sebeple âlimler bidati; vâcip, mendub, haram, mekruh ve mubah kısımlarına ayırmışlardır.[21]

Birinci tanıma göre bir şeyin bidat olabilmesi için ‘dîne ilâve edilmesi, dînî telâkki edilmesi, iman ve ibâdetler manzûmesine dâhil edilmesi’ gerekir. Sıradan veya özel bir davranış meşru ve câiz iken, ibadet vasfı kazandırılması durumunda câiz olmaktan çıkar.[22]

İkinci telakkiye göre ‘Hz. Peygamber’den sonra ortaya çıkan her şey bidat’tir; ancak, her bidat sapıklık olmadığı gibi günah ve kötü de değildir. Bunun hasenesi ve seyyiesi vardır. Birincisi herhangi bir delile dayanmamakla beraber dînde ilâve veya eksiltme ifâde eden bidatlerdir; bunlar câiz değildir. İkincisi sonradan ortaya çıkmakla beraber ya dîn ile alâkası olmayan veya câiz olduğuna delil bulunan bidatlerdir.

Bidat-ı hasene; ‘Hz. Peygamber döneminde örneği olmayan bütün güzellikler’i, bidat-ı seyyie de; ‘Hz. Peygamber diliyle birebir yasaklanmayan bütün kötülükler’i kapsar. “Her yenilik bidattir, her bidat sapıklıktır.”[23] hadisinde, ‘insanlığın yararına olmayan batıl icatlar’, ‘kötü bidatler’; ‘sünnete ve dînin asıllarına muhalif olup “Allah ve resûlünün râzı olmadığı yenilikler”’[24] kastedilmiştir.[25]

Hadiste yer alan, “Kim kendisinden sonra amel edilen iyi bir çığır açarsa”[26] ifadesi, ‘sünnette veya dînî referanslarda birebir eşleşmeyen, bir uygulama olarak örneği bulunmayan iyi/güzel yenilikler’i ifade eder. Örneğin zayıflara yardım etmek dînî bir kuraldır, sözlü teşvik ve fiilî uygulama olarak dînî referanslarda örnekleri çoktur; fakat bütün yardım şekillerinin birebir örneklerini, dînî referanslarda bulmak mümkün değildir. Esasen realitede buna imkân da yoktur. Burada dîn, rehberlik yapar, belli kurallar koyar. Hadiste de “hasene” ifadesi ile, bir mânâda yapılacak eylemin vasfı belirtilmektedir.

Kevserî’ye göre, “Kim İslâm’da iyi bir çığır açarsa, kendi sevabının yanı sıra, o çığırdan yürüyenlerin sevabı kadar da sevap alır.”[27] hadisinin ifade ettiği “sünnet-i hasene/iyi çığır açma”, ‘dînin her alanında söz konusu olan bir yeniliği’ kastetmiyor. Hadis, ‘insanların yararına olan şeylere öncülük etme’ye teşvik ediyor.

Kevserî, iyi bir şeye öncülük etmenin, yani hayırlı bir çığır açmanın, ‘İslâm’ın iyi gördüğü, umumî teşrî kapsamı’na girdiğini belirtir.[28] Dolayısıyla, hayır yollarının çeşitlendirilmesi konusunda bir yenilik, İslam’da her zaman var olmuştur; kıyamete kadar da devam edecektir. Ancak şer’i delillerin sınırlarını aşarak tahsîn/güzelleştirme/iyi bir şey yapma adı altında, hiç kimseye ibadetlerde dilediği gibi tasarrufta bulunma, böyle bir girişimi hevâ ehlinin tasarrufuna açma hak ve yetkisini vermez. Kevserî, hadisin bu mânâya gelmediğini ısrarla belirtir.[29]

Kevserî, makale yazarını, ibadetlerle ilgili hükümleri “ıslah” adı altında herkesin tasarrufuna açtığı için şiddetle eleştirir ve bu alanla ilgili hükümlerde Allah ve Rasûlü dışında hiç kimsenin tasarruf yetkisinin bulunmadığını belirtir[30]. İbadetler dînin sabitelerindendir.

“Sonradan icat edilen her şey bidattir” ifadesi, aynı zamanda sünnete uymaya vurgu yapan bir hadistir. Sünnete uyma, hayatı sünnete göre tanzim etme konusunda bütün Müslümanlar müttefik olmakla beraber, Rasûl-i Ekrem’in (s.a.) ümmetine örnek teşkil eden sünneti ile, tabiî ve beşerî olan davranışlarını birbirinden ayırma noktasında farklı anlayış ve davranışlar ortaya çıkmıştır. Resûl-i Ekrem’in; biri risâlet, diğeri de beşerî olmak üzere iki temel vasfı vardır. Bu iki vasfıyla meydana gelen davranışları, sünnet olma yönünden aynı değildir. Dolayısıyla bu hadis, yeniliğin önünü tıkayan bir nass olarak algılanmamalıdır. Sapıklık olarak ifade edilen yenilikler, ibadet vasfı kazandırılan dîne ilâvelerdir. Ayrıca onun sünnetine uyma emri de birebir her davranışını kapsayacak şekilde mutlak değildir. Bunun istisnaları, kayıt ve şartları vardır. Bunun içindir ki bazı Müslümanlar Hz. Peygamber’in her davranışını, uyulması gereken bir sünnet telakki ederken, bazıları da sünneti, tabiî ve beşerî davranışlardan ayırmışlardır.

Dînde Tecdîd/Yenilik İmkânı Ve Kevserî’nin Bu Konudaki Görüşleri

‘Dînde yenilik’ yapılabilir mi? Yapılabilirse, yenilikten ne anlaşılması gerekir? Alanı ve sınırları nelerdir? gibi hususlar, tecdîd olgusu çerçevesinde tartışılan konulardır.

Meseleye olgusal olarak bakıldığında dînde yeniliğin hep var olduğu görülür. Toplumsal gelişmelere paralel olarak zaman içinde yeni dîn gönderme olgusu,  başlı başına bir yenilemedir. Bununla beraber dînin kendi içinde ictihad mekanizmasının var olması da bir mânâda tecdîd/yenileme veya yenilenmedir.

Dînî hayattaki bozulmalara yönelik ıslahatlar, düzeltmeler ve buna yönelik yürütülen faaliyetler de, “tecdîd” terimi ile ifade edilmiştir. İctihad ve tecdîd, bir yandan geçerliliği kalmamış eski içtihatların değişmesini, bir yandan da dînî hayatta meydana gelen bozulmaların düzeltilmesini sağlayarak tarih boyu varlığını hep sürdürmüştür.

Bir fikir akımı ya da bir aksiyon olarak tecdîd; ‘aslını bozmadan dîni korumak, toplumun ihtiyaçlarını dînin saf ve bozulmamış kaynaklarından karşılamak, ilâhî istikametten sapmaları düzeltmek ve engellemek, İslâm’ı asrın anlayışına göre sunmak, yani yeni nesillerin anlayacağı kalıplarda sunmak, yaşamak ve yaşatmak’ olarak ifade edilmiştir. Ancak bu mefhumu ifâde etmek için teceddüd, dînî ıslâhat, reform, İslâmlaşmak gibi çeşitli kavramlar kullanılmıştır.[31]

Kevserî, dînde yeniliğe tamamen kapalı değildir. “Her yüz yılda bir bu ümmetin dînî işlerini yenileyen biri gönderilir.”[32] hadisine dayanarak, olgusal mânâda yeniliği kabul eder. Ancak var olan bir hükmü ya da uygulamayı tamamen değiştirip yerine yeni bir hüküm ya da uygulama getirmek şeklinde değil, zamanla meydana gelen özden uzaklaşmaları yeniden asla döndürmek, ilk aşk ve heyecana, ilk algılamalara dönmek şeklinde kabul eder.[33]

Diğer bir ifade ile ona göre tecdîd, zamanın geçmesiyle temessük noktasında kaybolan ilk algı ve heyecanı, eski kuvvet ve ciddiyetine iade etme mânâsınadır. Bu durumda mânâ, dînî hükümlere uymada bir vehen/zayıflama/gevşeme hâsıl olduktan sonra, onlara yeniden kuvvetle sarılmayı/temessük etmeyi sağlamak olur.[34] Yoksa özellikle taabbudî meselelerde/dînin sabitelerinde bir algı veya uygulamayı başka bir algı veya uygulama ile değiştirme anlamında değildir.

Burada şunu da belirtmek gerekir ki; İslam’ın sabiteleri/değişmezleri vardır; ve bu sabiteleri asra göre değiştirmek tecdîd değildir. Tecdîd, asrın diliyle konuşarak İslam’ı anlatmak ve asrın insanlarının ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmaktır.

Dînde Yenilik Karşısında Ortaya Çıkan Yaklaşımlar

Tarih boyu yeniliğe karşı oluşan tepki ve reaksiyonlar üç grup olarak ifade edilebilir:

a) Birincisi, yenilikte aşırı gidenler. Bunlar, “değişim dışında her şey değişir” yaklaşımında oldukları için, dînin değişmezlerini de değiştirme amacındadırlar.

b) İkincisi, eskiyi olduğu gibi bırakıp yeniye cephe alanlar. Bunlar her yeniyi bidat olarak görürler. Değişim konusunda “zamanın değişmesiyle ahkâm değişmez” yaklaşımındadırlar.

c) Üçüncüsü, “her eskiyi eski diye atmayıp işe yaramaz hâle geleni atma; her yeniyi de yeni diye almayıp iyi ve işe yarar olanı alma” yaklaşımında bulunan mutediller. Bunlar tecdîd ve ictihad çerçevesinde değişim ve yenilemeyi amaçlarlar.[35]

Tecdîd Alanı Ve Sınırları

Hükümler, vazediliş gerekçelerinin akılla bilinip bilinememesi; dolayısıyla değişime açık olup olmaması bakımından tabbudî ve ta’lilî olmak üzere iki kısma ayrılır.

Taabbudî hükümler, vazediliş gerekçeleri akılla kavranılamayan, sırf Allah ve Rasûlü yapılmasını veya yapılmamasını istediği için uyulan hükümler olarak tanımlanmıştır. Bu hükümler, dînin, her çağın insanına sunduğu temel ve vazgeçilmez hükümleridir. Bunların değişmezliği hiçbir zaman insanlığın ilerleme ve gelişmesini olumsuz mânâda etkilemez.

Ta’lîlî hükümler ise bunların dışında kalan ve dînî/hukûkî gerekçeleri akılla kavranılabilen hükümler olarak belirlenmiştir. Bu ayırım ‘içtihada konu olan ve olmayan hükümler’ şeklinde de ifade edilmiştir[36]. Ancak burada her iki kategoride de, alan ve sınırların belirlenmesinde tartışmaların var olduğu da bir gerçektir.

Tecdîdîn kapsamı; vahyi aşmamak ve kendini vahiy ile bağlı bilmek kaydıyla, aklın her alanda faaliyet göstermesi, anlama, çözme ve üretme faaliyetinde bulunması şeklinde ifade edilebilir. Dînin bağlayıcı hükümleri yanında serbest/mübah bıraktığı konular da vardır. Mubahlar, dînin ilgilenip de serbest bıraktığı alanlardır. Bu alanda yapılacak yenilikler nasslarla çatışmaması gerekir. Kevserî’nin de ifade ettiği budur.[37]

Kevserî câiz olduğu alanlarda bile tecdîdîn belli birtakım kuralları ve sınırlarının olduğunu belirtir. İcad edilen her yeni şeyin bidat-ı hasene olarak değerlendirilemeyeceğini, sabit bir sünnetle çatışmıyorsa, ancak bidat-ı hasene olarak ifade edilebileceğini söyler. Çünkü bunlar, “sünnetle çatışmamak kaydıyla hayrı, iyiyi, güzeli, ilgili insan guruplarına ulaştırma”ya teşvik eden hadislerin kapsamında yer alır.[38]

Kevserî’ye göre, sabit bir sünnetle çatışan bir şeyi icat etmek, ilk etapta onun kötü bir sünnet/âdet olduğuna hükmedilir. Bazı akıllar bunda bazı faydalar görüyor olsa da, ibadetlerle ilgili yeni bir şey icat etmek şâriden tevarüs edenle çatışmaktan başka bir şey değildir. Dolayısıyla nassla çatışan bir yeniliği, bidat-ı hasene olarak tasavvur etmek mümkün değildir. Hadisin bu şıkkı ibadetlerde yenilik yapmayı kapsaması ihtimal dâhilinde değildir. Bidat-ı hasene, ‘dînin güzel gördüğü umûmî teşrî’ kapsamında yer alır. Bidat-ı seyyie, ‘şer’in güzel gördüğü bidat-ı hasenenin zıddı’dır; dolayısıyla, ‘dînin kötü gördüğü hüküm’ kapsamına girer. Mezhepleri farklı olmasına rağmen, fıkıh ehlinin cumhuru bu görüştedir. Ancak mezhepsizler bu yaklaşımın dışında yer alır. Nitekim onların görüşleri sürekli değişim halindedir.[39]

Yazar, “Kim iyi bir çığır açarsa…” hadisini, “ıslah” adı altında, ‘ibadetlerde istihsan’ mânâsına hamletmiştir. Kevserî’nin ifadesiyle bu mânâ, hadisin asla muhtemel olmadığı bir mânâdır. Şâriden tevarüs eden ibadetlerde bidat/yenilik, ibadetlerin keyfiyetiyle çatışır.[40] Bu sebeple, “men senne sünneten haseneten” hadîsi, ibadetlerde tecdîd anlamına hamledilemez. Bidat, özellikle ibadetlerde, kötü kabul edilmiştir. Yazarın söz konusu ettiği yenilik, ‘dînî hükümleri ıslah’ı öngörmektedir. Hâlbuki bizzat Kur’an, dînin kemâle erdirildiğini ifade etmektedir.[41] Bu da dînin ıslahtan beri olduğunu gösterir. Fakat ne yazık ki yazar, “Kim iyi bir iş yaparsa biz de onun iyiliğini arttırırız.”[42] âyetini, tecdîd mânâsına hamletmiştir. Ne bir rivâyet ve ne de bir dirâyet, buna ruhsat vermemektedir. Bütün bunlar destekten yoksundur.[43]

Kevserî, Kur’an-ı Kerîm’in nassıyla ikmal edildiğinin bildirilmesinden sonra[44] dînî hükümlerde tağyîr ve tebdîl tasarrufunda bulunmanın câiz olmadığını belirtir. Dolayısıyla, hükmü, nasslarla sabit olan bir konuda tecdîdi, tağyîr ve tebdîl olarak değerlendirmektedir.[45] Bu görüş Mecelle’de, “Mevrid-i nassda içtihada mesağ yoktur.”[46] kaidesiyle ifade edilmiştir.

Kevserî’nin karşı çıktığı diğer bir nokta dînin her alanında tasarruf ve tecdîdîn cumhurun görüşü olarak nakledilmesidir. Ölçüyü kaçıran, tağyîr ve değişimin kapısını açan, çürüme ve yok olmaya yol açacak olan bu görüşe muvafakat eden hiçbir İslam âliminin bulunmadığını ifade eder.[47]

Kevserî, makale yazarının iyi niyetli olmadığı görüşündedir. Eğer yazar iyi niyetli olsaydı “mutlak tecdîd ve değişim”in ne tür vahim sonuçlar doğuracağını görürdü, demektedir.

Sonuç

Hz. Peygamberin vefatından sonra ortaya çıkan tecdîdle ilgili fikir ve davranışları üç gruba ayırabiliriz:

a) Kitap ve Sünnetin açık nasslarına aykırı olan yenilikler/bidatler. Bunları bidat değil; isyân, fücûr veya fısk olarak ele almak gerekir.

b) Dînin ibâdet ve iman bölümlerine girmeyen, dünya hayatını ilgilendiren, serbest bırakılmış sahada icat edilen alet, cereyan eden âdet ve davranışlar. Bunların da bidatle ilgisi yoktur.

c) Âyet ve hadîslerin emir veya nehy şeklinde temas etmediği, sonradan ortaya çıkarılan ve iman veya ibâdet olarak dîne katılan fikir ve davranışlar. Bidat olarak değerlendirilen hususlar, bunlardır; bunların hepsi seyyiedir/kötüdür; hasenesi/iyisi yoktur.  Makalesindeki ifadelerinden anlaşıldığına göre Kevserî’nin görüşü de budur. Çünkü ona göre tecdîd, dînde sabit olan bir hüküm veya uygulamada, gerek algılama ve gerekse uygulama noktasında, zamanla meydana gelen bozulma ve gevşeklikleri yeniden aslına döndürmek, ilk algı ve heyecana kavuşturmaktır. Hayır kapsamına girip de dînin yasaklamadığı her bir yenilik, umûmî teşrî’ kapsamına girer ve dîn bunları yasaklamaz.[48]

Her zaman olduğu gibi, bugün de Kevserî gibi, en zor anlarda bile inancı konusunda dik durmasını bilen, sözünü eğip bükmeden tavizsiz söyleyebilen âlim tipine ihtiyaç vardır. Bu ve buna benzer sempozyumların bu tür âlimlerin tanınmasına ve ilim alanındaki rotamızın tayininde rehber edinilmeleri ümidiyle sözlerime son veriyor, saygılar sunuyorum.

***

—————————————–

* Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Hadis Anabilim Dalı Öğretim Üyesi (e-mail: cemalagirman@hotmail.com)

[1] Birinci makale: “Hadîsu Ramadân: et-Tecdîd”, s. 201-2004. İkinci makale: Havle Hadîsi Tecdîd, s. 205-208.

[2] Kevserî, Makâlât, s. 201.

[3] Kevserî, Makâlât, s. 201-2002. Ayrıca bk. s. 205.

[4] Şura 42/23.

[5] Kevserî, Makâlât, s. 203.

[6] Müslim, Zekat 69.

[7] Kevserî, Makâlât, s. 202.

[8] Müslim, İlim 15, 16; Tirmizî, İlim 15, (V, 43 no. 2675).

[9] Tirmizî, İlim 15, (V, 43, no. 2675)

[10] Ahmed b. Hanbel, II, 504, no. 10563.

[11] Müslim, İlim 15, 16; Tirmizî, İlim 15, (V, 43 no. 2675).

[12] Müslim, Cumu’a 43.

[13] Müslim, Cumu’a 43.

[14] el-Mubârekfûrî, Tuhfetu’l-ahvezî bi-Şerhi Câmi‘i’t-Tirmizî, nşr. Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut trs, VII, 365.

[15] İbn Manzûr, Lisânu’l-arab, “bd’a” md., VIII, 6.

[16] el-Halîl b. Ahmed el-Ferâheydî, Kitâbu’l-Ayn, th. Mehdî Muhzumî – İbrahim es-Sâmerâî, byy., trs., II, 54.

[17] el-Fîrûzâbâdî, El-Kâmûsu’l-muhît, byy., trs., I, 906; er-Râzî, Muhtâru’s-sıhâh,  Beyrut 1415/1995, I, 73.

[18] Nâsıruddîn b. Abdusseyyid b. El-Metraz, el-Mağrib fî Tertîbi’l-ma’rib, Haleb 1979, I, 62.

[19] el-Fîrûzâbâdî, el-Kâmûsu’l-muhît, I, 906.

[20] İbnu’l-Esîr, en-Nihâye fî Ğarîbi’l-hadîs, I, 106; Es-Suyûtî ve dğr., Şerhu Süneni İbn Mâce, I, 6.

[21] Nevevî, el-Minhâc Şerhu Sahîhi Müslim b. el-Haccâc, Beyrût 1392, VII, 104-105.

[22] Karaman, Hayrettin, İslam’ın Işığında Günün Meseleleri, İstanbul 1988, II, 656.

[23] Tirmizî, İlim 16, (V, 46, no. 2678); Ebû Dâvud, Sunne 5, (IV, 200-202, no. 4607).

[24] Tirmizî, İlim 16 (V, 45, no. 2677), İbn Mâce, Mukaddime 15,  (I, 76, no. 209).

[25] Nevevî, el-Minhâc, VII, 104-105.

[26] Müslim, Zekat 69.

[27] Müslim, Zekat 69.

[28] Kevserî, Makâlât, s. 202.

[29] Kevserî, Makâlât, s. 202-203.

[30] Kevserî, Makâlât, s. 2002, 204.

[32] Ebû Dâvud, Melâhim 1 (II, 512. no. 4291) Albânî sahih olduğunu söyler. Zehebî bu hadis hakkında susmuştur. Hâkim, Müstedrek, IV, 567, no. 8592. Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsat, VI, 324, no. 6527.

[33] Kevserî, Makâlât, s. 203.

[34] Kevserî, Makâlât, s. 203.

[35] http://www.hayrettinkaraman.net/sc/00243.htm (Erş. tr. 15. 11. 2007)

[36] Kahraman, Abdullah, İslam’da İbadetlerin Değişmezliği, İstanbul 2002, s. 1-2.

[37] Kevserî, Makâlât, s. 203.

[38] Kevserî, Makâlât, s. 203.

[39] Kevserî, Makâlât, s. 203.

[40] Kevserî, Makâlât, s. 204.

[41] Mâide 5/3.

[42] Şura 42/23.

[43] Kevserî, Makâlât, s. 204.

[44] Mâide 5/3.

[45] Kevserî, Makâlât, s. 202.

[46] Mecelle’nin 14. Maddesi.

[47] Kevserî, Makâlât, s. 202.

[48] Kevserî, Makâlât, s. 203.

Muhammed Zâhid el-Kevserî’ye Göre ‘Sünnet-i Hasene’ Hadisi Bağlamında Dînde Tecdîd İmkânı, Alanı ve Sınırları“, Uluslararası M. Zâhid Kevserî Sempozyumu’ [Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ve  Düzce Belediyesi İşbirliğiyle], Düzce 24-25 Kasım 2007

***

 
Leave a comment

Posted by Ocak 3, 2008 in • Sempozyumlar

 
 
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.