RSS

Category Archives: • Tercüme Makaleler

Receb Ayı Allah’ın Ayıdır…

M.J. KISTER, “Receb Ayı Allah’ın Ayıdır…”, (Tercüme: Cemal Ağırman), Tasavvuf İlmi ve Araştırma Dergisi, Yıl: 1, Sayı: 3, Nisan, Ankara 2000.

“Receb Ayı Allah’ın Ayıdır…”* [pdf]

“Rajab is The Month of God…”

M. J. KISTER**

_________________________________

Çeviren: Cemal AĞIRMAN***

Doç. Dr., Cumhuriyet Ü. İlâhiyat Fakültesi

Kutsal Receb ayı, başlangıç olarak ilk defa Cahiliye döneminde kutlandı[1]. Bu ay, umre ziyaretinin yapıldığı ve putlardan ibaret olan tanrılara ‘atâ‘ir denen kurbanların takdim edildiği bir aydı[2]. Câhiliye halkı, kendini baskınlardan ve savaşlardan uzak tutarak ayın kutsallığını muhafaza ediyordu[3]. Söylendiğine göre, o dönemde ibadetle ilgili görevlerin yapıldığı ve orucun tutulduğu bir ay vardı[4]. Bazı nakillere göre bu ayda haksızlıklara ve yanlış yapanlara karşı durmak için yemin etmek özellikle etkili oluyordu[5].

Bu aya duyulan saygının İslâmiyet döneminde de, hatta günümüze kadar devam ettirildiği görülmektedir. Receb ayında bazı amelleri hem tavsiye eden hem yasaklayan, aynı zamanda Hz. Peygamber’e isnat edilen çelişkili nakiller, İslâmiyetin ilk yıllarında, İslâm toplumunda bu konu üzerinde oluşan farklı görüşlerin temelini oluşturmaktadır. Söz konusu amellerin farklı uygulanış biçimleri ile ilgili Müslüman âlimler arasında meydana gelen hararetli tartışmalar, bu farklı görüşlerin daha iyi anlaşılmasına imkan verecektir. Farklı görüşlere kaynaklık teşkil eden Receb ayı ile ilgili nakiller ise müteakip sayfalarda tetkik edilecektir.

I

Hz. Peygamber’in, oldukça yaygın olan: “(Sürüdeki) hayvan(lar)ın ilk doğan yavrularını kurban etmek yoktur; Receb ayını ta’zim kurbanı da yoktur [6] hadisi, Receb ayında kesilen kurbanın açıkça yasaklandığını göstermektedir. Fakat bu hadis, ‘Amr b. Şu‘ayb[7] tarafından nakledilen bir rivâyetle çelişmektedir.Hz. Peygamber’e ‘akîka, fera‘a ve ‘atîra sorulduğunda[8], ‘atîra hakkında: “‘atîra haktır [gereklidir]“ [9] ifadesini kullanır. ‘Atîra kelimesi, Cahiliyye halkının gelenek halinde Receb ayında bir dişi koyunu kurban etmeleri olarak izah edilir. Onlar hayvanı keser, pişirir, etlerini fakir ve ihtiyaç sahiplerine dağıtırlardı[10].

Receb ayı kurbanı ‘atîra nin, bir vecibe olarak telakkî edilmesini daha açık bir şekilde ifade eden rivâyet Mihnef b.Suleym‘in[11] naklidir. Bu nakle göre Hz. Peygamber, her ev halkının her yıl, bir (Kurban Bayramı) kurban (ı) ve bir ‘atîra kesmesi gerektiğini ifade etmektedir. Bu nakilde ‘atîra, “Recebiyye” olarak ifade edilmiştir: (Alâ külli ehli beytin fî külli ‘âminudhiyyetün[12] ve ‘atîratün: hel tedrûne me’l-’atîratü? Hiye’r-Racebiyyetü)

“Her ev halkının bir kurban ve bir ‘atîre kesmesi gerekir. ‘Atîra nedir bilir misiniz? O, Recebiyyedir”[13].

 Bu nakillerin birbiri ile çeliştiği ve İslâmiyette Receb ayında kurban kesme uygulamasının devam edip etmediği doğrultusunda iki farklı tutumun ortaya çıktığı âşikârdır: Biri Recebiyyeyi tasvîp ederek İslâmî kurbanların kapsamına dahil etmekte, ve bu da Hz. Peygamber’in sözleri ile teyid edilmekte; diğeri ise Receb ayına ait kurbanın ortadan kaldırılmasını amaçlamakta, delillerini de diğeri gibi Hz. Peygamber’in sözlerine dayandırmaktadır.

“Hayvanların ilk doğan yavrularını kurban etmek yoktur; Receb ayını ta’zim kurbanı da yoktur” ve “Her ev halkının bir kurban ve bir ‘atîre kesmesi gerekir” şeklinde gelen bu iki çelişkili rivâyet Ebû Ubeyd (ö.224/838) tarafından tartışılmıştır. Ebû Ubeyd bu tartışmasında ‘atîre nin Câhiliyye dönemine ait bir uygulama olduğunu vurguladıktan sonra, bu kurbanın İslâmiyet tarafından kaldırıldığını belirtmektedir. Ona göre, “hayvanların ilk doğan yavrularını kurban etmek yoktur” hadisi, “her ev halkının bir kurban ve bir ‘atîre kesmesi gerekir…” hadisini neshetmiştir[14].

Hattâbî (ö.388/998), Ebû Ubeyd ile aynı düşünen Ebû Dâvûd’un (ö.275/888) Mihnef b. Suleym’in rivâyeti hakkındaki görüşünü şöyle nakleder: Ebû Dâvûd, “‘atîre neshedilmiş (bir uygulama)dır” demektedir[15]. Hattâbî ise, Cahiliyye dönemindeki ‘atîre ile İslâmiyet dönemindeki ‘atîre nin farklı anlama geldiğini vurgular; onun ifadesine göre Cahiliye dönemindeki ‘atîre, dişi bir koyunun puta kurban edilmesini ifade eder; kurbanın kanı da putun başına akıtılır. Mihnef b. Suleym’ın hadisinde söz konusu edilen ‘atîre ise Receb ayında bir hayvanın kurban edilmesi demektir. Hattâbî, böyle bir kurbanın hadisin maksadına ve dinin tâlimatına uygun düştüğünü ifade eder[16]. Netice itibarı ile Hattâbî ‘atîre yi mensûh olarak kabul etmiyor; hadisin râvilerinden birine karşı bazı çekinceleri olmasına rağmen, onun meşrû olduğunu kabul ediyor[17].

‘Atîre nin Kurban Bayramı ile neshedildiği fikri, Hz.‘Alî‘nin naklettiği şu hadiste açıkça belirtilmektedir. Hz. Peygamber şöyle buyuruyor:

“Kurban Bayramı bütün kurbanları kaldırdı; Ramazân orucu da bütün oruçları kaldırdı…vs.”[18]

‘Atîre yi yasaklayan ile onu tavsiye eden zıt iki uç arasında, toleranslı bir tutum sergileyen bazı rivâyetler de vardır. Bu tutum, Ebû Rezîn’in naklettiği rivâyet çerçevesinde şu şekilde ele alınabilir[19]. Ebû Rezîn, Hz. Peygamber’e Receb ayı kurbanını sorarak; “biz etinden hem kendimiz yemek için hem bize gelen insanlara yedirmek için Receb ayında kurban keserdik” demiştir. Hz. Peygamber de ona: “sakıncası yoktur” cevabını vermiştir[20]. Bu rivâyeti Ebû Rezîn’den nakleden Vekî‘ b. ‘Udus[21], rivâyeti naklettikten sonra, Rezîn’in Receb ayı kurbanını tamamen terketmediğini ifade etmiştir[22]. Nitekim İbn ‘Avn ve İbn Sîrîn’in de Receb ayında kurban kestikleri ifade edilmektedir[23].

Az bir farkla, Hâris b.‘Amr‘ın[24] naklettiği şu rivâyet gelmektedir. Bu rivâyete göre Hz. Peygamber’e, ferâi‘ ve ‘atâir sorulduğunda şöyle cevap vermiştir:

“Dileyen (sürünün) ilk doğan yavrusunu kurban eder, dileyen etmez; dileyen ‘atîre kurbanı keser dileyen kesmez; ancak davarın kurbanını kesmek gerekir”[25].

Hâris b. ‘Amr tarafından bu haliyle nakledilen Hz. Peygamber’in bu ifadesinin,“bu konu hakkında en son ve belirleyici sözü” olarak Vedâ Haccında söylendiği sonucuna varılabilir. Dolayısıyla bu hadis, neshedici bir rivâyetle elbette değiştirilemez.

Daha önce geçen rivâyete yakın bir hadis Nubeyşe‘den[26] gelmektedir. Bu rivâyete göre Receb ayı kurbanından sorulduğunda Hz. Peygamber şöyle cevap vermiştir:

“Hangi ayda olursa olsun Allah için kurban kesin, Allah için insanlara iyilik yapın ve fakirleri doyurun! [27]

Ebû Rezîn’in rivâyeti ile daha önce gelen iki rivâyet arasındaki fark önemlidir: Ebû Rezîn’in rivâyetinde ‘atîra meşrû ve faziletli bir amel olarak kabul edilirken, daha önce gelen iki rivâyette Receb ayı kurbanına herhangi bir fazilet atfedilmemektedir; hayvanlar senenin herhangi bir ayında kurban edilebilir; mükâfât salih amele göre verilir; hayvanlar sadece Allah için kurban edilir; etleri de fakir ve ihtiyaç sahiplerine dağıtılmalıdır.

Müslüman âlimlerin eğilimi, tahmin edildiği gibi, muhalif görüşleri bağdaştırmak ve bir sonuca bağlamaktır. Ebu’l-Mehâsin el-Hanefî, ‘atîre nin mecburî olma özelliğinin kaldırıldığı, fakat izin verilmiş ve meşrû bir kurban olarak bırakıldığı ihtimalinin tasavvur edilebileceği sonucuna varmaktadır[28]. Bu izah Şâfi‘î’nin görüşünü yansıtmaktadır; ona göre “lâ fer’a ve lâ ‘atîrate” ifadesi yasak anlamı içermiyor, bu ifade sadece ‘atîre nin mecbur olmadığını ortaya koyuyor, fakat ‘atîre yi câiz ve meşrû bir kurban olarak hâli üzere bırakıyor[29]. Hatta bazı Müslüman âlimler ‘atîre nin müstehab olduğunu kabul ederken,[30] diğer bazıları da “zorunlu bir vecibe” olduğunu kabul etmektedirler[31].

Yukarıda incelenen Receb ayı kurbanı ‘atîre ile ilgili çelişkili rivâyetler, İslâmiyette Receb ayının kutsallığı konusu üzerinde, Müslüman âlimlerin farklı grupları arasında hâla hazırda bir mücadelenin mevcut olduğunu göstermektedir. Polemiğin odak noktasını, gerçek problemin, İslâmiyette Receb ayının kutsallığının devam edip etmediği ve dolayısıyla onun Câhiliyye döneminde taşıdığı değerin Hz. Peygamber tarafından tasvip edilip edilmediği veya kutsallığının Peygamber tarafından kaldırılıp kaldırılmadığı ve böylece Receb ayına mahsus yapılan bir takım amellerin takdire şâyan olup olmadığı veya en azından bu amellerin hiç birinin mi bir değeri olmadığı tartışmaları teşkil etmektedir. Lammens’e göre Peygamber ‘atîre yi haram kılmış veya yasaklamıştır[32]. Cevâd Alî’ye göre de İslâmiyet bunu ortadan kaldırmıştır[33], o asla kabul edilemez.

‘Atîre gerçekte bu mücadelenin sadece bir noktasını teşkil etmektedir. Yoksa Müslüman âlimlerin farklı grupları arasındaki çelişki; oruç, namaz ve diğer salih ameller gibi, Receb ayı ile ilgili diğer âdetlere de uzanmaktadır.

II

Receb ayının kutsallığını savunanlar bu ayın fazilet ve üstünlüğünü vurgulamakta, delillerini de genellikle Peygamberin sözlerine dayandırmaktadırlar. Hz. ‘Aişe‘nin naklettiği bir rivâyette, Hz. Peygamber Receb ayının Allah’ın ayı olduğunu söylemektedir[34]; ayrıca o “el-esammü: sağır” diye isimlendirilmiştir[35], çünkü Cahiliye halkı Receb ayında silahlarını bırakarak savaştan uzak durur; halk da bu ay boyunca emniyet içine yaşardı[36]. Hemen hemen aynı olan bir rivâyet de Şî‘î kaynaklarda

nakledilir[37].

İbn Hacer (ö.852/1448) bu rivâyet hakkında; muhtevasının doğru olma ihtimalinin bulunmasına reğmen Hz. Peygamber’e atfedilmesinin mümkün olmadığını söylemektedir. İbn Hacer ayrıca bu rivâyetin iki râvisi olan ‘Ubayn b. Sufyân[38] ile Gâlib b. ‘Ubeydullah’ın[39], hadis uydurmacılığı ile şöhret bulduklarını ispat eder[40].

İslâmiyette Receb ayının kutsallığının devam ettiği düşüncesi, Ebu’d-Derdâ’nın Receb ayı orucu hakkında söylediği önemli bir sözünde açıkça ifade edilmektedir: Onun ifadesine göre Receb ayı Câhiliyye döneminde hürmet edilen bir ay idi; İslâmiyet ise sadece onun faziletini artırdı[41]. Bu görüş keza Şî‘î rivâyette de açıkça görülmektedir[42].

G. E. von Grunebaum[43] tarafından tetkik edildiği gibi bölge ve şehirlerin ihtiyaç duyduğu “kutsallık”ın unsurları, Receb ayı ile ilgili nakillerin tabiatında mevcuttur. Bazı nakillerin iddiasına göre Peygamber Receb ayında doğdu[44]. Kastallânî (ö.923/1517) bu rivâyeti reddeder. O, Peygamber’in Ramazân, Muharrem, Receb ve başka herhangi bir haram ayda dünyaya gelmediğini ispat ettiği gibi, Peygamberin herhangi bir zamanla şereflenemeyeceğini, aksine zaman onunla şeref kazanacağını da ispat eder. Eğer bu kutsal aylardan birinde doğmuş olsaydı, herhangi birisi Hz. Peygamberin onunla şereflendiğini zannedebilirdi. Bundan dolayı Allah Teâlâ ona duyduğu ilgiyi ve bahşettiği büyük ihsânı göstermek için doğum zamanını başka bir aya denk getirdi[45].

Başka bir nakle göre Hz. Peygamber Receb ayının ilk Cuma gecesinde “ana rahmi”ne düşmüş; Allah Teâlâ bu haberi, Cennet’te, Ridvân adlı meleğe ilân etmesini emretmiştir[46]. Müslüman âlimler, hamileliğin başlangıç tarihi olarak gösterilen Recebin ilk Cuma gecesinin, Peygamberin doğum tarihinin Rebîu’l-evvel ayına denk

düştüğünü ifade eden rivayete uygun üştüğünü ifade etmektedirler[47].

Bazı rivâyetler, Peygamberin ilk vahyi Receb ayında aldığını belirtir[48]. Bu tarih bazı Şî‘î kaynaklarda da verilmektedir[49]. Bazı rivâyetler de Mirâc olayının Receb ayında meydana geldiğini ifade etmektedir[50].

İbn ‘Abbâs’tan nakledilen bir rivâyete göre Hz. Peygamber Receb ayında halkı toplamış ve soyunun erdemliği hakkında onlara bilgi vermiştir[51]. Vehb b. Münebbih tarafından nakledilen bir rivâyete göre de dünyanın bütün nehirleri Receb ayında Zemzem kuyusunu ziyaret etmiştir[52].

Receb ayının kutsiyeti, diğer aylara kıyasla yapılan bir değerlendirmede Peygambere atfedilen garip bir sözde şöyle yer almaktadır. Peygamber şöyle demiştir:

“Receb Allah’ın ayıdır, Şabân benim ayımdır, Ramazân halkımın ayıdır”[53].

Enes b. Mâlik tarafından nakledilen buna yakın bir rivayette, Receb, Şaban ve Ramazân aylarını gözeten müminlerin kazanacağı mükâfâtlar takdir edilmektedir. Hadis Beyhâkî’nin (ö.458/1065) Fedâilü’l-evkât’ ında nakledilmiş, İbn Hacer tarafından da iktibas edilmiştir. Bu Rivâyete göre Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır:

“Allah tarafından seçilen ay Receb ayıdır; kim Receb ayına hürmet ederse Allah’ın emrine hürmet etmiş olur, kim Allah’ın emrine hürmet ederse Allah onu Cennet bahçelerine kor ve lütfunu ihsan eder, vs.” [54]

Beyhâkî hadisi münker olarak değerlendirir; ancak İbn Hacer, “o apaçık bir

uydurmadır.” diyerek hadisi farklı bir kategoride değerlendirir; uydurma işini de râvilerden biri olan Nûh el-Câmi‘’e atfeder. İbn Hacer, halkın, “Hadis Tedvincisi” olan Nûh hakkında “o gerçek olanlar dışında her şeyi toplardı” dediklerini belirtir[55]. Bununla beraber Suyûtî (ö.911/1505), bu hadisi Kur’an Tefsîri’nde nakletmiştir[56].

Garip bir Şî‘î nakli, bu mesele hakkında Şî‘î nakillerin bazı inançların oluşmasında ne şekilde rol aldıklarına olduğu kadar, Sünnî ve Şî‘î toplumlarda Receb ayı hesabına gelişen bazı inanç benzerliklerine de ışık tutmaktadır. Bu rivâyete göre Hz. ‘Alî Receb ayının tamamını oruç tutardı ve şöyle derdi: “Receb benim ayımdır, Şabân ayı Allah’ın elçisinin ayıdır, Ramazân da Allah’ın ayıdır.” [57]  Şu bir gerçektir ki bu ifadenin, “Receb Allah’ın ayıdır, Şabân benim (peygamberin) ayımdır, Ramazân da halkımın ayıdır” şeklindeki hadisin yeni bir Şî‘î kalıbına dökülmesidir.

Diğer aylarla bağlantılı olarak Receb ayının başka bir fazileti, Enes b. Mâlik’ten nakledilen bir hadiste kaydedilmektedir. Bu rivayette Peygamber şöyle buyurmuştur:

“Receb ayının diğer aylara olan üstünlüğü, Kur’an’ın diğer sözlere olan üstünlüğü gibidir; Şabân ayının diğer aylara olan üstünlüğü, benim diğer peygamberlere olan üstünlüğüm gibidir; Ramazân ayının diğer aylara olan üstünlüğü, Allah’ın müminlere olan üstünlüğü gibidir”[58].

Bu hadiste üstünlük ölçüleri oldukça farklıdır. En yüksek paye, yukarda Şî‘î nakilde zikredildiği gibi, Ramazân ayına verilmiştir.

III

Receb ayı ile ilgili en tartışmalı uygulamalardan biri oruç tutma hâdisesidir. Receb ayında kurban kesme meselesinde olduğu gibi, oruç tutmaya taraf olanlar da

iddialarını Hz. Peygamber’in[59] bu ayın bazı özel günlerinde tutulan orucun faziletini ve faydasını anlatan sözlerine dayandırmaktadırlar. Oruç tutmaya karşı olanlar, Receb ayında tutulan orucun mükâfâtı hakkındaki rivâyetlerin zayıf, güvenilmez, hatta uydurma olduklarını ifade ederek, delillerini yine Peygamberin sözlerine dayandırmakta, ayın kutsiyetini tamamen reddetmektedirler. Oruç hakkındaki tartışmaların seyri kurbanla ilgili tartışmaların seyrine benzemektedir. Peygambere isnat edilen bir rivâyet şöyle demektedir:

“Cennet’te Receb adında bir nehir vardır. Bu nehir sütten daha beyaz, baldan daha tatlıdır. Kim Receb ayında bir gün oruç tutarsa Allah ona bu nehirden içirecektir” [60].

Bir başka rivâyet şöyle demektedir: “Receb ayında oruç tutanlara Cennet’te hazırlanmış bir köşk vardır” [61].

Receb ayında oruç tutma yükümlülüğü Allah’ın mucizeleri ile harekete geçer; bu ayda doğru davrananlara, dert ve sıkıntılarının hemen akabinde Allah’ın yardımı ve lütfu ulaşır, inananları lütûf ve yardımıyla bağışlar. Dolayısıyla oruç gerçekte bir şükrân ameliyesidir. Allah Teâlâ Hz. Nûh’a gemisiyle yola çıkmasını Receb ayında emretmiştir. Bazı rivâyetlere göre Nûh Allah’ın kendisine olan lütfunu düşünerek bu ayı oruç tutmuş, gemi halkına da bu ayı oruç tutmayı emretmiştir[62]. Allah Teâlâ, Mûsa (a.s.) için denizi Receb ayında yarmış; İbrahim ve İsa (a.s.) Receb ayında doğmuş; Allah Yûnus’un halkının günahlarını Receb ayında mağfiret etmiş; Adem’i (a.s.) bu ayda bağışlamıştır[63]. Ayrıca Receb ayı, el-esammü: Sağır” lakabıyla anılmıştır, çünkü Allah’ın gazabı bu ayda hiç duyulmamış; milletleri hep diğer aylarda cezalandırmış, Receb ayında hiç cezalandırmamıştır[64]. Receb ayı ayrıca “el-esabbü: dökülen, akan” lakabıyla da anılmıştır, çünkü Allah’ın merhameti bu ayda kullarına bolca akar ve taşar; Allah onlara bu ayda hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiç kimsenin hayalinde canlandıramadığı lütuf ve keremini bolca ihsan eder[65].

Bazı rivâyetlerde Receb ayının bazı husûsî günlerinde oruç tutanlara özel ödüller vaad edilmektedir. Husûsî olarak saygı duyulan günlerden biri, Recebin yirmi yedinci günüdür. Hz. Muhammed’e peygamberliği bu günde bahşedilmiştir. Ebû Hureyre tarafından nakledilen ve Peygambere izafe edilen bir rivâyet şöyledir:

“Kim Receb’in yirmi yedinci gününü oruç tutarsa Allah tarafından ona ek olarak tam altmış ayılık oruç sevabı verilir”[66].

Bu hadisin bir başka versiyonu şöyledir: “Kim Receb ayının yirmi yedinci gününü oruç tutar ve günün bir önceki yirmiyedinci gecesini de ibâdet ederek uyanık geçirirse tam yüz yıl oruç tutmuş, yüz yılın gecelerini kıyamda geçirmiş gibi sevab alır”[67].

‘Alî b. Ebî Tâlib tarafından rivâyet edilen bir rivâyete göre de, Peygamber bu günde oruç tutan ve orucunu açarken dua edip yalvaran bir kimsenin on yıllık günahlarının bağışlanacağını vaad etmiştir[68].

Şurası dikkate değer bir noktadır: Hasan el-Basrî’nin naklettiği bir rivâyete göre Abdullah b. Abbâs Recebin yirmi yedinci gününde i‘tikâfa girerdi, Kur‘ân’ın sûreleri içinde Kâdir Gecesi sûresini ezberden okurdu[69]. Bunun pek tabiî olarak, Câhiliyye döneminde uygulanmakta olan i‘tikâf uygulamasının İslâmiyet döneminde de devam ettiğini ve Kâdir Gecesi ile Recebin yirmi yedinci günü arasında bir bağlantı bulunduğunu iddia eden Wagtendonk’un iddiasını desteklediği söylenebilir[70]. Kâdir Gecesi ile Receb ayı arasındaki bağlantı, XIII. Sûrenin 39. âyetine yapılan bazı yorumlarında ifade edilmektedir. Kays b. Ubâd bu âyetin Recebin onuncu günü ile bağlantılı olduğunu söylerken, Mücâhid, Kâdir Gecesi ile bağlantılı olduğunu söylemektedir[71].

Ayrıca Receb ayının birinci gününde tutulan orucun da özel mükafatı vardır. Ebû Zerr tarafından nakledilen bir rivâyete göre Peygamber şöyle buyurmuştur:

“Kim Receb ayının ilk gününü oruç tutarsa, bir aylık oruç sevabı kazanır”. Rivâyet şöyle devam etmektedir: “Receb ayının yedi gününü oruç tutan kimseye Cehennem’in yedi kapısı kapanır, sekiz gününü oruç tutan kimseye Cennet’in sekiz kapısı açılır. Recebin on gününü oruç tutan kimsenin günahlarını Allah sevaba çevirir. Recebin on sekiz gününü oruç tutan kimseye bir müjdeci Cennet’ten şöyle seslenir: ‘Allah şu anda senin günahlarını bağışladı, bundan dolayı tekrar hayırlı amele başla!‘”[72]

Mükâfât ölçüleri az bir farkla bir Şî‘î rivâyetinde de yer almaktadır. Bu rivâyete göre Nûh (a.s) Receb’in ilk gününde gemisine binmiş ve gemideki halka o günü oruç tutmalarını emretmiş. Cehennem ateşi bu günü oruç tutan kimseden bir yıllık yol mesafesi kadar uzak tutulur. Receb’in yedi gününü oruç tutan kimseye Cehennem’in yedi kapısı kapanır. Receb’in sekiz gününü oruç tutan kimsenin yüzüne Cennet’in sekiz kapısı açılır. Bu ayın on gününü oruç tutan kimsenin dilekleri yerine getirilir. Yirmi beş gün oruç tutanın günahları bağışlanır ve ona: “salih amellerine devam et!” denir. Kim tuttuğu oruç günlerine ilâvede bulunursa mükâfâtı kat kat artırılır[73].

İbn Ömer’den nakledilen bir rivâyet, mükâfât olarak Receb ayının ilk gününde tutulan orucun bir yıllık oruca denk olduğunu belirtmektedir. Eğer mümin yedi gün oruç tutarsa ona Cehennem’in yedi kapısı da kapanır; on gün oruç tutarsa bir müjdeci Cennet’ten şöyle seslenir: “Arzuladığın bir şey varsa iste, o sana verilecektir”[74].

İbn Abbas’tan nakledilen bir rivâyette tedrici bir şekilde artan bir mükâfât listesi şöyle verilmektedir: Allah Teâlâ Receb’in ilk gününü oruç tutan kimsenin üç yıllık günahlarını bağışlar; Receb’in ikinci gününü oruç tutana iki yıllık oruç sevabı verir, Receb’in üçüncü gününü oruç tutana bir yıllık oruç sevabı verir; oruç tutulan müteakip her güne bir aylık sevab takdir edilir[75].

Başka bir rivâyette Receb ayının ilk gününü oruç tutan kimse için önemli bir mükafat vaad edilmektir. Bu rivâyete göre, Allah Teâlâ Receb ayının ilk gününü oruç tutan kimsenin altmış yıllık günahlarını bağışlar; onbeş gününü oruç tutanın hesabını kolaylaştırır; otuz gününü oruç tutan kimseye rızâsını vâcib kılar ve onu cezalandırmaz[76].

Yukarıda iktibas edilen rivâyetlerin bazı versiyonlarında, Receb’in ilk günü zikredilmiyor, fakat “Receb ayından bir gün” şeklinde bir ifade kullanılıyor. Hz. ‘Alî’den nakledilen mükâfâtlar listesinde ender bir cömertlik görülmektedir. Bu nakle göre Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır:

“Receb ayı büyük bir aydır; kim bu aydan bir gün oruç tutarsa Allah ona bin yıllık oruç sevabı yazar; kim bu aydan iki gün oruç tutarsa Allah ona iki bin yıllık oruç sevabı yazar; kim bu aydan üç gün oruç tutarsa Allah ona üç bin yıllık oruç sevabı yazar; kim bu aydan yedi gün oruç tutarsa Cehennem kapıları ona kapanır…” [77]

Kıyamda geçirilmesi ısrarla istendiğine inanılan yılın ondört gecesi arasında Receb ayının üç gecesi vardır: Birinci, onbeşinci ve yirmiyedinci günlerinin arefeleri[78]. Recebin ilk gününün arefesi, yılın önemli beş gecesi arasında yer alır; eğer bir mümin o güne ait vecîbeleri uygun bir şekilde yerine getirirse Cennet’e girer[79]. Ayrıca, Receb ayının ilk Cuma gününün arefesinin kıyamda geçirilmesinin, dolayısıyla Regâib namazı ile bağlantılı olarak ilk Perşembesini ve bunun yanısıra onbeşinci ve son gününü oruç tutmanın da özel bir mükâfâtı vardır[80].

Receb ayında oruç tutmak hakkında Saîd el-Hudrî’den nakledilen muteber bir rivâyet, ayın oruç tutulan herbir günü için takdir edilen mükafatların detayını vermektedir. Bu rivâyete göre Peygamber şöyle demiştir:

“Receb Allah’ın ayıdır; Şabân benim ayımdır; Ramazân halkımın ayıdır. Onun için kim inanarak ve sevabını umarak Receb ayından bir gün oruç tutarsa[81] Allah’ın en büyük rızâsını hak etmiş olur ve Allah onu Cennet’in en yüksek yerine yerleştirir. Kim Receb ayından iki gün oruç tutarsa iki kat mükafat alır; herbir sevabın ağırlığı, dünyanın dağları kadardır. Kim üç gün oruç tutarsa Allah onunla Cehennem arasına bir yıllık yol mesafesi genişliğinde bir hendek açar.[82] Kim Receb ayından dört gün oruç tutarsa delilikten, fil ve cüzzam hastalığından iyileşir; Mesih Deccâl fitnesinden ve kabir azabından emin olur. Kim beş gün oruç tutarsa kabir azabından korunur.[83] Kim altı gün oruç tutarsa, kabrinden çıkarılacak, yüzü gece dolunay gibi parlayacak. Kim yedi gün oruç tutarsa, Allah ona, [tutulan herbir gün için bir kapı kapayarak] yedi Cehennem kapısını kapatacaktir. Kim Receb ayından sekiz gün oruç tutarsa, Allah ona [tutulan herbir gün için bir kapı açarak] Cennet’in sekiz kapısını açacaktır. Kim dokuz gün oruç tutarsa, kabrinden “lâilâhe illellah” diyerek çıkacak, yüzü Cennet’ten uzaklaştırılmayacak. Kim on gün oruç tutarsa Allah onun için Cennet’e giden yolunun herbir millik mesafesinde dinlenebileceği bir yatak döşeyecektir. Onbir gün oruç tutan kimseye gelince, Kıyâmet Gününde, aynı gün sayısınca veya daha fazla oruç tutan kimseden başka hiçbir mümin ona üstün gelmeyecektir. Kim oniki gün oruç tutarsa Allah ona iki elbise ihsan edecek, sadece bir tanesi dünyadan ve dünyada bulunan her şeyden daha hayırlı olacaktır. Kim on üç gün oruç tutarsa, Arş’ın gölgesinde önüne bir sofra konacak ve diğer insanlar sıkıntı içinde iken o ondan yiyecek. Kim ondört gün oruç tutarsa, Allah hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir aklın hayal edemediği mükâfâtlar ihsan edecektir. Kim onbeş gün oruç tutarsa Allah onu Kıyâmet Gününde müminler makamında diriltilecektir[84]. Kim onaltı gün oruç tutarsa Rahmân’ı ziyaret edenler arasında olacaktır, O’na bakacak ve orada O’nunla konuşacaktır. Kim onyedi gün oruç tutarsa, Allah ona Cennet’e giden yolun herbir millik mesafesinde dinlenme yeri hazırlayacaktır.[85] Kim on sekiz gün oruç tutarsa Allah onun için İbrâhim ve Âdem’in (a.s.) makamı karşısında bir köşk inşa edecek; onlar onu selâmlayacak, o da onları selâmlayacaktır. Kim yirmi gün oruç tutarsa, bir müjdeci Cennet’te şöyle nidâ edecek: ‘Allah senin geçmiş günahlarını bağışladı, bundan dolayı sen yeni bir salih ameline başla!‘”[86]

Recebin tamamını oruç tutan kimseler için takdir edilen mükafatların bazı anlatımları, kussâs ların anlattığı hikaye tipinde ve Cennet’teki köşklerin, oradaki yiyecek sofralarının ve bu insanları orada hazır bekleyen hûrilerin tasvirleri şeklindedir[87].

Aşağıda Cafer es-Sâdık’tan nakledilen bir Şî‘î rivâyet, Kıyâmet Gününün canlı tasvirini şöyle vermektedir:

“Kıyamet Gününde bir müjdeci Arş’ın içinden şöyle seslenecek: ‘Receb ayında oruç tutanlar nerede?‘ O vakit yüzleri parlayan insanlar topluca ayağa kalkarlar, başlarında inci ve yakuttan işlenmiş krallık taçları vardır. Herbirinin sağında ve solunda binlerce melek bulunur. Melekler şöyle diyecekler: ‘Ey Allah’ın kulu, Allah’ın lütfundan dilediğin kadar yararlan‘. Daha sonra arkadan Allah’tan yüksekçe şöyle bir nida gelir: ‘Ey erkek ve kadın kullarım, Azâmetim ve gücüm üzerine yemin ederim! Makamını şereflendireceğim ve sana ihsanda bulunacağım. Sana altından ırmaklar akan ve içinde ebedî kalacağın Cennet’te apartmanlar takdim edeceğim. Takva sahiplerinin mükâfatı ne güzeldir! Sen gözetilmesini emrettiğim ve kutsal saydığım bir ayı gönüllü olarak benim için oruç tuttun. Ey meleklerim! Erkek ve kadın kullarımı sokun Cennet’e‘”. Sonra Ca‘fer b. Muhammed: “Bu durum Recebin bir kısmını oruç tutan insanları da ilgilendirir, hatta ayın başından, ortasından ve sonundan bir gün oruç tutanları bile ilgilendirir” demektedir[88].

Receb ayı orucu çerçevesinde en tartışmalı konulardan biri de, ayın tamamının tutulup tutulmayacağı meselesidir[89]. Receb ayında oruç tutmaya karşı olanlar delillerini İbn Abbas’tan nakledilen şu meşhur hadise dayandırırlar: “Peygamber Receb ayında oruç tutmayı yasakladı”[90]. Daha sonra, âlimler bu rivâyeti “küllün: bütün” kelimesinin ilavesiyle nakletmişlerdir[91]. Receb ayında oruç tutmaya karşı olanlar, hadisi nakleden râvilerden ikisinin “zayıf” olduğunu vurgulayarak bu rivâyeti tenkit ederler. Söz kousu iki zayıf râvi, Dâvûd b. ‘Atâ[92] ve Zeyd b. ‘Abdulhamîd’dir[93]. Onların idiasına göre, “nehâ” kelimesi metne yanlışlıkla girmiştir, çünkü rivâyet, temelde Peygamberin bunu yaptığını göstermektedir; olumlu olan ibareyi, râvî yanlışlıkla olumsuza dönüştürmüştür:

Eğer bu versiyon (“nehâ” yani yasak versiyonu) doğru ise, yasak sadece önleyici bir tedbiri [tenzihî bir yasağı] öngörmektedir. Şâfiî’ye göre bu yoruma muhtaçtır. Şâfiî, Ramazân gibi ayın tamamını veya özel bir gününü oruç tutmanın uygun olmadığını ifade etmektedir. O, bazı cahillerin bu uygulamaları mecbur [vâcib] kabul ederek taklid etmelerinden endişe etmektedir[94]. Şâfiî’nin bu fikri, Subkî (ö.771/1369)[95] tarafından (İbn Hacer’in yaptığı gibi) Beyhâkî’nin (ö.458/1065) Fedâilu’l-evkât’ ından nakledilmiştir. Beyhâkî Şâfiî’nin fikrini fevkalade veciz bir ifade ile şöyle nakleder: “(oruç) tutarsa ne güzel!”. Beyhâkî bunu, Müslümanlar arasında genel bir malumat olarak farz orucun sadece Ramazân olduğunu, binaenaleyh Receb ayının tamamını oruç tutma mekruhiyetinin kaldırıldığını belirterek açıklar.

Sonuç olarak Beyhakî’nin delillerinden şu netice çıkarılabilir: İbn Mâce’nin rivâyeti, eğer Receb ayında tutulan oruç, mecburiyet açısından Ramazânla eşit tutulursa, Receb ayının tamamını oruç tutmanın sadece hoş olmadığını ifade eder. Çünkü Müslüman toplum, farz orucun sadece Ramazân olduğu gerçeğinin farkındadır, dolayısıyla Recebin tamamını oruç tutmak mehruh değildir. Eğer bir mümin Receb ayını oruç tutsa, o hayırlı bir amel olur.

Subkî,“(Oruç) tutarsa ne güzel!” ziyadesini başka kaynaklarda bulamamasına rağmen Beyhâkî tarafından nakledilen bu versiyonu sahih olarak kabul eder. Dolayısıyla, Receb ayının tamanını oruç tutma yasağı doğru olmadığına göre; onun isteğe bağlı müstehab olarak kabul edilmesi gerektiğini ifade eder:

Şâfiî’nin bu sözü, Receb ayının tamamını oruç tutmanın müstehab olduğunu gösterir.. Subkî, bunun İzzuddîn b. Abdusselâm’ın[96], ‘kim Receb ayında oruç tutmanın yasak olduğunu söylerse o dînin prensiplerinden habersizdir’ şeklindeki görüşünü teyid ettiğini söyler.

Şevkânî (ö.1250/1834) Receb ayında oruç tutma problemini, Şabân ayının tamamını oruç tutmakla bağlantılı olarak tartışır ve kutsal [haram] aylarda oruç tutmayı emreden rivâyetlerin, normalde Receb ayında aylık oruç tutma tavsiyesini de kapsadığı sonuçuna ulaşır. Receb ayında oruç tutmanın mekruh olduğunu ifade eden rivâyetler yoktur[97].

Kastallânî, Şabân ayının tamamını oruç tutmakla ilgili çelişkili rivâyetleri tartışır[98]. Şabân ayında oruç tutmanın referansı olarak gösterilen Usâme b. Zeyd hadisinde Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır:

“Bu, Receb ile Ramazân arasında yer alan (Şabân) ay(ı) insanlar tarafından ihmal edilen bir aydır. O öyle bir aydır ki ameller o ayda Âlemlerin Rabbi’ne arzedilir, bundan dolayı amellerimin O’na oruçlu iken arzedilmesini isterim”[99].

Kastallânî, pek çok insanın, Receb ayında oruç tutmanın Şabân ayında oruç tutmaya tercih edilebileceği düşüncesinde olduğunu ifade eder, çünkü Receb ayı haram aylardan biridir; fakat durum öyle değildir; yani Receb ayında oruç tutmak Şabân ayında oruç tutmaya tercih edilmemektedir. Zürkânî Aişe’den gelen bir hadisi naklederek Kastallânî’nin bu görüşünü destekler mahiyettedir; bu nakle göre Receb ayında oruç tutanlar Hz. Peygamber’e hatırlatıldığında şöyle demiştir:“Onlar mükâfât açısında Şabân ayında oruç tutanlara kıyasla ne kadar da fakirdirler!” [100] Bununla beraber Kastallânî bazı Şâfiîlerin Receb ayında tutulan orucu diğer aylarda tutulan oruçtan daha üstün tuttuklarını kabul eder. dolayısıyla haram aylardan biri olması hasebiyle Receb ayında oruç tutmak tavsiye edilir.

Ebû Dâvûd tarafından nakledilen bir rivâyette haram aylarda oruç tutulduğu ifade edilmektedir. Abdullah b. Ömer, Hz. Peygamber’in Receb ayında oruç tuttuğunu ve bu aya hürmet ettiğini belirtmektedir. İbn Mâce’de, Receb ayının tamamını oruç tutmanın yasak edildiğini ifade eden rivâyetin zayıf olmasına rağmen, Hanbeliler onu sahih olarak kabul ederler. Zürkânî’nin belirttiğine göre, onlar bu rivâyetten Receb ayını oruç ayı olarak tahsis etmenin mekruh olduğu sonucunu çıkarmışlardır[101] .

‘Alî b. Ahmed el-‘Azîzî’nin (ö.1070/1659)[102] Demîrî’nin (ö.808/ 1405) bir kitabından naklettiği önemli bir pasajda, H. VII. yüzyılda yaşamış iki âlimin Receb ayında oruç tutmakla ilgili görüşleri şöyle nakledilir: Ebû Amr b. es-Salâh’a[103] ‘Receb ayının tamamını oruç tutmak günah mıdır, yoksa mukâfatı gerektiren bir amel midir?‘ diye sorulur. Verdiği cevapta asla günah olmadığını belirtir. Ebû Amr b. es-Salâh, onu günah kabul eden hiçbir Müslüman âlimin bulunmadığını ispatlar. Bazı hadisçilerin, Receb ayında oruç tutmanın fazileti hakkındaki hadislerin sahih olmadığını ifade ettikleri doğrudur; bununla beraber oruç tutmada herhangi bir günahın olduğunu da ifade etmemişlerdir. Genellikle oruç tutma ile ilgili rivâyetler, özellikle de kutsal aylarda oruç tutma ile ilgili olanlar, Receb ayında oruç tutmanın faziletli bir amel olduğunu gösterir. İbn Dihye’nin, Receb ayında oruç tutanlar için her yıl Cehennem ateşinin tutuşturulduğunu iddia eden rivâyeti sahih değildir, meşrû kabul edilen sahîh bir senedle nakledilmemiştir[104].

İzzuddîn b. Abdusselâm’a[105] Receb ayında oruç tutup onu gözetmeyi yadırgayan âlimlerin görüşü ile meşrû bir adak olarak ayın tamamının oruç tutulup tutulmayacağı meselesi sorulmuş; İzzuddîn hiçbin İslâm âliminin, oruç tutmanın mekrûh kabul edildiği vakitler arasına Receb ayını dahil etmediğini ispatlayarak ayın tamamının adak olarak tutulabileceğini; hatta tam aksine, sahih rivâyetlerin belirttiğine göre onun salih bir amel olduğunu, hatta tavsiye bile edildiğini ifade etmiştir. Deliller, “kim Câhiliyye halkından farklı bir tarzda Receb ayına hürmet ederse onları taklit etmesin” demektedir. Ayrıca, İslâmiyette, Câhiliyye halkı tarafından uygulanan bir şeye uymak, Şeriat tarafından yasaklanmadıkça, yasak değildir. İzzuddin, halkın yanlış uygulamalarından dolayı hakikat olan bir şeyin bir kenara atılamayacağını ifade etmektedir. Buna ek olarak, Receb ayında oruç tutmayı yasak kabul eden câhil âlimler hakkındaki görüşünü, yukarıda Subkî’nin Tabakât’ından nakledildiği şekilde ifade eder.

Demîrî, her iki fetvayı, Receb ayının tamamını oruç tutmanın tavsiye edildiğini de dahil ederek on satırlık bir şiirde şu sözüyle özetler: Receb ayında yapılan oruç tutma adağı bağlayıcıdır.

Ahmed b. Hanbel’in görüşüne göre ayı oruca tahsis etmek mekruhtur, fakat yasaklama görüşü reddedilmelidir. Oruç tutma yasağını ifade eden hadis İbn Mâce’de nakledilmiştir, fakat isnadı sebebiyle hadisin zayıf olduğu ispat edilmiştir.

Şeyh İzzuddin, oruç tutmayı herhangi bir durumda yasak kabul eden bir kimsenin pervasız olduğunu ifade eder; ayın tamamını tutmayı yasaklayan âlimlerin görüşüne şiddetle karşı çıkarak onlara fetva danışılmaması gerektiğini belirtir. Şeriatı nakledenler, ayın tamamını oruç tutmayı mekrûh görmemektedirler. Bu ayda oruç tutma tavsiyesi geneldir, dolayısıyla oruç tutan kimseye günah yoktur. İbnu’s-Salâh, Receb ayında tutulan oruca ceza verileceğini ifade eden hadisin sahih olmadığını, dolayısıyla Peygambere atfedilemeyeceğini ifade etmektedir. Demîrî şiirinde vardığı sonuca göre, güvenilir metinlerde ifade edildiği gibi, genel olarak oruç tutmanın hükmü özellikle müstehab olduğu görülmektedir.

İbn Asâkir Ebu’l-Kâsım Ali b. Hasan[106], Receb ayının fazileti hakkında Emâlî’ sinde özel bir bölüm ayırmıştır. Orada Cennet’te var olduğu zikredilen Receb Irmağı ile ilgili bazı mısraları bir araya getirir:

Ey Cennet’te Receb Irmağı’ndan içmek esteyen kişi,

Onu arzu ediyorsan Receb ayında Allah için oruç tut;

Ve rağbet edenlerin namazını[107] [Regâibi] kıl ve oruç tut;

Çünkü her kim salih amellerde gayret sarfederse emeği boşa gitmez[108].

İnançlarına bağlı muhafazakar âlimler, Receb ayında tutulan orucun faziletini Saîd b. Cubeyr’den nakledilen bir rivâyete dayanarak reddederler[109]. Saîd b. Cubeyr’e Receb ayında tutulan orucun fazileti sorulduğunda söyle demiştir: “İbn Abbas’tan bana şöyle dendi: Peygamber bazan öyle uzun süre oruç tutardı ki orucunu hiç açmayacağını sanırdık; bazan da öyle orucunu açardı ki hiç oruca başlamayacağını sanırdık”[110]. Kastallânî, haklı olarak bu rivâyette Receb ayında oruç tutmanın ne yasaklandığını ne de tavsiye edildiğini söylemektedir[111].

Receb ayında oruç tutmaya karşı olanlar, gerçekte Peygamberin yılın farklı aylarında oruç tuttuğunu, bu rivâyetin açıkça gösterdiğini ifade etmektedirler. Binaenaleyh bu, Hz. Peygamber’in herhangi bir ayı oruça hasretmediğinin delilidir; bundan dolayı Receb ayı orucuna özel bir değer (fazilet) atfedilemez; sadece faziletli oruç tutma ayı Ramazân’dır.

Yukarıda Saîd b. Cubeyr’den nakledilen rivâyetin Hz. ‘Aişe’den gelen şöyle bir versiyonu vardır:

“Peygamber (s.a.) öyle uzun süre oruç tutardı ki biz sanırdık…vs.” Fakat hadisin şöyle önemli bir ilâvesi vardır: “Ramazânın dışında hiçbir ayı tam olarak oruç tuttuğunu görmedim ve yine onu herhangi bir ayda Şabân ayından daha fazla oruç tuttuğunu da görmedim[112].

Bu rivâyette dikkate değer önemli iki nokta vardır: Biri Hz. Peygamber’in Ramazân’ın dışında herhangi bir ayı tam olarak oruç tutmadığı noktasıdır. Bu, Ramazân’ın dışında henhangi bir ayın tam olarak oruç tutulmasına izin vermediğini gösterir. Diğeri ise, Şabân ayında diğer aylardan daha fazla oruç tuttuğunun vurgulanmasıdır. Herhangi birisi, ‘Aişe’den nakledilen ve Hz. Peygamber’in Şabân ayının tamamını oruç tuttuğunu ifade eden çelişkili rivâyete şaşırmayabilir[113]. Ebû Hureyre’den nakledilen başka bir rivâyet, bunun farklı bir versiyonunu vermektedir: “Peygamber Ramazân’ın yanısıra, Receb ve Şabân ayları dışında hiç bir ayı tam olarak oruç tutmadı.” [114]

İbn Hacer bu hadisi, hadisin râvilerinden “çok zayıf”[115] kabul edilen Yûsuf b. ‘Atıyye’den[116] dolayı “münker” [117] sınıfına dahil eder. Bu durum şaşılacak bir şey değildir, ancak Receb ayında oruç tutmaya karşı olanların delil olarak kullandıkları şu hadis, yine Hz. ‘Aişe’den nakledilmiştir: “Peygamber yılın herhangi bir ayını oruça tahsis etmezdi”[118]

Receb ayında oruç tutmaya karşı olanlar, sahâbîlerin de Peygamber gibi Receb ayında oruç tutmayı tasvip etmediklerini, yine ona herhangi bir kutsiyet atfetmediklerini ve Receb ayında oruç tutmayı Câhiliyye âdetine sarılmak olarak kabul ettiklerini ispatlama yoluna gitmiştir. Rivâyete göre Hz. Ömer, Receb ayında oruç tutanların ellerine, yemek tabağından çektiklerinde vurur ve onları, ellerini yemek tabağına götürmeye mecbur ederdi. Sonra şöyle derdi: “Receb ayı sadece Câhiliyye halkı tarafından kutlandığı için yiyin!”[119] Bu rivâyetin başka bir versiyonuna göre, Hz. Ömer, Receb ayının tamamını oruç tutan halkı döverdi[120].

Başka bir rivâyetin ifade ettiğine göre; İbn Ömer Receb ayında oruç tutmak için hazırlık yapan halkı görmekten hoşlanmazdı. Onlara şöyle derdi: “Bu ayın bazı günlerini oruç tutun, bazı günlarini de iftar edin; o sadece Câhiliyye halkının saygı duyduğu bir aydır”[121]. Bu rivâyetlere göre Receb ayının bazı günlerinde oruç tutmak, diğer ayların bazı gürlerinde oruç tutmak gibi, kesin olarak yasak edilmemiştir; fakat ayın tamamını oruç tutmak ve bizzat aya bir kutsiyet atfetmek meşrû kabul edilmemiştir.

Receb ayına duyulan aşırı sevgi Ramazân’ın pozisyonunu tehlikeye düşürebilir. Bu endişe Ebû Bekr ile ilgili anlatılan bir kıssada şöyle yansıtılır. Receb ayında oruç tutmak için hazırlık yapan insanları gördüğünde Ebû Bekr söyle demiştir: Receb’i Ramazân gibi mi gözetmek istiyorsunuz?[122]. İbn Abbâs Receb ayının Ramazân gibi bir bayram (havası) olarak tayin edilmediğni ısrarla belirtir. Turtûşî’nin vardığı sonuca göre bu rivâyetler “bazı insanlar tarafından Receb ayına gösterilen bu saygının Câhiliyye bağlarının bir izi” olduğunu gösterir[123]. Özet olarak Turtûşî’ye göre, Receb ayında oruç tutmak mecburî değildir, Hz. Peygamber’in bir sünneti de değildir; onun herhangi bir fazileti yoktur; Receb ayında oruç tumak mekruhtur[124].

Receb ayında oruç tutma ve ona saygı göstermenin aleyhinde İbn Dihye tarafından “Edâ’u ma veceb min beyâni vad‘i’l-veddâ‘îne fî receb” adında özel bir risâle kaleme alınmıştır[125]. Bu risâleden alınan aşağıdaki hadis, orada bütün muhtemel yönleriyle ele alınır. Bu rivâyete göre Hz. Peygamber şöyle demektedir: “Cehennem yıldan yıla Receb ayında oruç tutanlar için tutuşturulur” [126].

Receb ayında oruç tutmaya karşı olanların temel dayanaklarından biri de, inanan bir insanın bir takım özel üstünlükler atfetme ihtimali olan bazı gün veya ayları ibadet günü ve ayı olarak tayin etme hakkına sahip olmadığı; bu ayrıcalığın sadece Şârî’ye ait olduğu inancıdır[127].  Saîd b. Cubeyr tarafından nakledilen ve Hz. Peygamber’in yılın tamamını oruç tuttuğunu ifade eden rivâyetin, Receb ayında oruç tutma ile ilgili rivâyetleri tekzib etmesi; sahâbenin Receb ayı orucunu mekrûh kabul etmesi; Receb ayında oruç tutmayı ifade eden rivâyetlerin zayıf ve güvenilemez kabul edilmesi gibi hususlar, Receb ayında oruç tutmanın salih ameller gurubuna dahil edilebileceği görüşünü reddetmeyi gerektirmektedir. Zirâ salih ameller peygamberin tasvibini gerektirir, ki Hz. Peygamber Receb ayında oruç tutmayı tasvip etmemiştir. Receb ayında oruç tutmakla ilgili rivâyetler uydurma olduğuna göre, tabiî olarak oruç tutmak da meşrû olmamaktadır[128].

Receb’in karşıtları, isnadının zayıf olduğunu ifade ederek Receb’in lehine olan rivâyetlerin zayıf ve sahte olduklarını gösterme çabasındadırlar. Bâ‘is adlı eserinin büyük bir kısmını Receb ayının lehine olan rivâyetleri çürütmeye ayıran Ebû Şâme (ö 665/1266), Tebyînu’l-‘aceb’ inde aynı amaçlı bir risâle yazan İbn Hacer (ö.852/1448), her ikisi de isnâdları inceleme metodunu kullanmışlardır. Cennet’teki Receb Irmağı ile ilgili rivâyet, Mûsâ et-Tavîl’in[129] yalancılığı nedeniyle Ebû Şâme[130] tarafından reddedilmiştir.“Receb Allah’ın ayıdır, Şabân benim ayımdır…” hadisi, râvisi Nakkâş el-Mavsılî’nin[131] hadis alanında meşhûr bir yalancı ve sahtekâr olmasından dolayı terkedilmiştir. “Receb ayı girdiğinde, Resûlüllah (s.a.) ‘Allah’ım Receb ve Şabân ayını bizim için mübârek kıl…’, derdi”[132], hadisi de Ziyâd b. Meymûn’un[133] “metrûk” kabul edilmesinden dolayı reddedilmiştir ["terkedilmiş", "metrûk"]. Receb ayının lehindeki rivâyetlerin râvilerinden Me‘mûn b. Ahmed es-Sûlemî[134] ve Ahmed b. Abdullah el-Cuveybârî[135] yalancılıkla ithâm edilmiş olarak bilinirler[136]; İbnu’l-Cevzî Me‘mûn b. Ahmed es-Sûlemî ve Ahmed b. Abdullah el-Cuveybârî’nin her ikisini de “büyük yalancılar” listesinde zikreder[137]. Her ikisi de gelecekle ilgili “önceden haber verme” niteliğinde uydurma hadis nakletmekle cerhedilmişlerdir: “Benim halkım arasında Muhammed b. İdris isminde birisi gelecek; halkıma İblîs’ten daha fazla zarar verecek” uydurması, bu mânâda icad edilen hadislerden biridir[138]. Muhammed b. İdris ifadesi ile İmâm Şâfi‘î kastedilmiştir. Şâfi‘î’nin, Me’mûn b. Ahmad’in şahsiyeti hakkında öz olarak yaptığı değerlendirme oldukça manidardır: “Me’mûn gayru me’mûn” : “Me’mûn güvenilir değildir.”[139] “Kim Recebin yirmi yedinci gününü oruç tutarsa Allah ona altmış aylık oruç mükâfâtı verir; o, Cebrail’in, Mesajı Peygamber’e ilk getirdiği gündür” hadisi, Ebû Hattâb İbn Dihya tarafından sahte bir rivâyet olduğu ifade edilmiştir. İsrâ hâdisesinin Receb’in yirmiyedinci gecesinde olduğunu ifade eden rivâyet, “mahza yalan” olarak ifade edilir[140]. “Kim Receb ayından üç gün oruç tutarsa, Allah ona bir ay oruç tutma sevabı verir…”, hadisini rivâyet eden râvilerden biri, Ebân b. Ebî ‘Ayyâş’tır[141]. İbnu’l-Cevzî Ebân dolayısıyla rivâyeti sahih kabul etmeyerek reddeder. O, Ebân hakkında âlimlerin olumsuz görüşlerini de nakleder. Bu arada Şu‘be’nin[142] ‘Ebân’dan hadis nakletmektense zina etmeyi tercih ederim‘ şeklindeki sözüne de yer verir[143].

Receb ayında oruç tutmaya karşı olan âlimler, Receb ayında oruç tutan ve bazı gecelerinde ibadete özel gayretler sarfedenlerin genelinin düşmanca tutumlarıyla karşı karşıyadırlar. Keza onlar yöneticilerin baskılarıyla da karşı karşıya kalmaktadırlar. Bu tür özel bir durum, İzzuddin b. Abdusselâm’ın faaliyetleri ile ilgili olarak nakledilir; onun Receb ayı orucu ile ilgili lehteki görüşü yukarda zikredilmişti. İzzuddin H. 637 yılında vâiz ve imâm olarak Şâm Camisinde görev yapmış; çok bilgili takvâ sahibi, tam mânâsıyla sünnete uyanlardan biridir. Receb ayının tam başlangıç öncesinde Cuma günü camide vaaz etmiş ve Regâib namazının bid‘at, bu namazı emreden hadisin de uydurma olduğunu vurgulamıştır. İzzuddîn ayrıca görüşünü açıkladığı bir risâle yazmış ve halkı bu bid’ata karşı uyarmış; risâleye de “et-Terhîb an salâti’r-Regâib” adını vermiştir. Fakat o halkın çoğunluğu ve sultanlar tarafından fikrini değiştirmeye, önceki risâlesini tekzib eden yeni bir risâle yazmaya mecbur edilmiştir. İkinci risâlesinde Regâib namazı lehine bir hüküm yayımlamıştır[144].

Son derece yaygın olan Receb ayı orucunun âdet ve teamüle uygun cevâzı, H. X. yılında hanefi âlim ‘Alî el-Kârî’nin “el-Edeb fi’r-Receb” adlı risâlesinde genişçe ele alınır. Receb ayında oruç tutmakla ilgili hadisin değerlendirmesinde tam teamüle uygun bir yol izlemesine rağmen, yine de Receb ayı orucunun cevazına hüküm verir ve mükâfâta layık olduğunu kabul eder. ‘Alî el-Kârî, Receb ayı orucunu yasaklayan İbn Mâce’deki hadisi tartışır ve yasağın, orucun Câhiliyye dönemindeki gibi zorunlu kabul edilmesini yasaklayan bir özellikte olduğunu kabul etmek gerektiğini belirtir[145].

Orucun mekrûh kabul edilmesinin zikredilen bu sebebi dışında, hiçbir âlim, Receb ayı orucunun mekrûh olduğunu söylememiştir[146]. Receb ayında oruç tutmak ve bazı gecelerinde namaz kılıp ibâdet etmekle ilgili her hadisin bir uydurma olduğu görüşü, yeniden gözden geçirilmesi gerekir. Bazı uydurma rivâyetlerin mevcut olduğu bir gerçektir, fakat Receb ayında oruç tutmakla ilgili hadisler pek çoktur ve zayıf olmalarına rağmen birbirlerini güçlendirmektedirler[147]. Alî el-Kârî ayrıca, faziletli ameller alanında (fedâilu’l-a‘mâl) zayıf rivâyetlerle amel etmenin câiz olduğu noktasında İslam âlimlerinin görüş birliği içinde olduklarını ifade eder. Bundan dolayı bazı âlimler tarafından Receb ayında oruç tutmanın yasaklanması ve bid’at olarak kabul edilmesi makul değildir. Müminlerden istenen şey, güçleri nisbetinde kulluk edip itaat etmeleridir. Rivâyetten çıkabilecek sonuca göre Receb ayı fazilet olarak diğer aylardan üstün olan bir aydır[148].

Radikal ve tavizsiz âlimler Receb’in ve onda tutulan orucun faziletli olduğuna dâir bütün rivâyetleri reddederler. İbn Teymiyye Receb ayında oruç tutmak, Receb’in ilk Cuma’sını oruçlu geçirmek ve diğer faziletlerle ilgili bütün rivâyetlerin âlimlerin ittifakına göre uydurma olduğunu ifade eder. Bu konuda en iyi hadis , tabiî ki İbn Mâce tarafından rivâyet edilen Hz. Peygamber’in Receb ayı orucunu yasakladığı hadistir[149].

IV

Receb ayının ayırıcı özellikleri arasında özel ibadetler ve tabiî ki oruçla bağlantılı olarak dualar gelir. Bu özel ibadet, dua ve niyazlar ateşli tartışmaların konusu olmuş, inançlarına bağlı âlimler tarafından sert bir şekilde ayıplanmıştır.

Receb ayı; tevbe etme, günahlardan sakınma ve salih ameller yapma ayıdır. Receb’le ilgili bu düşünce Hz. Peygamber’e atfedilen bir rivâyette dile getirilir. Receb öncesi yaptığı bir haftalık konuşmasında Hz. Peygamber, bu ayda yapılan salih amellere iki kat sevab verileceğini, yapılan duaların Allah tarafından kabul göreceğini, sıkıntıların Allah tarfından giderileceğini buyurur. Ayrıca Hz. Peygamber müminlere Receb ayında gündüzleri oruç tutmalarını, gecelerinde de kâim olmalarını emreder. Kim Receb’in bazı günlerinde elli rekat namaz kılar, her rekâtında Kur’an’dan bazı âyetleri okursa, Allah onun iyi ameline saçları adedince mükâfât verir. Kim bir gün oruç tutarsa, Allah ona bir yıllık oruç sevabı verir. Kim konuşmaktan dilini tutarsa Münker ve Nekîr melekleri kabirde onu sorguya çektiklerinde kendisini savunurken sunduğu delillerde Allah ona özel yardım eder. Kim sadaka verirse, Allah onu Cehennem ateşinden azad eder. Kim insanlara iyilik ederse Allah ona bu dünyada ve öteki dünyada rıfk ile muamele eder ve ömrü boyunca düşmanlarına karşı ona yardımcı olur. Kim bir hastayı ziyaret ederse, Allah büyük meleklerine onu ziyaret edip selamlamalarını emreder. Kim bu ayda bir cenaze merasimine katılır, dua ederse kabirde yatan ölü bir kız çocuğunu yeniden hayata kavuşturmuş gibi olur. Kim bir mümine yemek yedirirse, Allah ona Kıyâmet Gününde İbrâhim ve Muhammed’in oturduğu yemek sofrasında bir yer ayırır. Kim bu ayda bir fakiri giydirirse Allah ona Cennet’in binlerce takım elbisesini giydirir. Kim bir yetime yardım eder, başını okşarsa Allah onun elinin dokunduğu saçlar adedince günahlarını bağışlar. Allah affını isteyen müminleri bağışlar. Kim yalnız Allah’a kulluk ederse, Allah’ın huzurunda çokça zikredilen kişiler arasında yer alır. Kim bu ayda Kur’ân’ı hatmederse, Allah ona ve ebeveynine inci kakmalı bir taç giydirir, Kıyamet Günü korkulardan emin olur[150].

Abdullah b. ez-Zübeyr’in şöyle dediği nakledilir: Bir hadiste şöyle buyurulur:

“Kim ‘Sağır’, Allah’ın ayı Receb ayında bir müminin sıkıntısını giderir onu rahatlatırsa, Allah ona Cennet’te gözünün görebildiği büyüklükte bir köşk ihsan eder. Bundan dolayı, Recebe saygı göster ki Allah da sana binlerce lütüf ihsan etsin”[151].

Peygambere atfedilen başka bir hadisin ifadesine göre; “kim Receb ayında bir sadaka verirse, Allah onu bir karganın ömrü boyunca uçtuğu yol mesafesince Cehennem ateşinden uzaklaştırır (bu mesafe, bir karganın civciv iken uçmaya başladığı andan itibaren ihtiyarlayıp öldüğü ana kadar yaptığı uçuş mesafesidir -ki bir karga beşyüz sene yaşar-)[152].

Peygamberin, Selmân el-Fârisî tarafından nakledilen aşağıdaki sözü, söz konusu mükafatı şöyle ifade eder:

“Kim Receb ayından bir gün oruç tutarsa, bin yıl oruç tutmuş gibi kabul edilir. Kim bir sadaka verirse, bin dînar sadaka vermiş gibi kabul edilir. Allah onun herbir ameline karşılık saçları adedince mükâfat vermeyi garanti eder. Allah onun derecesini bin adım yükseltir, bin kadar günahını siler, verdiği her sadaka için kendisine bin hac ve bin umre sevabı verileceği garantı edilir, Cennet’te ona bin saray, bin köşk, bin apartman inşa edilir; her bir apartmanın binlerce haremi vardır, her haremin içinde güneşten binlerce kez daha güzel hûriler vardır[153].

Bir Şi‘î rivâyete göre Dâ‘î adında bir melek Receb ayının her gecesinde yedinci Cennet’ten Allah’ın emrini şöyle ilân eder:

“Yüce Allah şöyle buyurur: ‘Beni ananlara müjdeler olsun, bana itaat edenlere müjdeler olsun! Bana yakın olan müminin dostuyum, bana itaat edenin sözünü dinlerim, affımı isteyeni bağışlarım; ay Benim ayımdır, kul Benim kulumdur, merhamet Benim merhametimdir, kim bana dua ederse onun duasını kabul ederim; kim bana niyazda bulunursa dileğini yerine getiririm, kim benim rehberliğimi isterse, ona rehberlik ederim. Bu ayı Benimle kullarım arasında bir ip yaptım; kim sımsıkı ona tutunursa bana ulaşır”[154].

Şevkânî, halkın Receb ve Şabân aylarında kulluk vecibelerinin îfâsında gayret gösterip dînî reçetelere sarılırken, bu amelleri yılın diğer aylarında ihmal etmelerini mekrûh bir yenilik olarak ifade eder[155].

Bir İsmâîlî’nin (el-esammü, el-ferdü, el-esabbü: Sağır, Tek, Akan) gibi adlarla da anılan) Receb ayının kutsiyetini vurgulayan; oruç tutma sadakatına, Allah’a tevbe etmeye ve ona itaat etmeye dâvet eden ilgi çekici bir öğüdü vardır. Bu öğütte Receb ayında yapılan hayırlı amellere kat kat sevab verileceği ifade edilmektedir[156].

Receb ayına mahsus ibâdetlerle ilgili ateşli tartışmaların ana noktası, Receb ayının ilk Cuma’sının arefesinde kılınan Regâib namazı meselesidir[157].  Peygamber Regâib namazına Enes b. Mâlik’ten nakledilen bir hadiste şöyle işaret etmektedir: Hz. Peygamber’e Receb ayının “Allah’ın ayı” olarak anılışının sebebi sorulduğunda, “çünkü o, mağfiret ayıdır. Bu ayda kan dökmek yasaklanmıştır. Allah peygamberlerini bu ayda bağışlamıştır, velî kullarını ceza ıstırabından bu ayda kurtarmıştır” diye cevap vermiştir. Peygamber ayrıca Receb ayında tutulan oruca verilecek mükâfâtları saymış ve ayın tamamını oruç tutamayacağından yakınan yaşlı bir adama, orucunu Receb’in ilk, orta ve son günlerini tutmakla sınırlamasını tavsiye etmiştir. Hz. Peygamber sözlerine şöyle devam eder:

“Receb’in ilk Cuma arefesi hakkında gâfil olma; o gece, meleklerin ‘Regâib: [rağbet edilen büyük armağan]‘ adını verdikleri bir gecedir. Bunun böyle olmasının sebebi şudur: Bu gecenin üçte biri geçtikten sonra, Yeryüzünde veya Cennet’te bulunan bütün melekler Kâbe’de veya Kâbe’nin çevresinde toplanırlar. Allah onlara bir bakar ve şöyle hitap eder: ‘Ey meleklerim, ne istiyorsanız benden isteyin‘, onlar şöyle cevap verirler: ‘Bizim Senden dileğimiz, Receb ayında oruç tutanları bağışlamandır‘. O zaman Yüce Allah: ‘Onları şimdiden bağışladım‘ buyurur”.

Hz. Peygamber müminlerin Receb’in ilk Perşembe gününü oruç tutmalarını ve Cuma gecesinin üçte birinde her rekâtında bir kere fatihayı, üç kere ‘innâ enzelnâhu fî leyleti’l-qadr…’ sûresini; oniki kere‘kul huve’llâhu ahad’ sûresini okuyarak oniki rekat namaz kılmalarını emretmiş; her rekât arasında bir salât ü selâm okunması gerektiğini belirtmiştir. Bu namazdan sonra mümin, yirmi kere “Allâhumme salli ala’n-nebiyyi’l-ummiyyi ve alâ âlihi” duasını okur. Daha sonra “subbûhun, kudûsun rabbu’l-melâiketi ve’r-rûh” ibâresini yirmi kere söylediğinde secdeye gider. Ardından başını kaldırır ve yirmi kere “rabbi’ğfir ve’rham ve tecâvez ‘ammâ ta‘lamu, inneke ente’l-azîzu’l-a‘zamu” duasını okur. Daha sonra yukarıda ilk secdede söylediği duaları tekrar ederek ikinci kez secdeye gider. Daha sonra, ihtiyaçları için dua eder ve duası Allah tarafından kabul görür. Rivâyetin belirttiğine göre, istisnasız bu namazı kılan her kulun bütün günahlarını, hatta denizlerin köpüğü, ağaçların sayısız yaprakları kadar dahi olsalar Allah onları bağışlar; ayrıca o kul Kıyâmet Gününde yedi bin kişiye şefaat eder. Kabrine girişinin ilk gününde kıldığı bu namazın mükâfâtı onu ziyaret eder, parlak bir sîma ile onu selâmlar ve şöyle der:

“Ey benim sevgilim. Bütün sıkıntılardan kurtulduğun için sevin!” O zaman kul ona soracak: “Sen kimsin? Çünkü senin yüzünden daha güzel yüz hiç görmedim, senin kokundan daha güzel koku hiç koklamadım”. Mükâfâtı cevap verir: “Ey benim sevgilim, ben senin şu şu ayın şu gecesinde kıldığın namazın mükafatıyım, bu gece sana karşı olan yükümlülüğümü ifa etmek ve yalnızlık halindeki moralini düzeltmek için geldim. Sûra üflendiği zaman başının üstünde gölge olacağım. Sevin, çünkü sen Rabb’inin ihsanına kavuşacaksın”[158].

Nevevî, Regâib namazını; terkedilmesi, kınanması ve sakınılması gereken, utanç verici bir bid’at olarak değerledirir. Fetvasında, bir çok insanın bu namazı gözetmesine rağmen ve Ebû Tâlib el-Mekkî’nin Kûtu’l-kulûb’ unda ve Gazâlî’nin İhyâ’ sında[159] faziletinden bahseden bir hadisin nakledilmesine rağmen, yine de bâtıl bir bid’at[160] olduğunu ifade etmektedir.

İbn Hacer bu hadisi uydurma olarak değerlendirir. ‘Alî b. Abullah b. Cahdam, bu hadisi uydurmakla itham edilmiştir[161]. Turtûşî Regâib namazını, Şabân[162] ve Receb’in onbeşine ait bir namaz olarak zikreder. Receb namazı ilk önce Kudüs’de, Hicrî 480′den sonra ortaya çıktı[163]. ‘Abderî, meseleyi özel bir bölümde ele alarak[164], Regâib namazının faziletini ve hatta meşrûluğunu delillerle çürütmeye çalışır. Abdulazîz b. Abdusselâm’ın[165] bu namazı sert bir dille kınayan fetvasını nakleder. Bu fetvanın, Ebu Şâme tarafından zikredilen İzzuddîn’in ilk fetvası olduğu açıktır. İzuddîn yukarıda zikredildiği gibi söz konusu namaz hakkındaki görüşünün aksi istikametinde fetva vermeye zorlanmıştı. ‘Abderî, namazın meşrûluğunu özel bir bölüm halinde delillerle çürütmenin detayları yanısıra, namazın ifa edilişindeki mekruh durumları da vurgular: Erkekler ve kadınlar camide Regâib namazının kılınışı esnasında birbirine karışmaktadırlar. Şayet birisi, bu namazı tavsiye eden ve Gazâlî tarafından nakledilen bir hadisin mevcut olduğunu idia etse, o zaman bu namazın müminler tarafından kendine has özel şekliyle ifa edilmesi gerekir, camide topluca kılınan bir namaz şeklinde değil. Ayrıca onu, devamlı ve zorunlu olarak ifa edilmesi gereken bir sünnete dönüştürmeleri de mekruhtur. ‘Abderî, “amellerin fazileti” ile ilgili rivâyetlerin isnadlarının zayıf olduğunu ispatlamaya çalışır; Müslüman âlimlerin, müminlerin zayıf hadislerle amel etmelerini câiz görmelerine rağmen, bu namaza, devamlı ifa edilen bir uygulamaya dönüştürülmemesi şartıyla izin vermişlerdir. Bundan dolayı eğer mümin böyle bir rivâyete göre amel ederse hatta ömründe bir kere dahi uysa, -eğer rivâyet gerçekte sahih ise- rivâyetin tavsiyesine uymuş kabul edilir; fakat eğer, rivâyetin şüpheli ve tartışmaya açık bir isnadı varsa onun bu hadise göre yaptığı amel ona zarar vermez, çünkü temelde salih bir amel yapmıştır ve onu Ramazân ve diğer mecburi [farz] ameller gibi herkes tarafından uygulanan dînî bir vecibeye dönüştürmemiştir. Sonuç olarak o, Regâib namazının Mâlikî mezhebine göre mekruh olduğunu ifade eder[166].

‘Alî el-Kârî, Receb ayı orucunda olduğu gibi Regâib namazı ile ilgili görüşünde de farklıdır. O, Risâletu’l-ehâdîsi’l-mevdûa[167] ve el-Edeb fî Receb[168] adlı risâlelerinde bu namazla ilgili bir rivâyet nakleder. Nevevî’nin (ö.676/1277) Müslim’in Sahîh’ine yaptığı şerhinde de yer aldığı gibi, bu namazın saptırıcı bir bid‘at ve münker fiiller ihtiva eden bir cehalet olduğu şeklindeki görüşünü nakleder. Nevevî, “Allah bu namazı icad edene ve kılana bela verebilir” demektedir.

Nevevî, bu namazın reddini; Cuma’nın arefesini uyanık geçirmeye, Cuma’yı da oruçlu geçirmeye tahsis etmeyi yasaklayan rivâyete dayandırır[169]. ‘Alî el-Kârî, araştırma konusu olan Cuma günü arefesindeki namazın saptırıcı olarak nitelendirilmesini ispat etme taraftarı değildir, çünkü namaz en hayırlı salih ameldir. Eğer bu rivâyet bir uydurma ise, günah onu icad edenin boynunadır, yoksa bu rivâyete göre amel eden mümine zarar yoktur. Ayrıca, Cuma arefesini kıyama tahsis etmek Cuma gününü de oruç tutmaya tahsis etmek, âlimler arasında tartışma konusudur: Onlar bu uygulamanın mekrûh olup olmama noktasında birbirlerinin aksini savunmaktadırlar. Göründüğüne göre bu mekruhiyet tenzihî yani korumacı tedbir düzeyinde bir mekruhiyet içermektedir. Sadece Rezîn tarafından nakladilen namazla ilgili rivâyet zayıftır, fakat meşhur âlim İbnu’s-Salâh, Gazâlî tarafından nakledilip âlim ve bilgili insanlar tarafından da kabul gören namazla ilgili hadisi kabul eder. Namazın H. V. yüzyılda icad edildiği tartışması, namazın “bid‘at-ı seyyie: kötü bid‘at” unvanını doğrulamaz, çünkü namazın temeli Kitap ve Sunnet’e dayanır. Gerçekte bid’at-ı seyyie, ‘Alî el-Kârî’nin ifadesi ile namaz esnasında cinslerin karışması, dans etme, semâ‘ ve namazın arefesinde camilerin aydınlatılması için paraların israf edilmesidir.

Regâib namazı uygulaması sultan Kâmil Muhammed b. Ebû Bekr b. Eyyûb’un (ö.1238/1822) emriyle resmen yasaklanmıştı[170]. Fakat göründüğüne göre sultanın bu emri uzun süre etkili olamamıştır: Namaz, halkın çoğunluğu ve sûfî kardeşler tarafından geniş çapta riâyet edilen bir uygulama olarak varlığını sürdürmüş, bazı âlimlerin de tasvibini kazanmıştır.

V

Receb ayı İslâmiyette de saygı gören bir ay olarak varlığını sürdürdü. Bu meyanda Hz. Peygamber’in Receb ayında umre yaptığını belirten rivâyet gerçekten sorgulanmış; ve bir takım tartışmalara yol açmıştır[171]; fakat Mekke halkı umrelerini Receb ayında yapardı[172]. ‘Alî el-Kârî’nin Receb ayında umre yapmaya karşı tutumu olumludur. Umre meselesi ile ilgili delilleri oruç ve namaz meselesinde kullandığı delillerle oldukça benzerlik arzetmektedir. O gerçekten Receb ayında umre yapmanın, zekat vermenin ve başka salih ameller yapmanın câiz ve mükâfâta layık olduğunu ifade ederek onayını mevcut gelenekten yana kullanır[173].

‘Alî el-Kârî, Receb ayında peygamberin umre yaptığı hakkındaki rivâyeti nakletmesine ve kategorik olarak Hz. ‘Aişe’nin red edilmesine rağmen, o, Abdullah b. Zübeyr’in, Kâbe’yi yeniden inşa ettirdiği zaman Mekke halkına umre yapıp kurban kesmelerini, etlerin fakir ve yoksul insanlara dağıtılmasını emrettiğini, kutlamanın ise Receb’in yirmi yedinci gününde gerçekleştiğini belirtir[174]. el-Kârî, ashâbın, Abdullah b. Zübeyr meselesinde Hz. Peygamber’in şu sözüne göre uymak gerektiğini ifade eder:“Ashabım yıldızlar gibidir, her kime uyarsanız doğru yolu bulmuş olursunuz”[175]. el-Kârî’nin umreyi yaygın bir uygulama olarak kabul etmesi, daha çok Hz. Peygamber’e atfedilen şu sözüyle desteklenir: “Müslümanlar neyi iyi kabul ederse o Allah katında da iyi kabul edilir”[176]. (Mâ ra’âhu’l-muslimûne hasenen fe-huve indellâhi hasenun).[177]

İbn Zahîra tarafından nakledilen bir rivâyette, Mekke’de erken tarihlerde Receb ayı kutlamalarına büyük insan kitlelerinin katıldığı, Muâviye’nin, hac mevsiminde ve Receb ayında olmak üzere yılda iki kere Kâbe’de ibadet edenlere esans gönderdiği ifade edilir[178]. Halid b. Abdullah el-Kasrî, hac esnasında ve Receb ayında Safa ile Merve arasında yol boyu lambaların yakılmasını ilk emreden kişi olarak bilinir; ve bu da Süleyman b. Abdülmelik zamanında olduğu belirtilir[179].

Serv halkı umrelerini Receb ayında yapardı; Ömer b. el-Hattab’ın bu umre için onlara bir hac mükâfatının verileceği konusunda kefil olduğu söylenir[180].

Snouck Hurgronje, Hz. Peygamber’in türbesini ve evliyaların mezarlarını ziyaret etmek için Mekke’den Medine’ye yola çıkan Receb ayı kervanlarının parlak bir tanıtımını yapar[181].

-Ziyâd b. Ebîh’in kendi döneminde kadınların i‘tikâfa girmesini yasaklamasına rağmen-, Receb ayında bir camide itikafa girmeyi adayan kadın manzaralarını görmek suretiyle, tarihin erken dönemlerinde Receb ayında i‘tikâfa girildiğinin izlerine rastlamak mümkündür; Vekî‘, Şurayh’in bu mesele hakkındaki hükmünü kaydeder[182].

Receb’le ilgili yaygın uygulamalalar arasında zekatın bu ayda ödenmesi de vardır. Halbuki bu, inançlarına bağlı âlimler tarafından mekruh kabul edilmektedir[183].

Ehl-i sünnet alimleri Receb’in ortasına[184] ve ilk gününe[185] isabet eden gecelerin gözetilmesi ile ilgili rivâyeti uydurma olarak kabul ederler. Fakat çoğu insanlar yine de bu yaygın kutlamalara sarılmışlardır. ‘Abderî, Receb’in ilk günü kutlamaları ile ilgili adetlerin detaylarından bahsederken halkın bu meyanda farklı boyutlarda şekillenen tatlı türleri hazırladıklarını nakleder.

Onun belirttiğine göre bu yasaklı bir uygulamadır. Çeşitli boyutlarda yapılan tatlılara bakan ve onları yemekten kendisini uzak tutmayan insanlara mahkemede şahitlik yapmaya izin verilmezdi. Eğer bu şekilli tatlılar parçalara bölünecek olsa bile “fazilet ehli insanlar” onları satın almaya musaade etmezdi; çünkü bu tatlılar Şârî tarafından yasaklanan bir tarzda hazırlanmıştır. İnsanlar, özellikle genç ve nişanlı çiftler akrabalarına pahalı hediyeler göderirlerdi. ‘Abderî, Receb’i gözetmede dindar selef ile çağdaş halk arasında şöyle bir çizgi çizer: Dindar olan selef Receb ayında salih amel ve ibadetlerini artırır, amellerin ıslah edildiği bereketli dört haram ayın ilki olan bu aya saygı gösterirlerdi. Çağdaş insanlar ise onu yemek yemede ve dans yapmada yarışarak, pahalı hediyelere para harcayarak kutlamaktadır[186].

Yukarıda zikredilen Regâib namazı, ışıklı camilerde savurganlık içinde îfâ edilmekte; erkekler ve kadınlar camilere doluşmakta, imâmlar da bu namazın kılınışına izin vermektedirler[187].

‘Abderî tarafından Recebin yirmiyedinci gününün arefesi, saygın Mirâc gecesi ile ilgili benzer şu uygulamalar nakledilir:[188] Halk; aydınlatılmış, halıların serili olduğu, yemeklerin getirildiği, insanların yiyip içeceği bir camide toplanır. Mekrûh bir tarzda Kur’an okunur[189], lâ ilâhe illellâh yerine lâ yilâh şeklinde nerede ise kelimelerin anlaşılmadığı bir tarzda zikir yapılır. Camide, bazı insanlar Kur’an okurken diğerleri şiir okuyacak kadar düzensizlik hakimdir. İnsanlar kendilerini rahatlatmak için dışarı çıkarken, Camide ve çevresinde temizliğe riayet etmemektedirler; bazı kadınlar, erkeklerin boşalttığı bizzat caminin içindeki boş kaplara para karşılığında su taşırlar[190]. E. W. Lane Kâhire’de yapılan Receb’in yirmiyedinci gününün, Mirâc gecesi kutlamaları hakkında detayli açıklamalar yapar[191].

Sûfîler ve halkın geneli “Recebîler”[192] adı verilen özel bir abdâl[193] grubunun mevcudiyetine inanırlar.

Lahc ve Ebyân halkı, önceleri hac için Receb ayında yola çıkarlardı[194].

Irâk’ta yaygın Receb ayı uygulamaları Ahmed Hâmid es-Serrâc tarafından kaleme alınmıştır[195].  es-Serrâc’ın verdigi bilgilere göre orada Receb’in Cumartesi günlerine “sebtu’l-benât : kızların Cumartesisi” adını verirler. Bu Cumartesi günlerinde kızlar en güzel elbiselerini giyer, kutsal mezarları ziyarete giderler. Mezarların avlularında, kabre yakın bir yerde oturur, ilgi duydukları konularda sohbet ederler. Bu âdete özellikle büyük şehirlerde riâyet edilir.

“Savmu’l-yetîma: yetim kız orucu” Receb’in son Perşembe’sinde kızlar tarafından tutulan bir oruç uygulamasıdır. Bu oruç, tedavi görmüş ve üvey annesi tarafından eziyete uğramış hasta bir kızın hikayesi ile alakalıdır. Bu kız Receb’in son Perşembe gününü oruç tutmuş ve eğer Allah onu bu sıkıntısından kurtarırsa Receb’in son Perşembe gününü ebedî olarak oruç tutmayı adamış. Gizli bir yerde cerîşa denen basit bir buğday dövmesi yemeği pişirmiş, o günü oruç tutmuş ve namazda Allah’a dua etmiş. Kısa bir zaman sonra oğluna bir gelin arayan sultanın karısı, güzel fakir halli bu kızı beğenmiş ve oğluna eş olarak onu seçmiş. Evlenmişler ve mutlu olmuşlar. Genç kızlar yetime orucu tutma adetine riâyet ederler; gizli bir yerde cerîşa yemeği pişirir ve oruçlarını onunla açarlar. Oruç tutar ve dileklerini yerine getirmesi için Allah’a dua ederler.

Receb’in yirmiyedinci günü, Câferî toplumunda saygı duyulan bir gündür. Bu günde muska ve tılsımlar hazırlanır.

Recebin son Çarşamba gününe Şabiryûn adı verilir. Bu durum, bu günü oruç tutmakla mutlu olan fakir bir oduncunun hikayesi ile bağlantılıdır. Hikâyeye göre, oduncu bir keresinde, çölde bir ağacın altında uyurken üç kuş görmüş: Şahbiryûn, Mâhbiryûn, Esmâbiryûn. Kuşlar ona şöyle demişler: Receb’in son Çarşamba gününü oruç tutarsan ve orucunu arpa ekmeği, susam ve şekerle açarsan, Allah’a dua ederek önüne su dolu bir kap ve ışıklı bir kandil koyarsan, Allah sana bol bir geçim kaynağı ihsan edecek. Öyle yapmış ve gerçekte kısır olan karısı bir çocuk dünyaya getirmiş; kısa bir zaman sonra kendi çocuğu için bakıcı olarak kralın sarayına götürülmüş. Oduncu, kralın bahçesine bahçivan olmuş. Bu mutlu hayat içinde bir yıl geçtikten sonra Receb’in bu gününü oruç tutmayı unutunca başlarına şöyle bir musibet gelmiş: Kralın kızı oduncunun karısının eşliğinde banyo yaparken bir kuş mücevherlerini kapmış. Oduncu ve karısı mücevherleri çalmakla suçlanmış ve hapse atılmış. Habiste iken, Receb ayında kuş hikayesini ve bu ayda oruç tutmayı hatırlamışlar. Oduncu, bu ayın bir gününde, ölmek üzere olan bir adamı kurtarmak için acele ile yürüyen bir adam görmüş; ondan Şabiryûn orucunu açmak için gerekli olan malzemeleri getirmesini istemiş ve ona o adamı iyileştireceğine söz vermiş. Gerçekte malzemeler getirildiğinde oduncu ve karısı oruçtan sonra bu malzemeleri tüketmiş, kabı su ile doldurmuş ve kandili yakmışlar. Hasta adam iyileşmiş ve bir kuş saraya gelerek kralın kızının mücevherlerini gagasında getirmiş. Oduncu ve karısı serbest bırakılmış ve ömürleri sona erinceye kadar mutlu bir hayat yaşamışlar. Irak’ta kadınlar, Receb’in son Çarşamba’sını günün ortasına kadar oruç tutarlar; bu onların inancına göre bereket getirir. Onlar arpa ekmeği, şeker, susam, mum kandili satın alırlar ve ailece öğlen yemeğine otururlar. Oruç tutan kız Şabiryûn hikayesini anlatır.

Philby’nin kaydettiğine göre, Receb’in ilk günü, Saivun’da (Hadramevt) Recebiyye denen yöresel bir tatil günüdür; bu ayda çeşitli yöresel festivaller yapılır. Receb Ayı’nın yeni görüntüsü eski bir topçu sınıfı tarafından ateş yakılarak anons edilir[196]. Şüphesiz bu, Ramazân’la ilgili bazı uygulamaların hatırlatıcısı görünümündedir.

Receb ayı ile ilgili uygulamalar karşısında Ehl-i sünnet âlimlerinin aralıksız mücadelesi tamamen başarılı olamamıştır. Bazıları yaygın inançların baskılarına teslim olmuş ve bu tür uygulamaları güvenilir salih ameller arasında sayarak tasviplerini bazı âdetlere hibe etmişlerdir. O kadar ki Câhiliyye döneminde Receb ayına duyulan saygı bile şerefini korumuş ve çağdaş Müslüman bir âlim tarafından “bir hanîfiyye kalıntısı” olarak takdim edilmiştir[197]. Receb ayı uygulamalarına sertçe karşı çıkan inançlarına oldukça bağlı İbn Teymiyye tipinde âlimler sadece küçük bir grup olarak azınlıkta kalmıştır. Bu uygulamalar, Müslümanların yaygın inanç ve ibadetleninin temel bir parçası olarak varlıklarını sürdürmüş ve günümüze kadar gelmiştir.

***

Çevirenin Notu: Yazar gerçekten ciddi bir araştırma yapmış, ancak hadisleri genelde özel konulu risalelerden, şerhlerden ve ikinci derecede yer alan kaynaklardan almış, birinci el kaynaklardaki yerlerine hiç değinmemiştir. Ayrıca makalenin muhtevası ile ilgili daha pek çok hadisin mevcut olduğunu da belirtmek gerekiyor. Yeni bir çalışma ile, muhtevayı ilgilendiren bütün hadisler kategorize edilerek bir araya getirilebilir; temel hadis eserlerinin konuyu nasıl ele aldıkları ortaya konabilir. Yazar ayrıca içerdiği dokuz temel hadis kaynağında yer alan metinlere ulaşmada son derece önemli olan Batı orijinli Concordance’ı ya hiç kullanmamış, ya da hadis gösteriminde onun metoduna yer vermemiştir. Tercümede büyük oranda bulabildiğimiz hadislerin Concordance marifetiyle temel kaynaklardaki yerlerini de göstermeye çalıştık.

***

Bibliyografya

Abdulğanî en-Nablûsî, Zehâiru’l-mevârîs (Kâhire 1934).

Ahmed b. Hanbel, Musned, nşr. Ahmed. Muh. Şâkir (Kâhire 1949-1956).

Ahmed Hâmid es-Serrâc, Evâbidu’ş-şuhûr (Les Superstitions attachèes aux Mois), Luğatu’l-Arab (1928).

Alî el-Kârî, el-Edeb fî receb, Paris, Millî Kütüphane, Arapça El Yazma, Mecmûa No: 6084.

Alî el-Kârî, Risâletü’l-ehâdîsi’l-mevdû‘a, Paris, Millî Kütüphane, Arapça El Yazma, Mecmûa No: 6084.

el-‘Abderî, el-Madhal (Kâhire 1929).

el-‘Azîzî, es-Sirâcu’l-münîr (Kâhire 1957).

el-Behrânî, el-Hedâiku’n-nâdira fî ahkâmi’l-‘itreti’t-tâhira (Necef 1384 H).

el-Beyhâkî, es-Sunenu’l-kubrâ (Haydarabad 1356 H.).

C. Brockelmann, GAL, S I.

C. Rathjens, Die Pilgerfahrt nach Mekka (Hamburg 1948).

C. Snouck-Hurgronje, Mekka in the Latter Part of the 19th Century, trc. J. H. Monahan (Leyden 1931).

Ca‘fer Mansûr el-Yemen, Te‘vîlu’z-zekât, El Yazma, Leydin, Tasnif No. 1971.

Cemaluddîn el-Kâsimî, Islâhu’l-mesâcid mine’l-bide‘i ve’l-‘evâid (Kâhire 1341 H.).

Cevâd ‘Alî, Tarîhu’l-‘arab kable’l-İslâm (Bağdâd).

el-Câhiz, Kitâbu’l-heyevân,r. Abdusselâm Hârûn, (Kâhire 1965).

el-Cerrâhî, Keşfu’l-hafâ’ ve muzîlu’l-ilbâs (Kâhira 1351 H.).

el-Ceylânî, el-Ğunye li-tâlibi tarîkî’l-hakki azze ve celle (Kâhire 1322 H.).

el-Cumahî, Tabakâtu fuhûli’ş-şu‘arâ,r. Mahmûd Muhammed Şâkir (Kâhire 1952).

ed-Dîrînî, Tahâretu’l-kulûb (Kefru’l-Zeğârâ 1354 H.).

E. W. Lane, The Manners and Customs of the Modern Egyptians (Londra 1954).

Ebû Dâvûd, Sahîhu suneni’l-mustafâ (Kâhire 1348 H.).

Ebû Nu‘aym, Ehbâru İsfahân,r. S. Dedering (Leiden 1931).

Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-kulûb (Kâhire 1932).

Ebû Ubeyd, Garîbu’l-hadîs,r. Muh. ‘Azimuddîn (Haydarabad 1964).

Ebû Şâme, el-Bâ‘is alâ inkâri’l-bida‘i ve’l-hevâdis,r. Muhmûd Fuâd Minkâra et-Terâbulsî (Kâhire 1955).

Ebûl’l-Mehâsin el-Hânefî, el-Mu‘tasar mine’l-muhtasar (Haydarabad 1362 H.).

EI “‘Atîra” md. (Ch. Pellat).

EI, Receb” md. (M. Plessner).

el-Enbârî, Şehu’l-kasâidi’s-sab‘i’t-tivâl,r. Abdusselâm Hârûn, (Kâhire 1963).

el-Esyûtî, el-Kenzu’l-medfûn (Kâhire 1288 H.).

F. Buhl, Das Leben Muhammeds (Heidelberg 1955).

el-Fâkihî, Tarîhu Mekke, El yazma, Leydin, Tasnif No: 463.

el-Fâsî, Şifâu’l-ğarâm (Kâhire 1965).

el-Ferrâ, el-Eyyâm ve’l-leyâlî ve’ş-şuhûr,r. İbrâhim el-İbyârî (Kâhire 1956)

G. E. von Grunebaum, Muhammadan Festivals (New York 1951)

G. E. von Grunebaum, “The Sacred Character of Islamic Cities”, Mèlanges Taha Hüsain,r. Abdurrahman Bedevî, (Kâhire 1962).

el-Gazâlî, İhyâu ‘ulûmi’d-dîn, (Kahîre 1933).

H. Lammens, el-Hicâratü’l-mu’ellehe (Maşrık 1939).

Hamd b. Muh. el-Hattâbî, Me‘âlimu’s-sunen (Haleb 1933).

el-Hâkim, el-Müstedrek (Haydarabad 1342 H.).

el-Halebî, İnsânu’l-‘uyûn (Kâhire 1932).

el-Hatîb el-Bağdâdî, Mûdihu evhâmi’l-cem‘ ve’t-tefrîk (Haydarabad 1960).

el-Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, (Kâhire 1352 H.).

İbn Abdilberr, el-İsti‘âb,r., Alî Muh. el-Bicâvî (Kâhire ts.).

İbn Bâbûyeh, Sevâbu’l-a‘mâl ve ‘ikâbu’l-a’mâl (Tahrân 1385 H.).

İbn Dihye, Fetâvâ İbnu’s-Salâh (Kahire 1348 H., (Haydarabad 1958).

İbn Dureyd, el-İştikâk,r. Abdusselâm Hârûn, (Kâhire 1958).

İbn Hacer, Buluğu’l-merâm,r. Muh. Hâmid el-Fıkkî (Kâhire 1933).

İbn Hacer, Tehzîbu’t-tehzîb (Haydarabad 1326 H.).

İbn Hallikân, Vefeyâtu’l-a’yân,r. Ahmed Ferîd Rifâ‘î (Kâhire ts.).

İbn Hecer el-Heysemî, en-Ni‘metu’l-kubrâ ale’l-âlem bi-mevlidi seyyidi benî Âdem, El yazma (kendi kitaplığımda mevcut).

İbn Kayyim el-Cevziyye, Zâdu’l-me‘âd (Zurkânî şerhinin kenarında).

İbn Kuteybe, el-Meâni’l-kebîr (Haydarabad 1949).

İbn Kuteybe, el-Meânî’l-kebîr, (Abdurrahmân b. Yahyâ el-Yemenî).

İbn Kuteybe, Tefsîru garîbi’l–Kur‘ân,r. Ahmed Sakr (Kâhire 1958).

İbn Mâce, Sunenu’l-Mustafâ (Kâhire 1349 H.).

İbn Mucâvir, Descriptio Arabiae Meridionalis,r. O. Löfgren (Leydin 1951).

İbn Sunnî, A’mâlu’l-yevm ve’l-leyla (Haydarabad 1358 H.).

İbn Zehîra, el-Câmi‘a’l-latîf, fî fadli Makkete ve ehlihâ (Kâhire 1921).

İbn ‘Asâkir, rîh (Tehzîb), nşr. Ahmed ‘Ubeyd (Damascus 1351 H.).

İbnu’d-Deyba, Temyîzu’t-tayyib mine’l-habîs fîmâ yedûru ‘alâ elsineti’n-nâs mine’l-hadîs (Kâhire 1324 H.).

İbnu’l-Arabî, Muhatarâtu’l-ebrâr (Kâhire 1906).

İbnu’l-Cevzî, Kit. el-Mevdû‘ât,r. Abdurrahman Muh. Osman (Kâhire 1966).

İbnu’l-Cevzî, Sıfetu’s-safva (Haydarabad 1355 H.).

İbnu’l-Esîr, Câmi’u'l-usûl min ehâdîsi’r-resûl,r. Muh. Hâmid el-Fikkî (Kâhire 1950).

İbnu’l-Esîr, en-Nihâye,r. et-Tenâhî (Kânire 1963)

J. Goldziher, Muh. Studien (Halle 1890).

J. Goldziher, “Neue Materialien zur Litteratur des Überlieferungwesens bei den Muhammedanern”, ZDMG L (1896).

J. Wellhausen, Reste arabischen Heidentums (Skizzen und Vorarbeiten) (Berlin 1887).

K. Wagtendonk, Fasting in the Koran (Leiden 1968).

Kâsim el-Kaysî, Tarîhu’t-tefsîr (Bağdâd 1966).

el-Kundûzî, Yenâbi‘u’l-mevedda (Necef 1965).

el-Kelâ‘î, el-İktifâ‘ fî meğâzi’l-mustafâ ve’s-selâseti’l-hulefâ‘,r. H. Massè (Cezayır) 1931).

el-Kurtubî, Fevâtu’l-vefeyât,r. Muh. Muhyiddîn Abdulhamîd (Kâhire 1951).

M. Guadefroy-Demombynes, Le Pèlerinage à la Mekke (Paris 1923).

Muh. Abd el-Luknevî, Ikâmetu’l-hucca alâ enne’l-iksâre mine’t-taabudi leyse bi-bit’a,r. Abdulfettâh Ebû Ğudda (Haleb 1966).

Muh. Abdulhayy el-Leknevî, er-Ref‘ ve’t-tekmîl,r. Abdulfettânh Ebû Ğudde (Haleb, ts.).

Muh. b. Fattâl, Ravdatu’l-vâ‘izîn (Necef 1966).

Muh. b. Hasan el-‘Amilî, el-Cevâhiru’s-seniyye fi’l-ehâdisi’l-kudsiyye (Necef 1964) .

Muh. Fuâd Abdulbâkî, el-Lü’lü’ü ve’l-mercân fîmâ’t-tafaka aleyhi’ş-şeyhân (Kâhira 1949).

Müslim, Sahîh (Kâhire 1285 H.).

el-Meclisî, Bihâr, (Tahran 1386 H.).

el-Meclisî, Bihâr, (yeni neşir).

el-Menbicî, Kit. es-semâ‘i ve’r-raks -İbn Teymiyye’nin Mecmû‘atu’r-resâili’l-kubrâ’sında- (Kâhire 1323 H.).

el-Merzûkî, el-Ezmine ve’l-emkine (Haydarabad 1332 H.).

el-Muttakî el-Hindî, Kenzu’l-‘ummâl (Haydarabad 1954).

en-Nebhânî, el-Fethu’l-kebîr (Kâhire 1350 H.)

en-Nevevî, Fetâvâ el-İmâm en-Nevevî (el-mesâilu’l-mensûra),r. Alâuddîn b. el-Attâr (Kahire 1352 H.).

en-Nuveyrî, Nihâyetu’l-ereb (yb. Kâhire 1964).

Philby, Sheba’s Daughters (Londra 1939).

el-Pattanî, Tezkiratu’l-mevdû‘ât (Kâhire 1343 H.).

S. D. Goitein, Studies in Islamic History and Institutions (Leiden 1966).

Sibt İbnu’l,Cevzî, Mir‘âtü’z-zamân, El Yazma Karaçelebi.

es-Sahâvî, el-Mekâsidu’l-hasene fî beyâni kesîrin mine’l-ehâdîsi’l-muştehira,r. Abdullah Muh. es-Sadîk (Kâhire 1956).

es-Sehmî, rihu Curcân (Haydarabad 1950).

es-Semerkândî, Tenbîhu’l-ğâfilîn (Kâhire 1347 H.).

es-Subkî,Tabakâtu’ş-şâfi‘iyyeti’l-kubrâ,r. el-Hilv, et-Tenâhî (Kâhire 1966).

es-Sulemî, Âdâbu’s-suhba (Kudüs 1954).

es-Suyûtî, ed-Durru’l-mensûr (Kâhire 1314 H.).

es-Suyûtî, el-Câmiu’s-sağîr, (Kâhire 1320 H.).

es-Suyûtî, el-Hâvî li’l-fetâvî,r. Muh. Muhyiddîn ‘Abdulhamîd (Kâhire 1959).

es-Suyûtî, el-Leâlî’l-masnûa fî’l-ehâdîsi’l-mevdû’a (Kâhire ts.).

es-Suyûtî, el-Vesâil ilâ musâmereti’l-evâil,r. Esed Teles (Bağdâd 1950).

eş-Şâtıbî, el-Cumân fî ahbâ­ri’z-zamân, El yazma, British Müzesi, Tasnif No. 3008.

eş-Şevkânî, el-Fevâidu’l-mecmû’a fî’l-ehâdîsi’l-mevdûa,r. Abdurrahman el-Muallimî el-Yemenî (Kâhire 1960).

eş-Şevkânî, Neylü’l-evtâr (Kâhire 1347 H.).

el-Mecâlisu’l-mustansiriyya,r. Muh. Kâmil Hüseyn (Kâhire ts.).

Turtûşî, Kit. el-havâdis ve’l-bida‘,r. Muh. et-Tâlibî (Tunus 1959).

et-Tâberî, Tefsîr,r. Mahmûd Muh. Şâkir, No. 20471, No. 20505.

et-Tebrîzî, Mişkâtu’l-mesâbîh (Karaçi).

et-Tirmizî, Sahîh, (Kâhire 1931).

et-Tûsî, Emâlî, (Necef 1964).

el-Vekî‘, Ahbâru’l-kudât,r. Abdulazîz el-Merâğî (Kâhire 1947).

W. Gottschalk, Das Gelübde nach àlterer arabischer Auffassung (Berlin 1919).

W. Robertson Smith, Lectures on Religion of the Semites (Londra 1914)

ez-Zeccâcî, Emâlî (Kâhire 1935).

ez-Zehebî, Mîzânu‘l-i‘tidâl,r. Alî Muh. el-Bicâvî (Kâhire 1963).

ez-Zehebî, Tezkiretu’l-huffâz (Haydarabad 1958).

ez-Zerkeşî, el-İcâbe li-irâdi mâ’stedrekethu ‘Âişe ala’s-sahâbe,r. Saîd el-Afgânî (Damaskus 1939).

ez-Zurkânî, Şerhu ‘ala’l-mevâhibu’l-ledunniyye (Kâhire 1325 H.).

***

M.J. KISTER, “Receb Ayı Allah’ın Ayıdır…”, (Tercüme: Cemal Ağırman), Tasavvuf İlmi ve Araştırma Dergisi, Yıl: 1, Sayı: 3, Nisan, Ankara 2000.

***


**Bu makale M. J. Kister’in daha önceden yayınlanan makalelerinden oluşan Studies in Jahiliyya and Early İslam (Edit. Myriam Rosen – Ayalon, London 1980) adlı kitabın XII. bölümünde, 191-223 sayfaları arasında yer alan “Rajab is The Month of God…” başlıklı makalenin tercümesidir.

***Cumhuriyet Üniversitesi İlâhiyât Fakültesi Hadis ABD Öğretim Üyesi.

[1] Bk. EI, “Receb” md. (M. Plessner); S. D. Goitein, Studies in Islamic History and Institutions (Leiden 1966), s. 92-93; J. Wellhausen, Reste arabischen Heidentums (Skizzen und Vorarbeiten) (Berlin 1887), s. 74, 93; G. E. von Grunebaum, Muhammadan Festivals (New York 1951), s. 36. W. Gottschalk, Das Gelübde nach àlterer arabischer Auffassung (Berlin 1919), s. 106-107; K. Wagtendonk, Fasting in the Koran (Leiden 1968), s. 106; M. Guadefroy-Demombynes, Le Pèlerinage à la Mekke (Paris 1923), IV, 192-198; C. Rathjens, Die Pilgerfahrt nach Mekka (Hamburg 1948), s. 66. [Yukarıdaki kitaplar yazarlarının isimleriyle aktarılmıştır.]

[2] Bk. EI2 “‘Atîra” md. (Ch. Pellat); F. Buhl, Das Leben Muhammeds (Heidelberg 1955), s. 88; (ayrıca bk. age., not 246); el-Enbârî, Şehu’l-kasâidi’s-sab‘i’t-tivâl, nşr. Abdusselâm Hârûn, (Kâhire 1963), s. 294, 484; İbn Kuteybe, el-Meâni’l-kebîr (Haydarabad 1949), I, 67; en-Nuveyrî, Nihâyetu’l-ereb (yb. Kâhire 1964), III, 120; İbn Dureyd, el-İştikâk, nşr. Abdusselâm Hârûn, (Kâhire 1958), s. 280 (hadisin farklı bir versiyonu şöyledir: Her Müslümana her sene bir ‘atîra gerekir; ‘atîra Muharrem ayında kesilen bir [kurbanlık] koyundur. Fakat [Kurban Bayramı] kurban(ı) bunu neshetmiştir [kaldırmıştır]. Burada kutsal ay olarak Muharrem ayı geçmektedir, Receb ayı değil); J. Wellhausen, s. 94, 115-116; W. Gottschalk, s. 119; W. Robertson Smith, Lectures on Religion of the Semites (Londra 1914), s. 227-228; K. Wagtendonk, s. 36; el-Câhiz, Kitâbu’l-heyevân, nşr. Abdusselâm Hârûn, (Kâhire 1965), I, 18.

[Hadisin bir versiyonunda Ebû Dâvûd bu hadisin mensûh olduğunu belirmektedir. Edâhî 1. Hadisin bu versiyonu için ayrıca bk. Tirmizî, Adâhî 18; Nesâî, Fera‘ 1; İbn Mâce, Edâhî 2; Ahmed b. Hanbel, IV, 215, V, 76. (çev)].

[3] Bk. J. Wellhausen, s. 94; el-Ferrâ, el-Eyyâm ve’l-leyâlî ve’ş-şuhûr, nşr. İbrâhim el-İbyârî (Kâhire 1956), s. 12-13; el-Merzûkî, el-Ezmine ve’l-emkine (Haydarabad 1332 H.), I, 282, 90, 278; el-Cumahî, Tabakâtu fuhûli’ş-şu‘arâ, nşr. Mahmûd Muhammed Şâkir (Kâhire 1952), s. 61; Lisânu’l-‘Arab, “smm, nsl, rcb” mdl.; Turtûşî, Kit. el-havâdis ve’l-bida‘, nşr. Muh. et-Tâlibî (Tunus 1959), s. 123, 125; ‘Alî el-Kârî, el-Edeb fî receb, Paris, Millî Kütüphane, Arapça El Yazma, Mecmûa No: 6084, vr. 65a

“Receb ayına el-asamm [sağır] deniyor, çünkü o ayda ‘Vah kavmim!‘ ve ‘Yetişin, baskın var!‘ gibi imdat çağırıları duyulmuyor; ve yine o ayın ne sabahında ve ne de akşamında silah sesleri duyulmuyor”; İbn Kuteybe, Tefsîru garîbi’l–Kur‘ân, nşr. Ahmed Sakr (Kâhire 1958), s. 185. [Ahmed b. Hanbel, V, 512'de yer alan bir ha­diste "şehru'llahi'l-esamm: Allah'ın sağır ayı" olarak Zilhicce ayı zikredilmektedir. Hadiste bu ayda Cahiliyye döneminde kan dökmenin, mal ve ırza dokunmanın ya­sak olduğuna, bu aya hürmeten dokunulmadığına işaret edilmektedir. (çev.)]

[4] Bk. S. D. Goitein, s. 92, 93; K. Wagtendonk, s. 117, 120-122.

[5] Bk. el-Kelâ‘î, el-İktifâ‘ fî meğâzi’l-mustafâ ve’s-selâseti’l-hulefâ‘, nşr. H. Massè (Cezayır) 1931), I. 123-124; el-Ceylânî, el-Ğunye li-tâlibi tarîkî’l-hakki azze ve celle (Kâhire 1322 H.), I, 196.

[6] Ahmed b. Hanbel, Musned, nşr. Ahmed. Muh. Şâkir (Kâhire 1949-1956), XII, 104, No. 7135 ve XIV, 171, No. 7737; es-Suyûtî, el-Câmiu’s-sağîr, (Kâhire 1320 H.), II, 202; L ‘A, “fr‘” md.; krş. W. Robertson Smith, s. 227, not 3, ve s. 462-465; eş-Şevkânî, Neylü’l-evtâr (Kâhire 1347 H.), V, 119; Ebûl’l-Mehâsin el-Hânefî, el-Mu‘tasar mine’l-muhtasar (Haydarabad 1362 H.), I, 274; Ebû Dâvûd, Sahîhu suneni’l-mustafâ (Kâhire 1348 H.), II, 8; el-Hâkim, el-Müstedrek (Haydarabad 1342 H.), IV, 236; el-Muttakî el-Hindî, Kenzu’l-‘ummâl (Haydarabad 1954), V, 48, No. 428; et-Tirmizî, Sahîh, (Kâhire 1931), VI, 311-312; Müslim, Sahîh (Kâhire 1285 H.), II, 159; el-‘Azîzî, es-Sirâcu’l-münîr (Kâhire 1957), III, 473, vd.; et-Tebrîzî, Mişkâtu’l-mesâbîh (Karaçi), s. 129. [Buhârî, Akîka 3, 4; Müslim, Edâhî 38; Ebû Dâvûd, Edâhî 19; Tirmizî, Edâhî 15; Nesâî, Fer‘ 1; İbn Mâce, Zebâih 2; Dârîmî, Edâhî, 8; Ahmed b. Hanbel, II, 239, 279, 490 (çev.)].

[7] Hakkında bilgi için bk. ez-Zehebî, Mîzânu‘l-i‘tidâl, nşr. Alî Muh. el-Bicâvî (Kâhire 1963), III, 263-268, No. 6383; İbn Hacer, Tehzîbu’t-tehzîb (Haydarabad 1326 H.), VIII, 48-55, No. 80.

[8] Nesâî, Fera‘ 1; Ahmed b. Hanbel, III, 485. (çev.)

[9] Nesâî, Fera‘ 1; Ahmed b. Hanbel, II, 409. (çev.)

[10] Ahmed b. Hanbel, XI, 4-7, No. 6713; eş-Şevkânî, Neyl, V, 119; es-Suyûtî, el-Câmi‘u’s-sağîr, II, 67; el-Muttakî el-Hindî, V, 48, No. 427; el-Azîzî, II, 467, vd.

[11] Hakkında bilgi için bk. İbn Abdilberr, el-İsti‘âb, nşr., Alî Muh. el-Bicâvî (Kâhire ts.), s. 1467, No. 2534; İbn Hacer, Tehzîb, X, 78; agm., el-İsâbe, VI, 72, No. 7842.

[12] Bazı rivayetlerde “adhât” şeklindedir.

[13] İbn Hacer, el-İsâbe, VI, 72; Ebû Nu‘aym, Ehbâru İsfahân, nşr. S. Dedering (Leiden 1931) I, 73; Şevkânî, Neyl, V, 117; L ‘A, “atr” md.; Ebû’l-Mehâsin el-Hanefî, I, 274; Abdulğanî en-Nablûsî, Zehâiru’l-mevârîs (Kâhire 1934), III, 95; es-Suyûtî, el-Câmi’u's-sağîr, II, 60 [Hadisin başka bir versiyonu için bk.

  Ebû âvûd, Edâhî 1;Tirmizî, Edâhî 18; Nesâî, Fera‘ 1; İbn Mâce, Edâhî 2; Ahmed b. Hanbel, IV, 215, V, 76. (çev)] (az farklı bir versiyonla: “Her ev halkının her Receb ayında bir koyun ve her Kurban Bayramı’nda da bir koyun kurban etmesi gerekir”); el-Muttakî el-Hindî, V, 48, No. 429 ve V, 57, No. 500-502; el-Beyhâkî, es-Sunenu’l-kubrâ (Haydarabad 1356 H.), IX, 260; Müslim, II, 159; Ebû Dâvûd, II, 2; İbnu’l-Esîr, en-Nihâye, nşr. et-Tenâhî (Kânire 1963), III, 178: (“Her müslümana bir Kurbah bayrımı kurbanı ve bir de ‘atîra kurbanı gerekir”); İbnu’l-Esîr, Câmi’u'l-usûl min ehâdîsi’r-resûl, nşr. Muh. Hâmid el-Fikkî (Kâhire 1950), IV, 121, No. 1624.

[14] Ebû Ubeyd, Garîbu’l-hadîs, nşr. Muh. ‘Azimuddîn (Haydarabad 1964), I, 194-195; L ‘A, “atr” md. (Ebû Ubeyd’in görüşü farklı olarak kaydedilir. Birinci hadis daha sahihtir ); ayrıca nâşirin İbnu’l-Esîr’in Cêmi’u'l-usûl’ deki notuna bk. IV, 122 (Ebû Ubeyde, “lâ fara‘a…” hadisinin, “alâ ehli külli beytin…” hadisini neshet­tiğini belirtir.)

[15] Hamd b. Muh. el-Hattâbî, Me‘âlimu’s-sunen (Haleb 1933), II, 226. [Ebû Dâvûd, Edâhî 1. (çev.)]

[16] Ay. (“‘Atîra, Receb ayında kurban edilen bir koyundur’ hadisi, ‘atîrayi açıklamaktadır; bu ‘dinin hükmüne uygundur’ hadisinin mânâsına benzemektedir [metinde: "et-te­deyyuni" şeklindedir]); L‘A, “atr” md.’inde (doğrusu: ed-dîni: şeklindedir); İbnu’l-Esîr, en-Nihâye, III, 178′de de (doğrusu: ed-dîni: şeklindedir).

[17] Krş. İbnu’l-Esîr, Câmîu’l-usûl, IV, 122, Not. 1 : Hattâbî şöyle der: Bu hadisin isnâdı zayiftır; Ebû Ramla mechûl bir kişidir, hakkında bilgimiz yoktur.

[18] el-Beyhâkî, IX, 262 vd.; Tirmizî, VI, 312 (İbnu’l-Arabî’nin şerhinden naklen).

[19] Bk. İbn Abdilberr, s. 1657, No. 2952; İbn Hacer, el-İsâbe, VI, 8, No. 7549.

[20] el-Hatîb el-Bağdâdî, Mûdihu evhâmi’l-cem‘ ve’t-tefrîk (Haydarabad 1960), II, 333, No. 177 (“Biz Receb ayında kurban keserdık” ); Ebû’l-Mehâsin el-Hanefî, I, 274; el-Beyhâkî, IX, 312; eş-Şevkânî, Neyl, V, 118; Müslim, II, 159 (Nevevî şerhinde). [Ayrıca bk. Nesâî, Fera‘ 3. (çev.)]

[21] Bk. İbn Hacer, Tehzîb, XI, 131, No. 212.

[22] el-Beyhâkî, IX, 312.

[23] Ebû’l-Mehâsin el-Hanefî, I, 274; ayrıca bk. İbnu’l-Esîr, Câmîu’l-usûl, IV, 122, Not. 1 : İbn Sîrîn ilim ehli arasında Receb ayında ‘atîre kesenlerdendir; ayrıca ‘atîre hakkında bazı şeyler naklederdi de onları mensûh görmezdi.

[24] Hakkında bilgi için bk. İbn Abdilberr, s. 294, No. 417; İbn Hacer, el-İsâbe, I, 298, No. 1454; agm.,Tehzîb, II, 151, No. 257.

[25] el-Hâkim, IV, 232; İbn Sa‘d, Tabakât, (Beyrut 1958), VII, 64; el-Muttakî el-Hindî, V, 48, No. 430; Ebû’l-Mehâsin el-Hanefî, I, 257; eş-Şevkânî, Neyl, V, 118; Müslim, II, 159 (Nevevî şerhinde). [Nesâî, Fera‘ 1; Ahmed b. Hanbel, III, 485. (çev.)]

[26] Hakkında bilgi için bk. İbn Abdilberr, s. 1523, No. 2652; İbn Hacer, el-İsâbe, VI, 231, No. 8674, Tehzîb, X, 417, No. 751.

[27] el-Hâkim, IV, 235; Ebû Dâvûd, II, 8; Müslim, II, 159 (Nevevî şerhinde); Ebû’l-Mehâsin el-Hanefî, I, 274; el-Muttakî el-Hindî, V, 56, No. 490 (krş. age., V, 57, No. 499); eş-Şevkânî, Neyl, V, 118; el-Azîzî, I, 189. [Ebû Dâvûd, Edâhî 19; Nesâî, Fera‘ 2, 3; İbn Mâce, Zebâih 2; Ahme b. Hanbel, V, 75, 76. (çev.)]

[28] Ebû’l-Mehâsin el-Hanefî, I, 274-275 vd.; ayrıca bk. el-Azîzî, I, 189.

[29] el-Beyhâkî, IX, 313; eş-Şevkânî, Neyl, V, 119; ayrıca bk. İbnu’l-Esîr, Câmîu’l-usûl, IV, 122, Not. 1: Hadislerin arasını cem etmek için “fara‘a de vâcib değil­dir, ‘atîra de vâcib değildir” denilmiştir.

[30] el-Azîzî, I, 189, satır 9, dip nottan; Müslim, II, 159 (Nevevî şerhinde); el-Beyhâkî’den naklen İbnu’l-Esîr, Câmîu’l-usûl, IV, 122′de Mihnef b. Suleym’ın rivâyetini açıklayarak şöyle demektedir: -Şayet hadis sahih ise- hadiste, ‘atire nin müstehab olduğu kastedilmiştir; çünkü hadis fara‘a ile ‘atîre’yi cemetmiştir; ‘atîre icmâ ile vacib değildir.

[31] Bk. İbnu’l-Esîr, Câmîu’l-usûl, IV, 122, Not. 1: Yahsubî şöyle demektedir: Bazı selef âlimler, ‘atîrenin eski hükmü üzere bırakıldığını söylemişlerdir.

[32] H. Lammens, el-Hicâratü’l-mu’ellehe (Maşrık 1939), s. 97.

[33] Cevâd ‘Alî, Tarîhu’l-‘arab kable’l-İslâm (Bağdâd), V, 238.

[34] Ayrıca bk. el-Beyhâkî, III, 4, IV, 291 orada “Allah’ın ayı” olarak Muharrem ayı zikredilmektedir: (Ramazân ayından sonra en faziletli oruç, Muharrem dedikleri Allah’ın ayında tutulan oruçtur); Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-kulûb (Kâhire 1932), I, 111, satır 7; İbn Mâce, Sunenu’l-Mustafâ (Kâhire 1349 H.), I. 530, vd. (ayrıca bk. age., Muh. b. Abdulhâdî el-Hanefî şerhi). [Ayrıca bk. Müslim, Sıyâm 202, 203. (çev.)]

[35] Ayrıca bk. el-Beyhâkî, III, 4, IV, 291 orada “Allah’ın ayı” olarak Muharrem ayı zikredilmektedir: (Ramazân ayından sonra en faziletli oruç, Muharrem dedikleri Allah’ın ayında tutulan oruçtur); Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-kulûb (Kâhire 1932), I, 111, satır 7; İbn Mâce, Sunenu’l-Mustafâ (Kâhire 1349 H.), I. 530, vd. (ayrıca bk. age., Muh. b. Abdulhâdî el-Hanefî şerhi). [Ayrıca bk. Müslim, Sıyâm 202, 203. (çev.)]

[36]Ahmed b. Hanbel, V, 412′de “Şehrullahi’l-esamm” olarak “Zilhicce”den bahsedilmektedir. (çev.)

[37] Bk. İbn Bâbûyeh, Sevâbu’l-a‘mâl ve ‘ikâbu’l-a’mâl (Tahrân 1385 H.), s. 52.

[38] Bk. Zehebî, Mîzânu’l-i‘tidâl, I, 78, No. 272.

[39] Bk. Zehebî, III, 331, No. 6645.

[40] İbn Hacer, Tebyînu’l-‘aceb, s. 14.

[41] Age., s. 29.

[42] Bk. Muh. b. Fattâl, Ravdatu’l-vâ‘izîn (Necef 1966), s. 396; İbn Bâbûyeh, Sevâbu’l-a‘mâl, s. 52.

[43] G. E. von Grunebaum, “The Sacred Character of Islamic Cities”, Mèlanges Taha Hüsain, nşr. Abdurrahman Bedevî, (Kâhire 1962, s. 26-27.

[44] ez-Zurkânî, Şerhu ‘ala’l-mevâhibu’l-ledunniyye (Kâhire 1325 H.), I. 131, satır 4; İbn Hecer el-Heysemî, en-Ni‘metu’l-kubrâ ale’l-âlem bi-mevlidi seyyidi benî Âdem, El yazma (kendi kitaplığımda mevcut), vr. 19a, satır 1.

[45] ez-Zurkânî, age., I. 132, satır 19 (‘Abderî’nin Madhal’inden naklen); ayrıca bk. İbn Hecer el-Heysemî, en-Ni‘metu’l-kubrâ, vr., 19a, satır 3-6; el-Meclisî, Bihâru’l-en­vâr, XX, 113, satır 25 (taşbasma neşri); ayrıca krş. es-Suyûtî, el-Hâvî, I, 305 vd.

[46] İbn Hecer el-Heysemî, en-Ni‘metu’l-kubrâ, vr., 12b; eş-Şâtıbî, el-Cumân fî ahbâ­ri’z-zamân, El yazma, British Müzesi, Tasnif No. 3008, vr. 48a.

[47] el-Halebî, İnsânu’l-‘uyûn (Kâhire 1932), I, 68; ez-Zurkânî, age., I. 105, satır 10.

[48] es-Suyûtî, ed-Durru’l-mensûr (Kâhire 1314 H.), II, 235 vd.; İbn Kayyim el-Cevziyye, Zâdu’l-me‘âd (Zurkânî şerhinin kenarında, I, 58); İbnu’l-Cevzî, Sıfetu’s-safva (Haydarabad 1355 H.), I, 27; el-Gazâlî, İhyâu ‘ulûmi’d-dîn, (Kahîre 1933), I, 328.

[49] İbn Bâbûyeh, Sevâbu’l-a‘mâl, s. 57; et-Tûsî, Emâlî, (Necef 1964), I, 44; el-Behrânî, el-Hedâiku’n-nâdira fî ahkâmi’l-‘itreti’t-tâhira (Necef 1384 H.), XIII, 362-363; el-Meclisî (Tahran 1386 H.), XVIII, 189.

[50] ez-Zurkânî, age., I. 306, 308; el-‘Abderî, el-Madhal (Kâhire 1929), I, 294, satır 10; bk. ed-Dîrînî, Tahâretu’l-kulûb (Kefru’l-Zeğârâ 1354 H.), s. 93, satır 11; EI, “Mirâc” md.; Ebû Tâlib el-Mekkî, I, 93; el-Gazzâlî, I, 328; ‘Alî el-Kârî, el-Edeb, vr. 66a.

[51] el-Kundûzî, Yenâbi‘u’l-mevedda (Necef 1965), s. 16.

[52] ed-Dîrînî, age., s. 93.

[53] es-Sehmî, Târihu Curcân (Haydarabad 1950), s. 184; es-Sahâvî, el-Mekâsidu’l-hasene fî beyâni kesîrin mine’l-ehâdîsi’l-muştehira, nşr. Abdullah Muh. es-Sadîk (Kâhire 1956), s. 224, No. 510; el-Cerrâhî, Keşfu’l-hafâ’ ve muzîlu’l-ilbâs (Kâhira 1351 H.), I, 423, No. 1358; Suyûtî, el-Câmiu’s-sağîr, II, 21 vd.; İbn Hacer, Tebyînu’l- ‘aceb, s. 10 vd.; el-Ceylânî, I, 200; eş-Şevkânî, el-Fevâidu’l-mecmû’a fî’l-ehâdîsi’l-mevdûa, nşr. Abdurrahman el-Muallimî el-Yemenî (Kâhire 1960), s. 439 vd.; agm., Neyl, IV, 210; İbn Bâbûyeh, s. 52; el-Pattanî, Tezkiratu’l-mevdû‘ât (Kâhire 1343 H.), s. 116 vd.; ayrıca “Şabân benim ayımdır Ramazân Allah’ın ayıdır…” şeklinde farklı bir rivayet için bk. el-Cerrhahî, Keşf‘, II, 9, No. 1551 ve İbn Bâbûyeh, Emâlî, s. 13; yine ayrıca bk. ‘Alî el-Kârî, el-Edeb, vr. 65a vd.; agm., Risâletü’l-ehâdîsi’l-mevdû‘a, vr. 61a.

[54] İbn Hacer, Tebyînu’l- ‘aceb, s. 13.

[55] Nûh’un Câmi‘’ si için bk. : ez-Zehebî, Mîzânu’l-i‘tidâl, IV, 279, No. 9143.

[56] ed-Durru’l-mensûr, III, 236 vd.; (ayrıca Suyûtî’nin tefsirlerindeki zayıf ve uy­durma rivayetler için bk. Kâsim el-Kaysî, Tarîhu’t-tefsîr (Bağdâd 1966), s. 132).

[57] el-Behrânî, XIII, 381 vd.; krş. Ca‘fer Mansûr el-Yemen, Te‘vîlu’z-zekât, El Yazma, Leydin, Tasnif No. 1971, vr. 38a: (“Receb Allah’ın ayı, Şabân benim ayım, Ramazan da Alî’nin ayıdır”.)

[58] es-Semerkândî, Tenbîhu’l-ğâfilîn (Kâhire 1347 H.), s. 116; İbn Hacer, Tebyînu’l- ‘aceb, s. 14; el-Pattanî, Tezkiratu’l-mevdâ‘ât, s. 116 vd.; es-Sehâvî, s. 299, No. 740; İbnu’d-Deyba, Temyîzu’t-tayyib mine’l-habîs fîmâ yedûru ‘alâ elsineti’n-nâs mine’l-hadîs (Kâhire 1324 H.), s. 137; eş-Şevkânî, el-Fevâid, s. 440 vd.; ayrıca şöyle ilginç bir Şi‘î rivâyet için bk. el-Meclisî, Bihâr, XXXVII, 53 (yeni neşir) : “Muhammed, ümmeti arasında diğer aylara nisbetle Ramazân ayı gibidir; Muhammed’in âli [aile fertleri], ümmeti arasında diğer aylara nisbetle Şabân ayı gibidir; Alî, Muhammed’in âli arasında Şabân’ın en iyi günleri gibidir, mesela Şabân’ın onbeşinci günü gibi. Muhammed’in ailesinden olup ona inananlar, Şabân’a nisbetle Receb ayı gibidirler”.

[59] Krş. J. Goldziher, “Neue Materialien zur Litteratur des Überlieferungwesens bei den Muhammedanern”, ZDMG L (1896), s. 482: “Teologlar nadir bir cüretle ka­rar vermek mecburiyetinde kaldıkları durumlarda kendi özel görüşlerinin peygam­berin sözlerine uygun olduğunu veya mensub oldukları kendi ekollerinin Peygamber’in izindeki ekol olduğunu ifade ederler. Bunlar, İslâm cemaatının ta­nınmış kişilerini uzun süre takip edenler olarak tanınmış, büyük bir otorite ka­zanmak için de Peygambere dayanmışlardır.”

[60] el-Ceylânî, I, 200; es-Suyûtî, el-Câmiu’s-sağîr, I, 91, vd.; el-‘Azîzî, I, 513; ez-Zehebî, Mîzânu’l-i‘tidâl, IV, 189, No. 8797; el-Behrânî, XIII, 381; İbn Bâbûyeh, s. 52; İbn Hacer, Tebyînu’l-‘aceb, s. 5-8; Muh. b. Fattâl, s. 401; el-Muttakî el-Hindî, VIII, 360, No. 2646; ez-Zurkânî, VIII, 128; et-Turtûşî, s. 125; ‘Alî el-Kârî, el-Edeb, vr. 65a; es-Suyûtî, el-Hâvî li’l-fetâvî, nşr. Muh. Muhyiddîn ‘Abdulhamîd (Kâhire 1959), I, 145; ayrıca krş. el-Esyûtî, el-Kenzu’l-medfûn (Kâhire 1288 H.), s. 74.

[61] İbn ‘Asâkir, Târîh (Tehzîb), nşr. Ahmed ‘Ubeyd (Damascus 1351 H.), VII, 137; el-‘Azîzî, I, 513; es-Suyûtî, ed-Durru’l-mensûr, III, 235; el-Muttakî el-Hindî, VIII, 409, No. 2967-2968; ed-Dîrînî, s. 93, satır 3; ez-Zurkânî, VIII, 128; Ebû Şâme, el-Bâ‘is alâ inkâri’l-bida‘i ve’l-hevâdis, nşr. Muhmûd Fuâd Minkâra et-Terâbulsî (Kâhire 1955), s. 55.

[62] el-Ceylânî, I, 197; İbn Hacer, Tebyînu’l-‘aceb, s. 17; es-Suyûtî, ed-Durru’l-men­sûr, III, 235; eş-Şevkânî, el-Fevâid, s. 440, satır 12; ‘Alî el-Kârî, el-Edeb, vr. 65a.

[63] İbn Hacer, Tebyînu’l-‘aceb, s. 17.

[64] el-Ceylânî, I, 196, vd.

[65] Age. I, 197.

[66] İbn Hacer, Tebyînu’l-‘aceb, s. 28; el-Ceylânî, I, 205.

[67] İbn Hacer, Tebyînu’l-‘aceb, s. 27; es-Suyûtî, ed-Durru’l-mensûr, III, 235, vd.; el-Ceylânî, I, 205; ‘Alî el-Kârî, el-Edeb, vr. 65a.

[68] İbn Hacer, Tebyînu’l-‘aceb, s. 28.

[69] el-Ceylânî, I, 205.

[70] K. Waktendonk, s. 117-118.

[71] et-Tâberî, Tefsîr, nşr. Mahmûd Muh. Şâkir, XVI, 479, No. 20471 ve s. 489, No. 20505.

[72] el-Ceylânî, I, 201.

[73] el-Behrânî, XIII, 381; es-Suyûtî, el-Leâlî’l-masnûa fî’l-ehâdîsi’l-mevdû’a (Kâhire ts.), II, 115; bk. İbn Hacer, Tebyînu’l-‘aceb, s. 23.

[74] el-Muttakî el-Hindî, VIII, 360, No. 2967-2648.

[75] Age., VIII, 360, No. 2647; es-Suyûtî, el-Câmiu’s-sağîr, II, 45; el-‘Azîzî, II, 391.

[76] el-Ceylânî, I, 201, vd.

[77] Bk. İbnu’l-Cevzî, Kit. el-Mevdû‘ât, nşr. Abdurrahman Muh. Osman (Kâhire 1966), II, 206-207.

[78] el-Ceylânî, I, 202; Ebû Tâlib il-Mekkî, I, 93; el-Gazâlî, I, 328.

[79] el-Ceylânî, I, 202.

[80] Age., I, 204.

[81] “Yevmen ” kelimesi İbnu’l-Cevzî’nin Mevzûât’ ı ve Suyûtî’nin Leâlî’ sinda hazfedilmiştir.

[82] Krş. Muh. b. Hasan el-‘Amilî, el-Cevâhiru’s-seniyye fi’l-ehâdisi’l-kudsiyye (Necef 1964), s. 140.

[83] İbnu’l-Cevzî’nin Mevzûât’ ı ve Suyûtî’nin Leâlî’ sinda beş günün mükâfatı zikre­dilmemiştir.

[84] Şu eserlerde rivâyet burada sona eriyor: İbnu’l-Cevzî, Mevzûât, II, 206, İbn Hacer, Tebyînu’l-‘aceb, s. 12, es-Suyûtî, Leâlî, II, 115, satır 2 (fakat Ceylânî, Ğunya, I, 198′de şöyle bir ziyade vardır: (“Yanından geçen her mu­karreb melek ve her gönderilmiş peygamber, ona ‘ne mutlu sana, sen emîn olan­lardansın’ diyerek geçer” ); Ceylânî’nin Ğunye’sinde rivâyetin devamında farklı ifade­ler yer alır: Başka bir ifadede ‘onbeş’e şu zi­yade vardır…; İbn Hacer, Tebyînu’l-‘aceb, s. 12, vd.

[85] Tutulan on gün orucun mükafatı için yukarıya bak.

[86] el-Ceylânî, I, 198-199; es-Suyûtî, el-Leâlî, II, 114-115; İbn Hacer, Tebyînu’l-‘aceb, s. 10-12, 29-30; krş. İbn Bâbûyeh, s. 52-57 vd. (Receb’in otuzuna kadar de­vam ediyor); Muh. b. Fattâl, 396-400 (Receb’in otuzuna kadar devam ediyor); bk. es-Sehmî, s. 56 vd., 302 vd.

[87] J. Goldziher, Muh. Studien (Halle 1890), II, 160; el-Behrânî, XIII, 400; ez-Zeccâcî, Emâlî (Kâhire 1935), s. 134.

[88] el-Behrânî, XIII, 401 (Recebin birinci ve onbeşinci günü orucunun mükafatı hak­kında ayrıca bk. age., s. 381, 396).

[89] Bk. K. Waktendonk, s. 121.

[90] İbn Mâce, I. 531 (“Peygamber (s.a.) Receb orucunu yasakladı.” ); eş-Şevkânî, Neyl, IV, 210; krş. Receb ayının tamamını oruç tutma­nın yasak edildiğine dair: Ahmed b. Hanbel, I, 231, no. 181; Turtûşî, s. 130; el-Hatîb el-Bağdâdî, II, 227; K. Waktendonk, s. 121 (ve not 4)

[91] İbn Hacer, Tebyînu’l-‘aceb, s. 33; ez-Zehebî, Mizânu’l-i’tidâl, II, 104, No. 3015.

[92] Bk. İbn Hacer, Tehzîb, III, 193, No. 370; ez-Zehebî, Mizân, II, 12, No. 2631.

[93] Bk. İbn Hacer, Tehzîb, III, 417, No. 764.

[94] İbn Hacer, Tebyînu’l-‘aceb, s. 31 vd.-32 vd.; eş-Şevkânî, Neyl, IV, 210 satır 8 dn’dan.

[95] Tabakâtu’ş-şâfi‘iyyeti’l-kubrâ, nşr. el-Hilv, et-Tenâhî (Kâhire 1966), IV, 12-13.

[96] Aşağıya bak.

[97] eş-Şevkânî, Neyl, IV, 209-210.

[98] ez-Zurkânî, VIII, 124-125.

[99] Age., VIII, 126; ayrıca bk. eş-Şevkânî, Neyl, IV, 210 vd.; el-Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, III, 192.

[100]ez-Zurkânî, VIII, 126. Bu rivâyet İbn Hacer tarafından şöyle bir hikaye ile nakle­dilmiştir: “Bir kadın Hz. ‘Aişe’nin evine girer ve Receb ayında oruç tuttuğunu söyler. Buna karşılık Hz. ‘Aişe ona şöyle der: ‘Şabân ayında oruç tut, çünkü fazi­let Şabân ayında tutulan oruçtadır.‘” Daha sonra Hz. ‘Aişe yukarıda geçen Hz. Peygamber’in sözünü nakleder. Bk. İbn Hacer, Tebyînu’l-‘aceb, s. 33.

[101]ez-Zurkânî, VIII, 127.

[102]es-Sirâcu’l-munîr, II, 391-392.

[103]Bk. ez-Zehebî, Tezkiretu’l-huffâz, IV, 1430, No. 1141.

[104]Bu fetvâ için bk. Fetâvâ İbnu’s-Salâh (Kahire 1348 H.), s. 21.

[105]Bk. el-Kutubî, Fevâtu’l-vefeyât, nşr. Muh. Muhyiddîn Abdulhamîd (Kâhire 1951), I, 594, No. 234.

[106] Bk. C. Brockelmann, GAL, S I, 566.

[107] “Salâtü’r-râğibîne” ifadesi ile burada şüphesiz Regâib namazı kastedilmiştir.

[108] Ebû Şâme, s. 55, 57.

[109] Bk. İbn Hallikân, Vefeyâtu’l-a’yân, nşr. Ahmed Ferîd Rifâ‘î (Kâhire ts.) VI, 127-136.

[110] et-Turtûşî, s. 128; İbn Hacer, Tebyînu’l-‘aceb, s. 32. [Bu manada Hz. Aişe'den (rh) gelen rivayetler için bk. Müslim, Sıyâm 174, 176; Tirmizî, Savm 57; Nesâî, Sıyâm 35, 70; İbn Mâce, Sıyâm 30; Ahmed b. Hanbel, III, 159, 252, VI, 39, 228. (çev.)]

[111] ez-Zurkânî, VIII, 127; ayrıca bk. el-Azîzî, II, 392, satır 23 (Nevevî’nin görüşü).

[112] Muh. Fuâd Abdulbâkî, el-Lü’lü’ü ve’l-mercân fîmâ’t-tafaka aleyhi’ş-şeyhân (Kâhira 1949), II, 22 vd., No. 711; İbn Hacer, Buluğu’l-merâm, nşr. Muh. Hâmid el-Fıkkî (Kâhire 1933), s. 137, No. 701. [Müslim, Sıyâm 176. (çev.)]

[113] el-Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, (Kâhire 1352 H.), III, 192; ayrıca bk. age: “Şabân ve Ramazân’ı birbirine ekleyerek oruç tutardı”. [Ümmü Seleme'den (rh.) "Resûlüllah (s.a.) Şaban ve Ramazan ayı dışında peş peşe iki ayı oruç tuttuğunu görmedim"; Tirmizî, Savm 37; ayrıca bk. Müslim, Sıyâm 176. Aişe'den (rh.) "...Şaban ayının tamamını oruç tutardı. Onda orucu pek az bırakırdı." Müslim, Sıyâm 176. (çev.)]

[114] el-Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, III, 191; İbn Hacer, Tebyînu’l-‘aceb, s. 9 vd.

[115] “Münker” in tanımı için bk. Muh. Abdulhayy el-Leknevî, er-Ref‘ ve’t-tekmîl, nşr. Abdulfettânh Ebû Ğudde (Haleb, ts.) s. 92-99.

[116] Bk. Zehebî, Mizânu’l-i‘tidâl, IV, 488, No. 9877.

[117] İbn Hacer, Tebyînu’l-‘aceb, s. 10, satır 1.

[118] et-Turtûşî, s. 128.

[119] eş-Şevkânî, Neyl, IV, 210 (Buradaki rivâyet İbn Şeybe’nin Musannef’ inden alınmıştır. Wagtendonk’un [s. 121, not 3] “bunlar belli bir zaman sonra mey­dana gelmiş rivâyetlerdir” şeklindeki sözü asla kabul edilemez.); et-Turtûşî, s. 129; İbn Hacer, Tebyînu’l-‘aceb, s. 32, el-Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, III, 191; Cemaluddîn el-Kâsimî, Islâhu’l-mesâcid mine’l-bide‘i ve’l-‘evâid (Kâhire 1341 H.), s. 76-77; el-Muttakî el-Hindî, VIII, 409, No. 2966; Ebû Şâme, s. 38; el-Menbicî, Kit. es-semâ‘i ve’r-raks -İbn Teymiyye’nin Mecmû‘atu’r-resâili’l-kubrâ’­sında- (Kâhire 1323 H.), II, 369 vd.

[120] et-Turtûşî, s. 129.

[121] Age., s. 129.

[122] Age., s. 129; el-Kâsimî, s. 77; Ebû Şâme, s. 38.

[123] et-Turtûşî, s. 129-130 vd.

[124] Age., s. 130-131 vd.; İbn Hacer, Tebyînu’l-‘aceb, s. 34-35; el-Kâsimî, s. 77-78; Ebû Şâme, s. 38 (et-Turtûşî’den naklen).

[125] Bk. Zehebî, Tezkiretu’l-huffâz (Haydarabad 1958), IV, 1420, No. 1136.

[126] el-Azîzî, II, 391, satır 6 dip nottan; yukarıya bk.

[127]Ebû Şâme, s. 37.

[128]Age., s. 38.

[129]Age., s. 55.

[130]Bk. Zehebî, Mizânu’l-i‘tidâl, IV, 209, No. 8888.

[131]Bk. Zehebî, Mizânu’l-i‘tidâl, III, 520, No. 7404.

[132]Bk. İbn Sunnî, A’mâlu’l-yevm ve’l-leyla (Haydarabad 1358 H.), s. 178; es-Suyûtî, el-Câmiu’s-sağîr, II, 105; el-Hatîb el-Bağdâdî, Mûdihu evhâm, II, 473; el-Cerrâhî, I, 186, No. 554; Alî el-Kârî, el-Edeb, vr. 65a, vd.; el-Meclisî, Bihâr, XX, 338 (taşbasma neşri). [Ahmed b. Hanbel, I, 259. (çev.)]

[133]Bk. Zehebî, Mizânu’l-i‘tidâl, II, 94, No. 2967.

[134]Bk. Zehebî, Mizânu’l-i‘tidâl, III, 429, No. 7036.

[135]Bk. Zehebî, Mizânu’l-i‘tidâl, I, 106, No. 421.

[136]Ebû Şâme, s. 55.

[137]eş-Şevkânî, el-Fevâid, s. 426.

[138] Age., s. 420; bk. Zehebî, Mizân, III, 430; es-Suyûtî, el-Leâlî, I, 457.

[139] Ebû Şâme, s. 55 satır 5 dip nottan.

[140] Ebû Şâme, s. 56 vd.

[141] Bk. Zehebî, Mizân, I, 10-15, No. 15.

[142] Bk. Zehebî, Tezkiretu’l-huffaz, I, 193, No. 187.

[143] İbnu’l-Cevzî, el-Mevdûât, II, 206. Ayrıca onun isnadları değerlendirmesi hak­kında bk. age., s. 207-28.

[144] Ebû Şâme, s. 32-33.

[145] Alî el-Kârî, el-Edeb, vr. 65b.

[146] Alî el-Kârî, el-Ehâdîsi’l-mevdû‘a, vr. 61a.

[147] Age., vr. 61a.

[148] Agm., el-Edeb, vr. 65b.

[149] el-Menbicî, II, 306; İbnu’l-Cevzî, el-Mevdûât, II, 208. ( “Receb’in ve bu ayda tutulan orucun fazileti ile ilgili Resûlüllah’dan (s.a.) bize nakledilen hiçbir şey sahîh de­ğildir.” ); el-Cerrâhî, II, 421.

[150]İbn Hacer, Tebyîn, s. 25-26; eş-Şevkânî, el-Fevâid, s. 439, satır 9-12 (rivâyetin başı).

[151]Abdulkâdir el-Ceylânî, I, 200.

[152]Age., I, 200.

[153] Age., I, 201.

[154] el-Meclisî, XX, 338 (taşbaskı neşri).

[155] el-Fevâid, s. 440.

[156] el-Mecâlisu’l-mustansiriyya, nşr. Muh. Kâmil Hüseyn (Kâhire ts.), s. 112.

[157] Fakat Regâib namazı, önceleri Şabân ayının orta namazı diye anılırdı, bk. Ebû Şâme, s. 29, satır 8 dip nottan.

[158] İbn Hacer, Tebyîn, s. 19-21; Ebû Şâme, s. 29-32; Abdulkâdir el-Ceylânî, I, 204-205; es-Suyûtî, el-Leâlî, II, 55-56; eş-Şevkânî, el-Fevâid, s. 47-50; el-Meclisî, XX, 344 (taşbaskı neşri); İbnu’l-Cevzî, el-Mevdûât, II, 124-125.

[159] İhyâ (Kâhire 1289 H.), I, 182 (Gazâlî bu namazı ifâ etmede Kudus halkının ar­zulu olduğunu ifade etmektedir).

[160] en-Nevevî, Fetâvâ el-İmâm en-Nevevî (el-mesâilu’l-mensûra), nşr. Alâuddîn b. el-Attâr (Kahire 1352 H.), s. 28; el-Abderî, IV, 259.

[161] Bk. Ebû Şâme, s. 30-31; eş-Şevkânî, el-Fevâid, s. 49, n. 1; es-Suyûtî, el-Leâlî, II, 56 vd.; ez- Zehebî, Mizânu’l-i‘tidâl, III, 142, No. 5879; Cemaluddîn el-Kâsimi, s. 105-106; el-Pattânî, s. 43-44; ‘Alî el-Kârî, el-Ehâdîsi’l-mevdû‘a, vr. 61a. Söylendiğine göre İbnu’l-Cehdam, ölümünden önce bu rivâyetin uydurma olduğunu itiraf etmiştir; krş. Sibt İbnu’l,Cevzî, Mir‘âtü’z-zamân, El Yazma Karaçelebi 284. vr. 272b-273b.

[162] Yukarıya bk. dn. No. 154.

[163] et-Turtûşî, s. 121-122; ayrıca bk. age., nâşirin 4 nolu notu, M. Talbi.

[164] el-Madhal, IV, 248-282.

[165] Age., s. 277-282 (Abdusselâm b. Ebî Kâsım es-Sulemî eş-Şâfî‘î, Ebû Muham­med b. Abdulazîz olarak da anılır).

[166] el-Madhal, I, 293-294.

[167] Vr. 61a.

[168] Vr. 65a.

[169] en-Nebhânî, el-Fethu’l-kebîr (Kâhire 1350 H.), III, 318.

[170] Cemâluddîn el-Kâsimî, s. 105.

[171] Ahmed b. Hanbel, VII, 233, 248 (No. 5383, 5416; ayrıca neşreden tarafından ve­rilen referansa da bk., IX, 3, 131, 210 (No. 6126, 6295, 6430); ez-Zerkeşî, el-İcâbe li-irâdi mâ’stedrekethu ‘Âişe ala’s-sahâbe, nşr. Saîd el-Afgânî (Damaskus 1939), s. 114-16; el-Beyhâkî, V, 11; M. Guadefroy-Demombynes, s. 193, not 2.

[172] eş-Şevkânî, el-Fevâid, s. 440; el-Pattanî, 117, satır 11-12 (i‘timâd değil, i‘timâr oku). Ayrıca bk. el-Fâsî, Şifâu’l-ğarâm (Kâhire 1965), I, 98: Mekke halkı her sene Receb’in yirmi yedinci gecesinde umre ziyareti yapar ve bu umreyi de İbn Zubeyr’e nisbet ederlerdi. Krş. C. Snouck-Hurgronje, Mekka in the Latter Part of the 19th Century, trc. J. H. Monahan (Leyden 1931), s. 66.

[173] el-Edeb, vr. 65b.

[174] Bk. K. Wagtendonk, s. 107.

[175] Bk. Muh. Abd el-Luknevî, Ikâmetu’l-hucca alâ enne’l-iksâre mine’t-taabudi leyse bi-bit’a, nşr. Abdulfettâh Ebû Ğudda (Haleb 1966), s. 48-51 (ayrıca bk. neşrede­nin referansı, age.); es-Sulemî, Âdâbu’s-suhba (Kudüs 1954), s. 80, not 239. [Ayrıca bk. Aclunî, Keşfu'l-hafâ, I, 147, No: 281. Aclunî, hadisin sihhati konusunda bir şey söylememektedir. (çev.)]

[176] Bu rivâyet için bk. İbn Deybâ, s. 179 (ayrıca bk. age.’in referanslarına); el-Cerrâhî, II, 188, No. 2214; Muh. Abulhayy el-Leknevî, s. 53.

[177] Alî el-Kârî, el-Edeb, vr. 66a.

[178] İbn Zehîra, el-Câmi‘a’l-latîf, fî fadli Makkete ve ehlihâ (Kâhire 1921), s. 110 vd.

[179] es-Suyûtî, el-Vesâil ilâ musâmereti’l-evâil, nşr. Esed Teles (Bağdâd 1950), s. 35 (“Safâ ile Merve arasını ilk aydınlatan kişi Halid b. Abdullah’dır”.); el-Fâkihî, Tarîhu Mekke, El yazma, Leydin, Tasnif No: 463, vr. 443a.

[180] İbn Mucâvir, Descriptio Arabiae Meridionalis, nşr. O. Löfgren (Leydin 1951), I, 26 vd. (“Halkın hac etmesinin gayesi Receb’in başında umre yapmaktı. Müminlerin em­îri Ömer b. el-Hattab onlara bu umrenin makbul bir hacca denk olduğu konu­sunda kefil olurdu”.)

[181] Mekka, s. 60

[182] el-Vekî‘, Ahbâru’l-kudât, nşr. Abdulazîz el-Merâğî (Kâhire 1947), II, 325, 360.

[183] eş-Şevkânî, el-Fevâid, s. 440, satır 6-7; ayrıca bk. Abdulkâdir el-Geylânî, I, 196, satır 6 dip nottan; el-Pattânî, 117 satır 10 (Alî el-Kârî’nin farklı görüşü için yukarıya bak)

[184] eş-Şevkânî, el-Fevâid, s. 50; İbn Hacer, Tebyîn, s. 22; es-Suyûtî, el-Leâlî, II, 57; İbnu’l-Cevzî, el-Mevdûât, II, 126.

[185] İbnu’l-Cevzî, II, 123; es-Suyûtî, el-Leâlî, II, 55; İbn Hacer, Tebyîn, s. 17 (ayrıca bk. Abdulkâdir el-Geylânî, I, 202).

[186] el-Abderî, I, 291-293.

[187] Age., I. 293.

[188] Bu namazlar için bk.Abdulkâdir el-Geylânî, I, 205; İbn Asâkir, Târih, VII, 344 (fakat Recebin yirmi dokuzuncu günü kaydedilmiş, yirmi yedinci günü kayde­dilmemiştir); İbn Hacer, Tebyîn, s. 18, 27-28; Alî el-Kârî, el-Edeb, vr. 65b (es-Suyûtî’nin el-Câmiu’l-kebîr’ inden nakledilmiştir); İbnu’l-Cevzî, II, 124-126.

[189] “Kuran akuyan kişi, nameli ve tağanni ile okuma yüzünden Kur’an’da olmayan bir takım şeyleri ilâve ediyor ve onda olan bazı şeyleri de noksanlaştırıyordu. Hatta bu nameli okuyuş, söylemekte oldukları bir takım şarkı namesine dönüşü­yordu…”

[190] el-Abderî, I, 294-298.

[191] The Manners and Customs of the Modern Egyptians (Londra 1954), s. 473-476)

[192] Bk. EI2., “Abdâl” md.; ayrıca bk. el-Cerrhahî, I, 25, No. 35; es-Suyûtî, ed-Durru’l-mensûr, I, 320, 321.

[193] İbnu’l-Arabî, Muhatarâtu’l-ebrâr (Kâhire 1906), I, 245.

[194] İbnu’l-Mucâvir, I, 105.

[195] Evâbidu’ş-şuhûr (Les Superstitions attachèes aux Mois), Luğatu’l-Arab (1928), VI, 28-32.

[196] Sheba’s Daughters (Londra 1939), s. 278.

[197] İbn Kuteybe, el-Meânî’l-kebîr, I, 67, not 3 (Abdurrahmân b. Yahyâ el-Yemenî)

***

 
Leave a comment

Posted by Aralık 6, 2007 in • Tercüme Makaleler

 

İsrâiloğullarından Nakilde Bulunma Meselesi

 

M.J. KISTER, “İsrâiloğullarından Nakilde Bulunma Meselesı”, (Tercüme: Cemal Ağırman), Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: V, Sayı: 1, Sivas 2001, s. 125-153.

 

 

İsrâiloğullarından Nakilde Bulunma Meselesı*[pdf]

 

“Haddithû ‘an banî isrâ’îla we-lâ haraja”

(Benî İsrâîlden nakilde bulunun, sakıncası yoktur)

                                                                            Yazan: M. J. KISTER

Çeviren: Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN**

Anahtar Kelimeler: İsrailoğulları, Nakil, Bulma

Oldukça yaygın olan bu rivayet, Müslüman alimler tarafından farklı şekillerde yorumlanmıştır. Söz konusu alimler, hadisin ihtiva ettiği lafızların anlamı, amacı ve delaleti konusunda farklı görüşlere sahiptirler. Tartışmanın özü, gerçekte, rehberlik için Yahûdi ve Hıristiyan kaynaklarına müracaat etmenin, derledikleri eserleri okumanın; onlardan Müslümanların kültürel gelenek ve inançlarına intikal eden bazı yönleri, Müslümanların kültürel gelenek ve inançlarının bir parçası haline getirmenin meşru olup olmadığı meselesinde yoğunlaşmaktadır. Bu tartışmaların bazılarını tetkik etmek, İslam inancına mensup çeşitli dînî grupların eğilimlerini aydınlatmaya ve Müslüman alimlerin tutumlarının içyüzüne daha derin bir şekilde nüfûz etmeye yardım edebilir.

I

: “حدثوا عن بني إسرائيل”“Haddisû ‘an benî isrâîle: İsrailoğullarından rivayet ediniz” şeklinde gelen rivayet, Goldziher tarafından, Yahûdî Aggada ile Hıristiyan efsanelerinin, İslam rivayet geleneği üzerindeki etkisini tereddütle karşılayan Müslüman sunnî alimlerin eğilimine ters düşen bir rivayet olarak kabul edilmektedir[1]. Goldziher, bu hadisin naklinin, II. Yüzyıl alimleri arasında, Yahûdîlerden bilgi aktarmak konusunda cereyan eden tartışmaların delili olarak hizmet ettiğini söylemektedir. Bu rivayetin kaydedildiği ilk kaynak**, eş-Şâfiî’nin (ö. 204) “Risâle” sidir[2].

Bu rivayet ayrıca Mamer b. Râşid’in (ö. 154) Câmi‘’ inde[3] ve Abdurrezzak > el-Evzâ‘î[4] > Hasan b. ‘Atiyye[5] > Ebû Kebşe[6] > ‘Abdullah b. ‘Amr b. el-‘As tarikiyle gelen bir isnadla Abdurrezzak’ın Musanef’ inde yer almaktadır. Söz konusu rivayete göre Peygamber (s.a.) şöyle buyuruyor: “Kur’an’dan bir ayet bile olsa, benden naklediniz. Benî İsrâilden de naklediniz, sakıncası yoktur; kim benim adıma yalan söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın”[7].

Bu rivayet, Ahmed b. Hanbel’in[8] Müsned’ inde, :“ومن كذب علي متعمدا” ”ve men kezebe ‘aleyye muta‘ammiden” sözünde yer alan “kasten”[9] ifadesi gibi, bazı küçük farklılıklar ihtiva etmekle beraber aynı raviler zinciri ile yer almaktadır.

Görüldüğü gibi, “حدثوا عن بني إسرائيل”“haddisû ‘an benî isrâîle” rivayeti, Kur’an ayetlerinin naklinde güvenilir olmayı emrettiği birleşik bir hadisin bir parçası şeklinde gelmekte, devamında İsrailoğulları ile ilgili rivayetleri nakletmeye teşvik etmekte, rivayetleri naklederken de kendi adına yalan söylememe konusunda ravileri uyarmaktadır. Bazı versiyonlarda, hadisin tam rivayetinin sadece iki parçası şöyle kaydedilmektedir:

“بلغوا عني ولو آية و حدثوا عن بني إسرائيل ولاحرج “ “Bir ayet bile olsa benden naklediniz, Benî İsrâilden de naklediniz, bir sakıncası yoktur”[10].

Ma‘mer b. Râşid’in Câmi‘’ inde yer aldığı şekliyle üç parçadan oluşan aynı versiyon, el-Mu‘âfâ b. Zekeriyya (ö. 390) tarafından el-Celîsu’s-sâlihi’l-kâfî ve’l-enîsu’n-nâsihi’ş-şâfî’ adlı eserinde[11] kaydedilmekte ve müellif tarafından yapılan geniş bir yorum ilave edilmektedir. el-Mu‘afa, içinde yer alan harikulade özelliklerden dolayı deniz hadisesinde nasıl ayrıcalık tanınmış ve yalandan uzak kalmak kaydıyla bunlardan nakletmeye izin verilmiş ise, bu rivayette, başlarına gelen mucizevî olaylardan dolayı da Benî İsrâîlin öne çıkarıldığını savunur[12].

Bu rivayette, İsrailoğulları ile ilgili mucizevî ve harikulade olayları vurgulama eğilimi görüntüsü bu sözün geniş bir versiyonunda şöyle yansıtılmaktadır:

“حدثوا عن بني إسرائيل فإنه كانت فيهم أعاجيب”: “haddisû ‘an benî isrâîle fe innehu kânet fîhim e‘âcîbu”. : “İsrailoğullarından bahsediniz! Çünkü onlarda bir takım hayreti mücib şeyler vardır”[13].

el-Mu‘âfâ, hadiste yer alan “و لاحرج”: “ve lâ haraca” lafzının söz dizimi (sentaks) hakkında iki görüş kaydeder. Bu görüşler, ifadenin birbirinden tamamen farklı iki yorumunu yansıtmaktadır. Bu görüşlerden birine göre “lâ haraca” ifadesi bir haber, bir beyandır; bu durumda ifadenin anlamı; “bu tür olayları anlatmada bir sakınca yoktur” şeklinde olmaktadır. Nitekim, el-Mu‘âfâ, bir çok kimsenin bu tür rivayetleri dinlemek konusunda isteksiz olduğunu, söz konusu hadisin İsrailoğullarından nakilde bulunmaya izin verdiğini, bu arada onlardan nakilden kaçınmanın ilmin kaybına, düşünce yollarının ve bilgi kaynaklarının kesilmesine, düşünce ve nasihat kapılarının kapanmasına sebep olabileceğini belirtir. Diğer görüş, “و لاحرج”: “ve lâ haraca” ifadesinin, bir yasaklamaya işaret ettiğini kabul eder. Bu ifade, “و لا تخرجوا”: “ve lâ tahrucû” : “çıkmayınız” ifadesi ile eşittir ve “insanları aldatan birer yalan oluğunu bile bile, bu tür rivayetleri nakletmek suretiyle günah işlemeyiniz” demektir[14].

İki gramatik yapı, gerçekte, rivayetin iki çelişkili yorumunu yansıtmaktadır. “Lâ haraca” yi haber olarak ele aldığımız takdirde, doğru olsun uydurma olsun, İsrailoğulları ile ilgili rivayetleri nakletmenin hiçbir sakıncası olmadığını ifade eder. Söz konusu izin hakkında “bu tür olayları nakletmekten kaçınmanın, geçmiş halk ve peygamberlerle ilgili ibretli rivayetlerin hikmet, akıl ve düşünce naklinin kesilmesine sebep olacağı” şeklinde zikredilen saik son derece ilginçtir. Ayrıca bazı muhafazakar çevrelerin, İsrailoğulları ile ilgili çok yaygın olduğu anlaşılan rivayetlerden (kıssalardan) hoşlanmamaları, olaya daha da açıklık getirmektedir. Diğer yandan yasak olarak ele alındığında “lâ haraca” ifadesi, kussacılarınkine benzeyen populer hikayelerin nakline yönelik bir yasak ifade eder.

el-Hatîb el-Bağdâdî, aynı hadisi tamamen farklı bir kontekste kaydeder. Bu rivayette Peygamber (s.a.) şöyle buyurur:

“لاتكتبوا عني شيئا إلا القرآن ومن كتب غيره فليمحه و حدثوا عن بني إسرائيل ولا حرج و من كذب علي فليتبوأ مقعده من النار”

“Kur’an’dan başka benden bir şey yazmayın! Kim Kur’an’dan başka bir şey yazmışsa onu imha etsin. İBenî İsrâilden de naklediniz, bunun bir sakıncası yoktur. Kim benim adıma yalan söylerse Cehennemdeki yerine hazırlansın![15].

Hadisin bu versiyonunda İsrailoğulları ile ilgili rivayetleri nakletme izni, peygamberin sözünü yazma yasağı ile birlikte zikredilmiştir.

Ebû Hureyre tarafından nakledilen bir rivayetin anlamında kesin bir farklılık göze çarpmaktadır. Rivayetin ifadesine göre, Peygamber, insanların, kendi sözlerini yazdığını görür, onları azarlar ve hadislerini yazmayı yasaklar. Peygamber onlara, “Allah’ın Kitabından başka bir kitap mı istiyorsunuz?” diye sorar; ve, “Sizden öncekilerin sapmasına yol açan tek şey, Allah’ın Kitabının yanında başka kitaplardan bazı şeyleri yazıp almaları olmuştur” ilavesinde bulunur. Bunun üzerine insanlar (Hz.) Peygamber’e; “Senden (hadisler) nakledelim mi?” diye sorarlar. Peygamber “Benden naklediniz, bunda bir sakınca yoktur. Kim benim hakkımda kasten yalan söylerse Cehennemeki yerine hazırlansın!” karşılığını verir. Orada bulunanlar tekrar, “İsrailoğulları ile ilgili rivayetleri nakledelim mi?” sorusunu yöneltir. Peygamber de, “Onlardan naklediniz, herhangi bir sakıncası yoktur. Onlarla ilgili ne söylerseniz söyleyin, her zaman daha dikkati mucib şeyler var olacaktır”[16] cevabını verir. Burada,

İsrailoğulları ile ilgili rivayetleri nakletme izni, peygamberin hadislerini yazılı olarak kaydetme yasağı ile bir zıtlık arz etmektedir. Bununla beraber, İsrailoğullarından nakletme izni, Peygamberin hadislerini şifahi olarak nakletme izni ile aynı düzeyde yer almaktadır. Hatta,“حدثوا عني و لا حرج” : “haddisû ‘annî we lâ haraca” ve “حدثوا عن بني إسرائيل و لا حرج” : “haddisû ‘an benî isrâîlewe lâ haraca” ifadeleri bile aynıdır.

Zeyd b. Eslem tarafından nakledilen ve Ma‘mer b. Râşid’in Câmi‘’ inde[17] yer alan rivayetin içeriği oldukça farklıdır. Bu rivayette Peygamber şöyle buyurmaktadır:

“لا تسألوا أهل الكتاب عن شيء فإنهم لن يهدوكم قد أضل أنفسكم” “Herhangi bir şey hakkında Ehl-i Kitaba bir şey sormayınız; çünkü onlar şu anda yüz çevirmekte oldukları doğru yolu size gösteremezler”.

(Zeyd b. Eslem): Biz, “ey Allah’ın elçisi, İsrailoğulları ile ilgili olayları nakledebilir miyiz?” diye sorduk. Peygamber;  “حدثو ولاحرج”“nakledin bunda bir sakınca yoktur” şeklinde cevap verdi. Bu rivayette ifadenin konumu ve durumu oldukça farklıdır. Burada dînî meselelerde Kitap Ehline danışıp danışmama problemi ile onların tarihiyle ilgili olayları nakledip etmeme problemi arasında apaçık bir hat çizilmektedir. Din ve inanç problemleri konusunda Kitap Ehline soru sormak yasaklanmıştır; onlar bu konuda herhangi birisine rehberlik yapamazlar; çünkü zaten onların kendileri sapmış durumdadırlar. Fakat onlarla ilgili kıssaları anlatmaya izin verilmiştir.

İbnu’l-Esîr, olayların mucizevî yönünün vurgulandığı, az önce zikredilen bazı yorumlardan bir kısmını kaydeder; hatta bazı ilaveli olanlarını da zikreder[18]. “Harac” sınırlılık, darlık anlamı ifade eder[19]; “günah” ve “yasak fiiller” i göstermek için kullanılır. “Lâ haraca” ifadesi, “lâ isme (günah yoktur)”, “lâ be’se (sakınca yoktur)” şeklinde şerhedilmek zorundadır[20]. Bu durumda söz konusu ifade, Müslümanlarda vuku bulma ihtimali olmasa bile; İsrailoğullarında vuku bulan harikulade olayları nakletmenin günah ve herhangi bir sakıncasının olmadığını gösterir. Bununla beraber, bu, herhangi birisinin yalan söylemesine izin verildiği anlamına da gelmez.

İbnu’l-Esîr tarafından nakledilen az farklı başka bir yoruma göre, söz konusu olaylar doğru olsun olmasın, İsrailoğulları ile ilgili rivayetlerin, söylendiği gibi nakledilmesinde herhangi bir günah veya sakınca yoktur. Olayın vukû buldu-

ğu an ile anlatıldığı zaman arasındaki uzaklık, yani İsrailoğulları ile Müslümanlar arasındaki süre, rivayette anlatılan olayı doğrulamayı imkansız hale getirir ve râvî de bunun güvenirliliğinden sorumlu olamaz. Bu durum, “bir hadis ancak, naklin doğruluğundan ve nakledenlerin dürüstlüğünden emin olunduktan sonra nakledilmelidir” ilkesi çerçevesinde yapılan Peygamberle ilgili rivayetlere zıtlık teşkil etmektedir[21].

Bu yorum, düşüncesinde daha da sarih olan el-Azîzî (ö.1070) tarafından benimsenmiştir. el-Azîzî, “Benî İsrâildennaklediniz,” ifadesini, “Onlardan gelen kıssa ve öğütleri anlatınız” şeklinde şerheder  “بلغوا عنهم القصص والمواعظ”: belliğû ‘anhum el-qısasa ve’l-mavâiza ). Lâ haraca ibaresi “bu kıssaları isnadsız nakleden bir ravinin üzerinde zorunlu bir günah yoktur” sözüyle açıklanmıştır. Çünkü zamanın uzaklığından dolayı rivayetin onlardan olduğuna dair bir zann-ı galibin hasıl olması yeterli olmaktadır (fe yekfî ğalebetü’z-zanni bi-ennehu ‘anhum). Bu rivayeti, insanlardan Peygamberle ilgili haberleri nakletmelerini isteyen ve bu rivayetlerde uydurma ve yalana karşı uyaran bir hadis takip etmektedir[22]. Burada “حدثوا عني بما تسمعون” ”haddisû ‘annî bi-mâ tesme‘ûne” ifadesi, isnadların doğruluğuna dikkat etme ve hadisleri kusurlu isnadlarla nakletmekten kaçınma tavsiyesi ile izah edilmektedir.

Dinî akideleri ile ilgili konularda onlara herhangi bir şey danışmanın tersine, İsrailoğulları ile ilgili rivayetleri nakletme izninin sebepleri, el-Münâvî (ö.1031) tarafından açıklanmıştır. el-Münâvî, rivayetleri nakletmeye izin veren hadis ile dinî prensip ve kuralların naklini yasaklayan rivayet arasında herhangi bir çelişki olmadığını belirtir. Onların dini prensiplerini nakletmek, esasen, onların kuralları neshedildiği için yasaklanmıştır[23].

el-‘Alkamî (ö.969), rivayetleri nakletme iznini, İslam toplumunda meydana gelen değişiklikler ışığında mütalaa eder. O, Peygamber’in, İsrailoğullarının kitaplarını okumayı ve onlardan bilgi almayı uygun görmediğini belirtir. Daha sonra durum gelişmiş ve yasak kaldırılmıştır. Yasak, İslam Hukûku prensiplerinin ve İslam dininin temellerinin tam olarak yerleşmediği dönemde, bir fitne çıkar korkusuyla söz konusu olmuştur. Endişe son bulunca, rivayetlerin nakline izni verildi, çünkü geçmiş olayların nakillerini dinlemek, zihnî ve ahlakî yönden gelişmeyi gerekli kılar[24]. Bu yüzden el-Alkamî, “haddisû ‘an benî isrâîle” sözünü, daha önceki yasaklayıcı ifadeyi nesheden bir söz olarak kabul ettiği, görülmektedir.

el-Cerrâhî (ö.1162) bu yorumu, kendisi tarafından kaydedilen diğer yorumlar arasında nakleder. el-Cerrâhî, ayrıca, Ömer’in Peygamber tarafından, Tevrat’tan bir takım şeyleri kopya etmesinin yasaklandığı rivayeti, İsrailoğulları ile ilgili haberleri nakletme yasağının bir delili olarak zikreder. Daha sonra el-Cerrahî, böyle rivayetleri nakletme izninin verildiğini ve bu sözün ortaya çıkma sebebinin bu olduğunu söyler[25].

Yorumların bazıları bu izni sınırlamaya, hatta onu iptal etmeye yönelik bir eğilimi yansıtmaktadır. “Lâ haraca” : “sakıncası yoktur” ifadesi, “eğer nakletmezsen” ifadesiyle tamamlanabilir[26]. Hadis böylece, Peygamberin herhangi bir hadisini nakletmenin mecburî özelliğini vurgulamakta, fakat İsrailoğulları hakkında nakilde bulunup bulunmamayı müminin takdirine bırakmaktadır.

Sınırlayıcı bir yorum, “Benî İsrail” ifadesinin “Yakûbun oğulları”nı gösterdiğini öne sürmektedir; yani hadis, içinde Yûsuf’un kıssasının da yer aldığı, onların haberlerine işaret etmektedir. Bu yorum, el-Azîzî tarafından, “ve hâzâ eb‘adu’l-evcuhi” : “bu çok uzak bir yorumdur” sözüyle reddedilir[27]. Garib bir yorum, iznin sebebini, İsrailoğulları ile ilgili rivayetlerin bazı nahoş açıklamalar içerdiğini ve bundan dolayı da onların rivayetlerini nakletmenin sakıncası olmadığını vurgulamanın gerekli olduğunu belirterek açıklar[28].

Fakat bu sınırlayıcı yorumlar etkili olmamıştır. “Haddisû ‘an benî isrâîl ve lâ haraca” sözü, diğer farklı rivayetlerle ilişkili olarak İkinci Yüzyılın ilk yarısında Müslümanlar arasında oldukça yaygın hale geldi. İsrailoğulları ile ilgili rivayeleri nakletme izni, Müslüman alimler tarafından nakledilen Yahûdî ilmi ve rivayetlerine kapının genişçe açılmasına sebep oldu.

II

İsrailoğulları ile ilgili rivayetlerin ihtiva ettiği tema, oldukça kapsamlıdır. Bunlar, Peygamberler ve onların uyarıları ile ilgili kıssalar, İsrailoğullarının irtikâp ettiği günahlar ve onlara verilen cezalar, dürüst kişilerin ve dindarların çektiği ıstıraplar ve Allah tarafından onlara verilen mükafatlar, akıllı ve zeki insanların söylediği söz ve ifadeler, peygamber ve dindar insanların duaları, büyüklerin, ermiş ve şehitlerin konuşma ve vasiyetleri gibi konuları içermektedirler.

Önceki peygamberlerin ve (son) peygamberin ortaya çıkışı ile ilgili kehanetleri; Müslüman toplumun, halifeler ve isyanlar, hanedanların çöküşü, Mehdî ve kıyamet alametleri gibi konularla ilgili tasvirlerini içeren bu rivayetlere genellikle “İsrâiliyât” adı verilir. Bu bilgiler, Yahûdî ve Hıristiyanlar veya kendi Kutsal Kitaplarını incelemiş ve aynı zamanda İslam inancını benimsemiş, söz konusu her iki dine mensup kişiler tarafından nakledilmiştir. “Mûsa’nın Yakarışları” ile ilgili son derece yaygın bir rivayette Mûsâ[29], Allah’tan, Tevrat’ta sayılan mükemmel vasıf ve değerleri, halkı İsrailoğullarına ihsan etmesini diledi; bununla beraber Allah, İslam toplumunu seçerek bu üstün vasıf ve değerleri onlara vermeyi tercih etti[30]. Tevrat ayrıca (Hz.) Peygamber’in vasıflarını da içerir[31]. Allah Mûsa’ya, Peygamber gönderileceğini vahyetti; ayrıca, gönderilecek bu peygambere itaat edip iman etmeleri için İsrailoğullarına haber vermesini de emretti[32]. Allah ayrıca (Hz.) Peygamber’in geleceğini ve halkının üstün meziyetlerini Mezmurlar’da Davud’a (a.s) da açıklamıştır[33]. İşaya, kerametinde (Hz.) İsa ve (Hz.) Muhammed’in geleceğini tahmin etti.[34] Allah İsa’ya, halkını Muhammed’e imana teşvik etmesini emretti ve ona daha sonra gelecek peygamberin şahsiyeti hakkında bilgi verdi[35]. Dolayısıyla ona, Muhammed’in önceki peygamberlerin varisi olduğu, İslam toplumunun da, seçilmiş halkın (Benî İsrâîl) yüksek mertebe ve statülerin mirasçısı oldukları aşıkardır.

Bir Şi‘î rivayet, Peygamberin bir Yahûdî ile olan konuşmasını konu edinen bir rivayetten bahseder. Bu rivayette Peygamber, Tevrat’ın ilk pasajında şöyle söylediğini ifade eder: Muhammed Allah’ın elçisidir; ki bu “elçi” tabiri İbranicede“Tâb” (Tov) diye geçer; Peygamber daha sonra Tevrat’tan başka pasajlar aktarır ve orada vasiyy Ali, onun çocukları Hasan, Hüseyn (İbranicede: Shubbar ve Shubbayr diye geçer) ve Fatıma açıkça zikredilir[36]. Muhtemelen Ali’nin iki oğlu Hasan ve Hüseyn’in adlarının bizzat peygamber tarafından verildiği söylenebilir. Melek Cebrâil, Tevrat’ta yazılı bulunan Harûn’un Shubbar ve Shubbayr adındaki iki oğlunun adını Peygamber’e ilham yoluyla bildirmiş ve bu isimleri Ali’nin iki oğluna vermesini emretmiştir. Bu adların karşılığı da Hasan ve Hüseyn’dir[37] (muhtemelen İbranicede: Shefer ve Shafîr diye geçen adlardır). İlk etabta çocuğa verilmesi düşünülen ismin Harb olduğu ve meşhur bir hadiste peygamberin, “Hârun’un Mûsa yanındaki durumu ne ise Ali’nin de Peygamber yanındaki durumu(menzile)nun aynı olduğunu” ifade ettiği gerçeği (dikkate alındığında) herhangi birisi rivayetin politik istidlalini tayin edebilir.

Kutsal Kitapları bilen Yahûdî ve Hıristiyan alimlerin, gelecekle ilgili olayları tahmin edebildikleri sanılırdı: Onların, bu bilgilerini Tevrat’tan ve diğer Kutsal kitaplardan elde ettikleri düşünülüyordu. Sıffın’da ayağa kalkan Ka’b ayağını bir taşın üzerine koyarak şöyle diyordu: “Kahrolası Sıffın! İsrailoğulları burada birbirleri ile çatıştı ve savaş alanında yetmiş bin ölü bıraktılar; işte o savaş Müslümanlar arasında da olacaktır”. Gerçekten de Ali ile Muaviye arasında Sıffın Savaşı meydana geldi. Ayrıca Ka’b, “Yeryüzünde vukû bulup da Tevrat’ta kaydedilmeyen bir hadise yoktur” demektedir[38]. Ka’b'ın Ömer ile gerçekleşen bir konuşmasında şöyle dediği ifade edilir: “Kur’an’da (Sure XIII, 39. âyetinde geçen) bir ifade olmasaydı, kıyamete kadar vukû bulacak her şeyi sana tahmin eder söylerdim”[39]. Bundan dolayı Ka’b, Ömer’e, onun Tevrat’ta bildirilen şahsiyetinin tanımını demirden bir boynuz olarak söyleyebilmiş; ayrıca Ömer’in öldürüleceğini, onu takip eden halifelerin de haksız bir grup tarafından katledileceğini ve daha sonra fitnelerin yaygınlaşacağını da tahmin edebilmiştir[40]. Ömer’in danıştığı bir piskopos, onun tasvirini kendi Kutsal Kitabında demirden bir boynuz olarak bulduğunu -bunu da kuvvetli ve sert olarak yorumladı- idia eder. Ayrıca kendisinden sonra, zararı olmayan ancak akrabalarını tercih edecek birinin geleceğini de haber verir, Ömer de derhal, bu şahsın Osman olacağını anlar. Piskopos daha sonra, “kayada bir çatlak” ın olacağını söyler ve bunu da “kılıç çekilecek ve kan dökülecek” şeklinde yorumlar; daha sonra bir cemaat birliği olacağını söyler[41]. Abdullah b. Selâm ise, Osman’ın Allah’ın Kitabındaki tasvirinin, “yüzüstü bırakanların ve öldürenlerin komutanı” olduğunu kaydeder[42], ardından siyasi bir cinayete kurban gideceğini tahmin eder[43]. Ka‘b da Muaviye’nin yönetimi hakkında kehanette bulunur[44]. Abdullah b. Zübeyr, Ka‘b tarafından Muaviye’nin yönetimi hakkında yapılan bütün tahminlerin gerçekten aynen vukû bulduğunu ifade eder[45]. O aynı zamanda, Ömer b. Abdulaziz’in âdil yönetimini de tahmin eden bir Yahûdîdir[46]; Göklerin ve yerin Ömer b. Abdulaziz’in ölümünde ağlayacağı kehanetinin de Tevrat’tan alındığı söylenir[47]. K‘ab, Abbasîlerin siyah bayrakları ile ortaya çıkışını da önceden haber verir[48], İslam toplumunu yönetecek Abbas’ın torunlarının adlarını verir[49] ve bir başka ifadede şunu vurgular: “el-Mansûru mansûru benî haşimîn”/ “Mansûr, Haşimoğullarının Mansûr’udur”[50]. Bu söz şüphesiz, önemli delaletleri olan politik bir sözdür. Yemenlilerin, el-Mansûr olarak kabul ettikleri şahsın kimliği, Abdullah b. Amr (b. el-As)’ın şu yalanlaması ile tahmin edilebilir:

 “يا معشر اليمن تقولون إن المنصورونمنكم فلا؛ والذي نفسي بيده انه لقريش أبوه، ولو أشاء أن أنسبه إلى أقصى جد هو له فعلت”

“Yâ ma‘şera’l-Yemenî teqûlûne inne’l-Mansûra minkum, fe-lâ; ve’l-lezî nefsî bi-yedihi, innehu le-quraşiyyun ebûhu, ve lew eşâu en ensibehu ilâ aqsâ ceddin huwe lehu fa‘altu” : “Ey Yemen topluluğu! Mansûr’un sizden olduğunu söylüyorsunuz. Hayır, nefsim elinde olan Allah’a yemin olsun ki onun babası Kureyşlidir. Eğer onu daha uzak dedesine nisbet etmek isteseydim onu yapardım”[51]. Ka‘b’ın üvey oğlu Tubay, Saffah’ın adını Tevrat’tan iktibas eder ve 40 yıl yaşayacağı kehanetinde bulunur[52]. Abdullah b. Amr b. el-As İslam toplumunu yönetecek olan Abbasî halifelerinin adlarını; Saffah, Mansûr, el-Emîn vs. şeklinde Yermuk Savaşından sonra bulduğu Kitaplardan iktibas eder[53]. Ka’b Abbâsî hakimiyetinin sonunu ilan edecek belirtileri haber verir[54], İslam İmparatorluğunun farklı vilayetlerinde meydana gelecek iç savaşlar hakkında detayli bilgi verir[55], Sufyanîlerin ortaya çıkacağını da bildirir[56]. Farqad es-Sabahî, Judda’da (Filistin veya Kudus) meydana gelen çetin savaşları Kutsal Kitaplardan haber verir[57].

Yahûdî ve Hıristiyanlar, Peygamber’in geleceğini önceden haber vermişlerdi[58]; hatta ölüm tarihini kesin olarak bilen yine Yahûdî ve Hıristiyanlardı. Üzücü bir olay olan Peygamber’in ölüm gününü, Cerîr b. Abdullah el-Becelî’ye Yemenli iki Yahûdî alim bildirdi[59]. Bir keşiş, kendi Kutsal Kitabında bulduğu bilgiye göre Peygamber’in ölüm tarihini Ka‘b b. Adiyy için tam olarak tesbit edebildi[60]. Ummanlı bir Yahûdî, Peygamberin ölüm gününü, yaklaşık olarak Amr b. As’a bildirir; Amr kendisine söylenen bu tarihi kaydeder, daha sonra onu kontrol ettiğinde doğru çıktığını görür[61].

Yahûdî ve Hıristiyanlara ait Kutsal Kitapların İslam öncesi peygamberlerin hayat ve aksiyonları, (Hz.) Peygamber ve toplumunun kaderi, ve ayrıca meydana gelecek olaylar hakkında bilgiler içerdiği fikri geniş çapta kabul görmüştür[62]. Ayrıca Kur’an’ın muhtevasının Muhammed’den önceki peygamberlerin Kitaplarında yer aldığı yaygın bir inançtı[63]. Diğer yandan Kur’an, önceki peygamberlere vahyedilen Kitapların muhtevasını da içerir. Suyutî bunu “Kur’an’ın muhtevası önceki Kitaplarda da mevcuttur” şeklinde formüle eder[64].

Dolayısıyla, muhtevanın aynı olduğu fikri, Kutsal Kitapların bazı pasajlarının Kur’an’ınki ile aynı olduğu inancına yol açtı. Tevrat’ın başı, En’am sûresinin başı ile aynıdır, Tevrat’ın sonu, Hûd sûresinin sonu ile aynıdır[65]. Yâsîn Sûresi, Tevrat’ta el-Mu‘amma olarak isimlendirilir[66]. Allah, Mûsa’nın kavmine her namazdan sonra ayete’l-kürsîyi okumalarını (Sûre II, 256) ısrarla belirtir ve bu okumanın mükafatını zikreder[67]. Muhammed b. Ka‘b el-Kurazî, Ebû Saîd el-Makburî tarafından bazı Kutsal Kitaplardan alındığı zikredilen bir iktibasın, Sûre II, 204 ile aynı olduğunu ispat edebilmiştir[68]. Tevrat’ın ilk cümlesi, VI. Sûrenin, “De ki: Gelin, Allah’ın size neyi yasakladığını okuyayım!.. vs.” şeklindeki 152. ayeti idi[69].  “إن هذا لفي الصحف الأولى صحف إبراهيم وموسى”:”İnne hâzâ lefî’s-suhufi’l-ûlâ, suhufi İbrâhîme ve Mûsâ” [Sûre LXXXVII, 18]‘daki “hâzâ”, sûrenin tamamına işaret eder şekilde tefsir edildi ve tefsirciler bu sûrenin tamamının ilk peygamberlerin Kutsal Kitaplarında yer aldığını ileri sürdüler[70]. Başka bir rivayet, sûrenin Mûsa ve İbrahîm’in kitaplarından kopya edildiğini açıkça ifade eder[71]. Bazı tefsirciler,  “إن هذا…”: “inne hâzâ…” nın içeriğini, sûrenin bazı ayetlerine kadar sınırlama çabasındadırlar[72]. (Hz.) Peygamber’in, İbrahîm ve Mûsâ’nın sahifeleri ile ilgili olarak, “İbrahim’in sahifesi, darbımeseller(den ibaret) idi; Mûsa’nın sahifeleri de ibretler(le dolu) idi”, şeklinde bir söz söylediği nakledilir[73]. Bu sahifelerden nakiller yapıldığı, gerçekte peygamber tarafından da ifade edilmektedir[74].

Hikmetli sözler, kıssalar ve İbrahîm, Mûsâ, Eyyûb, Dâvûd, Süleyman, İsâ, Yahyâ b. Zekeriyâ ve Lokmân’ın (a.s.) öğütlerini ihtiva eden çok erken dönem bir derleme, Ebû Ubeyd el-Kasım b. Sellâm’ın (ö. 224) Kitâbu’l-mevâiz adlı eseridir[75]. İsnad zinciri ile temin edilen ve Hicretin İkinci Yüzyılının en büyük alimlerinden biri tarafından senedleri ile birlikte kaydedilen pek çok rivayet, söz ve kıssanın, bu dönemde Yahûdî ilmi ve Hıristiyan geleneğinin bir hayli yaygın olduğunu ve bunun da ciddi bir muhalefetle karşılaşmaksızın İslam dini geleneği ile birleştirildiğini gösterir. Heyseme b. Abdurrahman, “Ey İnsanoğlu, benim hizmetimde gayret et ki ben de senin kalbini itminan ile doldurayım, isteğini yerine getireyim; eğer bunu yapmazsan gönlünü meşgul ederim ve isteğini yerine getirmem!” ifadesinin Tevrat’ta yazılı olduğunu söyler[76]. Vehb b. Munebbih, Allah’ın, İbrahim’e; “Ey imtihana tabi tutulan kral, ben seni ne dünya malı biriktirmen ne de binalar dikmen için gönderdim; ben seni sıkıntı çekenlerin (mazlumların) çağırılarına benim adıma cevap vermen için gönderdim, çünkü ben, o dua (mazlumların duası) inanmayan birinden gelse bile onu geri çevirmeyeceğim!” diye vahyettiğini kaydeder[77]. Bu ifade, Suyûtî tarafından bir hadis olarak kaydedilir[78]. İbn Vehb’in, ilk dönem eserlerden biri olan Câmi‘’ine göre Ka’b, bir kimsenin anne-babaya itaat etmesi ile ilgili bir emri, Tevrat’tan iktibas eder[79]. Oğulların babalarına itaatsizlikleriyle ilgili bir söz, Ka’b tarafından Tanrı’nın Kitabı”ndan nakledilir[80]. Ka’b, Abdullah b. Amr’ın kehanetle ilgili duasının Tevrat’ta yer aldığını iddia eder[81]. Ka’b Tevrat’tan ayrıca, kendi halkı tarafından alime karşı takınılan kibirli (aşağılayıcı) tutumla ilgili bir söz nakleder.[82] Ka’b, Tevrat’taki son sözün, “الحمد لله الذي لم يتخذ ولدا ولم يكن له شريك في الملك”: “el-hamdu li-llâhi’llezi lem yettehiz weleden we lem yekun lehu şerîkun fi’l-mulk” olduğunu söyler[83]. Meymun b. Mihran, Mûsa’nın Levhaları üzerinde, “Komşunun malına ve karısına göz dikme” ifadesinin yazılı olduğunu belirtir[84]. İsrailoğulları, Mûsa’dan kendileri için Tevrat’tan ezbere öğrenebilecekleri bir söz seçmesini isterler. Bunun üzerine o şu sözü söyler: “Halkın size nasıl muamele etmesini istiyorsanız onlara öyle muamele ediniz”. ez-Zemahşerî, “bu ifade, Tevrat’tan seçilen sözlerin en güzelidir” der[85]. Saîd b. Ebî Hilâl[86], Mûsa’nın Levhaları üzerinde Allah tarafından “Kendi eliyle [kudret]“  ve Buyruğuyla yazılmış; “Kendin için sevdiğini insanlar için de sev, kendin için sevmediğini insanlar için de sevme” şeklinde yazılan iki emir bulunduğunu kaydeder[87]. Allah tarafından Mûsa’ya verilen ilk Levhalarda; “Bana şükret, anne-babana da şükret, bu takdirde seni yok olma tehlikesinden korur, ömrünü uzatırım, sana iyi bir hayat verir ve seni daha iyi bir hayata gönderirim”, sözleri yazılıdır[88]. Sa‘lebe b. Ebî Mâlik şöyle söyler: “Ömer, Yahûdî alimlerini davet etti ve dinî konuları tartışmalarını istedi. İslama dönen bir Yahûdî olan Sa‘lebe’nin babası Ebû Malik[89] de onlarla beraber geldi[90]. Ebû Mâlik bir kitapla geldi. Onu açtı ve elini onun bir pasajı üzerine koydu. Elini kaldırıp da Yahûdî alimler; “Kim gereken hürmeti babasına gösterirse, Allah onun ömrünü uzatır” ibaresini okuduklarında, bunun Allah tarafından vahyedildiğini kabul ettiler. Halk o güne kadar bunu bilmiyordu[91]“. es-Sa‘lebî Mûsâ’ya vahyedilen on emri kaydeder[92]. en-Nuveyrî, Allah’ın Peygambere Kur’an’ın on sekiz ayetinde on emrin muhtevasını vahyettiğini, es-Sa’lebî’nin söylediğini nakleder[93]. Evladın ana-babaya yapması gereken hürmetin bir parçası olarak, bir kimsenin, ölümünden sonra babasının dostlarına faydalı olmak zorunda olduğu kaidesi, Tevrat’tan iktibas edilmiştir[94]. Bir Fâkih, Tevrat’tan şöyle bir nakilde bulunur: “Günahkar olup da sonra Benden mağfiret isteyen kimseye yazıklar olsun!..” [95] Bir Şi‘î rivayet, Tevrat’ta şöyle yazılı olduğunu söyler: “Ey insanoğlu, kızdığın zaman Beni hatırla ki Ben de öfkelendiğimde seni hatırlayayım, helak edeceklerim arasında seni mahvetmeyeyim; eğer haksız bir muameleye maruz kalırsan benim sana olan yardımımla yetin, zira benim sana olan yardımım, senin kendine olan yardımından daha iyidir”[96]. Tevrat’ta ayrıca şöyle bir ibare yazılıdır: “Kim bir gayri menkulü veya bir su üzerindeki haklarını, topraktan veya sudan kazanılmamış bir meblağa satarsa kazanılan para çarçur edilir, boşa gider”[97]. Peygamberden, buna benzer şöyle bir rivayetin nakledildiği söylenebilir: “لابارك الله في ثمن أرض أو دار لايجعل في أرض أو دار”: “Lâ bâreke’llâhu fî semeni ardın ew dârin lâ yuc‘alu fî ardın ew dârin”: “Değerinden fazla satılan yerin veya evin kazancına Allah bereket vermesin!”[98] Sevr b. Yezîd tarafından, İncil’den ve “diğer Kutsal Kitaplar”dan bazı iktibaslar nakledilir[99]. Sevr b. Yezîd, Tevrat’ta İsa’nın, Havarilerine şöyle dediğini okumuş: “Allah’la çok sohbet edin, insanlarla ise çok az sohbet edin!” Onlar İsâ’ya, “Allah’la nasıl konuşmalıyız?” diye sordular. O da: “Dua ve niyazlarınızda O’nunla başbaşa kalın!” diye cevap verdi[100]. Ka’b, Zemzem kuyusunun “bazı Kutsal Kitaplar”da zikredildiğini söyler[101]. Ayrıca Ka’b, beş vakit namazı Mekke Mescidinde (Mescid-i haram) kılanlara Allah’ın oniki milyon beşyüz bin namaz mükafatı yazacağı haberini Tevrat’ta bulduğunu ifade eder[102]. Hatta el-Hutay‘a’ya ait,

“من يفعل الخير لايعدم جوازيه” : “men yef‘al’i'l-hayra lâ ye’dem cevâziyehu :

“لايذهب العرف بين الله والناس” : “lâ yezhebu’l-‘urfu beyne’llâhi we’n-nâsi” .

“Kim hayır yaparsa o hayrın mükafatı zayı olmaz; Allah ile kul arasındaki örf de yok olmaz” şeklindeki beytin, Tevrat’tan bir cümle olduğu Ka’b tarafından ifade edilmiştir[103]. Tevrat’tan yapılacak ilave iktibaslar, kolayca artırılabilir[104]. Aslında bu iktibasların sadece bir kaçı bu kaynaktan alınmıştır[105]. Söz konusu iktibasların çoğu, popüler Yahûdî ve Hıristiyan hikayelerinden, efsanelerinden ve hikmetli sözlerinden, Yahûdî ve Hıristiyanlıktan İslama dönenler tarafından sokularak yaygınlaşmış ve popularite kazanmış rivayetlerden elde edildmiştir. Mamafih Müslüman alimler, “Tevrat’ta buldum”, “Tevrat’ta yazılıdır”, “Tevrat’ta kaydedilmiştir” ifadelerinin zorunlu olarak Eski Ahid’in İlk Beş Kitabı’na hatta Yeni Ahit’e işaret etmedikleri gerçeğinin farkındaydılar. Mesela el-Câhiz, Ka’b'ın söylediği, “mektubun fi’t-Tevrât” ifadesinin, gerçekte Yahûdîlerin Kutsal Kitaplarında bulunan peygamberlerin kitapları ve “Süleyma’nın kitapları” gibi bölümlere işaret ettiğini belirtir[106]. Ebu’l-Esved[107] tarafından nakledilen bir rivayetteki “Ra’su’l-Câlût”, Ka’b'ın, kehanetlerinin Tevrat’tan alındığını söylediğinde, onun yalan konuştuğunu açıklamaktadır. Tevrat Kur’an gibi bir kitaptır; Müslümanlar nasıl Peygamber’in ve Sahabîlerinin rivayetlerini naklediyorsa, Ka’b da gerçekte peygamberlerin, onların arkadaşlarının kitaplarından naklediyordu[108].

Kaynaklara sık sık, “kitapta (şöyle) yazılıdır”, “bazı kitaplarda (şöyle) okudum”, “(bu) Allah’ın kitabında (mevcuttur)” gibi muğlak ifadelerle işaret edilmekte[109] çoğunlukla da hiç zikredilmemektedir.

Ebû Ubeyd, aşağıdaki pasajı, “Hikmetü’d-Dâvûd” : (Dâvûd’un Hikmetli Sözleri(n))dan iktibas eder: “Akıllı bir adamın dört vaktini ihmal etmemesi gerekir: Vaktinin bir kısmında kendini Rabbine verir, bir kısmında nefs muhasebesi yapar, bir kısmında kötü huy ve davranışları hakkında kendisini dostça uyaran akadaşları ile oturup sohbet eder, bir kısmında da kendini meşru eğlencelere bırakır; bu en son zaman dilimi kişinin, diğer üç vakitteki sorumluluklarını yerine getirmesine yardımcı olacak bir dinlenme vaktidir. Akıllı bir adamın vaktini iyi bilmesi ve işlerini de ona göre ele alması gerekir. Akıllı bir adam, yaşam ve meşru eğlence vasıtalarını da değerlendirerek sadece gelecek hayat için hazırlanan azıkla yolculuğuna devam etmelidir”[110]. Diğer bazı kaynaklarda bu sözler, İbrahim’in sahifelerinden iktibas edilmiştir[111].

“İyi sağlık, gizli bir güzelliktir”, sözü de, “Hikmetü’d-Dâvûd” dan iktibas edilmiştir[112]. Dâvûd’un Hikmetleri’nden bazı iktibaslar, el-Amilî[113] ve el-Meclisî tarafından verilir[114]. Ebû Nu‘aym bazı iktibasları “Mes’eletü’d-Dâvûd” (Dâvûd’un Meselleri)nden nakleder[115]. el-Amilî, “Ahbâru’d-Dâvûd (Dâvûd’un Haberleri)” u iki kere iktibas eder[116].

Dâvûd’un Mezmurlarının, halk arasında çok yaygın olduğu görünüyor. Katâde ve Rabî‘ b. Enes, Zebûr’un sadece dualar ve Allah’ı öven ifadeler içerdiğini söyler; emirler, cezaî kanun kuralları, helaller veya haramlar hakkında ifadeler yoktur[117]. Mezmurlar’ın ilk ayetleri sık iktibas edilmiştir. Bu ayetlerden iki nakil Suyûtî tarafından[118], bir üçüncüsü İbn Ebi’d-Dünya tarafından kaydedilmiştir[119]. İbn Tâvus aşağıdaki sûreleri Zebur’dan kopya eder: 2, 10, 17, 23, 30, 36, 46, 47, 65, 67, 68, 71, 84, 100[120]. Zebur’un son otuz satırı[121] ve bu kaynaktan kısa bir pasaj, Vehb[122] tarafından verilir. Bununla beraber bu nakiller, doğru değildir ve tetkik edilebilen bazı metinlerle benzerliklerinin bulunmadığı ortaya çıkmıştır.

Süleyman’a atfedilen hikmetli sözler[123], “Vâiz” ve “Süleyman’ın Meselleri” bölümleri ile karşılaştırılabilir.[124]

el-Muhâsibî, “Hikmetu İsâ” : “İsa’nın Hikmetleri” nden dünya malı sevgisi ile ilgili bir söz[125]; ayrıca “Risâlâtu İsâ” : “İsâ’nın Risâleleri” nden de bir söz nakleder[126]. İbn Tâvûs tarafndan, “Sehâifu İdris” : “İdris’in Sahifeleri” nden ve “Sunenu İdris” : “İdris’in Sunen” inden uzun bölümler kaydedilir[127].

İşaya, Jeremiya ve Habakuk gibi peygamberlerden veya Hz. İsa’nın İncil’inden alıntılar ilave etmeye gerek yoktur. Ebû Ubeyd’in derlediği eser, Müslüman çevrelere nüfûz eden ve Müslüman alimler tarafından memnuniyetle kabul gören Yahûdî ve Hıristiyan nakillerinin yaygınlığını gösteren en iyi delil olarak hizmet edebilir.

Tevrat’ı okumak Peygamberin izni ile meşru kılındı. Abdullah b. Amr b. el-‘As, gördüğü bir rüyayı Peygamber’e anlatır. Rüyasında pamaklarından birinin üzerinde bal, diğerinin üzerinde yağ olduğunu görür. Peygamber rüyayı tefsir ederek şöyle der: “Sen iki kitabı; Tevrat’ı da Furkân’ı (Kur’an) da okuyacaksın”. Abdullah b. Amr b. el-‘As, gerçekten her iki kitabı da okumuştur[128]. Lahîa tarafından nakledilen bu rivayet[129], H. 8. Yüzyılda yaşayan Zehebî tarafından şiddetle hucuma uğradı. Zehebî, “Tevrat’ı okumak Kur’an’ın vahyinden sonra hiç kimseye musaade edilmedi”, demektedir. Zehebî, Tevrat’ın değiştirilip tahrif edildiğini, hakikatle yanlışın birbirine karıştırıldığını iddia eder ve bu kitabı okumanın ancak Yahûdîlere cevap vermek amacıyla câiz oluduğunu söyler[130]. Fakat Tevrat’ı okuyup araştırmakla ilgili fikirler, I. Yüzyılda oldukça farklıydı. İbn Sa’d bir mescitte oturan ‘Âmir b. ‘Abd b. Kays ve Ka‘b’la ilgili şöyle bir olay nakleder: Ka‘b, ‘Âmir’e Tevrat’tan bazı ilginç pasajlar okudu ve açıkladı[131]. Ebu’l-Celd el-Cevnî, Kur’an ve Tevrat’ı okurdu. Tevrat’ı her hatmettiğinde (ki onu altı günde okurdu) insanları davet ederek hatmini kutlar ve Tevrat’ın her hatmi sonucunda Rahmân’ın (Yeryüzüne) indiği sözünü naklederdi[132].

Şi‘î bir rivayet, Tevrat ile Peygamberi, Ali ve sonra gelen imamların doğru bilgileri arasındaki bağlantıyı açık bir şekilde şöyle vurgulamaktadır: Mûsâ’nın Levhalar’ı Peygamber’e ulaştı ve o, onları Ali’ye verdi[133]. Mûsâ’nın Levhalar’ı, İncil, İbrahim’in Sahifeleri ve Zebur, Şi‘î İmamların elindedir.[134] Beyaz Jafr; Tevrat, İncil, Zebur ve Allah’ın ilk kitaplarını kapsar[135].

Yahûdilere gelen vahiy ile Müslümanlara gelen vahiy arasındaki muhteva birliği fikrini, bu ayniyeti tesis edenin iki halk arasında ki kader birliği olduğu fikri takip etmiştir. İbn Abbas, İsrailoğulları arasında vukûbulan herşeyin Müslüman toplumda da olacağını ifade eder[136]. Peygamber, “İsrailoğulları, onların cariyelerinin çocukları yetişinceye kadar dürüst idiler. Onlar (bu çocuklar) re‘yi desteklediler[137] ve bundan dolayı yoldan çıktılar; diğer insanları da yoldan çıkardılar” demektedir[138]. Fesevî tarafından nakledilen bir rivayetin arkasından şu mutalaa gelir: “Süfyan şöyle dedi: ‘Biz bu sözü tetkik ettik ve re’yi destekleyen ilk şahsın Medine’de Rebîa, Kufe’de Ebû Hanife, Basra’da el-Bettî olduğunu keşfettik; onlar cariyelerin oğullarıydı’”[139]. Peygamber, İslam toplumunun, İsrailoğulları ile Hıristiyanların yolunu aynen takip edeceklerini önceden haber verdi[140].

Bu benzerlik noktaları elbette Yahûdî tarihinin aşağılayıcı yönlerini gösteriyordu ve bunlar İslam toplumunun karşılaşacakları tehlikelere işaret etmek için kullanılıyordu. Bununla beraber bazan özdeşleştirme benzerlik övücü bir havada yapılır. İbn İshâk tarafından nakledilen bir rivayete göre Evs ve Hazrec, Tubba‘ tarafından Medine’de bırakılan İsrailoğulları arasından çıkan dörtyüz alimin torunlarıdırlar. Ebû Eyyûb, gerçekte Tubba tarafından, peygambere verilmek üzere muhafaza edilmesi amacıyla bir mektubun kendisine emanet edildiği alimin torunuydu. Ebû Eyyûb gerçekten mektübu Peygamber’e verdi[141]. Olayı kaydeden muahhar bir mecmua, Ensar’a ait bu şecerenin, bir Yahûdî planı olduğunu kaydeder[142].

Bir Şi‘î rivayete göre Peygamber isminin Ahmed ve İsrail olduğunu, Allah tarafından İsrail’e verilen yükümlülüklerin aynı şekilde kendisine de verildiğini ifade eder[143]. İsrailoğulları ile, (‘Alid) Âl-i Muhammed kastedilmektedir[144]. ‘Alidler, “Al-i Fir‘avn zamanında Al-i Mûsâ ne ise” kendilerinin de Umeyye döneminde aynı konumda olduklarından yakınırlar[145]. İbn Tâvûs, Peygamber’in Hârûn’la[146] ilgili söylediği, Ali’nin Peygamber’le olan ilişkisi (menzilesi, mertebesi) Hârûn’nun Mûsâ ile olan ilişkisinin aynı olduğu konusundaki sözünün önemini vurgulamak için Tevrat’tan bir çok pasajlar nakleder[147]. Ali’nin Peygamber’e nisbetle vasilik rolü, Mûsa’ya nisbetle Yuşa b. Nuh’un rolüne benzemektedir[148].

Fakat Müslümanların, Benî İsrâil arasındaki dürüst kimselerle, tecrübelerinden hareketle duydukları bu yakınlık ve ayniyet duygusu, daha sonrakilerin kusur, günah ve ahlak bozukluklardan dolayı zedelenmese bile İsrailoğullarının yolu (sünneti), takip edilmemelidir. Bir çok rivayetlerde mümin, bu sünnetler hususunda uyarılır ve onların aksinin yapılması emredilir[149].

Onların ifâ ettikleri dînî ritüellerdeki katılıklar bile, “Kendilerini zora koşan İsrailoğulları gibi olmayın! Zira Allah onları zora koşmuştur”[150] şeklinde tenkid edilmiştir.

III

İlk kaynaklar, İsrailoğullarının tarihlerini veya peygamber ve azizleri ile ilgili rivayetleri nakletme izninin aksine, ehl-i sunnet çevrelerin, müminlerin, özellikle hukûkî veya inanç esasları ile ilgili konuları, Ehl-i kitabın Kutsal Kitaplarından öğrenme veya kopya etmelerini engelleme eğiliminde olduklarını belirtmektedir. Bir rivayete göre Ömer, Kureyzalı bir Yahûdîden, Tevrat’tan bazı bölümlerin özetini kendisi için kopya etmesini istemiştir. Peygambere gelip de ondan bu bölümleri okuma izni istediğinde, öfkeden peygamberin yüz hatları değişti. Bu durumdan endişe eden Ömer şunları söyledi: “Rab olarak Allah’tan, din olarak İslam’dan, peygamber olarak Muhammed’den razıyım”. Aşırı öfkesi gidince Peygamber şöyle dedi: “Muhammed’in canı, kudret yetkisinde olan Allah’a yemin olsun ki, Mûsâ aranızda olsa ve siz de ona uysanız, yoldan çıkmış olurdunuz; siz topluluklar içinde benim kısmetimsiniz, ben de peygamberler içinde sizin kısmetinizim”[151].

Rivayette, “مررت بأخ لي من قريظة”: “Merartu bi-ehin lî min Kurayza” : “Kurayzalı bir kardeşime uğradım [rastladım]“[152] denilerek, Yahûdîlere tasvib edilir bir tarzda işaret edilmesi ilginçtir. Ayrıca Peygamber’in, Mûsâ’nın kendi imanına bağlı olduğunu vurgulaması da ilginçtir. Enes’ten gelen bir rivayete göre Peygamber Hz. İsa ile karşılaşmıştır[153] ve ez-Zehebî de İsa’yı (bu yüzden) Peygamberin sahabîlerinden biri olarak kabul eder[154]. Peygamberin Mûsâ hakkında buna benzer bir ifadesi Hafsa olayında kaydedilir. Hafsa, Peygambere, üzerinde Yûsuf’un hikayesinin yazılı olduğu bir köprücük kemiği getirir. Peygamber kızar, yüzünün rengi değişir ve şöyle der: “Ben sizin aranızda iken Yûsuf gelse ve siz de ona uysanız, doğru yoldan çıkmış olurdunuz”[155].

Başka bir rivayette kaydedildiği gibi, Peygamber’in bundan çok az farklı şöyle bir başka sözü vardır. Ömer, Peygamber’e, Yahûdîlerden duyup hoşuna giden rivayetleri yazmasına izin verip vermeyeceğini sorar. Peygamber şöyle der: “Onlar bozulmuş iken Yahûdî ve Hıristiyanlara mı uymak istiyorsunuz? Ben onu (dini, veya Kur’an’ı) bembeyaz ve temiz olarak getirdim; eğer Mûsâ hayatta olsaydı bana uymak zorunda olacaktı”[156].

Bu problemle bağlantılı olarak özel bir ayet nazil oldu. Bir rivayette belirtildiğine göre bazı Müslümanlar, Peygambere, Yahûdîlerden kopya ettikleri belirli kitaplar getirirler. Peygamber şöyle der: “Bir halk, kendi peygamberlerinin getirdiğini bırakıp da başka bir halkın peygamberleri tarafından getirileni tercih ederse, bu onlar için oldukça tehlikeli bir yanlış olur”. Bunun üzerine 29. sûrenin 51. ayeti nazil oldu: “أولم يكفهم أنا أنزلنا عليك الكتاب يتلى عليهم…” “E-we-lem yekfihim ennâ enzelnâ ‘aleyke’l-kitâbe yutlâ ‘aleyhim…” : “Kendilerine okunmakta olan Kitab’ı sana indirmemiz onlara yetmemiş mi?…”[157] Tevrat’ın öğrenilmesi ile ilgili şu soru Ömer tarafından sorulduğunda Peygamber, son ve kesin sözünü şu şekilde ifade eder: “Tevrat’ı öğrenmeyin, size gereken, size indirilen(Kur’an)i öğrenmeniz ve onun içindekilere inanmanızdır”[158].

Ömer gerçekten, Yahûdî ve Hıristiyanların kitaplarının kopya edilmesini veya okunmasını yasakladı. Bir rivayete göre bir adam Ömer’e gider ve ona, Müslümanların şehri fethettiklerinde Medain’de bulduğu harika bir kitaptan bahseder. Ömer, “o, Allah’ın Kitabı (Kur’an)dan mı dır?” diye sorar. Adam “Hayır” cevabını verir. Ömer, Yûsuf sûresinin ilk dört ayetini ezberden okuyarak onu kırbacıyla dövmeye başlar ve şöyle der: “Sizden öncekilerin bozulmalarına sebep olan şey, bilgileri ortadan kalkıp yok oluncaya kadar Tevrat ve İncil’i terkedip kendilerini, alimlerinin ve piskoposlarının kitaplarına vermeleri olmuştur”[159]. Başka bir rivayette benzer bir durum şöyle nakledilir: Alkame ile el-Esved, İbn Mesud’a gelir ve ona hoşlarına giden bir olayı içeren bir sahife gösterirler. Abdullah b. Mesud sahifenin imha edilmesini emreder ve, “Bu kalpler, bilgi kaplarıdır. Onları Kur’an’la meşgul edin, başka şeylerle değil” der[160].

Ömer’in, özellikle Daniel’in Kitabı’na ilgi duyduğu gözüküyor. Kitabın, Müslümanlar şehri fethettiklerinde Tustar’da bir mezarda bulunduğu ve bu mezarın da Daniel’in mezarı olduğu söyleniyor[161]. Kitap Ömer’e getirilir ve o, Arapçaya çevirmesi için onu Ka’b'a gönderir. Kitabın, gelecekte ortaya çıkacak fitneler hakkında bilgi içerdiği söylenmektedir[162]. Ebu’l-‘Âliye[163] Kitap hakkında şöyle der: “Ben bu kitabı Kur’an’ı okuduğum tarzda okuyan ilk Arap idim”. Ebu’l-‘Âliye sözüne, “o sizin siretiniz (tarihiniz), meseleleriniz, dininiz, konuşma tarzınız, ve gelecekte olacak şeyler hakkında bilgiler içermektedir” şeklinde devam eder[164]. Ömer’e Daniel’in Kitabını kopya eden (veya okuyan) biri hakkında bilgi verildiğinde, söz konusu adamın, huzuruna getirilmesini emreder, bu tür kitapları yakmaya ve okumamaya söz verinceye kadar onu kırbacıyla döver[165].

Hamd b. Muhammed el-Hattabî tarafından Daniyel’in Kitabından bir söz kaydedilir[166]. Ebu’l-Hüseyn Ahmed b. Cafer b. el-Münâdî, Kitabu’l-Melâhim adlı eserinde, Süfyanî’nin seferleri/mücadeleleri hakkında uzun bir pasajı, Daniel’in Kitabından iktibas eder ve bu pasaj Kurtubî tarafından da nakledilir[167]. Daniel’in Kitabından önemli bir pasaj, el-Meclisî tarafından nakledilir. Bu pasaj Muharrem’in ilk gününe göre (Cumartesi, Pazar, Pazartesi…vs.) tesbit edilip yıl boyu meydana gelecek hava ve ürün durumu, musibetler ve savaşlar hakkında, ayrıca Güneş ya da Ay tutulmasının meydana geleceği ayın tesbiti konusunda kehanetler içermektedir. er-Ravendî, bu materyale melâhim tipi rivayetler olarak işaret eder[168]. Daniel’in Kitabı’nın; Ka’b ve yirmi Yahûdî alim tarafından, Filistin’de, karşılıklı müzakereler şeklinde okunduğu anlaşılmaktadır. Ka‘b, “Mûsâ’ya Allah tarafından vahyedildiği gibi hiç değişmemiş ve değiştirilmemiş Tevrat” olarak tanımladığı bu kitabın, Tiberya Denizi’ne atılması için emir verir. Ka’b, halkın ona güvenebileceğinden korkmuştur. Ka’b tarafından gönderilen adam denizin ortasına ulaştığında, sular, denizin dibi görülecek şekilde ayrılır ve adam Kitabı denizin içine atar[169].

Tabiatıyla Ehl-i Kitabın tabi olduğu Kutsal Kitabın kasıtlı bazı değişikliklere ve değiştirmelere maruz kalma tehlikesi vardı. Bu durum, Ka’b hakkında gelen bir rivayette şöyle yansıtılmaktadır: Ka‘b, Ömer’e, Tevrat’tan bazı bölümleri içerdiğini söylediği, yaprakları yırtılmış bir kitap getirir ve onu okuması için izin ister. Bunun üzerine Ömer şöyle der: “Eğer Sina Dağı’nda Allah tarafından Mûsâ’ya vahyedilen kitap olduğunu biliyorsan onu gece gündüz oku”[170].

İbn Kesîr, Ehl-i Kitab alimlerine danışmayı yasaklayan rivayetleri iktibas ederek şöyle der: “Bu rivayetler, onların kendi Kutsal kitaplarında değişiklikler yaptıklarının bir delilidir ( “…بدلوا ما بأيديهم من الكتب السماوية…”: …beddelû mâ bi-eydîhim mine’l-kütübi’s-semâviyyeti : Ellerinde bulunan Semavî Kitapları değiştirdiler…), hem onları değiştirdiler ve hem de uygunsuz bir tarzda yorumladılar”. Onlar Kutsal kitapları hakkında şumullu bir bilgiye sahip olamadılar; Arapça çevirilerinde çok hata ve yanlışlar yaptılar. Üstelik onların maksatlı ve hatalı görüşleri de vardı. Tevrat’ın bir kısmı, bellidir ve aleni olarak vahyedilmiştir, fakat onun büyük bir kısmı belli değildir. Tevrat’ın açık olan kısımları; değişiklikler, farklılıklar, hatalı ifadeler ve anlaşılması zor fikirler içermektedir. İbn Kesîr, bir çoğu yazıldığı mürekkep kadar değer taşımayan ve bir kısmı da yanlış olan rivayetleri nakletmesinden dolayı Ka’b'ı suçlamaktadır[171]. “İsrailiyatın bir kısmı, onların zındıkları tarafından uydurulmuştur. Bir kısmı sağlam ve güvenilir olabilir, fakat onlara ihtiyacımız yoktur: Allah’ın Kitabı’nda (Kur’an’da) yazılanlar bize yeterlidir, onu daha önce vahyedilen kitaplarda aramaya ihtiyacımız yoktur. Onların bilgilerini kaybetmelerine ne Allah ne de elçisi, bizi sebep kılmamıştır”[172]. Aynı yalanlama, değişikliğe uğratma, değiştirme ve kasıtlı yanlış tefsir suçlamaları İbn Kesîr tarafından Ehl-i Kitap alimlerine danışmayı yasaklayan rivayetlerin nakledildiği bir bölümde tekrar edilir[173].

Hicrî Altıncı Yüzyılın velûd müellifi İbnu’l-Cevzî, benzer görüşler açıklar. Önceki kavimler hakkındaki rivayetler, özellikle İsrailoğulları ile ilgili olanlar, nadiren güvenilir bilgiler içerirler. İbnu’l-Cevzî, İslam Hukûkunun (şeriat) yeterli olduğunu, (bu yüzden) Peygamber’in, Ömer’e, kendisine getirdiği Tevrat’tan bazı pasajları atmasını emrettiğini, söyler. Karısıyla evlenmek için Uriyah’ı ölüme gönderen Dâvûd hakkındaki rivayet gibi, İsrailiyyat ile ilgili bazı rivayetler tamamen saçmadırlar[174].

Bu yazıda zikredilen ilk (erken dönem) kaynaklar, H. I. Yüzyılın sonlarında, Müslüman, Yahûdî ve Hıristiyanlar arasında yakın bağlantıların bulunduğunun tanıklığını yapmaktadırlar. Mamer b. Râşid’in Câmi‘ ‘inde nakledilen rivayetlerin, I. Yüzyılın sonlarının orijinal kaynaklarına kadar geriye gittiği tahmin edilebilir. Ebû Ubeyd’in Mevâiz’ indeki materyalin, aynı zaman diliminden geldiği görünüyor. W. Montgomery Watt’ın[175], Kitâb-ı Mukaddes’in yukarıda tartışılan materyalinin, ilk dönemde, “Kitâb-ı Mukaddes hakkında bilgisi olmayan cahil halka karşı tanzim edildiği” şeklindeki varsayımını kabul etmek çok zordur.

W. M. Watt, İbn Abdilberr’in Câmiu beyâni’l-ilm inde II, 40-43′de yer alan “Yahûdî ve Hıristiyanlardan bilgi almaktan kaçınma” başlıklı pasajdan aldığı bu bilgiye dayanarak söz konusu yasağın “ilk döneme ait olduğu” nu, çünkü “bunun, Müslümanların Yahûdî ve Hıristiyanlarla görüştüklerini, fakat kitaplarını okumadıklarını, akla getirdiğini ileri sürmektedir”[176]. Ancak bu iddianın gerçekte savunulacak bir tarafı yoktur. Buhârî[177] tarafından nakledilen bir rivayet, “Yahûdîlerin Tevrat’ı İbranice okuduklarını ve onu Müslüman halka Arapça tefsir ettiklerini” açıkça ifade etmektedir. es-Suddî, bazı Yahûdîlerin Allah tarafından ilham edildiğini iddia ettikleri kitaplar derlediklerini ve onları ucuz fiyatlarla Araplara sattıklarını ifade eder[178]. Ehl-i Kitab ın kitapları ile ilgili, yukarıda nakledilip İbn Abdilberr’in, kitabının ilgili bölümünde zikredilen ve Müslümanlar tarafından istinsah edilen rivayetler, Müslümanlarla Ehl-i kitap arasındaki bağlantıların sadece danışmaya hasredilmediğinin delilini teşkil eder. Son olarak “Babu muhtasar fî mutâla‘ati kütübi ehli’l-kitâbi ve’r-rivâyeti ‘anhum” şeklindeki bölüm başlığına işaret edilebilir. Bu bölümde tartışılan konunun, sadece Ehl-i kitabla konuşmak değil, onların kitaplarını okumak ve rivayetlerini onlara isnad ederek nakletmek olduğu, açıkça ifade edilmektedir. W. M. Watt’ın, “onlardan herhangi birinin (yani İbn Abdilberr tarafından kaydedilen rivayetlerin) mevcut şekillerinin hâlâ ilk dönemdeki şekillerine sahip olup olmadıkları” hakkında şüpheleri; Ma‘mer’in “Câmi‘” i ve Abdurrezzâk’ın “Musannef” i dikkate alındığında temelsizdir. Zira bu rivayetler ve onların isnadları, İbn Abilberr tarafından doğru olarak kopya edilmiştir. Bu, İbn Abdilberr’in materyalı ile bu yazıda iktibas edilen el yazma kitap karşılaştırılarak tahkik edilebilir.

Daha önce zikredildiği gibi, Ehl-i Sünnet İslamının görüşleri ile uygun düştüğü sürece, Yahûdî ve Hıristiyanlıktan İslama dönenler tarafından nakledilen Yahûdî ve Hıristiyanlarla ilgili rivayetlere karşı ciddi bir muhalefet olmamıştır. Muhalefet, Yahûdî ve Hıristiyan geleneğinin İslam inanç veya uygulamaları ile alakası olabilecek yönleri ile bağlantılı olarak ortaya çıkıyor görünmektedir. Bu gibi durumlarda yasağın saikleri açıktır; Ehl-i Kitabın kutsal kitaplarını kopya etmeyi yasaklayan rivayetlerin bu tür durumlarla ilgili olduğu gözükmektedir. Nitekim bu durum, İslamı kabul eden fakat Cumartesi Gününe riayet etmek ve geceleyin Tevrat okumak için peygamberden izin isteyen bir grup Yahûdi hakkındaki rivayetten de tahmin edilebilir. Tabii onların bu izin isteği reddedildi. Kur’an’da bir ayet (Sûre II, 208[179]) bunun hakkında nâzil oldu[180].

Ehl-i Sünnete uygun çözüm, bir Müslümanın, Tevrat ve İncile inanmak mecburiyetinde olduğu fakat bu kitaplarda yer alıp emredilen uygulamaları yerine getirmemesi gerektiği şeklinde ortaya konmuştur. Bu konuda Peygamber şöyle der: “Tevrât, Zebûr ve İncîl’e inanın, fakat Kur’an size yeterlidir”[181].

Bir uzlaşma havası veren bu formül, gerçekte Yahûdî ve Hıristiyan rivayetlerinin nakline imkan veriyor.“حدثوا عن بني إسرائيل” : “Haddisû ‘an benî isrâile” sözü ile izin verilen bu gelenek, tefsir, zühd ve âdâb literatüründe bolca yansıtıldığı gibi, aynı zamanda da İslam literatürünün bir parçası haline gelmiştir[182].

***

BİBLİYOGRAFYA

Abdulcebbâr el-Havlânî, Târîhu Dâreyyâ, nşr., Sa’îd el-Afgânî (Şam, 1369/950)

Abdulcebbâr, Tesbîtu delâili’n-nubuvve, nşr., Abdulkerim Osman (Beyrut, 1966-68)

Abdulhafız b. Osman el-Kârî et-Tâifî, Celâu’l-kulûb ve keşfu’l-kurûb bi-menâkıbı ebî Eyyûb, (İstanbul, 1298).

Abdulmelik b. Habîb, Târîh, el yazma, Bodl. Marsh, 228.

Abdurrezzâk, el-Musannef, el yazma, Murad Molla 604.

Ahmed b. Ali el-Mervezî, Musnedu Ebî Bekr, nşr., Şuayb el-Arnavûd, (Beyrut, 1390/1970).

Ahmed b. Hanbel, el-Musned, nşr., Ahmed Muhammed Şakir (Kahire, 1953)

el-’Âmilî, el-Kaşkûl, nşr, Tâhir Ahmed ez-Zâvî, (Kahire 138O/1961).

Anonymous, et-Ta’rîhu’l-muhkem, el yazma, Brit. Müz., Mec. no. 8653.

el-Âmilî, el-Cevâhiru’s-seniyye, (Necef, 1384/1964).

el-‘Ayyâşî, Tefsîr, (?)

el-Âzîzî, es-Sirâcu’l-munîr (Kahire, 1957)

el-Beyhâkî, Kit. Delâil’i'n-nubuwwe, el yazma, British Müz. no. 3013.

el-Beyhâkî, Marifetü’s-sunen, ve’l-âsâr, nşr., Ahmed, Sakr, Kahire, 1389/1968.

el-Beyhaqî, Delâilu’n-nubuvve, el yazma, British Müz., no. 3013.

Buhârî, es-Sahîh (Kahire, bty.)

el-Câhiz, el-Heyevân, nşr., ‘Abdusselâm Hârûn (Kahire, 1385/1966).

el-Cerrâhî, Keşfu’l-hafâ‘ ve muzîlu’l-ilbâs, Kahire 1352.

el-Cezerî, Kısâsu’l-enbiyâ’ (Necef, 1964).

ed-Deylemî, el-Firdevs, el yazma, Chester Beatty 3037.

Ebû Dâvûd, Merâsil (Kahire 1310)

Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, Kahire, 1351/1932.

Ebû Ubeyd, el-Mevâ‘iz. (el yazma) (?)

Ebû Ubeyd, Fedâ’ilu’l-Qur’ân, el yazma, Leydin, mecmua no. 3056.

Ebû Ubeyd, Garîbu’l-hadîs (Hayradabad, 1385/1966)

Ebû Ya‘lâ, Musned, el yazma, Fatih 1149.

Ebû Yusûf, Kitâbu’l-âsâr, nşr.,, Ebû’l-Vefâ, (Kahire, 1355).

Ebû’l-Mehâsin Yûsuf b. Mûsâ el-Hanefî, el-Mu’tasar (Haydarabad 1362)

Ebû Ubeyd el-Kasım b. Sellâm, Kitâbu’l-mevâiz, el yazma, Yahuda Kolleksiyonu, Hebrew Universitesi, Ar. 95.

el-Fadl b . el-Hasan et-Tabersî, İ‘lâmu’l-werâ bi-a‘lâmi’l-hudâ, nşr., ‘Ali Ekber el-Ğaffârî, (Tahran 2338)

el-Fakihî, Târihu Mekke, Leydin, no: 463.

el-Fâsî, el-‘Iqtu’s-semîn (?)

el-Fesewî, el-Ma‘rife we’t-Ta’rîh, el yazma, Esat Ef. 2391.

F. Sezgin, GAS. (?)

Furât, Tefsîr, (Necef, bty.),

G. Vajda, “Juifs et Musulmans selon le Hadit “, JA CLXXIX (1937).

el-Ganji, Kifâyetu’t-tâlib fî menâqıbi Ali b. Ebî Tâlib ‘aleyhi’s-selâm, nşr., Muhammed Hâdî el-Amînî, (Necef 1390/1970)

Hamd b. Muhammed el-Hattâbî, Kitâbu’l-‘uzle (Kahire, 1352).

el-Hâkim, el-Müstedrek, Haydarabad 1342.

el-Hargûşî, el-Bişâre we’n-nizâra fî ta‘bîri’r-ru’yâ, el yazma, Forma 6262.

el-Hatîb el-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd, Kahire, 1349/1931.

el-Hatîb el-Bağdâdî, Takyîu’l-‘ilm, nşr., Yûsuf Eçe, Şam 1949.

el-Heysemî, en-Ni‘me’l-kubrâ, (Haleb [bty.]).

el-Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, (Beyrut 1967).

el-Humeydî, el-Musned, nşr., Habîburrahman el-A‘zamî, Beyrut-Kahire 1332.

el-Hutay‘a, Divân, nşr., Nu‘mân Emîn Tâhâ (Kahire, 1378/1958)

İbn Abdilberr, Câmi‘u beyâni’l-‘ilm ve fadlih (Kahire, 1346).

İbn Abdilberr, el-İsti‘âb, nşr., Ali Muhammed el-Bicâvî (Kahire [trs.]),(Kahire 1346).

İbn Asâkir, Ta’rîh (tehzîb).

İbn Bâbûyeh, ‘ilelu’ş-şerâ’i‘, (Necef 1385/1966).

İbn Ebi’d-Dunyâ, el-İşrâf fî menâzili’l-eşrâf, el yazma, Chester Beatty 4427, vr. 69a.

İbn Ebi’d-Dunyâ, Kit. et-tevbe , el yazma, Chester Beatty, 3863.

İbn Ebî’-Dunyâ, el-‘Akl ve fadluhu, nşr., Muhammed Zâhid el-Kevserî, (Kahire 1365/1946).

İbn Hacer el-Heytemî, ez-Zevâcir ‘an iqtirâfi’l-kebâir, (Kahire, 1390/1970)

İbn Hacer, el-İsâbe, (Kahire 1325/1907)

İbn Hacer, Tehzîbu’t-tehzîb, Haydarabat 1327.

İbn Hazm, el-İhkâm fî usûli’l-ahkâm, nşr., Muhammed Ahmed ‘Abdulazîz, (Kahire 1398/1978).

İbn Hubeyş, el-Meğâzî, el yazma, Leydin, no: 343.

İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, (?)

İbn Kesîr, Tefsîr, (?)

İbn Kesîr, Şemâilu’r-resûl, nşr.,, Mustafa Abdulvâhid (Kahire, 1386/1967)

İbn Mâce, Sunen (Kahire, 1349)

İbn Mâkûlâ, el-İkmâl, (Haydarabad 1381/1962)

İbn Manzur, L isânu’l-arab, “h r c” mad.

İbn Nâsıruddîn ed-Dımaşqî, Câmiu’l-âsâr fî mewlîdi’n-nebiyyi’l-muhtar, el yazma, Kembriç, Mec. no. 913.

İbn Qutayba, ‘Uyûnu’l-ahbâr (Kahire, 1346/1928)

İbn Ra’s Ğanama, Menâqilu’d-Durer, el yazma, Chester Beatty 4254.

İbn Sa‘d, Tabakât, Beyrut 1957.

İbn Tâvûs, Sa‘dus-Su’ûd, (yeni baskı).

İbn Tâvûs, Sa‘du’s-su‘ûd (Necef 1369/1950)

İbn Wehb, Câmi‘’, nşr., J. David Weill (Kahire, 1939).

İbn Zafar, Hayru’l-bişer bi-hayri’l-beşer ([yeni basım], 1280).

İbn Zuhayra, el-Cami‘u’l-latîf, (Kahire 1357/1958)

İbn Şenrâşûb, Menâqıb âli ebî tâlib (Necef, 1376/1956)

İbn ‘Abdi’l-Hakem, Futûhu Mısr, nşr., C. Torrey (New Haven, 1922).

İbn ‘Arabî, Muhâdaratu’l-ebrâr, 1388/1968.

İbnu’l-Cevzî, el-Wefâ bi-ahvâli’l-mustafâ, nşr.,, Mustafa Abdulvâhid (Kahire, 1386/1966)

İbnu’l-Cevzî, Kit. el-Kussâs, el-yazma, Leydin mecmua no. 988.

İbnu’l-Cevzî, Kitâbu’l-mevzuât, nşr.,, Abdurrahman Muhammed Osman Kahire 1386/1966.

İbnu’l-Esîr, en-Nihâye, nşr.,, ez-Zâvî et-Tenâhî, Kahire 1963.

İbnu’l-Esîr, Câmiu’l-usûl min ehâdisi’r-resûl (s), (Kahire 1374/1955).

İbnu’l-Kayyim el-Cevziyye, İğasetu’l-lehfân min mesâyidi’ş-şeytân, (Kahire 1358/1939)

İslâm Ansiklopedisi, “Dâniyâl” md. (G. Vejda).

‘Âli el-Kârî, el-Esrâru’l-merfû‘a fî’l-ahbâri’l-mavdû‘a, nşr., Muhammed Sabbâğ, Beyrut, 1391/1971.

J. Goldziher, Muhammedanische Studien, Halle, 1890.

J. Goldziher, “Über Bibelcitate in muhainmedanischen Schriften” , ZATW, XIII (1893).

J. Goldziher, ““Über Muh. Polemik gegen Ahl al-Kitâb , ZDMG XXXII, 345.

el-Kudâ‘î, Şihâbu’l-ahbâr, el yazma, British Müzesi, no. 6496.

el-Kundûzî, Yenâbi‘u’l-mevedde, (Kazimiyye 1385).

el-Kurtubî, et-Tezkira, nşr., Ahmed Muh. Mursî (Kahire, bty).

el-Kurtubî, Tefsîr, nşr., İbrahim İtfiş, (Kahire 1387/1967),

M. Talbî, “Les Bida”, Studia Islamıca (?)

Ma’mer b. Râşid, el-Câmi‘, el yazma, Feyzullah 541.

el-Mavsılî, Ğayetu’l-vesâil ilâ ma‘rifeti’l-avâil, el yazma, Cambridge Forma. 33.

el-Meclisî, Bihâru’l-envâr, (yeni neşir.)

Mélanges Judéo-Arabes, IX, “İsrâ’iliyyât”, REJ XLIV, (1902)

Miskeveyh, el-Hikmetu’l-hâlida, nşr.,, Abdurrahman Bedevî (Kahire, 1952).

Moğoltay, ez-Zehru’l-bâsim, el yazma, Leydin, Mecmua 370.

Muh. b. Yahyâ el-Eş‘arî el-Mâlaqî, et-Temhîd ve’l-beyân fî makteli’ş-şehîd Osmân, nşr.,, Mahmûd Yûsuf Zâyid (Beyrut 1964).

el-Muhâsibî, A’mâlu’l-kulûb we’l-cevârih, nşr., ‘Abdulkadir Ahmed ‘Atâ (Kahire, 1969).

Muh. b. Yahyâ el-Eş‘arî el-Mâlaqî, et-Temhîd ve’l-beyân fî makteli’ş-şehîd Osmân, nşr., Mahmûd Yûsuf Zâyid (Beyrut 1964)

el-Munâvî, Feyzu’l-kadîr, Beyrut, 1391/1972.

el-Muttakî el-Hindî, Kenzu’l-ummâl, (?)

Nu‘aym b. Hammâd, Kit. el-Fiten, el yazma, British Müz., sıra no: 9449,.

Nureddîn el-Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, (?)

en-Nuwayrî, Nihâyetu’l-ereb, Kahire [yeni basım] 1964.

Râğib el-İsfahânî, el-Mufredât fî ğarîbi’l-qur‘ân (Kahire, 1324).

er-Râvendî, Bihâru’l-envâr, (yeni bs.)

er-Râzî, Tefsîr, (?).

S. D. Goitein, Banû İsrâ’il, İslâm Ansiklopedisi2.

Samau’al el-Mğribî, İfhâmu’l-yehûd, nşr., M. Perlmann (New York, 1964)

Schacht, “Ashâbu’r-Rey”, İslâm Ansiklapedisi.

es-Sâlihî, es-Sîra eş-Şâmiya, el yazma, Atıf 1753.

es-Sa‘lebî, Qısâsu’l-enbiyâ’ (Kahire, bty.)

es-Sefârînî, Ğizâ‘’l-elbâb, Kahire 1324.

es-Semhûdî,Vefâu’l-vefâ, nşr., Muh., Muhyiddîn Abdulhamîd (Kahire, 1374/1955)

es-Seyyid el-Himyerî, Divân, nşr., Şâkir Hâdî Şeker, (Beyrut bty).

es-Sulemî, Âdâbu’s-sohba, (Filistin, 1954)

es-Suyûtî, ed-Durru’l-mensûr, (?)

es-Suyûtî, el-Câmi‘u’l-kebîr, el yazma, el-Cezzâr, Acre.

es-Suyûtî, el-Hasâisu’l-kubrâ, nşr., Muh. Halîl Harâs (Kahire, 1386/1967)

es-Suyûtî, el-Hâvî li-l-fetâvî, nşr.,, Muhammed Muhyiddin Abdulhamid (Kahire, 1387/1959)

es-Suyûtî, el-Leâli‘i’l-masnû‘a, (?)

es-Suyûtî, Lubâbu’nuqûl (Kahire, 1373/1954).

es-Suyûtî, Tahzîru’l-hevâs min ekâzibi’l-qussâs, (?)

eş-Şaffâr el-Kummî, Besâiru’d-derecât, [byy], 1285).

eş-Şevkânî, Fethu’l-qadîr (Kahire, 1383/1964).

et-Taberânî, el-Mu‘cemu’s-sağîr, nşr.,, Abdurrahman Muhammed Osman Kahire, 1388/1968.

et-Taberî, Delâilu’l-imâme, (Necef, 1383/1963)

et-Taberî, Tefsîr, nşr.,, Muhmud Muh. Şâkir, (Kahire 1969).

et-Tâberî, el-Muntehâb min zeyli’l-muzeyyel, (Kahire, 1358/1939).

et-Tahâvî, Muşkilu’l-âsâr, Haydarabad 1333.

et-Tebrizî, Mişkâtu’l-Mesâbih (Karaçi, 1350).

et-Tirmîzî, Sahîh, Kahire 1934.

et-Tûsî, Emâlî, (Necef, 1384/1964).

et-Tûsî, Ricâlu’l-keşşi (Necef, [bty.])

The Early Development of the Muslim Attitude to the Bible (Glasgow Univ. Oriental Society Transactions: Glasgow Univ. Doğu Toplumları Raporları).

Usâme b. Munqız, Lubâbu’l-âdâb, nşr.,, Ahmed Muh. Şâkir, (Kahire 1353/1935)

Yûsuf b. Mûsâ el-Hanefî, el-Mu‘tasar mine’l-muhtasar, Haydarabad ts.

ez-Zehebî, el-’Uluww li-l-’aliyyi’1-ğaffâr, nşr.,, ‘Abdurrahman Muh. ‘Osmân (Kahire, 1388/1968)

ez-Zehebî, Mîzânu’l-i‘tidâl, nşr.,, Ali Muhammed el-Bicâvî Kahire 1382/1963.

ez-Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nubelâ, nşr.,, Es’ad Talas (Kahire 1962)

ez-Zehebî, Tarihu’l-İslâm (Kahire, 1367)

ez-Zehebî, Yevâqîtu’s-siyer, el yazma, British Müz., sıra no: 3771.

ez-Zemahşerî, el-Fâ’iq, nşr.,, ‘Alî Muh. el-Bicâwî- Muh. Ebu’l-Fadl İbrâhîm (Kahire, 1367/1948),

ez-Zemahşerî, Rebîu’l-ebrâr, el yazma, British Müz..no. 6511.

***

 

M.J. KISTER, “İsrâiloğullarından Nakilde Bulunma Meselesı”, (Tercüme: Cemal Ağırman), Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: V, Sayı: 1, Sivas 2001, s. 125-153.

***


**Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Hadis Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi.

Çevirenin notu: Makale yazarı Kister’in bütün fikirlerine katılmak elbette mümkün değildir. Verilen bilgilerin bir kısmında çelişkiler vardır; bazı yorumlar da yanlıdır. Örneğin; sanki Müslümanlar Kur’an’ı kendilerine yeterli görmeyip eski Kutsal kitaplara aşırı rağbet duydukları için, onlardan aşırı iktibaslarda bulundukları, ehl-i kitapla ilgili rivayetleri nakletme konusunda peygamberden sık sık izin istedikleri, bazan Peygamberin izin verdiği, bazen de ondan azar işittikleri, hatta buna yönelik bir ayet indiği (29:51), gibi yorumlar yapılmıştır. Halbuki söz konusu ayetin muhatabı inananlar değildir. Gerçi söz konusu ayetin sebebi nuzûlu olarak yazarın zikrettiği olaya yer verenler de vardır. Ancak Elmalılı’nın da [Hak Dini, V, 3786, İst. tsz.] ifade ettiği gibi ayetin siyak ve sibakı bu ihtimale yer vermemektedir.

Yazarın Hz. Peygamber’in Tevrat ile olan ilişkisi konusunda verdiği bilgiler kabul edilebilir cinsten değildir. Bir çok şeyin ondan iktibas edlidiği fikrine de katılmak mümkün değildir. Ayrıca bazı uydurma rivayetleri doğru olarak ele alıp önemsediği gözükmektedir. Peygamberle ilgili yapılan nakiller sened ve metin tenkidine tabi tutulmamıştır. Bazı bilgiler, muteber bazı hadis kaynaklarında yer alan bilgilerle çelişkiler içermektedir. Örneğin Hz. Ömer’in,“Rab olarak Allah’tan, din olarak İslam’dan, peygamber olarak Muhammed’den razıyım” şeklindeki sözünü, Hz. Ömer’in Tevrat’tan bazı bölümleri okuma izni talebi karşısında Hz. Peygamber’in gazaplanması üzerine söylediği iddiası, muteber hadis kaynaklarındaki bilgilerle uyuşmamaktadır. Oysa Hz. Ömer’in, bu sözü, Hz. Peygamber’in kendisine sorulan gereksiz sorular karşısında sinirlenmesi üzerine söylediği variddir [bk. Buhârî, İlm 29]. Ayrıca bütün fiten ve melâhim olaylarının, Yahûdîlikten İslama dönen Yahûdî asıllı Müslümanların Tevrat kaynaklı kehanetlerinden ibaret oldukları imajını vermeye çalışması da üzerinde durulması gereken başka bir noktadır.

Kısacası yazar adeta; Kur’an’ın, Tevrat’ın; İslam toplumunun inanç ve kültür bakımından Yuhûdî toplumunun; hadislerin de eski Kutsal Kitapların, özellikle de peygamber ve din adamlarının derledikleri kitaplardan alınma nakillerin bir devamı niteliğinde olduğunu, orijinalitelerinin bulunmadığını ihsas ettirmek istemektedir.

Aslında her üç dinin temelde ilahî kaynaklı olmaları itibarı ile temel konularda paralellik arzetmeleri, hatta bazı kuralların örtüşmesi gayet tabiidir. Zaten Kur’an da bunu red etmemektedir. Mesela Kur’an’da, “öncekilere [örn. oruç vs,] farz kılındığı gibi size de farz kılındı” gibi ifadelere raslamak mümkündür. Ancak bunların Tevrat’tan yapılan birer iktibas değil, Hz. Peygamber’e inzal olunan yeni vahiyler olduğunu unutmamak gerekir. Hulasa makalenin müsbet ve menfi yönde ciddi bir tenkide tabi tutulması gerektiği kanaatindeyiz. Makalenin, yapmayı düşündüğümüz daha geniş bir tenkidini bilahare yayınlamayı umuyoruz. Bu makaleyi tercüme etmedeki amacımız, Batılı bilim adamlarının bakış açılarını ve ilgilendikleri konuları ilgililere sunmaktır. Takdiri okuyuculara bırakıyoruz.

[1]Muhammedanische Studien (Halle, 1890), II, 137, not: 3; ayrıca bk. G. Vajda, “Juifs et Musulmans selon le Hadit “, JA CLXXIX (1937), 115-120; S. D. Goitein, Banû İsrâ’il, İslâm Ansiklopedisi2.

***“İlk kaynak” ifadesi pek isabetli değildir. Zira bir sonraki cümle bu ifadeyi nakzetmektedir. Mamer b. Râşid’in vefat H. 154 iken eş-Şâfiî’ninki H. 204′dür. Dolayısıyla Ma‘mer b. Râşid daha öncedir. (çev)

[2]Mélanges Judéo-Arabes, IX, “İsrâ’iliyyât”, REJ XLIV (1902) 64, not 2.

[3]El yazma, Feyzullah 541, vr. 59b, (F. Sezgin, GAS, I, 291).

[4]Hakkında bilgi almak için bk. F. Sezgin, GAS, I, 516.

[5]Hakkında bilgi almak için bk. İbn Hacer, Tehzîbu’t-tehzîb (Haydarabat, 1327), II, 251, no. 460; ez-Zehebî, Mîzânu’l-i‘tidâl, nşr. Ali Muhammed el-Bicâvî (Kahire 1382/1963), I, 479, no. 1809.

[6]Hakkında bilgi almak için bk. İbn Hacer, Tehzîb, XII, 210, no. 974

[7]El yazma, Murad Molla 604, vr. 113b:

“بلغوا عني ولو آية ومن كذب علي متعمدا ولاحرج و من كذب علي كذبة فليتبوأ مقعده من النار”

 Ayrıca bu rivayet için bk. et-Taberânî, el-Mu‘cemu’s-sağîr”, nşr., Abdurrahman Muhammed Osman (Kahire, 1388/1968), I, 166; el-Fesewî, el-Ma‘rife we’t-Ta’rîh, el yazma, Esad Ef. 2391, vr. 162b. ; en-Nuwayrî, Nihâyetu’l-ereb, (Kahire [yeni basım] 1964], XIV, 182; Ebû Nu‘aym, Hilyetü’l-evliyâ (Kahire, 1351/1932), VI, 78; et-Tahâvî, Muşkilu’l-âsâr, (Haydarabad, 1333, I, 40, 42, 168-169 (Abdurrezzâk’tan); el-Muttakî el-Hindî, Kenzu’l-ummâl, X, 129, no. 1094.

[8] Nşr. Ahmed Muhammed Şakir (Kahire, 1953), XI, 127, no. 6888; krş. el-Beyhâkî, Marifetu’s-sunen, ve’l-âsâr, nşr. Ahmed, Sakr (Kahire, 1389/1968), I, 48-51; krş. el-Humeydî, el-Musned, nşr. Habîburrahman el-A‘zamî, Beyrut-Kahire 1332, II, 492, no. 1165; ayrıca birleşik bir rivayet için bk. Suyûtî, Tahzîru’l-hevâs min ekâzibi’l-qussâs, s. 14, no. 13;

“لاتكتبوا عني شيئا سوى القرآن فمن كتب عني شيئا غير القرآن فليمحه و حدثوا عن بني إسرائيل ولا حرج و حدثوا عني ولا تكذبوا علي فمن كذب علي فليتبوأ مقعده “

‘Âli el-Kârî, el-Esrâru’l-merfû‘a fî’l-ahbâri’l-mavdû‘a, nşr. Muhammed Sabbâğ, (Beyrut, 1391/1971), s. 9; el-Munâvî, Feyzu’l-kadîr, (Beyrut, 1391/1972, III, 377, no. 3691, el-Muttakî el-Hindî, age., X, 129, no. 1096.

[9]“Men kezebe ‘aleyye” rivayeti hakkında bk. İbnu’l-Cevzî, Kitâbu’l-mevzuât, nşr., Abdurrahman Muhammed Osman (Kahine 1386/1966), I, 55-98; ayrıca bk. age., s. 63. Vehb b. Cerîr’in sözü şöyledir: ولله ما قال متعمدا و أنتم تقولون متعمدا : “Vallahi o “kasten” ifadesini kullanmadı, halbuki siz hep ‘kasten’ ifadesini kullanıyorsunuz”; krş. el-Hatîb el-Bağdâdî, Takyîdu’l-‘ilm, nşr., Yûsuf Eçe (Şam, 1949), s. 29: ومن كذب علي قال همام أحسبه قال متعمدا… فليتبوأ…” we men kezebe ‘aleyye; qâle Hemmâm: ahsibuhu qâle “mute‘ammiden”… fe’l-yetebevve’…; krş. J. Goldziher, Muh. St., II, 132 (bk. not. 3-4); ayrıca bk. Ahmed b. Hanbel, age., IV, no. 2675, 2976; V, no. 3694, 3801, 3814, 3847; II, no. 584, 629, 630, 903, 1000, Ğ, 1075, 1291; I, no. 326, 469, 507; VI, no. 4338, 4742; VII, no. 5232, 5291; IX, no. 6309, 6478; X, no. 6592, 6593. Bu sözün ilginç bir tertibi için bk. age., VI, no. 4156:

 “جمعنا رسول الله (ص) و نحن أربعون فكنت في آخر من أتاه قال إنكم منصورون

ومصيبنا و مفتوح لكم فمن أراك ذلك فليتق الله وليأمر بالمعروف ولينه عن المنكر

 ومن كذب علي متعمدا…”

 Dikkate değer bir versiyon için bk. age., V., no. 3025:

“اتقوا الحديث عني إلا ما علمتم قال و من كذب على القرآن بغير علم فليتبوأ…”

krş., ed-Deylemî, el-Firdevs, el yazma, Chester Beatty 3037, vr. 27a:

 ”اتقوا الحديث عني إلا ما علمتمفإنه من كذب علي متعمدا…”; krş., Ahmed b. Hanbel, IV, age., IV, no. 2975: “…من كذب علي… و من كذب في القرآن…”; ayrıca bk. age., III, no. 2069:  ”…من قال في القرآن بغير علم…” ; yine bk. İbn Sa‘d, Tabakât (Beyrut, 1957), II, 337:  ”…من قال علي ما لمأقل فقد تبوأ…” ; krş. el-Cerrâhî, Keşfu’l-hafâ‘ ve muzîlu’l-ilbâs (Kahire, 1352), II, 275, no. 2593; İbnu’l-Esîr, en-Nihâye, nşr. ez-Zâvî et-Tenâhî (Kahire, 1963), I, 159; et-Tirmîzî, Sahîh (Kahire, 1934), XIII, 167 orada bu söz hâsifu’n-na‘l olayı ile irtibatlandırılıyor; el-Kundûzî, Yenâbi‘u’l-mevedde (Kazimiyye, 1385), s. 59, 209; el-Hatîb el-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd (Kahire, 1349/1931), I, 265; es-Sefârînî, Ğizâ‘’l-elbâb (Kahire, 1324), I, 118; Yûsuf b. Mûsâ el-Hanefî, el-Mu‘tasar mine’l-muhtasar (Haydarabad, II, 261-262; et-Tâberânî, age.,II, 55; el-Fesewî, age., vr. 158a; el-Hâkim, el-Müstedrek (Haydarabad, 1342), II, 401; ez-Zehebî, Mîzân, IV, 393 zeyl; Ebû Nu‘aym, age., II, 369; krş. Ebû Ubeyd, Fedâilu’l-Kur’ân, el yazma, Leydin, no. 3056, vr. 3b:

“…إن رسول الله (ص) عهد الينا في حجة الوداع فقال عليكم بالقرآن فأنكم سترجعون الى قوم يشتهون الحديث عني فمن عقلا شيئا فليحدث عني به و من قال علي ما لم أقل فليتبوأ بيتا أو مقعدا في جهنم…”

Yine bk. es-Suyûtî, el-Câmi‘u’l-kebîr, el yazma, el-Cezzâr, Acre, I, 351:

“حدثوا عني كما سمعتم ولاحرج ألا من أخبر على الله كذبا متعمدا ليضل به الناس بغير علم فليتبوأ مقعده من النار”

İbn ‘Abdi’l-Hakem, Futûhu Mısr, nşr. C. Torrey (New Haven, 1922), 273-274: “من كذب علي كذبة متعمدا…” sözü, “على من شرب الخمر” ifadesiyle birliktedir. Ayrıca bk. el-Beyhâqî, Ma‘rifetu’s-sunen, I, 45-47 (farklı varyasyonlar kaydedilmiştir:

“من قال علي ما لم أقل…، …إن الذي يكذب علي يبنى له بيت في النار…، من كذب علي فليلتمس لجنتهملجأ من النار”

 (ayrıca editör tarafından yapılan referanslara da bk.): Ebû Yusûf, Kitâbu’l-âsâr, nşr. Ebû’l-Vefâ, (Kahire, 1355), s. 207, no. 922; Suyûtî, Tahzîru’l-hevâs min ekâzibi’l-qussâs, s. 8-65; (editörün referanslarına da bk.); et-Tahâwî, Muşkilu’l-âsâr, I, 164-175; Ahmed b. Ali el-Mervezî, Musnedu Ebî Bekr, nşr. Şuayb el-Arnavûd, (Beyrut, 1390/1970), s. 132-133, no. 60; el-Muttaqî el-Hindî, age., X, no. 1401, 1408, 1409, 1415-1418; İbn Hacer el-Heytemî, ez-Zemâir ‘an iqtirâfi’l-kebâir, (Kahire, 1390/1970), I, 97-98; Ebû Ya‘lâ, Musned, el yazma, Fatih 1149, vrk. 19b.; el-Humeydî, age., II, 492, no. 1166; İbn Hazm, el-İhkâm fî usûli’l-ahkâm, nşr. Muhemmed Ahmed ‘Abdulazîz, (Kahire 1398/1978), I, 249, 255, II, 1065.

[10]İbn Abdilberr, Câmi‘u beyâni’l-‘ilm ve fadlih (Kahire, 1346), II, 40; el-Kudâ‘î, Şihâbu’l-ahbâr, el yazma, British Müzesi, no. 6496, vr. 39a.

[11]El yazma, Topkapı Sarayı, Ahmed III, 2321, vr. 3a-4a.

[12]Vr. 4a:

“…و خص بني إسرائيل بهذا لما مضى فيهم منالأعاجيب كما خص البحر بما فيه من الأعاجيب…”

     (konu galiba iyi bilinmekte olan “haddis ‘ani’l-bahri ve lâ haraca” ifadesine veya atasözüne işaret ediyor; bk. el-Cerrâhî, age., I, 352, no. 117).

[13]ed-Deylemî, age., vr. 72a; L ‘A, “h r c” mad.

[14]el-Mu‘âfâ, age., vr., 4a:

“…و لا حرج يتجه فيه تأويلان أحدهما أن يكون خبرا محضا في معناه و لفظه كأنه ذكر بني إسرائيل و كانت فيهم أعاجيب و كان كثير من الناس ينبو سمعهم عنها فيكون هذا مقطعة لمن عنده علم منها أن يحدث الناس بها؛ فربما أدى هذا إلى دروس الحكمة وانقطاع مواد الفاءدة وانسداد طريق أعمال الفكرة وإغلاق أبواب الاتعاظ والعبرة فكأنه قال ليس في تحدثهم بما علمتموه من ذلك حرج؛ والتأويل الثاني أن يكون المعنى في هذا النهي؛ فكأنه قال ولاتخرجوا بأن تتحدثوا بما تبين لكم الكذب فيه محققين له أو غارين أحدا به”.

[15]Takyîdu’l-ilm, s. 30-31:

“لاتكتبوا عني شيئا إلا القرآن فمن كتب غيره فليمحه و حدثوا عن بني إسرائيل ولا حرج و من كذب علي فليتبوأ مقعده من النار”

[16]Age., s. 34:

“خرج علينا رسول الله (ص) و نحن نكتب الأحاديث فقال ما هذا الذي تكتبون قلنا أحاديث نسمعها منك . قال كتاب غير كتاب الله أتدرون ما أضل أمم قبلكم على بما كتبوا من الكتب مع كتاب الله تعالى قلنا أنحدث عنك يا رسول الله قال حدثوا عني ولا حرج فإنكم لم تحدثوا عنهم بشيء إلا وقد كان فيهم أعاجيب منه…”

[17]Vr. 59b; Abdurrezzâk, el-Musannef, el yazma, vr. 113b:

“باب هل يسأل أهل الكتاب عن شيئ… عن زيد بن أسلم أن النبي (ص) قال لا تسألوا أهل الكتاب

عن شيء فأنهم لن يهدوكم قد أضلوا أنفسهم قيل يا رسول الله ألا نحدث عن بني إسرائيل

 قال حدثوا ولاحرج “

[18]en-Nihâye, I, 361.

[19]Bk. Râğib el-İsfahânî, el-Mufredât fî ğarîbi’l-qur‘ân (Kahire, 1324), s. 111, h r j md.

[20]Bk. el-Meclisî, Bihâr, IV, 495 (yeni basım)

[21]en-Nihâye, I, 361; ayrıca bk. el-Cezerî, Kısâsu’l-enbiyâ’ (Necef, 1964), s. 522 (İbnu’l-Esîr’den nakledilmiştir); İsrailoğulları ile alakalı rivayetlerin nakline izin veren bir Şi‘i rivayet için ayrıca bk. age., s. 522’in sonunda.

[22]es-Sirâcu’l-munîr (Kahire, 1957), II, 223:

“حدثوا عني بما تسمعون و لا تقولوا إلا حقا، ومن كذب علي بني له بيت في جهنم يرتع فيه”

[23]el-‘Azîzî, age., II, 145:

“واذنه لا ينافي نهيه في خبر أجبر لأن مأ ذون فيه التحديث بقصاصهم والمنهي عنه العمل بأحكامهم لنسجها”

[24]Age., :

“وقال العلقمي أى لاضيق عليكم في التحديث عنهم لأنه كان تقدم منه (ص) الزجر عن الأخذ عنهم والنظر في كتبهم ثم حصل الوسع في ذلك؛ وكان النهي وقع قبل استقرار الأحكام الاسلامية واقواعد الدنية خشية الفتنة؛ ثم لما زال المحذور وقع الإذن في ذلك لما في سماع اللأخبار التيكانت في زمانهم من الإعتبار”

[25]el-Cerrâhî, age., I, 353.

[26]İbnu’l-Esîr, age., I, 361: “…حدثوا عن بني إسرائيل ولا حرج أي لاحرج عليكم إن لم تحدثا عنهم ayrıca bk. el-Cerrâhî, age., I, 353, II, 11-12; el-Azîzî, age., II, 145.

[27]es-Sirâcu’l-munîr, II, 145.

[28]Age.

[29]Bk. Miskeveyh, el-Hikmetu’l-hâlidatu, nşr., Abdurrahman Bedevî (Kahire, 1952), s. 133 (munâcât mûsâ )

[30]Ebû Nu‘aym, age., V, 385-386; İbn Zafar, Hayru’l-bişer bi-hayri’l-beşer ([yeni basım], 1280), s. 25-34; İbnu’l-Cevzî, el-Wefâ bi-ahvâli’l-mustafâ, nşr. Mustafa Abdulvâhid (Kahire, 1386/1966), I, 38-42; es-Sa‘lebî, Qısâsu’l-enbiyâ’ (Kahire, bty.), s. 27; es-Suyûtî, el-Hâvî li-l-fetâvî, nşr. Muhammed Muhyiddin Abdulhamid (Kahire, 1387/1959), II, 281, 282, 283′ün sonuna kadar; İbn Kesîr, Şemâilu’r-resûl, nşr. Mustafa Abdulvâhid (Kahire, 1386/1967), 114-115; el-Beyhaqî, Delâilu’n-nubuvve, el yazma, British Müz., no. 3013, vr. 64b; krş. İbn ‘Arabî, Muhâdaratu’l-ebrâr, 1388/1968, II, 141-144; es-Suyûtî, ed-Durru’l-mensûr, III, 120-126; Ebu Nu‘aym, Hilye, III, 375-376; el-Meclisî, Bihâru’l-envâr, XCIV, 6-7, 10-19, 185-187.

[31]Ebû Nu‘aym,age., VI, 33-35; el-Meclisî, Bihâr, XIII, 332-333, 340-341; es-Suyûtî, el-Hâvî, II, 282- 283.

[32]Ebû Nu‘aym, age., VI, 33-35; el-Meclisî, Bihâr, XIII, 332-333, 340-341 (yeni neşir.)

[33]es-Suyûtî, el-Hâvî, II, 281-282 vd.; İbn Kesîr, Şemâil, s. 115.

[34]İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, II, 32.

[35]es-Suyûtî, el-Hâvî, II, 114.; İbnu’l-Cevzî, el-Vefâ, I, 60.

[36]el-Meclisî, Bihâr, XIII, 331-332 (yeni neşir.).

[37]ez-Zehebî, Siyeru a‘lâmi’n-nubelâ, nşr. Es’ad Talas (Kahire 1962), III, 165; Yevâqîtu’s-siyer, el yazma, British Müz., sıra no: 3771, vr. 141a; et-Taberî, Delâilu’l-imâme, (Necef, 1383/1963), s. 63, 73; İbn Mâkûlâ, el-İkmâl, (Haydarabad 1381/1962), IV, 378; et-Tûsî, Emâlî, (Necef, 1384/1964), I, 377; Ricâlu’l-keşşi (Necef, [bty.]), s. 26; el-Meclisî, age., XII, 113; XXXIX, 63, XLIII, 237, 242 (yeni neşir). Krş. Anonymous, et-Ta’rîhu’l-muhkem, el yazma, Brit. Müz., Mec. no. 8653, vr. 23a, 41a-b; İbn Bâbûyeh, ‘ilelu’ş-şerâ’i‘, (Necef 1385/1966), s. 137-139, no. 5-9; el-Fadl b . el-Hasan et-Tabirsî, İ‘lâmu’l-werâ bi-a‘lâmi’l-hudâ, nşr. ‘Ali Ekber el-Ğaffârî, (Tahran 2338), s. 217; el-Ganji, Kifâyetu’t-tâlib fî menâqıbi Ali b. Ebî Tâlib ‘aleyhi’s-selâm, nşr. Muhammed Hâdî el-Amînî, (Necef 1390/1970), s. 352 (ayrıca editörün referanslarına da bk.); krş. es-Seyyid el-Himyerî, Divân, nşr. Şâkir Hâdî Şeker, (Beyrut bty), s. 201, 249.

[38]İbn Ebi’d-Dunyâ, el-İşrâf fî menâzili’l-eşrâf, el yazma, Chester Beatty 4427, vr. 69a; İbn Abdilberr, el-İsti‘âb, nşr. Ali Muhammed el-Bicâvî (Kahire [trs.]), s. 543, no. 1809. (Kahire, 1346), II, 40; İbn Hacer, el-İsâbe, (Kahire 1325/1907), V, 250, no. 7157; es-Suyûtî, el-Hasâisu’l-kubrâ, nşr. Muh. Halîl Harâs (Kahire, 1386/1967), I, 80. Bk. İbn Kesîr, el-Bidâye, VI, 235; es-Suyûtî, ed-Durru’l-mensûr, III, 125.

[39]et-Taberî, Tefsîr, nşr. Muhmud Muh. Şâkir, (Kahire 1969), XVI, 484, no. 20485; el-Kurtubî, Tefsîr, nşr. İbrahim İtfiş, (Kahire 1387/1967), IX, 330; Şi‘î bir kaynak (el-‘Ayyâşî, Tefsîr, II, 215, no. 54) bu sözü Ali b. el-Huseyn’e atfeder.

[40]el-Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, (Beyrut 1967), IX, 65-66; Ebû Nuaym, age., V, 387-388 vd., Muh. b. Yahyâ el-Eş‘arî el-Mâlaqî, et-Temhîd ve’l-beyân fî makteli’ş-şehîd Osmân, nşr. Mahmûd Yûsuf Zâyid (Beyrut 1964), s. 21; İbn Ra’s Ğanama, Menâqilu’d-Durer, el yazma, Chester Beatty 4254, vr. 23a; Nu‘aym b. Hammâd, Kit. el-Fiten, el yazma, British Müz., sıra no: 9449, vr. 22a-b; es-Suyûtî, el-Hasâis, I, 77. Krş. İbn Nâsıruddîn ed-Dımaşqî, Câmiu’l-âsâr fî mewlîdi’n-nebiyyi’l-muhtar, el yazma, Kembriç, Mec. no. 913, vr. 16a, 47a, vd. Ayrıca bk. İbn Asâkir, Ta’rîh (tehzîb), I, 438.

[41]Nu‘aym b. Hammâd, age., vr. 28a; es-Suyûtî, el-Hasâis, I, 78-79.

[42]Nu‘aym b. Hammâd, age., vr. 41b; fakat el-Mâlaqî, et-Temhîd, s, 113′de “أمير على الخاذل والقاتلyerine أمير على القاتل الآمرifadesini kullanır, (bu yanlıştır), doğrusu şudur: “أمير على القاتل والآمر”; es-Suyûtî, el-Hasâis, I, 78-79.

[43]el-Mâlaqî, et-Temhîd, s, 113, 135-136, 176-177; el-Kurtubî, Tezkira, s. 534; el-Heysemî, age., IX, 92-93.

[44]Nu‘aym b. Hammâd, age., vr. 28b.

[45]Nu‘aym b. Hammâd, age., el yazma, Atıf Ef. 602, vr. 4a, 1, 5 alt kısmından; es-Suyûtî, el-Hasâis, I, 80-81.

[46]Nu‘aym b. Hammâd, age., el yazma, British Müz., no: 9449, vr. 28a; es-Suyûtî, el-Hasâis, I, 81.

[47]es-Suyûtî, el-Hâvî, II, 284.

[48]Nu‘aym b. Hammâd, age., el yazma, British Müz., 53a.

[49]Age., vr. 27b: “…عن كعب قال: يملك ثلاثة من ولد العباسي المنصور وامهدي والسفاح”

[50]Age., vr. 27a.

[51]Age., vr. 27a.

[52]Age., vr. 27a.

[53]Age., vr. 25b; ayrıca kitaplar ve bu rivayetler için bk. İbn Kesîr, el-Bidâye, II, 298-299.

[54]Nu‘aym b. Hammâd, age., 56a-b, 57a-b, 60b, 61b.

[55]Age., vr. 34b, 61b, 62a, 63a-b, 69b, 71a-b, 72a-b.

[56]Age., vr. 74a-b, 81a.

[57]el-Fakihî, Târihu Mekke, Leydin, no: 463, vr. 414a.

[58]Bk. en-Nuveyrî, age., XVI, 136, 143, 149-153; el-Heysemî, en-Ni‘me’l-kubrâ, (Haleb [bty.]), s. 28-29, 52-53, 62.

[59]İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, V, 278.

[60]Age., V, 278-279.

[61]İbn Hubeyş, el-Meğâzî, el yazma, Leydin, no: 343, s. 24.

[62]Bk. es-Suyûtî, el-Hâvî, II, 283;

“ووردت الآثار أيضا بأن الله بين لأنبيائه في كتبهم خمع ما هو واقع في هذه الأمة من أحداث وفتن وأخبار خلفائها وملوكها”

Ayrıca bk. Abdulcebbâr, Tesbîtu delâili’n-nubuvve”, nşr. Abdulkerim Osman (Beyrut, 1966-68), II, 413;

“إنما لم يتمنوا الموت لأن اليهود والنصارى مانوا يئمنون بموسى وغيره ممن كان يدعي النبوة، وقد أخبر هؤلاء في كتبهم بنبوة محمد (ص) فاعلم يقدم علي التمني لهذا…”

[63]es-Suyûtî, el-Hâvî, II, 284;

“…وقد اعترض علي في هذا لطريق بأنه يلزم عليه أن يكون كل ما في القرآن مضمن في جميع الكتب السابقة وأقول : لا مانع من ذلك  ، بل دلت الأدلة على ثبوت هذا اللازم”

[64]Age., II, 285:

“…وقد نص على هذا بعينه الامام أبو حنيفة حيث استدل بهذه الاياة على جواز قراءة القرآن بغير اللسان العربي وقال: إن القرآن مضمن في الكتب السابقة وهي بغير اللسان العربي أخذا بهاذ الآية “

(örn.: Sûre XXVI, 197-198),

“ومما يشهد بذلك وصفه تعالى للقرآن في عدة مواضع بأنه مصدق (في المتن مصدَّق) لما بين يديه من الكتب : فلول لاأن ما فيه موجود فيها لم يصح هاذ الوصف…”

[65]Ebû Nu’aym, age., V, 378.

[66]es-Suyûtî, el-Leâli‘i’l-masnû‘a, 1, 234.

[67]es-Suyûtî, el-Leâli‘i’l-masnû‘a, 1, 234. 1, 232-233; ay, mlf., ed-Durru’l-mensûr, 1. 325; İbn Kesîr, Tefsîr, 1, 546.

[68]et-Taberî, Tefsîr, IV, 231-232, no. 3964-65; es-Suyûtî, ed-Durr, I. 238.

[69] el-Mavsılî, Ğayetu’l-vesâil ilâ ma‘rifeti’l-avâil, el yazma, Cambridge Qq. 33, vr. 41a; et-Taberî, Tefsîr, XII, 227, no. 14157 (ayrıca bk. no. 14158-59); Ebû Nu’aym, age., V, 383.

[70]eş-Şevkânî, Fethu’l-qadîr (Kahire, 1383/1964), V, 427; es-Suyûtî, ed-Durr, VI, 341.

[71]es-Suyûtî, ed-Durr, VI, 341; eş-Şevkânî, Fethu’l-qadîr, V, 427:

“نسخت هذه السورة في صحف إبراهيم وموسى”

krş. es-Suyûtî, el-Hâvî, II, 285: “هذه السورة في صحف إبراهيم وموسى” ; el-Qurtubî, Tefsîr, XX, 24:

 “إن هذا… قال: هذه السورة…” 

[72]es-Suyûtî, ed-Durr, VI, 341; el-Qurtubî, Tefsîr, XX, 24:“qad eflaha” den sûrenin sonuna kadar; İbn Kesîr, Tefsîr, VII, 273.

[73]es-Suyûtî, ed-Durr, VI, 341.

[74]Age.

[75]El yazma, Hebrew Universitesi, Yahuda Kolleksiyonu, Ar. 95.

[76] Ebû Ubeyd, age., vr. 9b; el-Meclisî, age., XIII, 357 (yeni nş.); el-Âmilî, el-Cevâhiru’s-seniyye, (Necef, 1384/1964), s. 48.

[77]Ebû Ubeyd, age., vr. 6b; İbn Qutayba, ‘Uyûnu’l-ahbâr (Kahire, 1346/1928), II. 263.

[78]ed-Durr, VI, 341.

[79]İbn Wehb, Câmi‘’, nşr. J. David Weill (Kahire, 1939). s. 12, I, 11.

[80]Age., s. 11, 1. 10.

[81]Age., s. 98, 1. 4.

[82]‘Abdulcebbâr el-Havlânî, Târîhu Dâreyyâ, nşr. Sa’îd el-Afgânî (Şam, 1369/950), s. 107.

[83]Ebû Nu’aym, age., VI, 30.

[84]Ebû ‘Ubayd. age., vr. 9b, 1. 9.

[85]ez-Zemahşerî, Rebîu’l-ebrâr, el yazma, British Müz. no. 6511, vr. 132b.

[86]Hakkında bk. İbn Hacer, Tehzîbu’t-tehzîb, IV, 94, no. 159.

[87]İbn Vehb, age., s. 20,1. 18.

[88]el-Meclisî, age., XII, 358, no. 63.

[89]Hakkında bilgi almak için bk. İbn Hacer, el-İsâbe, I, 209, no. 948; İbn ‘Abdilberr, age., I, 212, no. 277.

[90]İbn Hacer, el-İsâbe, VI, 169, no. 998.

[91]İbn Vehb, age., s. 15, II, 9-14.

[92]Qısâsu’l-enbiyâ’, s. 270. Ayrıca bk. Abdulmelik b. Habîb, Târîh, el yazma, Bodl. Marsh, 228, s. 61 vd. -63; Ebû Nu‘aym, Hilye, III, 265-266; es-Suyûtî, ed-Durru’l-mensûr, III, 122.

[93]Nihâyetu’l-arab, XIII, 215-217.

[94]İbn Vehb, age., s. 14, II, 14-15; krş. es-Sulemî, Âdâbu’s-sohba, (Filistin, 1954), s. 83, no. 248-249 (ayrıca bk. editörün referansı).

[95]İbn Ebi’d-Dunyâ, Kit. et-tevbe , el yazma, Chester Beatty, 3863, vr. 20b.

[96]el-Meclisî, age., XIII, 358, no. 66.

[97]el-Meclisî, age., XIII, 360, 73.

[98]Moğoltay, ez-Zehru’l-bâsim, Leydin, no. 370, vr, 120b; et-Tâberî, el-Muntehâb min zeyli’l-muzeyyel, (Kahire, 1358/1939), s. 59.

[99]Hakkında bk. İbn Hacer, Tehzîbu’t-tehzîb, II, 33, no. 57.

[100]Ebû Nu’aym, age., VI, 94.

[101]el-Fâkıhî, age., vr. 342a.

[102]Age., vr. 453a.

[103]Usâme b. Munqız, Lubâbu’l-âdâb, nşr. Ahmed Muh. Şâkir, (Kahire 1353/1935), s. 424; ayrıca bk. el-Hutay‘a, Divân, nşr. Nu‘mân Emîn Tâhâ (Kahire, 1378/1958), s. 291-292.

[104]Mesela bk. ez-Zehebî, el-’Uluww li-l-’aliyyi’1-ğaffâr, nşr. ‘Abdurrahman Muh. ‘Osmân (Kahire, 1388/1968), s. 95; Ebû Nu’aym, age., IV, 48, 38, 58; es-Suyûtî, ed-Durr, IV, 192, İbn Ebi’d-Dunâ, el-İşrâf, vr. 76a-b; al-Meclisî, age., XIII, 331, 342, 348, 357, 340; et-Tûsî, Emâlî, (Necef, 1384/1964), I, 233; el-’Âmilî, el-Kaşkûl, nşr, Tâhir Ahmed ez-Zâvî, (Kahire, 138O/1961), II, 132, 153.

[105]Bk. J. Goldziher, “Über Bibelcitate in muhainmedanischen Schriften”, ZATW, XIII (1893), s. 315-316.

[106]el-Heyevân, nşr. ‘Abdusselâm Hârûn (Kahire, 1385/1966), IV, 202-203. Krş. İbn Nâsıruddîn, ed-Dımaşqî, Câmi‘u’l-âsâr, vr. 8a-8b. Müellif burada, Peygamber’in, “Abdullah b. ‘Amr el-‘As, Tevrat’ı ve Kur’an’ı okurdu” şeklindeki tahmininde yer alan “Tevrat” kelimesinin, “Mûsân’ın Tevrât”ından daha geniş bir anlama gelebileceğini tartışır:

“وجنح بعد المتأخرين، وتابعه بعد أصحابه إلى ان هذا الوصف المذكور في حديث عبد الله بن عمرو بن العاص (ر) عن التوراة لايريد به التوراة المعينة اللتي هي كتاب موسى فأن لفظ التوراة والانجيل والزبور يراد به الكتب المعينة تارة ويراد به الجنس تارة؛ فقوله أخبرني بصفة رسول الله (ص) في التوراة اما أن يريد به جنس الكتب المتقدمة وكلها تسمى توراة ويكون هاذا الوصف في بعدها أو يريد به التوراة المعينة: كتاب موسى…”

[107]Hakkında bilgi için bk. İbn Hacer, Tehzîbu’t-tehzîb, IX, 307, no. 506.

[108]İbn Hacer, el-İsâbe, V, 324.

[109]Msl. bk. Ebû ‘Ubayd, age., vr. 16b; Ebû Nu’aym, age., IV, 27, 32, 33, 57; VI 16, 55.

[110]el-Mevâ‘iz, vr. 10b; krş. es-Suyûtî, ed-Durr, IV, 189, 1. 10; el-Hatîb el-Bağdâdî, Mûdihu evhâm, I, 147 (fî hikmeti’-dâvûda); İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, II, 15 (fî hikmeti’d-dâvûda ). Ayrca bk. İbnu’l-Kayyim el-Cevziyye, İğasetu’l-lehfân min mesâyidi’ş-şeytân, (Kahire 1358/1939), I, 79; İbn Ebî’-Dunyâ, el-‘Akl ve fadluhu, nşr. Muhammed Zâhid el-Kevserî, (Kahire 1365/1946), s. 15.

[111]el-Meclisî, age., XII, 71; el-Qurtûbî, Tefsîr, XX, 25; es-Suyûtî, ed-Durr, VI, 341.

[112]İbn Ebi’d-Dünyâ, el-İşrâf, vr. 92a (el-‘âfiyetu’l-mulku’l-hafiyyu).

[113]el-Cevâhiru’s-seniyye, s. 90, 1. 3 dn. s. 95.

[114]Bihâr, XIV, 36, 41 (yeni baskı).

[115]el-Hilye, VI, 56-57; ayrıca bk. İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, II, 14.

[116]el-Cevâhiru’s-seniyye, s. 94.

[117]es-Suyûtî, ed-Durr, IV, 188.

[118]Age., IV, 188: a)

“…طوبى لرجل لايسلك طريق الخطائين ولم يجالس البطالين ويستقيم على عبادلت ربه عز وجل فمثله كمثل شجرة نابتة على ساقية لاتزال فيها الماء يفضل قمرها في زمان الثمار ولا تزال خضراء في عير زمن الثمار”

 (krş. Ebû Na‘aym, age., IV, 62), s. 189: b)

“…طوبى لمن لم يسلك سنبل الثمنولم يجالس الخطائين ولم يفئ فيهم المستهزئين ولكن همه سنة الله وإياها يتعلم بالليل والنهار مثله شجرة تتبت على شط تؤتى ثمرتها في حينها ولايتناصر من ورقها شيء وكل عمله بأمر ليس ذلك مثل عمل المنافقين…” 

[119]Kitâbu’t-tevbe, Chester Beatty, 3863, vr. 15b:

“…سلام ابن مسكين: سألت نصرانيا ما أول الزبور قال: طوبى لعبد يسلك سبيل الثمن ولم يجالس المستهزئين والخطائين فذكرت ذلك لمالك بن دينار فقال: صدق.”

[120]Sa‘du’s-su‘ûd (Necef 1369/1950), s. 47-63; İbn Tâvûs’un iktibaslarının büyük bir çoğunluğu el-Meclisî tarafından kopya edilmiştir, age., XIV, 43-48; ayrıca bk. age., s. 36-37.

[121]Ebû Nu‘aym, age., IV, 46-47.

[122]Age., IV, 67 vd.

[123]Usâme b. Munqız, age., s. 444: “ظمن كلام سليمان بن داود عليه السلام”

[124] Süleymân’ın Meselleri, 1, 2, 10; Ecclesiastes, xi 1.

[125]A’mâlu’l-kulûb we’l-cevârih, nşr. ‘Abdulkadir Ahmed ‘Atâ (Kahire, 1969), s. 45.

[126]Age., s. 82.

[127] Sa‘d es-Su’ûd, s. 32-40; krş., el-Meclisî, age., XI, 120-121, 151-152, 269, 282-283 (yeni baskı)

[128] ez-Zehebî, Tarihu’l-İslâm (Kahire, 1367), III, 38; Ebû’l-Mehâsin Yûsuf b. Mûsâ el-Hanefî, el-Mu’tasar (Haydarabad 1362), II, 265; krş. el-Mavsılî, Gâyetu’l-wesâil, el yazma, Kembriç, Forma 33 (10), vr. 42 vd. Ayrıca bk. el-Hargûşî, el-Bişâre we’n-nizâra fî ta‘bîri’r-ru’yâ, el yazma, Forma 6262, vr. 121a; İbn Nâsıruddîn, Câmi‘u’l-âsâr, vr. 8a; el-Fâsî, el-‘Iqtu’s-semîn, V, 224; İbn ‘Abdi’l-Hakem, Futûhu mısr, s. 254, 11. 12-15.

[129]Hakkında bilgi için bk. İbn Kesîr, el-Bidâye, VI, 242 (zayıf); et-Tebrizî, Mişkâtu’l-Mesâbih (Karaçi, 1350), s. 160, 1. 5 (zayıf); ez-Zehebî, Mîzânu’l-i’tidâl, I, 479; age., III, 267 “وابن لهيعة ممن قد تبرأنا من احدثته” age., II, 475-483, no. 4530; el-Fesewî, age., vr. 84a, vd.; Moğoltay, ez-Zehru’l-bâsim, el yazma, Leydin, Mecmua 370, vr. 116a.

[130]Siyeru a’lâmi’n-nubelâ, nşr. Es’ad Talas (Kahire 1962), III, 57.

[131]Tabakât, VII, 110. Tevrat ve İncil’i okuyan başka bir tâbiî de Evs b. Bişr’dir; Abdullah b. Ömer’le eşit bilgiye sahip olduğu söylenir. Me‘âfir’i bilen birisi olması dikkate değerdir (İbn Asâkir, Târîh [tehzîb] III, 158).

[132]Age., VII, 222.

[133]el-Meclisî, age., XIII, 225 (yeni bs.); ayrıca bk.eş-Şaffâr el-Kummî, Besâiru’d-derecât, [byy], 1285), s. 37-38.

[134]el-Meclisî, age., XXVI, 180, 189 (yeni bs.).

[135]Age., XXVI, 18.

[136]Nu‘aym b. Hammâd, age., vr. 4b:“لم يكن في بني إسرائيل شيء الا وهو فيكم كائن” 

[137]Krş., “Ashâbu’r-Rey”, İslâm Ansiklapedisi (Schcht).

[138]İbn Mâce, Sunen (Kahire, 1349), I, 28; el-Beyhâkî, Ma’rifetu’s-sunen, I, 110 (ayrıca editörün referensına bk.).

[139]el-Ma‘rife ve’t-tarîh, vr. 271a.

[140]el-Muttâkî el-Hindî, Kenz, XI, 123, no: 555-556; İbnu’l-Esîr, en-Nihâye, IV, 28; İbn Tâvûs, Sa‘d, s. 64, 65, 116, 1. 3; el-Ayyâşî, age., el yazma, vr. 93a-b; ayrıca bk. M. Talbî, “Les Bida”, Studia Islamıca, XII, 50.

[141]es-Semhûdî, Vefâu’l-vefâ, nşr. Muh., Muhyiddîn Abdulhamîd (Kahire, 1374/1955), I, 188-189; Moğoltay, age., vr., 194a; İbn Zuhayra, el-Cami‘u’l-latîf, (Kahire 1357/1958), s. 51-54; es-Sâlihî, es-Sîra eş-Şâmiya, el yazma, Atıf 1753, vr. 69a. Krş. İbn Nâsıruddîn, age., vr. 52a-b.

[142]Abdulhafız b. Osman el-Kârî et-Tâifî, Celâu’l-kulûb ve keşfu’l-kurûb bi-menâkıbı ebî Eyyûb, (Istanbul, 1298), s. 14-15.

[143]el-‘Ayyâşî, göst. es., I, 44, no: 45 (ayrıca bk. age., dn. 6).

[144]Age., I, 44, no: 43-44 (bk. Sûre II/ 48).

[145]Furât, Tefsîr, (Necef, bty.), s. 47, 1. 1. Krş. İbn Sa‘d, Tabakât, V, 95, 219-220.

[146]Sa‘d es-Su‘ûd, s. 43-46; Msl. XXIX 5, 27, 31, 44, 13; Num. XVII 17.

[147]Sa‘d es-Su‘ûd, s. 43-46 (ayrıca bk. s. 43:

“اعلم ان قول النبي (ص) لمولانا علي بن أبي طالب أنت مني بمنزلة هارون من موسى يشتمل على خصائص عزيمة النحو الخلافة؛ وقد وجد في التوراة من منازل حارون من موسى مايضيق ماقصدناه بفصول هذا الكتاب مما ينتفع بمعرفتها ذو (في المتن : ذوي)”

[148]Furât, age., s. 65-68.

[149]Furât, age., s. 42: “لاتأخذوا سنة بني إسرائيل كذبوا أنبيائهم وقاتلوا أهل بيتهم”

[150]el-’Âmilî, el-Keşkûl, I, 221:

“إن الله يحب أن يأخذ برحاصه كما يحب أن يأخذ بعزائمه فاقبلوا رحص الله ولاتكونوا كبني إسرائيل حين شددوا على أنفسهم فشدد الله”

Ayrıca bk. İbn Kesîr, Tefsîr, I, 193-194; krş. Samau’al el-Mğribî, İfhâmu’l-yehûd, nşr. M. Perlmann (New York, 1964), s. 71-85.

[151]el-Câmi‘, vr. 60a; Abdurrezzâk, el-Musannef, vr. 114a; es-Suyûî, ed-Durr, II, 48; bu rivayetin diğer bir versiyonu için krş. Aburrezzâk, age., 114a şu ifade ile beraber:

“إنما بعثت فاتحا وخاتما أتيت جوامع الكليم وفواتحه واحتصر للحديث احتصارا”

Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Merâsil (Kahire, 1310) s. 48; el-Hatîb el-Bağdâdî, Taqyîd, s. 52. Nureddîn el-Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, II, 182.

[152]Bu rivayetin diğer bir versiyonu için bk. el-Muttakî el-Hindî, Kenz, I, 334, no. 1629: Ömer Hayber’i ziyaret etti ve bir Yahudinin bazı sözleri hoşuna gitti. Yahudi Ömer’in isteği üzerine bu sözleri Ömer’e yazdırdı ve Ömer de bu sözleri Peygamber’e götürmek üzere bir derinin üzerine yazdı. Ömer onları Peygambere okuyunca Peygamber çok kızdı ve yazıyı imha etti. Bunun üzerine şöyle dedi: “Yoldan çıktıkları için bu insanlara uymayın!” Krş. es-Suyûtî, ed-Durru’l-mensûr, IV, 3 (olayın faklı versiyonları).

[153]es-Suyûtî, el-Hâwî, II, 288.

[154]Age., s. 289, vd.

[155]Ma’mer b. Râşid, el-Câmi‘, vr. 133b; Abdurrezzâk, el-Musannef, vr. 114a.

[156]ez-Zemahşerî, el-Fâ’iq, nşr. ‘Alî Muh. el-Bicâwî- Muh. Ebu’l-Fadl İbrâhîm (Kahire, 1367/1948), III, 218; Ebû Ubeyd, Garîbu’l-hadîs (Hayradabad, 1385/1966), III, 28-29; krş. İbnu’l-Esîr, en-Nihâye, h w k mad.; el-Meclisî, age., VIII, 211 (taş başma neşri). Ayrıca bk. Ebû Nu‘aym, Hilye, V, 136.

[157]es-Suyûtî, Lubâbu’n-nuqûl (Kahire, 1373/1954), s. 170; el-Kurtubî, Tefsîr, XIII, 355; İbn Şenrâşûb, Menâqıb âli ebî tâlib (Necef, 1376/1956), I, 48; İbn Abdilberr, Câmi‘u beyâni’l-‘ilm, II, 40-41.

[158]el-Muttaqî el-Hindî, age., I, 133, no. 1627.

[159]Age., I, 335, no. 1632.

[160]Ebû Ubeyd, Fedâ’ilu’l-Qur’ân, el yazma, Leydin, mecmua no. 3056, vr. 4a-b. Ebu Ubeyd şöyle der: “Bu perşömen tomar yazı Ehl-i Kitab’a mensub bir adamdan alındığını sanıyoruz, bundan dolayı Abdullah b. Mes’ud ona hoş bakmıyordu”.

[161] Bk. İslâm Ansiklopedisi, “Dâniyâl” md. (G. Vajda).

[162]Nu‘ay b. Hammâd, age., vr. 4b (el yazma, Atıf, vr. 3a).

[163]Hakkında bk. İbn Sa‘d, age., VII, 112-117.

[164]el-Beyhâkî, Kit. Delâil’i'n-nubuwwe, el yazma, British Müz. no. 3013, vr. 65a: İbn Kesîr, el-Bidâye we’n-nihâye, II, 40, 41.

[165]el-Hatîb el-Bağdâdî, Takyîd, s. 51; el-Muttakî, el-Hindî, age., I, 332-333, no. 1626; age., 335-336, no. 1633; Abdurrezzâk, age., vr. 114a. Krş. Nureddîn el-Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, II, 182.

[166]Kitâbu’l-‘uzle (Kahire, 1352), s. 80.

[167]et-Tezkira, nşr. Ahmed Muh. Mursî (Kahire, bty), s. 610-611.

[168]Bihâru’l-envâr, LVIII, 346-350 (yeni bs.)

[169]ez-Zehebî, Siyeru a‘lâmi’n-nubelâ, III, 323-325; amlf., Tarîhu’l-islâm, III, 99-101, üzerinde on emrin yazılı olduğu taş basma levhaların bulunduğu sandık ve Hz. Musâ’nın âsası Tiberya Denizinin kenarında gömülüdür; bu levhalar, Kıyamet Gününde silinecek. Bk. Nuweyrî, age., XVI, 43.

[170]Ebû Ubeyd, Garîbu’l-hadîs, IV, 262; ez-Zemahşerî, el-Fâiq, I, 651; İbnu’l-Esîr, en-Nihâye, II, 468, ş r m md.; J. Goldziher, “Über Muh. Polemik gegen Ahl al-Kitâb : Muhammedin Ehl-i kitaba karşı münakşası üzerine”, ZDMG XXXII, 345 (dikkatlice oku: fa’qra’hâ ânâ’e'leyli ). Ayrıca bk. İbnu’l-Esîr, Câmiu’l-usûl min ehâdisi’r-rasûl (s), (Kahire 1374/1955), XII, 372, no. 9469. Krş. Abdurrezzâk, el-Musannef, VIII, 111, no. 14518 (ayrıca editör [neşreden] tarafndan verileh referanslara da bk. )

[171]İbn Kesîr, el-Bidâye we’n-nihâye, II, 132-134.

[172]İbn Kesîr, Tefsîr, IV, 283.

[173]Age., V, 329-330.

[174]İbnu’l-Cevzî, Kit. el-Kussâs, el-yazma, Leydin mecmua no. 988, vr. 20a.

[175]The Early Development of the Muslim Attitude to the Bible (Glasgow Univ. Oriental Society Transactions: Glasgow Univ. Doğu Toplumları Raporları), XVI, 1955-1956, s. 50-62.

[176]Age., s. 60-62.

[177]es-Sahîh (Kahire, bty.), VI, 25; İbn Kesîr, Tefsîr, I, 329.

[178]es-Suyûtî, ed-Durru’l-mensûr, I, 83.

[179]Bu âyet 209 olmalı.(çev)

[180]et-Taberî, Tefsîr, IV 255-256, no. 4016; İbn Kesîr, Tefsîr, I, 439-440; es-Suyutî, e-Durr, I, 271; er-Râzî, Tefsîr, V, 226.

[181]İbn Kesîr, Tefsîr, I, 329-330; “قال رسول الله : آمنوا بالتوراة والزبور والإنجيل وليسألكم القرآن “; ayrıca krş. age.:

“إنما أمرنا أن نؤمن بالتوراة ولانجيل ولانعمل بما فيهما”; yine bk. es-Suyutî, e-Durr, II, 225-226:

“لا دين إلا الاسلام وكتابن نسخ كل كتاب ونبينا خاتم النبيين وأمرنا أن نعمل بكتابنا ونؤمن بكتابكم…”

[182]Kudüs’de, Milli ve Universite Kütüphanesinin görevlileri, Dr. M. Nadav ve Sayın E. Wust’a; Leiden Universitesi Kütüphanesinin görevlisi Dr. Sj. Koningsveld’e, British Müzesinin bekçi ve görevlilerine; Kembriç Universitesi Kütüphanesi; Dublinde Chester Beatty Koleksiyonu ve İstanbul’da Süleymaniye Kütüphanesine, bana el yazmalarını inceleme fırsatı ve mikrofilimlerini sağlama imkânı verdiğinden dolayı teşekkürlerimi sunmak istiyorum.

***

 
Leave a comment

Posted by Aralık 6, 2007 in • Tercüme Makaleler

 
 
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.