RSS

Category Archives: • Kutlu Doğumlar/Paneller

Yoksullukla Mücadelede İnfakın Rolü

 

“Yoksullukla Mücadelede İnfakın Rolü”, Panel: “Yoksullukla Mücadelede Dinin Rolü”. Yer: Cumhuriyet Üniversitesi Kültür Merkezi, Tarih: 17. 03. 2004 [Yapılan sunumun metni].

Yoksullukla Mücadelede İnfakın Rolü[1] [pdf]

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN

Cumhuriyet Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi

Hadis Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi.

Giriş

Yoksulluk problemi, insanlık tarihi kadar eskidir. Tarihin başlangıcından beri, insanları iyilik yapmaya çağıranlar, her zaman var olagelmiş, bununla beraber, fakir ve yoksulların içinde bulundukları kötü durum, insanlığın alnında bir leke olarak kalmaya devam etmiştir. Çözümüne katkı sağlamak amacıyla, zaman zaman bazı çevrelerde geniş yer bulmasına rağmen, çözümü yönünde, global düzeyde kayda değer bir ilerlemenin kaydedildiği söylenemez. Nitekim yoksullu­k, dünya nüfusunun ciddi bir kesimini tehdit eder durumdadır ve bu tehdit, büyüme eğilimindedir.

Her toplumun sahip olduğu dinî ve ahlakî kurallar, bazı farklılıklarla beraber, kişileri yardımlaşmaya teşvik eden esaslar içermektedir. Bütün dinî ve ahlâkî öğretiler, yoksulluk probleminin çözümü ile ilgilenmiş, çözüm için değişik yöntemler geliştirmişlerdir. Bazı dinler, çözüm yöntemlerini ibadet sorumluluğu çerçevesinde ele almış, onu bir ibadet vecibesi olarak kabul etmişlerdir. Bu manada en köklü ve kalıcı çözümü, İslamiyet’in ortaya koyduğunu söylemek mübalağa olmaz. Nitekim İslamiyet, fakirlere yardımı farz kılmış (mecbur tutmuş), zengin olanların zekât vermesini İslam’ın şartlarından biri saymıştır.

Tanım ve Kapsam

Yoksullukla mücadele, fakir ve yoksul insanların her türlü ihtiyaçlarının karşılanması ve çalışabilir durumda olanların kendi geçimlerini kazanabilecek imkanların sağlanması yönünde planlı, proğramlı yürütülen örgütlü ve kollektif eylemlerin bütünüdür.

Tanımda da görüldüğü gibi bu mücadele, toplumun bütün katmanlarını ilgilendiren çok yönlü toplumsal bir faaliyeti gerektirir. Ekonomileri güçlü, çok az sayıdaki toplumlar dışında, bu sorun, dünyanın hiçbir yerinde tamamen çözülebilmiş değildir. İleri toplumlarda, sorunun çözümü, o devletin ekonomisinin güçlü olduğu dönemlerle sınırlıdır. Bu yüzden, uygulanan sistem ne olursa olsun, çözüm sürekli ve kalıcı olamamaktadır. Çünkü ekonomik güç zayıfladıkça, sistemde bir takım aksaklıkların meydana gelmesi kaçınılmazdır.

Sürekli ve kalıcı çözüm için bir tek yöntemden bahsetmek, gerçekçi olmaz. Birden çok farklı mekanizmaların aynı anda devrede olması gerekir. Tabiî ve zorunlu nedenlerle, mekanizmalardan biri soruna cevap veremez duruma gelirse, diğeri hemen devreye geçerek, doğan boşluğu kapatmalı ve toplumda bu manada, herhangi bir ümitsizliğe meydan verilmemelidir. Bu ihtimali dikkate alan İslamiyet, yoksullukla mücadeleyi, öncelikle zekât kurumu ile çözmeyi hedeflemiştir. Sorunun çözümünde zekât tek başına yeterli olmadığı durumlarda doğacak boşluğu, Allah’ın sevgisini kazanabilmek için gönüllü olarak verilen sadaka ve infak dolduracaktır.

Fakirlik ve Yoksulluk Kavramları

Fakir, “geliri ihtiyaçlarını karşılamayan”, yahut “zekat vermeyi gerektirecek miktardan daha az malı bulunun kimse” demektir. Buna göre fakir, geçimini temin edemeyen sağlıklı insanlarla beraber, yeterince varlıklı olmayan yaşlı ve sakatları, işsizleri, öğrencileri ve kendini hayra adayıp da geçimini temin etmeye zaman bulamayan kişileri kapsar.

Yoksul (miskîn) ise; “hiçbir geliri ve malı olmayan, geçimini temin edecek yeterli yiyeceği ve çıplaklığını örtecek yeterli giyeceği elde etmek için dilenmeye başvurma ihtiyacında olan kişi” demektir. Buna göre yoksul kavramı da; hastalık, ileri yaş veya savaş sebebiyle çaresiz ya da sakat kalmış kişileri ve hiçbir iş yapamayan ya da yaptığı işle kendisinin ve ailesinin geçimini temin etmeye yetecek kadar kazanamayan kişileri kapsar.

Bu tanımlara göre yoksullar (miskînler), fakirlerden daha kötü durumdadırlar. Pratikte ‘fakir’ ve ‘yoksul’ tanımları arasında, önemli bir fark gözükmemekle beraber, tercih sıralamasında yoksulların önceliği vardır. Kısaca fakir insanlar, bir şeylere sahiptirler; ancak sahip oldukları şeyler, zekat vermeyi gerektirecek miktarın altındadır ve ihtiyaçlarını karşılamaya yeterli değildir. Yoksullar ise hiçbir şeye, ya da yok denecek kadar az bir mala sahip olan, yardım görmeden geçimlerini temin edemeyen kimselerdir.

Genel Manada İnfak ve Kapsamı

Sadaka, infak ve zekât  kavramları Kur’an’da genel manada “fakirlere yapılan hayır” anlamında kullanılmıştır.

a) İnfak, dinî ve ahlakî bir terim olarak genellikle, “Allah’ın hoşnutluğunu elde etmek amacıyla kişinin kendi servetinden harcama yapması, muhtaçlara aynî ve nakdî yardımda bulunması” demektir. Dolayısıyla infak, farz olan zekâtı ve gönüllü olarak yapılan her türlü harcama ve hayrı da içermektedir.

Bir çok ayet ve hadisin birlikte değerlendirilmesinden çıkan sonuca göre Allah’a itaat ve ibadet niyeti taşıyan, İslam’a ve Müslümanlara, hatta bütün insanlığa yardım ve fayda sağlayan her harcama, Allah yolunda infak sayılmaktadır. Bununla beraber meşru alanlarda yatırım yaparak istihdam yoluyla insanların nafakalarını sağlamaya vesile olmak da infak kapsamında değerlendirilebilir. Serveti atıl bırakıp Allah yolunda harcamayanları, ağır bir dille yeren ayetler (9:34-35), bu hususu da kapsamaktadır. Gazzalî, serveti atıl bırakmak anlamına gelen ayetteki “kenz” kavramının, malı veya parayı piyasadan çekmek; bunları Allah yolunda harcamanın ise, “piyasaya sürmek” demek olduğunu belirtmektedir.

b) Sadaka sözcüğü, Kur’an’da her çeşit hayrı kapsayacak şekilde kullanılmıştır; “Allah rızası için fakir ve yoksullara yapılan her hayr”ı ifade eder; dolayısıyla isteğe bağlı olarak verilen yardımları olduğu kadar, verilmesi farz olan zekâtı da kapsar. Şu kadar var ki, normal sadaka, gönüllü olarak verilirken, zekâtın verilmesi mecburîdir; zekâtın oranı ve muafiyeti (nisabı) bellidir; halbuki, diğer sadakaların miktarı, tamamen sadakayı veren kişinin arzusuna bağlıdır.

c) Zekat, Müslüman toplumun, belli bir miktarı aşan serveti bulunan her üyesinin, yıllık olarak ödediği zorunlu bir vergidir. Dolayısıyla zekâtın farz olmasıyla, toplumun sosyal güvenliği, Müslümanların vicdanına bırakılmamış, aksine kurumlaştırılmıştır.

Burada hemen şunu belirtelim ki, zekât emri, İslam’ın ilk dönemlerinde bir kurum olarak hayat bulmuş, malî açıdan toplumdaki sosyal dengesizlikleri gidermiştir. Ancak, sonradan, kurum hüviyeti bozularak fertlerin elinde, onların istek ve vicdanlarına bırakılmış ilâhî bir emir durumuna gelmiştir. Onun için bugün kendisinden beklenen sonuç alınamamaktadır. Bu bakımdan zekât denilince, onu bir kurum olarak düşünmek gerekir.

İnfakın Dinî Boyutu

İslam anlayışına göre insanın sahip olduğu servetin asıl sahibi Allah’tır; O’nun emanet olarak verdiği bu servetten başkalarına infakta bulunmak, bir şükür ifadesidir. (K.24:33; 57:7) Ayrıca, Kur’an’da, varlıklı Müslümanların mallarında, yoksulların hakları bulunduğu ifade edilmektedir. (K.51:19) Bu durum, zenginlerin, bir özür nedeniyle çalışamayanlara veya geliri ihtiyacını karşılamayanlara yardımda bulunmalarının, dinî bir yükümlülük olduğunu göstermektedir.

Bu yardımın tasadduk, zekât, fıtır sadakası, kurban, hediye, kullanmaya verme (iare), vakıf gibi bir çok çeşidi bulunmaktadır. Geniş anlamda, infak kavramıyla ilgili olan bu eylemler, farklı derecede de olsa, hepsinin dinî bir boyutu bulunmaktadır. Nitekim zekatın, İslamiyetin Müslümanlara yüklediği dinî bir mükellefiyet olmasının yanı sıra, onlardan, bütün yoksul ve muhtaçların ihtiyaçları karşılanıncaya kadar cömertçe infak etmeleri de istenmektedir.

İnfakın Ahlâkî Boyutu

İnfak eylemi, insanın fıtratında var olan ahlâkî bir duygunun dışa yansıması şeklinde tezahür edebildiği gibi, bu fıtrî duygunun geliştirilmesi veya yeniden kazanılması şeklinde bir fonksiyon da icra edebilir. İslamiyet, insanlar arasında yüksek ahlakî değerleri geliştirmek ve korumak için fazla servetin infak edilmesini öngören kurallar koymuştur.

Kanun, zenginlerin servetinin sadece belli bir kısmını alır ve bunun da belli bir sınırı vardır. Oysa, kanun kuvvetinin ötesinde, müminler, aldıkları İslamî eğitim ve terbiye sayesinde, servetlerini daima muhtaç ve yoksulların hizmetine sunarlar. Çünkü manevî eğitim, daha kapsamlı sonuçlara ulaşır ve insanlar arasında, mallarını Allah yolunda harcamaya hazır hale getirecek ruhu aşılar. Bir kısım insanlar, yoksulluğun pençesinde kıvranırken, zengin kesimin onları görmezlikten gelerek bolluk ve refah içinde yaşaması, ahlakî bir davranış olmaz. Bu insanlar, isteseler de vicdanî açıdan rahat olamazlar. Çünkü fıtrat, onları rahatsız eder. Eğer rahatsız olunmuyorsa, fıtrat bozulmuş demektir.

Zekât vermemek, toplumsal dengeyi bozan bir hareket olduğu için, İslam dininde bunun cezası çok ağır olarak ifade edilmekte, toplumdaki sosyal dengesizliklerden kaynaklanan problemlerin, asıl sorumlularının zekât ödemeyenler olduğu kabul edilmektedir. Bu nedenle İslamiyet, hak ve adâlet ilkeleri üzerinde önemle durmakta, özellikle toplumda huzursuzluklara sebep olacak davranışları, şiddetle kınamaktadır. Onun için zekâtını vermeyen kimse ile, gasb yoluyla haksız kazanç elde ederek malını çoğaltan kimse arasında, herhangi bir fark görülmemektedir.

Yoksulluk Probleminin Çözümünde İnfakın Rolü

İslamiyet, bireyin mal edinme hakkını tanımış, helal yollardan elde ettiği her çeşit mala sahip olmasına izin vermiştir. Herkes bilgisi, kabiliyeti ve çalışması oranında, topluma ve ahlakî değerlere zarar vermemek kaydıyla elinden geldiği kadar servet kazanabilir. Kazanma özgürlüğü, konuşma özgürlüğü kadar önemlidir. İnsanların, kendi hür iradeleri ile çalışıp kazanmaları için yeterli fırsatlara sahip olmaları gerekir.

Özel mülkiyete ve hayatın her alanında ferdî teşebbüse izin verilen bir toplumda, bir takım sosyal farklılıkların olması kaçınılmazdır. Ancak bu farklılıkların zenginler ve fakirler arasında derin uçurumlar oluşturmasına izin verilmemelidir. İnsanların ahlâkî açıdan doğru ve adil kabul ettikleri metodlarla, bu seviye farklılıkları giderilmelidir. Zekât, sadaka ve diğer infak usûlleriyle elde edilen fonlar vasıtasıyla, fakir ve muhtaçların durumu, devlet veya devletin izniyle, kanunlar dışına çıkmadan sivil bir takım vakıf ya da kuruluşlar yoluyla düzeltilebilir.

İnfakın ağırlıklı yönünü teşkil eden zekât, bir bakıma sigorta şirketine benzer. Toplumun yardıma muhtaç her ferdi, bu fondan yararlanabilir. Çünkü bu fon; işsizlere, fakirlere, muhtaçlara, yetimlere, dullara, sakatlara, hastalara… yardım etmek için toplumun sağladığı yardımcı bir sermayedir; sistemli ve güven verici bir şekilde hayata geçirilecek olursa, Müslüman toplumun hiçbir ferdi, kendisini veya kendisinden sonra eşi ve çocuklarını malî açıdan güvensiz hissetmez; hastalık, yangın, kaza, sel, iflas, ölüm gibi malını, işini veya ticaretini yok edecek ve çocuklarını yoksul bırakacak görünmez felaketlerden endişe etmez. Çünkü bu fon, bütün bu çeşit risklere karşı, onun daimî teminatı ve sigortasıdır. Böyle bir güvence, insanların, fonun kaynaklarından biri olan zekât dışı gönüllü infaka, daha çok yönelmelerini sağlayacaktır. Bugün insanların arzulanan düzeyde infaka yönelmemelerinin temelinde yatan ana sebeplerden biri, gelecek endişesidir.

Zekâtın bir amacı insanlar arasındaki ekonomik farklılıkları adil ve makul sınırlarda tutmak, bir diğer amacı da insanları malî sorunlarından ve bu sorunlara bağımlılıktan kurtarmaktır. Onun için bu yardım öyle bir tarzda yapılmalıdır ki hem onların ihtiyaçları karşılanmalı, hem de tamamıyla bu yardıma bağımlı hale gelmelerine meydan verilmemelidir.

İslamiyet, bir yandan insanları çok çalışmaya ve geçimlerini kazanmaya teşvik etmekte, diğer yandan da topluma, her üyesi için iş temin etmesini öngörmektedir. Şahsî gayret ve adil bir devlet sisteminde, toplumun her ferdi, hayatını kazanabilir. Ancak, eğer bir insan bütün çabalarına rağmen hayatını kazanamıyor veya ailesinin geçimini temin edemiyorsa, zekât, sadaka ve infak gibi yöntemlerle onların bu sıkışık durumlarının giderilmesini öngörür. Dolayısıyla bu fon, bütün çabalarına rağmen hayatlarını kazanamayan ya da yeterince kazanç elde edemeyen kişilerin başvuracağı en son çare olmalıdır.

İslamiyet’in, sadece fakir ve yoksulların ihtiyaçlarını teminle kalmayıp onların makul bir hayat düzeyine sahip olmalarını da sağladığı belirtilmelidir. Fakir ve yoksul tanımına giren bütün kişiler, ırkına ve inancına bakılmaksızın, zekâttan paylarını alırlar.

İslamiyet, servetlerini toplumun hizmetine sunmaları için, insanlara şu teşviklerde bulunur:

1. Allah, insanlara, iyi işler yapmalarını emreder. Bu nedenle İslamiyet, “sadece Allah’ın rızasını elde etmek için hiçbir karşılık beklemeden iyilik yapma”yı, mensuplarının zihnine en üst mertebede bir hayır olarak nakşeder. İbn Ömer’in ifadesiyle, “Zekât fakirlerin ihtiyaçlarını karşılamaya yetmezse bu durumda fakirlerin durumunu iyileştirmek o toplumun zenginlerinin vazifesi olur.”

2. İnfak, iyiliği besler. Kur’an, insanlara, yüksek manevî duygulara sahip olmanın, muhtaçların yardımına koşmanın ve faziletli bir hayat sürmenin yollarını gösterir. Bunların, ferdin içinden geldiği gibi tabii bir davranış halini almasını sağlar.

3. İnfak, Allah’ın sevgisini kazanmanın en önemli yollarından biridir. (K.3:134)

4. Allah adına infak etmek, hakiki bir müminin özelliğidir ve kesinlikle karşılıksız bırakılmayacaktır. (K.56:7; 2:274)

5. İnfak serveti çoğaltır. İnsanlar, toplumun ortak menfaati için daha fazla infak etmeye teşvik edilmekte; onlara, böyle yaparlarsa Allah katında servetlerinin azalmayacağı, bilakis çoğalacağı sözü verilmektedir.

6. İnsanlar, Allah’ın rızasını kazanmak için insanlığa hizmet etmeye devam ederlerse, bu infak onlara manevî kazanımların yanında dünyevî mutluluklar da kazandırır. (K.76:8-11)

7. Allah Teâlâ servetlerini kendi yolunda sarf edenlere mutlu ve huzurlu bir son vaat etmektedir. (K.2:2,3)

8. İslam, serveti diğer insanlara açık tutmayı önerir; fakir ve muhtaçlara herkesin yardım etmesini ister; insanların servetlerinin tamamını yalnız kendi arzularını tatmin için değil, bir kısmını ana-babası, yakınları, komşuları, fakir ve muhtaçlar için ayırdığı bir toplum hedefler.

Sonuç ve Öneriler

Yoksulluk her şeyden önce “özne olamama“ halidir. Yoksullukla mücadele, yardım ve bağışla sınırlı, geçici “projeler“le de­ğil, yoksulların kendilerinin “yapabilir“ kılınmasını sağlayan kalıcı ve sürekli projelerle mümkün olur. Yoksullar pasif, “alıcı“, üzerinde egemenlik kurulabilir “muhtaç kişiler“ olmak yerine, “kendi hayatının yöneticisi“ failler olabilmelidirler. Yani yoksullukla mücadele, onları yapıcı kılan yöntemlerle gerçekleşmelidir.

Yoksullukla mücadele, yerleşik yöntemlerin ve kurumsal yapıların, insan gruplarına sağladı­ğı somut yararları kötülemek ya da tümüyle anlamsız saymak, sorumsuz bir tutum olur. Yoksulların yaşamsal acil ihtiyaçlarının karşılanabilmesi açısından kısmî, parçacı, geçici önlemlerin rolü küçümsenmemelidir. Ancak söz konusu yöntemlerle ve kurumsal yapılarla yürütülen “yardım“ ve “esirgeme“ faaliyetlerinin, yoksulların “özdeğer duygusu”nu, kendini “hak sahibi özne (insan)” olarak algılama kapasitesini teşvik etmemekte, hatta kimi durumlarda, tersine, bu kapasiteyi daha da aşındıran, yoksulların tabiiyet ve acz duygusunu pekiştiren etkiler yaratabilmektedir. Dolayısıyla yardımın ulaştırılması ve problemin çözümünde o “özdeğer duygusu”nu yok etmeyecek yeni yöntemler geliştirilmelidir.

Günümüz dünyasında, sosyal haklar için gösterilen duyarlılığın, olması gereken düzeyde gösterilmediği ortadadır. Onun için yoksullukla mücadele, yoksullu­ğu üreten toplumsal mekanizmaların dönüşmesi perspektifinden yürütülmelidir. Bu da devletin ve toplumun ekonomik düzeyinin en ileri boyutlara çıkarılması, bunun tabiî sonucu olarak da sosyal hakların en ileri düzeyde karşılanması ile mümkündür. Fakat bu, her zaman ve kısa vadede olacak bir şey olmadığı için bugün itibarı ile mevcut şartlar ve imkânlar çerçevesinde yapılabilecekler üzerinde düşünmek daha gerçekçi olacaktır.

Yoksullukla mücadelenin çok yönlü bir faaliyeti gerektirdiği bir gerçektir. Bu faaliyetler arasında infak mekanizması da vardır. İnfakı da, farz (mecbûrî: zekât) ve mendub (gönüllü: sadaka), her türlü harcamayı kapsadığı için zekâtla birlikte düşünmek gerekir. Çok yüksek olan bu potansiyeli harekete geçirecek bir mekanizmaya ihtiyaç vardır. Bugün bu faaliyetler ferdî teşebbüslerle yürümekte veya yürütülmektedir. Sadece yoksullukla mücadele ile ilgilenen güvenilir vakıf, kurum veya kuruluşlar kurulur ve toplumun güvenini kazanırlarsa; halk, verdiğinin nereye gittiğini bizzat görür ve bizatihi faaliyetin içinde olursa, bu potansiyel çok daha kolay ve verimli bir şekilde harekete geçirilebilir. Bu da, halkı duyarlı hale getirmek ve yapılacak yardım faaliyetlerinde güven ve şeffaflığı sağlamakla başarılabilir. Zira gerektiğinde canını bile vermeye hazır olan toplumumuzun istismarlardan canının çok yandığını herkes bilmektedir.

Bu potansiyel tam kapasite ile harekete geçirilecek olursa çözüme ulaşmamak için herhangi bir neden yoktur. Fakat bu potansiyeli harekete geçirmek için -resmi ya da sivil- çok yönlü bir kurumlaşmayı gerektirir. Bununla beraber bazı dernek veya kuruluşların yaptıkları hizmetler de son derece göz kamaştırıcıdır. Bunlar, suiistimallere ve aşınmalara meydan vermeden ağlarını biraz daha genişleterek daha geniş ve somut neticelere ulaşabilirler.   

Son olarak ciddi ve samimi gayretlerin yanı sıra yoksullukla mücadelede infak duygusunun yeniden canlandırılması, esasen mevcut olan bu duygunun harekete geçmesi için güvenin yeniden kurulması sonucu, problemin çözümüne infak yoluyla sağlanacak katkının yeni bir boyut kazanacağını söylemek mümkündür. Kur’an âyetlerinde yakınlara, fakir ve muhtaçlara maddî yardım sağlamak, iyilerin bir ameli olarak ifadesini bulurken, infak etmek, kaynağını başka bir motiften değil, sadece iman ve sevgiden alırsa bir değer ifade edecektir.

Saygılarımla!

Kaynakça

Afdalur Rahman (haz), Sîret Ansiklopedisi, çev. Kurul, İstanbul 1996.

Buhârî, Muhammed b. İsmail, Sahîhu’l-Buhârî, İstanbul trs.

Dihlevî, Şah Veliyyullah, Hüccetu’llahi’l-bâliğa, çev. Mehmet Erdoğan, İstahbul 1994.

Diyanet İslam Ansiklopedisi, İstanbul 1988-.

Mevdûdî, Ebû’l-A‘lâ, Tefhîmu’l-Kur’an, çev. Kurul, İstanbul 1986.

Özek, Ali vdğ., İbadet Ve Müessese Olrak Zekât, İstanbul 1984.

Razî, Fahruddin, Mefâtihu’l-gayb, Beyrut 1990.

Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, İstanbul 1990.

Yazır, Elmalılı Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul, 1935.

İbn Manzûr, Lisânu’l arab, Beyrut 1990.

İslam’da İnanç İbadet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi, İstanbul 1997.

***

“Yoksullukla Mücadelede İnfakın Rolü”, Panel: “Yoksullukla Mücadelede Dinin Rolü”. Yer: Cumhuriyet Üniversitesi Kültür Merkezi, Tarih: 17. 03. 2004 [Yapılan sunumun metni].

***

[1] Not: Bu bildiri, 17-03-2004 tarihinde  “Yoksullukla Mücadelede Dinin Rolü” adlı panelde, Cumhuriyet Üniversitesi Kültür Merkezi’nde tebliğ olarak sunulmuştur.
 

 
 

Hz. Peygamber’in Toplum Eğitiminde Kullandığı Motifler

“Hz. Peygamber’in Toplum Eğitiminde Kullandığı Motifler”, Panel: Ramazan İkliminde Kur’an’ın Anlaşılması, Yer: Atatürk Kültür Merkezi, Tarih: 16 Kasım 2003, Pazar, Saat: 19. 30, (Yapılan sunumun metni)

Hz. Peygamber’in Toplum Eğitiminde Kullandığı Motifler [pdf]

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN[1]

C.Ü. İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi

İlk insan Hz. Âdem, aynı zamanda peygamber olduğu için, insan hayatı, vahyin aydınlığında başlamıştır. İnsanoğlu zamanla vahiyden uzaklaşmış, daha sonra yaşamında doğal olarak vahiy dışı değerler egemen olmuştur. Bu değerler özümsendikçe kişilerin karakterleri halini almış, sonuçta insanların fıtratları bozulmuştur. Bu sebeple, Kur’an’da, yeryüzünde bozgunculuk yapıp insanları fıtratlarından koparmanın çok büyük bir suç olduğu ve cezasının da çok ağır olacağı üzerinde ısrarla durulur. Çünkü söz konusu bozgunculuk, insanla-yaratıcı ve insanla-insan arasındaki ilişkileri bozmak ya da kesmek, yeryüzünde karışıklık çıkarmak ve her türlü ilişkilerdeki dengeyi alt-üst etmek demektir.

Tevhit inancından uzaklaşıp fıtratları bozulan toplumları yeniden asli hüviyetlerine kavuşturmak için Allah Teala çeşitli dönemlerde ve farklı periyotlarla peygamberler göndermiştir. Bu peygamberlerin başlıca görevlerinden biri, insanları asli fıtratları doğrultusunda eğitmek, onların zihinsel alt yapılarını ve karakterlerini yeniden inşa etmektir. Onun için Allah Teala peygamberleri en temiz karakterli kişilerden seçmiş, onları bizzat kendisi vahiyle eğitmiş, ahlâkın zirvesine çıkarmış ve topluma örnek şahıslar olarak sunmuştur. Bu şahsiyet ve konumları gereği onlara toplumu eğitme görevi de vermiştir. Hz. Peygamber toplumu eğitirken ilk önce onların şuur altlarına hitap ederek düşünsel yapılarını terbiye etmiştir. Bir insan, görünürde çok iyi olabilir; ancak onun şuuraltı iyi eğitilmemişse hiç beklenmedik zamanlarda anormal davranışlarda bulunabilmekte, bozuk olan inanç ve değer yargıları dışa yansıyabilmektedir. Bu tür insanlar, eşyayı da çoğu kez şuuraltı bozuk yargıları ile algılarlar.

Peygamberler, kendilerine indirilen ilahî kitapların içerdiği asli kaide ve hükümleri, topluma uygulamalı olarak göstermiş, sözlü ve fiilî açıklamaları ile yeni bir insan prototipi ve adeta yeni toplumlar inşa etmeye çalışmışlardır. Bütün bu faaliyetleri vahyin eşliğinde yaparken, ilk prototipler peygamberlerin kendileri olmuş, bunu da vahyin eğitimi ile en ideal bir şekilde gerçekleştirmişlerdir.

Biz burada Hz. Peygamber’in hedeflenen bu prototipi nasıl eğittiği konusunda bazı tespitler yapmaya çalışacağız.

1. Teşvik yani özendirme, fıtrî olarak, insan eğitiminde önemli bir yer işgal eder. Fıtratın dikkate alındığı İslam inancı ve düşünce sisteminde, iyilik ve hayra takdir edilen mükafat, kötülüğe takdir edilen cezadan her zaman kat kat fazla olmuş, böylece düşünceler, arzu ve istekler hayra yönlendirilmiştir. İslam inancına göre Hz. Peygamber’in ifadesiyle “bir insan iyi bir şey yapmaya niyet eder de onu yapma imkânı bulur ve yaparsa Allah ona, ondan yedi yüze kadar, hatta daha fazla sevap yazar; eğer iyilik yapmaya niyet eder de yapma imkanı bulamazsa sırf iyi niyetinden dolayı Allah Teala ona bir iyilik sevabı yazar. Bir kimse de bir kötülük yapmaya niyet eder de sonra yapmaktan vaz geçerse Allah Teala ona bir iyilik sevabı yazar, eğer kötülük yapmaya niyet eder de yaparsa bir kötülük günahı yazar”[2].

Hz. Peygamber’in bu sözleri iyi tahlil edildiğinde görüleceği gibi birey her hâl u kârda iyiye ve hayra yönlendirilmekte, kötü düşünce ve duyguların gönüllerden sökülüp atılması hedeflenmektedir. Buna göre inşa edilmek istenen Müslüman prototipinin şuur altında kötü niyet, duygu ve düşüncelerin yer almaması gerekmektedir.

2. Hz. Peygamber’in diğer bir ifadesine göre yapılan her işin karşılığı, eyleme yönelme gayesi olan “niyete göre takdir edilecektir”[3]. Kişiyi eyleme yönelten gaye ve amaç neye ise karşılığı da ona göre olacaktır. Bu sebeple her şeyin Allah rızası için yapılması gerektiğini belirtmektedir. Böyle bir kural, kişileri geçici heves ve gayelerden uzaklaştırıp ulvi gayelere yönlendirebilmektedir. Amaç ve gayeler ulvi olursa, yönelişler de hep iyiye ve hayra olacaktır. Bu da İslam’ın hedeflediği insan prototipinde bulunması gereken yüce vasıflardır. Çünkü Allah’ı hesaba katarak hareket eden ve hayatını ona göre programlayan bir insanın eylemleri kötü olamaz.

3. Hz. Peygamber Müslümanı, “elinden ve dilinden başkasının zarar görmediği kimse”[4] olarak tanımlamakta, hedeflediği Müslüman şahsiyetin başkasına zarar verebileceği dilini ve elini yani maddi güç ve yetkisini hakkaniyetle kullanmasını öngörmektedir. Bunun anlamı şudur: Müslümanım diyen herkesin ne dili ile sözlü olarak ve ne de eli ile, yani maddi güç ve yetkisini kullanarak başkasına zarar vermemeli, her yönüyle iyilik meleği olmalıdır.

4. Mümini de, her yönüyle “kendisinden emin olunan, güvenilen kimse”[5] olarak tanımlamaktadır. Çevreye güven vermeyen ve her an zarar verebilecek bir kimse, toplumda bir kangren gibidir. Hayatı yaşanamaz hale sokabilir. Onun için atalarımız, “ev alma komşu al” demişlerdir. Bir ev güzel ve rahat, yeri de cennet gibi olsa, ancak çevreye zarar veren bir komşusu bulunsa, o ev yaşanamaz hale gelebilir. Komşunun güvenli olması bu derece önemlidir.

5. Hz. Peygamber bir ifadesinde, kişinin, “sevdiğini Allah için sevip sevmediğini de Allah için sevmeme” [6]sinin, imanın gereği olduğunu belirtmekte, sevgileri de yüce ve aşkın gayelere bağlamaktadır. Çünkü amaç ve gayeler ulvi ve kalıcı olursa sevgiler de kalıcı, amaç ve gayeler geçici olursa sevgiler de geçici olur. Sonuçta menfaat bittiği yerde sevgi ve dostluklar da biter. Bu da beklenen düzeyde yüce vasıflarla donanmış bir toplumun oluşmasına engeldir.

6. Doğru sözlü olmak hedeflenen Müslüman şahsiyetin en önemli özelliklerinden biridir. Kur’an-ı Kerim’de de bunun üzerinde ısrarla durulmakta, Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin[7] buyurulmaktadır. Diğer bir âyet-i kerîmede “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun.”[8] buyurularak, Müslümandan; suçlunun kendisi veya akrabası dahi olsa hak ve adaletin tecellisi için doğruyu söylemekten kaçınmaması istenmektedir.

7. Doğruluk kişiye iyilik yapma duygusu kazandırır, iyilik yapmak da kişinin cennete girmesine vesile olur. Kişi düşünce dünyasını doğruluk üzerine bina ederse o artık Allah katında doğrular gurubunda yer alır. Yalan ise kişiyi her zaman yanıltır ve yanlışa, hatta kötülük yapmaya sevk eder, kötülük de kişiyi cehenneme götürür[9]. Kişi düşünce dünyasını ve şuuraltını yalan üzere bina ederse Allah katında yalancılar gurubunda yer alır. Bunun sonu ne olacağı da bellidir. Müslüman şahsiyetin oluşmasında doğru olmak, yalandan uzak durmak, olmazsa olmaz kabilinden, temel ilkelerdendir.

8. Hatta, Hz. Peygamber, yalan söylemeyi münafıklık alameti olarak değerlendirmiş[10], bu ifadesi ile yalan söylemenin Müslümana yakışmayan bir davranış olduğunu, bunun ancak iki yüzlülerin yapabileceği bir haslet olduğunu belirtmiş olmaktadır. Bunun bir diğer anlamı da şudur: Yalan söyleyen biri varsa, o,  bu hasletini derhal terk etmelidir. Çünkü yalan söylemek Müslümanın şahsiyetini zedeler.

9. Bir diğer ifadesinde ise verilen sözde durmamanın da, yine Müslüman kimliğine yakışmayan[11], ancak münafıkların yapabileceği bir iş olduğunu belirtmektedir. Bu, “Müslümanın yaşantısında ‘sözde durmamak’ gibi bir özelliğin yer almaması gerekir”, demektir. Bu durum, ideal Müslüman şahsiyetin oluşmasında son derece önemlidir.

10. İbadetlerde olsun, beşeri münasebetlerde olsun, bütün davranışlarda orta bir yol izlemek, Müslüman şahsiyetin temel karakteristiğidir. Hz. Peygamber, bir ifadesinde, “Orta düzeyde bir tempoda yürüyün, orta düzeyde bir tempoda yürüyün ki hedefe ulaşabilesiniz[12] buyurarak her türlü başarının sırrını vermektedir. Aşırı bir hızla yürüyüp yarı yolda kalmak yerine, orta düzeyde bir tempoda yürüyüp hedefe ulaşmak en doğru davranıştır. Buna göre Müslümanın düşünce dünyasında hiçbir aşırılık yer almamalıdır. O kadar ki sevgi ve nefrette bile! Hz. Peygamber, “Sevdiğinizi aşırı sevmeyin, çünkü bakarsınız bir gün o sevdiğiniz kişi, nefret ettiğiniz kişi konumuna düşer de sonra mahcup ve pişman olursunuz; nefrette de aşırı gitmeyin, çünkü bakarsınız bir gün o nefret ettiğiniz kişi,  dostunuz olur da sonra mahcup ve pişman olursunuz.”[13] veciz sözü ile sevgi ve nefrette bile bireyleri eğitmektedir.

11. Bireysel ilişkilerde Hz. Peygamber her zaman empati ile hareket etmiş, bu doğrultuda da, “Kendiniz için istediğinizi başkası için de istemedikçe gerçek manada iman etmiş olamazsınız.”[14] buyurarak bunu kurallaştırmıştır. Bu kuralı kendisine prensip edinen bir kişi, ötekine yönelik yapmayı düşündüğü bir eylemin doğruluğunu kendi nefsi ile test edecek, nefsine yediremediği bir eylemi başkasına yönlendirmeyecektir. Bu hadisin manası bizim kültürümüzde, “İğneyi önce kendinize batırın sonra başkasına!” şeklinde atasözü olarak yer almıştır.

12. Hz. Peygamber yine bir ifadesinde insanların en kötüsünün, “zararı dokunmasın diye kendisinden kaçılan kimse” [15] olduğunu ifade etmektedir. Bu da bir insanın kendisine yapabileceği en büyük kötülüktür. Bir toplumda kendisinden kaçılan kişi olmaktan daha kötü ne olabilir! Hz. Peygamber bu ifadesiyle bireyleri böyle bir konuma düşmemelerini öğütleyerek hayra yönlendirmektedir.

13. Hakka riayet, hak ve adaletin tecellisini sağlamak Müslüman şahsiyetin bir diğer karakteristiğidir. Allah’ın Elçisi, yalan yere şahitlik yaparak başkasının hakkının elinden alınmasına sebep olmanın ya da haksızlığa uğratmanın en kötü davranışlardan biri olduğunu ifade etmekte, bunun büyük günahlar kapsamında yer aldığını söylemektedir. Bu o kadar kötü bir davranıştır ki Hz. Peygamber bunu söylerken yerinden doğrulmuş, sözü tekrar tekrar söyleyerek yüzü kıpkırmızı kesilmiştir.[16]

14. Hz. Peygamber, “İnsanlara merhamet etmeyene Allah merhamet etmez.”[17] veciz ifadesiyle, merhametli olmayı öğütlemekte, Allah’ın merhametini elde etme yolunun insanlara merhamet ve şefkatle davranmaktan geçtiğini belirtmektedir. Buna göre ötekine merhametli olmak, Müslüman şahsiyetin bir diğer temel karakteristiğini teşkil eder.

15. Hz. Peygamber’in Müslüman şahsiyetin oluşmasında üzerinde durduğu bir diğer önemli nokta, kolaylaştırıcı olmak, zorlaştırıcı olmamaktır. Bu hasletler, ötekine karşı davranışların belirlenmesinde önemli unsurlardır. Ayrıca müjdeleyici olmak, nefret ettirici olmamak[18] gibi hususlar da yine Müslüman şahsiyetin oluşmasında diğer önemli özelliklerdir.

16. Bütün Peygamberlerin ortak olarak kendi toplumlarına telkin ettikleri önemli ilkelerden biri hayadır; yani yaptığı kötü bir şeyden ar duymasıdır. Bireyin davranışlarının tayininde önemli rol oynayan haya, Müslüman şahsiyetin olgunluk derecesini gösteren manevi bir duygudur. Bütün peygamberler hayanın önem ve fonksiyonunu, “Utanmadıktan sonra dilediğini yap!”[19] sözü ile dile getirmişlerdir. Çünkü gerçekten Allah’tan ve insanlardan utanmayan bir insan her şey yapabilir. Onların, davranışlarını sınırlayacak herhangi bir ölçüleri yoktur. Onun için Hz. Peygamber diğer bir ifadesinde utanma duygusundan dolayı kötülük yapmaktan sakınmak, imandan kaynaklandığını belirtmektedir. Ar duygusu taşıyanlar kolay kolay ötekine kötülük yapmazlar. Bu duygu, iman gibi, onları alı kor.

17. Hz. Peygamberin Müslüman şahsiyetin oluşmasında önem verdiği özelliklerden biri de İnsanları hayra yönlendirmek, düşünce dünyalarında her zaman iyiyi ve hayrı düşünmelerini sağlamaktır. Bunu, “Hayra vesile olan, hayrı yapan gibidir”[20] ifadesiyle dile getirmektedir. Bu ilkeye göre Müslüman, kendisini her zaman hayır yapmaya ya da hayra vesile olmaya programlayacaktır.

18. Hz. Peygamber, Müslümanın aynı zamanda uyanık olmasını, bir delikten ikinci kez sokulmaması gerektiğini belirtmektedir. “Mümin, yılanın deliğinden iki kez ısırılmaz.”[21] buyurmuştur.

19. Hz. Peygamber yine ideal Müslüman şahsiyetin her hâl u kârda Allah’tan korkması ve yaptığı eylemi Allah’ı hesaba katarak yapması, bilinçli olarak değil de hasbel beşer yaptığı bir kötülük olursa hemen arkasından onu silecek bir iyilik yapması gerektiğini belirtmektedir.[22] Çünkü iyilikler kötülükleri siler[23]. Ancak bu şekilde silinecek kötülükler, kul hakkı cinsinden olmamalıdır.

20. Hz. Peygamber, Müslümanın, yaptığı işi sağlam, güzel ve kaliteli yapması gerektiğini ve bundan da yüce Allah’ın hoşlandığını belirtmekte,[24] kaliteli iş yapımını Allah’ın sevgisini kazanmak gibi ulvi bir gayeye bağlamaktadır.

21. Diğer bir ifadesinde bir kişi bir eylemde bulunurken yüce Allah’ın onu her an görüp gözetlediği duygusu ve bilinci ile hareket etmesi gerektiğini belirterek, kişi her ne kadar Allah’ı görmüyorsa da, Allah onu her an görüp gözetlediğini söylemektedir.[25] Bu gerçek karşısında kişi böyle bir bilince ulaşırsa, nerede olursa olsun, eline ne tür fırsat ve yetkiler geçerse geçsin, kötülük, hırsızlık, haksızlık, lehine haksız bir menfaat geçirmek, yaptığı işi kalitesiz yapmak gibi bir yanlışın içine girebilir mi?

22. İslam değerler sisteminde, insanlara yararlı olmaya o kadar çok önem verilmiştir ki yolda yürürken geçenlere zarar verecek en küçük bir engelin hatta bir dikenin dahi kaldırıp atılması imanın gereği kabul edilmiş ve iman ile ilişkilendirilmiştir.[26] Müslüman şahsiyet böyle bir eylemi imanının gereği kabul edecek, başka hiçbir hesap ve beklenti içine girmeden sadece karşılığını Allah’tan bekleyerek yapacaktır. Bu tür duygu, düşünce ve kazanımlar gerçekten ulvi kazanımlardır. Çıkar beklentisi olmadan hesapsız iş ya da hayır yapmak, yüce hasletlerdir.

Başkalarına yararlı olmanın boyutunu göstermesi açısından önem arz eden “yoldaki bir engeli kaldırıp atmak”, değerler kategorisinde sadaka olarak değerlendirilmiş, hayırlı ameller kapsamına alınmıştır.[27] Bu kadar bir eylemin karşılıksız kalmayacağına inanan bir insanın düşünce dünyasında iyi ve hayırdan başka duyguların yer alması kolay olmayacak, her anını hayra teksif edip hayatını hayır merkezli bir anlayış üzerine programlayacak, sonuçta her zaman iyinin ve hayrın yanında yer alacaktır.

23. Hz. Peygamber, işlenen bir kötülük karşısında hiç bir Müslüman bireyin kayıtsız kalmaması, eğer etkili bir makamda ise yetkisini kullanarak, yetki kullanma makamında değilse sözlü olarak ikna yöntemi ile buna engel olması, bunu da yapacak pozisyonda değilse en azından gönülden buğz etmesi, yani kötülüğü benimsemeyip ondan yana tavır almaması gerektiğini belirtmektedir.[28] Aksi takdirde eline imkân geçtiğinde ona engel olmaz, böylece kötülükler yaygınlaşır ve toplum fesada gider. Kötülüğe hiçbir bireyin ilgisiz kalmaması gerekir, çünkü zararı o an kendisine dokunmuyorsa bile toplumsal hastalık haline geldiğinde bir gün ucu kendisine kadar uzanabileceğini bilmesi gerekir.

24. Hz. Peygamberin ifadesi ile İslamî değerler sisteminde “ne ötekine zarar vermek vardır ne de görülen zarara zararla karşılık vermek vardır” [29]. Çünkü zarara zararla karşılık verildiğinde toplumda kaos ve hukuksuzluk hakim olur, anarşik bir ortam doğar. Böyle toplumlar yok olmaya mahkûmdur. Kendileri huzurlu olamadıkları gibi başka toplumları da huzursuz ederler.

25. Hz. Peygamber, toplumun bütün bireyleri kardeşlik bilinci içerisinde olmaları gerektiğini belirterek, “Müslüman Müslüman kardeşine zulüm yapmaz, onu düşmana teslim etmez, bir ihtiyacını giderirse Allah da onun bir ihtiyacını giderir, bir sıkıntıdan kurtarırsa Allah da onu bir sıkıntıdan kurtarır, bir kusurunu örterse Allah da onun bir kusurunu örter.”[30] buyurmakta ve böylece Müslümanlıkta kardeşlik bilincinin boyutlarını belirtmektedir.

26. Karşılıklı sevgiyi son derece önemseyen Hz. Peygamber, Müslümanların, birbirlerini sevmedikçe kâmil manada mümin olamayacaklarını söylemektedir.[31] Onun ifadesi ile birine sadece Müslüman olduğu için sevgi beslemek, cennete girmeye vesiledir. Hatta imanın kemale ermesi de bu sevgiye bağlıdır. Görüldüğü gibi Müslüman şahsiyetin oluşmasında iman-amel birlikteliği söz konusudur. Bu şahsiyeti şekillendiren değerler ise Allah sevgisi ve korkusu, insan sevgisi, haya, doğruluk, hayırhahlık, karşılıksız iyilik gibi ulvi duygulardır.

27. Müslüman şahsiyetin düşünce dünyasında ötekilere karşı buğz etmek, haset etmek, onları yardımsız bırakmak, sırtını dönmek gibi duygu, düşünce ve eylemler de yer almamalı, ötekilerle kardeş olmalıdır. O kadar ki beşer olma vasfıyla, duygularına hakim olamayarak Müslüman kardeşine küserse, küskünlüğünü üç günün üzerine çıkarmamalıdır. Müslümanın Müslümana karşı üç günden fazla dargın durması helal olmaz[32].

28. Hz. Peygamberin ifadesi ile Müslüman diğer Müslüman kardeşi ile olan ilişkilerini sağlam bir zemine oturtmalı, onunla yersiz münakaşalara girmemeli, hoşuna gitmeyecek şakalardan ve yerine getiremeyeceği sözlerden sakınmalıdır.[33] Bunlar karşılıklı güveni sarsar, samimiyeti zedeler ve ilişkileri koparır. Bu da Müslüman şahsiyetin ölçülerine ters düşer.

29. Müslüman Müslümanın yüzüne gülümsemesi, ona güler yüz göstermesi sadakadır.[34] İslam değerler sisteminde bu kadar bir ayrıntı bile karşılıksız bırakılmamakta, yapılan her olumlu eylem mükâfatlandırılmakta, sonuçta bütün bireyler hayra yönlendirilmektedir. Bu kapsamda iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak, yolunu kaybeden bir kimseye yol göstermek, adres sorana yardımcı olmak bile sadaka olarak değerlendirilmiştir.[35] Böylece Müslüman, attığı her olumlu adımın karşılığını göreceği inancı ile her zaman hayrın yanında yer almalıdır.

30. Hayatın, iyi, doğru ve hayır kuramı üzerine programlanabilmesi için kalbin yani düşünce merkezinin saf ve temiz olması, bütün olumsuz duygu ve düşüncelerden arınmış olması gerekir. Onun için Hz. Peygamber, yüce Allah’ın kişileri değerlendirirken onların fiziki görüntülerine ve mal varlıklarına değil, kalplerine, orada taşıdıkları duygu ve düşüncelere ve yaptıkları fiillere bakacağını, kişileri bunlara göre değerlendireceğini ifade etmektedir. [36]

31. Hz. Peygamber, toplumun bütün bireylerini kapsayacak şekilde küçüklere şefkatli büyüklere de saygılı olmayanların İslam gidişatı üzere olmadıklarını belirtmektedir.[37] Burada da konumlarına göre kişilerin, hayatlarını merhamet ve saygı üzere programlamaları gerektiğini belirtmektedir.

32. Ayrıca bu genel kapsayıcı düşünce yapısını daha alt birimlere indirgeyerek toplumdaki kimsesiz ve yetimlerin kollanması gerektiğini de ifade etmektedir. Hz. Peygamber, gerek kendisine gerek başkasına ait herhangi bir yetimi görüp gözetmeyi üzerine alan kimse ile cennette beraber olacağını ifade etmektedir.[38]

33. Dul ve yetimlere yardım eden kimsenin Allah yolunda çalışan veya gündüzleri oruç tutup geceleri nafile ibadetle geçiren kimse gibi olduğunu belirtmekte, böylece nafile ibadetle başkalarına yardımı eşit kabul etmektedir.[39]

34. Başkalarına iftira atmanın da toplumu kökünden sarsan kötü bir davranış olduğunu, bundan sakınılması gerektiğini belirtmiştir.[40]

35. Allah’a ve ahiret gününe inanan herkesin komşusuna eziyet etmemesi, misafire ikram etmesi, herhangi bir şey karşısında ya susması veya hayır söylemesi gerektiğini belirterek, insanın hem eylemlerini ve hem de sözlerini disipline etmekte, toplumsal ilişkilerini Allah ve ahiret inancı ile ilişkilendirmektedir.[41]

36. Müslüman şahsiyetin oluşmasında önemli yeri olan bir diğer husus da ötekini aldatmamaktır. Daha doğrusu aldatma duygusu Müslümanın düşünce dünyasında yer almamalıdır. Bu kapsamda Hz. Peygamber, “Bizi aldatan bizim gidişatımız üzere değildir.”[42] buyurmaktadır.

37. Buna yakın bir ilke de, “söz taşımanın büyük bir günah olduğu” ilkesidir.[43] Çünkü söz taşımak birey ve toplumları düşmanlığa itmekte, bazen de vahim sonuçların doğmasına vesile olmaktadır.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Vahyin geliş gayesi, zaman içerisinde bozulan fıtratları yeniden asli hüviyetlerine döndürmektir. Bu sebeple vahyi tebliğ ve teybin eden peygamberler vahyin eşliğinde İnsan eğitimine büyük önem vermişlerdir. Her hal u karda onların düşünce dünyalarını eğitmeye, onu bütün kötü duygu ve düşüncelerden arındırmaya, insan yararına olan her şeyi hayır kapsamında değerlendirmişlerdir. Değerlerin yok olduğu bu dönemde vahyin destekleyip onayladığı değerleri, Peygamber Aleyhisselamın yorumuyla benimseyip hayata geçirmek, Müslüman toplumun en büyük ideali olmalı, bütün ilişkilerini bu temel anlayış üzerine bina etmelidir.

***

“Hz. Peygamber’in Toplum Eğitiminde Kullandığı Motifler”, Panel: Ramazan İkliminde Kur’an’ın Anlaşılması, Yer: Atatürk Kültür Merkezi, Tarih: 16 Kasım 2003, Pazar, Saat: 19. 30, (Yapılan sunumun metni)

***


[1] Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Hadis Anabilim dalı Öğretim Üyesi  (Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi tarafından düzenlenen Ramazan İkliminde Kur’an’ın Anlaşılması konulu panelde tebliğ olarak sunulmuştur. Yer: Atatürk Kültür Merkezi 16 Kasım 2003, Pazar, Saat: 19. 30)

[2] Buhârî, es-Sahîh, th., Mustafa Dîb El-Biğâ, Beyrut 1407/1987, 2. baskı, 6 cilt, Dâru İbn Kesîr, el-Yimâme, (Rikâk 31).

[3] Buhârî, Sahîh, I, 1, 3, Bed’u’l-vahy 1.

[4] Buhârî, Sahîh, I, 13, İman 3.

[5] Tirmizî, İmân 13; Neseî, İmân 8.

[6] Buhârî, İmân 9, Edeb 43; Neseî, İmân 3; Ahmed b. Hanbel, IV, 286.

[7] Ahzâb, 33/70

[8] Nisâ, 4/135.

[9] Buhârî. Rikâk 31.

[10] Buhârî, İmân 34.

[11] Buhârî, İmân 34.

[12] Buhârî, İmân 18.

[13] Tirmizî, Birr 59.

[14] Buhârî, İmân 7; Müslim, İmân 71, 72.

[15] Buhârî, Edeb 48.

[16] Buhârî, İlim 30; Ebû Dâvûd, Akdıyye, 15; İbn Mâce, Ahkâm 33.

[17] Buhârî, Edeb 18.

[18] Buhârî, İlim 11.

[19] Ebû Dâvûd, Edeb 6.

[20] Tirmizî, İlim 14.

[21] Buhârî, Edeb 83.

[22] Tirmizî, Birr 55.

[23] Hûd, 11/14.

[24] Müslim, Sayd 57.

[25] Buhârî, İmân 37; Müslim, İmân 57.

[26] Müslim, Birr 129, 130.

[27] Müslim, Birr 129, 130; İbn Mâce, Edeb 7; Ahmed b. Hanbel, II, 304, 343.

[28] Müslim, İmân 78.

[29] Ahmed b. Hanbel, I, 313.

[30] Buhârî, Mezâlim 3, İkrâh 7; Müslim, Birr 58.

[31] Müslim, İmân 93.

[32] Buhârî, Edeb 57.

[33] Tirmizî, Birr 58.

[34] Buhârî, Sulh 11, Cihâd 128.

[35] Buhârî, Mezâlim 34, Cihâd 72; Müslim, Müsafirîn 84; Tirmizî, Birr 36; Ahmed b. Hanbel, VI, 316, 350, V, 167, 168

[36] Müslim, Birr 32, 33, İbn Mâce, Zühd 9.

[37] Tirmizî, Birr 15; Ebû Dâvûd, Edeb 58.

[38] Müslim, Zühd ve Rikâk 42.

[39] Buhârî, Nafakât 1, Müslim, Zühd 41.

[40] Buhârî, Vasâyâ 23.

[41] Buhârî, Adeb 31, 85.

[42] Müslim, İmân 164.

[43] Müslim, İmân 168.

***

 
 

HZ. Peygamber’in Örnek Şahsiyeti Ve Örnekliği

 

“HZ. Peygamber’in Örnek Şahsiyeti Ve Örnekliği”, Panel: Kutlu Doğum Haftası, Yer: Sivas İl Kültür Merkezi, Tarih: 18. 05. 2003, Düzenleyen:  Diyanet İşleri Başkanlığı Sivas İl Müftülüğü (Yapılan sunumun metni) 2) “En Güzel Örnek, Peygamber Efendimiz”, Diyanet Avrupa Aylık Dergi, Nisan 2007, Sayı: 96, s. 11-15. (Aynı metin)

 

Hz. Peygamber’in Örnek Şahsiyeti Ve Örnekliği [pdf]

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN*

Bilindiği gibi Peygamberler, “Yüce Allah’ın, kullarına haber iletmek ve dinini onlara bildirmek için bizzat seçip görevlendirdiği kimselerdir”; yani “Allah’ın elçileri”dir[1].

Allah Teâlâ, ilk insan Hz. Adem’den beri, çeşitli dönemlerde, insanların nasıl hareket edeceklerini, kime karşı nasıl davranacaklarını, görev ve sorumluluklarını bildiren peygamberler gönderdi. Onlar bir yandan, Allah’tan aldıkları vahyi, olduğu gibi insanlara ulaştırırken, diğer yandan da, ilâhî vahyi en iyi şekilde uygulayarak, diğer insanlara örneklik etmişlerdi.

Bizim peygamberimiz Hz. Muhammed, bu peygamberlerin sonuncusudur. Onu, Allah Teâlâ, bütün insanlığa, her zaman ve her çağda, uyulması gereken güzel bir örnek olarak göndermiştir. Onun hayatı, Allah’tan gelen vahyin bizâtihi canlı bir uygulamasıdır; yani o, canlı bir Kur’an’dı. Bundan dolayı onun yaşam kriterleri Müslümanlar için bir ölçü niteliğindedir. Nitekim Allah Teâlâ:”Gerçekten Allah’ı ve Ahiret gününü arzulayanlar ve Allah’ı çok zikredenler için, size, Allah’ın Rasûlunde, (takip edeceğiniz) pek güzel bir örnek vardır”[2], ifadesiyle Rasûlünü, uyulmaya değer örnek bir kişi olarak sunmaktadır.

İnsanoğlu, akıl yürütme yöntemi ile bir yaratıcının var olduğu hükmüne varabilir. Allah Teâlâ, akla, bu yeteneği vermiş, Kur’an’da da, Hz. İbrahim’in şahsında, akıl yürütme yöntemi ile, Allah’ı bulma örneğini göstermiştir[3]. Ancak, insanoğlu yaratıcısı hakkında ve O’na nasıl kulluk edeceğine dair, akıl yürütme yöntemi ile, doğru bir bilgiye ulaşması mümkün değildir. Bu durumda Allah ile kul arasında, yaratılış gayesi olan “kulluk” görevinin nasıl yerine getirileceğini bildirecek bir vasıtaya ihtiyaç vardır; onlar da peygamberlerdir.

Hz. Peygamber’e uymak konusunda bir kaç ayet meali şöyledir:

*“Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir kadın ve erkeğe, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Rasûlune karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur”[4].

*“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın!”[5]

*“Kim Rasûle itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına bekçi göndermedik”[6].

*“De ki: Allah’a ve Rasûlune itaat edin! Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kafirleri sevmez”[7].

*“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber’e ve sizden olan emir sahiplerine (idarecilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah’a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah’a ve Rasûle götürün (problemi onların talimatına göre çözün); bu hem daha hayırlı, hem de netice bakımından daha iyidir”[8].

*“Hayır! Rabbine and olsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükmü içlerinde hiçbir sıkıntı duymayacak şekilde tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar”[9].

Şunu iyi bilmek gerekir ki, peygamberin hayatı; İslamî bütün değerlerin hayat bulup müşahhas hale geldiği bir alandır. Her ahlakî değer, gerektiği kadar ve gerektiği şekilde onun hayatında yer almıştır.

Yüce Allah elçisini en güzel yaratılış ve ahlâkî vasıflarla donatmış, onun bu üstün ahlâkını;”Gerçekten sen, pek yüce bir ahlâka sahipsin!”[10] ifadesiyle insanlığa duyurmuştur.

Hz. Peygamber, peygamberlikle görevlendirilmeden önce de, çevresine güven ve itimat veren, üstün bir kişiliğe sahipti. Onun, “Muhammedü’l-emîn/Güvenilen Muhammed” vasfı, peygamber olmadan önce, Mekkeli müşrikler tarafından verilmiş, peygamber olduktan sonra da, onun bu vasfını inkâr etmemişlerdi. Buradan anlaşıldığına göre insan, her şeyden önce, etrafına güven veren, “kötülüğü dokunmasın” diye kaçılan değil, güvenle yanına varılabilen kişi olmalıdır[11].

*Hz. Peygamber, bir yetim olarak dünyaya gelmiş, çocukluğunu fakirlik içinde geçirmişti. Gençlik çağına geldiğinde, doğruluk ve çalışkanlığıyla büyük bir ün yapmış; onun, sevecen ve müşfik davranışları, dürüst ve Hakk’a uygun yaşamı, güzel ve örnek ahlâkı, tüm Mekke halkının; hayranlık, sevgi ve saygısına mazhar olmuştu. Genç bir adam olduğunda, Muhammed Aleyhisselâm dürüst bir tüccar, nazik, müşfik, sadık bir eş olarak biliniyordu.

*Peygamberlikle görevlendirildiğinde ona deli dediler, büyücü dediler, iftira attılar; fakat ona hiçbir zaman yalancı diyemediler. Daha sonra Medine Devleti’nin başkanı olduğunda merhametli, affedici, hayırsever ve adil bir insan olarak ün yapmıştı. Her sahadan, kadın-erkek herkesin onun hayatından gerçek bir örnek alacağına ve bu mükemmel insanın, onları gerçek başarı ve mutluluğa ulaştıracağına şüphe yoktu.

*Onun, insanî ilişkilerdeki temel özelliği; merhameti, hoşgörüsü ve şefkatiydi. Bütün insanlara karşı nezaket, sevgi ve şefkatle muamele eder, düşmanlarına bile sert davranmazdı. Allah Teala Rasûlü’nün bu özelliğine, “(Ey Rasûlüm!) Allah’ın rahmeti sayesinde, sen insanlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı yürekli olsaydın, insanlar çevrenden dağılır giderlerdi.[12]  sözleriyle temas etmektedir.

*“Müminler, birbirlerini sevme, birbirlerini acıma ve birbirlerine şefkat gösterme konusunda bir vücuda benzerler. O vücudun herhangi bir organı rahatsızlandığında,  diğer organlar da uykusuzluk ve rahatsızlık gibi nedenlerle etkilenir ve hastalanırlar.”[13] sözleri, o yüce peygambere aittir.

*Hz. Peygamber’in sunduğu bu mesaj, Müslümanların sosyal, siyasal, iktisadî, hatta bütün faaliyetlerine yön verecek niteliktedir. Çünkü o her şeyi sevgi temeli üzerine bina etmişti.

*Bu mesaja göre bütün Müslümanlar, temeli sevgiye dayanan; saygı, şefkat ve merhamet gibi temel unsurları, bütün ilişkilerinin temeli yapmak durumundadırlar. Bu temel kurulduktan sonra, insanlar mutlulukta, sevinçte, barış ve huzurda her zaman birbirlerini sevmeleri mümkündür.

*Hz. Peygamber’in merhameti, beşerî münasebetlerde ortaya çıkan bir husustu. Onun insanî ilişkilerini bu gözle değerlendirdiğimizde, merhamet ahlakının en şahika örneklerini, hoşgörü ikliminin en müşahhas misallerini onda görürüz. Çünkü o, lanetçi değil, rahmet peygamberiydi[14]. Aile hayatından toplum ve devlet hayatına varıncaya kadar, bu hoşgörü, merhamet, şefkat ve sevginin en doruk noktası, onda mevcuttu.

*Hz. Peygamber ümmetine son derece düşkün biriydi. Onların her şeyi ile ilgilenir, sıkıntı çekmelerine gönlü asla razı gelmezdi[15]. O yüce Peygamber’in ümmetine olan bu düşkünlüğünü bütün hücrelerinde hisseden Akif, Müslümanların sıkıntıya düştüğü bir zamanda:

Hiç sıkılmaz mısınız Hz. Peygamber’den

Ki uzaklardaki bir mümini incitse diken,

Kalb-i pakında duyarmış o musibetten acı

Sizden elbette olur rûh-i Nebî davacı. dizeleri ile ifade etmişti[16]. Akif, bir Müslümanın, canından, malından, çocuğundan, ana ve babasından daha fazla sevdiği ve sevmesi gerektiği Peygamber’in[17], ümmetine olan özlem ve iştiyakını öne çıkararak, bu duygu ve düşüncesini böyle haykırmıştı.

*Hz. Peygamber’in sevgi ve merhameti belli bir kesime değil, inancı, rengi veya ırkı, makam veya cinsiyeti ne olursa olsun, Allah’ın yarattığı tüm mahlukata yönelikti. Çünkü Yüce Allah, “(Ey Muhammed) Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.”[18] ifadesiyle, onun bir rahmet peygamberi olduğunu ilan ediyordu.

*Nakledildiğine göre bazı insanlar Allah’ın elçisine gelerek müşriklere beddua etmesini istediler. Bunun üzerine o, yüzünün rengi değişerek, “Ben dünyaya beddua etmek için gönderilmedim; ben sadece rahmet olarak gönderildim.” demişti[19].

*Hz. Peygamber, sevgi konusunda, “İnanmadıkça cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de (kamil) mümin olamazsınız. Yaptığınızda birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi: Kendi aranızda herkese selam veriniz.” diyordu[20].

*İnsanların kusurlarını asla yüzlerine vurmaz, azarlayıp ayıplamazdı. Gördüğü hatalardan dolayı insanları uyarırken herhangi bir şahsi hedef almaz, isim zikretmezdi; dolaylı ifadeler kullanır; “Bazı kimselere ne oluyor da şöyle şöyle yapıyorlar” diyerek o hareketin doğru olmadığını açıklardı[21].

*Bir defasında Mescidin içinde, bevl gibi tabiî ihtiyacını görmeye kalkışan bir bedeviye müdahale etmeye kalkışanlara bile mani olmuş, “bırakın ihtiyacını görsün” dedikten sonra,  bir kova su döktürerek o yeri temizletmişti[22].

*Gençliğin verdiği taşkınlık ve şaşkınlıkla kendisinden zina etmek için izin isteyen bir genci, azarlayıp ayıplamak yerine ikna yöntemini seçmişti. Gence, “böyle bir fiilin annesine, bacısına, teyzesine vs. yapılmasından memnün olup olmayacağını” sorarak, gönlündeki bu meyli, önce soru sorma ve ikna yöntemi ile, ardından da, nazar ve dua ile bertaraf etmişti[23].

*Sıkıntılı olduğunda kaba veya sertleşip bağırmazdı. Söz veya hareketle  hiç kimseye hakaret etmemiş, gücendirmemişti. Hiç kimse ondan kötü söz işitmemişti. Hiç kimseye arkasını dönmemişti. Mecliste oturan herkes azami derecede saygın ve şerefli muamele gördüğünü hissederdi. Arkadaşa nazik davranmanın, hayırlı bir iş, her hayırlı işin de, bir sadaka olduğunu söylerdi[24]“İçinizde en iyi olanınız şahsiyet ve ahlak olarak en iyi olanınızdır.” derdi[25].

*Bütün insanlığa örnek olarak gönderildiği için onun bütün tutum ve davranışları, beşerî münasebetleri ve Allah’a karşı görevleri en mükemmel ölçüdeydi. Bu yüzden, o, bir takva, bir adalet, bir ahlâk abidesiydi. İnsanlara güzel ahlâk ve dürüst hayatı, sadece telkin etmiyor, aynı zamanda kendi hayatında, bizatihi en mükemmel bir şekilde uyguluyordu. Kur’an’ın övdüğü bir hasleti herkesten fazla benimser, yasaklanan davranışlardan da, herkesten daha çok sakınırdı. Çünkü Hz. Aişe’ye, o yüce Peygamber’in ahlâkı sorulduğunda, “onun ahlâkının bizzat Kur’an olduğunu.” söylerdi[26].

*O, zenginlere olduğu gibi, fakirlere karşı da iyi ve müşfik davranırdı. O kadar ki, Hz. Peygamber’in fakir ve kimsesizlerle oturup kalkması, Mekke’nin kendini beğenmiş zenginlerinin canını sıkıyordu[27].

*Hz. Peygamber, Cennete ilk girecekler arasında, iffet ve namusunu koruyan fakirlerin de bulunduğunu söylüyordu[28].

*Nakledildiğine göre Cafer b. Ebî Tâlib yoksulları çok sever, onlarla oturur sohbet ederdi. Onun bu davranışını çok beğenen Hz. Peygamber, ona, “Yoksulların babası!” lakabını takmıştı[29].

*Çocukları çok sever, onlara hep müşfik davranırdı. Çünkü o, çocuklara selam verir[30], onları kucağını alır, öper, okşardı[31]; onlarla bazen şakalaşır, bazen de oynardı[32]. “Kureyş kadınlarının iyisi, çocuğa küçüklüğünde en şefkatli olanlardır.” derdi[33].

Mahmûd İbnu’r-Rabî’ de “Beş yaşımda iken Peygamber (s.a.)’in bir kere bir kovadan (ağzına su alıp) yüzüme püskürttüğünü hatırlıyorum.”[34] diyordu.

*Göçebe bir Arap; “Biz öpmeyiz. Siz çocukları öper misiniz?” dediğinde, Rasûlüllah, “Allah gönlünüzden merhameti söküp almışsa ben ne yapabilirim.” cevabını vermişti[35].

*Bilhassa hizmetçi ve işçilere karşı çok şefkatlı davranırdı. Ashabına, “Hizmetçileriniz sizin kardeşlerinizdir. Allah onları sizin elinizin altına (yönetiminize emanet olarak) vermiştir. Kimin sorumluluğu altında böyle bir kardeşi varsa ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin ve ona gücünün yetmeyeceği bir iş yüklemesin; eğer ona ağır bir iş yüklerse ona yardım etsin!”[36] derdi.

*Hz. Peygamber, kadınlara karşı da sevgi ve şefkatle muamele ederdi. Onlara toplumda erkekler kadar şeref ve değer verir, ashabına, “Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en iyi davrananınızdır.” derdi[37]. Oysa o zamanlar kadınlara karşı çok kötü muamele edilmekteydi.

*İhtiyacı olan hiç kimse yanından eli boş ayrılmazdı. Fakir, muhtaç, dul ve yetimleri beslerdi. Yetimlere karşı çok daha merhametli davranır, ashabından da aynı hassasiyeti göstermelerini isterdi. Yüce Allah’ın, “Yetimi sakın üzme, senden bir şey isteyeni azarlama!”[38] emrine en çok bağlı olan kendisiydi.

*Ebû Hurayra’nin rivayetine göre, Allah’ın elçisi, iki parmağını birleştirer, “Kendi yetimini veya başkasına ait bir yetimi himaye edip yetiştiren kimse ile ben, cennette şöyle beraber olacağız.” demişti[39].

*“Bir kimse sırf Allah rızası için bir yetimin başını okşarsa elinin değdiği her saç teline karşılık sevap alır[40].” sözleri de, yine o yüce peygambere aittir.

*Allah Rasûlünun başka bir büyük özelliği de, şahsî sebeplerden dolayı hiç kimseden asla intikam almaması, azılı düşmanlarını dahi affetmesiydi. Hz. Aişe’nin naklettiğine göre, o, kimseden kendi namına intikam almamıştı.

*Yine Hz. Aişe’nin anlattığına göre, o, hiçbir zaman yakışıksız veya müstehcen bir sözü ağzına almaz, sokakta yüksek sesle konuşmaz, kötülüğe kötülükle karşılık vermez, buna mukabil bağışlar, affederdi. Kureyşliler ona hakaret ettiler, alay ettiler, hakir gördüler, sataştılar, saldırdılar, ağır sözler söylediler; onu öldürmeye kalktılar, ona karşı savaştılar. Fakat o, onbin kişilik bir orduyla Mekke’ye muzaffer olarak girdiğinde hiç kimseden intikam almadı. Aksine, herkesi affetti.

*Hz. Peygamber, tabiatı gereği çok cömert ve hayırsever bir insandı[41]. Ömrü boyunca bir şey isteyene hiçbir zaman “hayır” dememişti. Yardım isteyen herkese yardım ederdi; bir şeyi olmadığında da, daha sonra yardım edeceğine dair söz verirdi. Onun bu tavrı insanları öyle cesaretlendirmişti ki, bir gün namaz kıldığı sırada yanına gelen bir bedevi elbisesinden tutarak “karşılanması gereken bir ihtiyacı” olduğun söyledi. Rasûlüllah, bedevi ile birlikte oradan ayrılıp gitti, ihtiyacını hallettikten sonra dönüp geldi, ardından da namazı kıldı.

*Allah’ın Elçisi, hastaları ziyaret eder, cenaze törenlerine katılır, kölelerin davetini kabul ederdi.

*Hayatı boyunca insanların iyiliği ve saadeti için çalışmış, bütün zamanını ve gayretini, cahil insanların İslam ışığıyla aydınlanması için sarf etmişti; fakat yine de o insanların elinden, sadece çile ve ıstırap görmüştü. Buna rağmen kendileri için neyin iyi, neyin kötü olduğunu bile bilmeyen o insanların haline üzülürdü.

*Hz. Hatice, ilk vahiy geldikten sonra şaşkınlık içinde olan Hz. Peygamber’i, “Korkma! Yaradana yemin olsun ki, Allah seni asla mahcup etmeyecektir; çünkü sen akrabanı gözetirsin, çaresizlerin işine koşarsın, yoksullara yardım edersin, misafire ikram edersin, hakkı gözetirsin.” sözleriyle teselli etmişti[42].

*Allah’ın Elçisi insanî ilişkiler konusunda, “Faziletlerin en yükseği, seninle ilişkisini keseni, senin arayıp sorman; seni mahrum bırakana, senin ihsanda bulunman ve sana zulmedeni senin bağışlamandır.”[43] diyordu.

*Hz. Peygamber dürüstlükteki hassasiyet konusunda da, “Helal da bellidir, haram da bellidir. Fakat ikisi arasında bazı şüpheli şeyler vardır ki, pek çok insan onları bilmez. Şüpheli şeylerden sakınan, dinini ve şerefini tertemiz olarak korur. Şüpheli şeylerden sakınmayan kimse, hayvanlarını kamu arazisi etrafında otlatan çobana benzer. Biraz sonra davarlarıyla o arazinin içine düşeceği gibi harama da düşer”. diyordu[44]

Son olarak şunu söylemek gerekir ki: Genç-yaşlı, fakir-zengin, yönetici-yönetilen herkesin onun hayatından alacağı büyük dersler vardır. İnsanlık, onun izinden giderek bu dünyada gerçek başarıya, kurtuluş ve iyiliğe ulaşabilir. Şu anda olduğu gibi, tüm çağların ve gelecek nesillerin, onun hayatından öğreneceği evrensel ilkeler, önemli dersler vardır. Her kadın ve erkek, onun hayatından,  kendilerini günah ve cehaletin karanlık vadisinden çıkaracak, yeterli ışığı bulacaklardır. Onun getirdiği ilim, hayır ve mutluluk dünyasına ışıldayan bir ışıktır. Şüphesiz hepimizin ahlâk ve sosyal davranışlarımızın temizlenip paklanmasına yardım edecek, böylece bizim sosyal hayatta, daha iyi, barış ve selamet içinde yaşamamızı sağlayacaktır.

***

“HZ. Peygamber’in Örnek Şahsiyeti Ve Örnekliği”, Panel: Kutlu Doğum Haftası, Yer: Sivas İl Kültür Merkezi, Tarih: 18. 05. 2003, Düzenleyen:  Diyanet İşleri Başkanlığı Sivas İl Müftülüğü (Yapılan sunumun metni) 2) “En Güzel Örnek, Peygamber Efendimiz”, Diyanet Avrupa Aylık Dergi, Nisan 2007, Sayı: 96, s. 11-15. (Aynı metin)

***


*Cümhuriyet Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Hadis Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi. E-mail: agirman@cumhuriyet.edu.tr; cemalagirman@hotmail.com

[1]TDK, Türkçe Sölük, s. 1182, Ankara 1988; Mehmed Doğan, Büyük Türkçe Sözlük, byy, 1996, İz Yayıncılık, s. 902.

[2]33 Ahzab: 21.

[3]6 En’âm: 75-81.

[4]33 Ahzab: 36.

[5]3 Al-i İmran: 31.

[6]4 Nisa: 80.

[7]3 Al-i İmran: 32.

[8]4 Nisa: 59.

[9]4 Nisa: 65.

[10] 68 Kalem: 4.

[11]Bk. Buhârî, Edeb 48.

[12]3 Al-i İmrân:159.

[13]Buharî, Edeb 27; Müslim, Birr 66.

[14]21 Enbiyâ: 107.

[15]9 Tevbe:159.

[16]Akif, Mehmed, Safahat, 1977, s. 179.

[17]Buhârî, Edeb 42.

[18]21 Enbiyâ: 107.

[19]Müslim, Birr 87.

[20]Müslim, İman 93; Ebû Dâvûd, Edeb 131, İsti’zân 1.

[21]Buhârî, Ezân 92.

[22]Buhârî, Vudû’ 58, Edeb 35, 80, Taharet 98-100.

[23]İbn Hanbel, I, 256, 257.

[24]Buhârî, Edeb 33.

[25]Buhârî, Edeb 38.

[26]Müslim, Müsâfirîn 139.

[27]Bk. 18 Kehf: 128.

[28]Ahmed b. Hanbel, II, 425.

[29]İbn Mâce, Zühd 7.

[30]Buhârî, İsti’zân 15.

[31]Buhârî, Edeb 22.

[32]Buhârî, İlm 18.

[33]Buhârî, Nafakât 9.

[34]Buhârî, İlm 18.

[35]Buhârî, Edeb 18, 22.

[36]Buhârî, İmân 22.

[37]İbn Mâce, Nikâh 50; Dârimî, Nikâh 55.

[38]93 Duhâ: 9-10.

[39]Buhârî, Talak 25, Edeb 24; Müslim, Zühd 42.

[40]Ahmed b. Hanbel, V, 250.

[41]Buhârî, Edeb 39.

[42]Buhârî, Bed’u’l-vahy 2.

[43]İbn Hanbel, III, 438, IV, 148, 158.

[44]Buhârî, İman 39, Buyû’ 2.

***

 
2 Comments

Posted by Aralık 6, 2007 in • Kutlu Doğumlar/Paneller

 

Hz. Peygamber’in Hayatından Davranış Modelleri

“Hz. Peygamber’in Hayatından Davranış Modelleri”, [1997 tarihinde Sivas İl Merkezinde Kutlu Doğum Haftası için düzenlenen Panelde tebliğ olarak sunulmuştur.]

Hz. Peygamber’in Hayatından Davranış Modelleri* [pdf]

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN**

GİRİŞ

Hz. Peygamber’in hayatından davranış modelleri seçerken, ondan bize, sadece, “Rasûlullah şöyle yaptı” şeklinde intikal eden veriler değil, sözlü olarak ortaya koyduğu ilkelerin de bu kapsama dahil olduğunu öncelikle belirtmek gerekir. Çünkü Peygamber’in örnekliği sadece fiilî olarak ortaya koyduğu davranışlarda değil, aynı zamanda sözlü olarak, hatta sözlü veya sözsüz tasvîb yoluyla kabûlüne mazhar olmuş söz ve uygulamalar şeklinde oluşan ilkeler de onun hayatından örek alınacak modellerdir. Aksi halde Kur’an’ın bahsettiği “örnek”lik gerçekleşmiş olmaz. Bu prensipten hareketle, “Hz. Peygamber’in Hayatından Davranış Modelleri” örneklemesine öncelikle Rasûl-i Ekrem’in “müslüman”a getirdiği evrensel tanımı naklederek başlamak istiyoruz.

A. İMAN VE İBADET ALANINDA

1. İslâm Nedir? Müslüman Kimdir?

Cebrâil (a.s.)’ın Hz. Peygamber’e sorduğu “İslam nedir?” sorusuna, “Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmadan O’na kulluk etmek, namazı kılmak, farz olan zekâtı vermek, Ramazan orucunu tutmak”[1] şeklinde cevap verirken, müslümanı da,”müslümanların dilinden ve elinden zarar görmediği kimse”[2] olarak tanımlamış, böylece İslâmiyetin sadece ibadetler dini olmadığını, bütün hayatı kucaklayan bir din olduğunu göstermiştir. Bu tanımın ortaya koyduğu iki prensip, müslümanın eğitim ve ahlâkını hatta bütün davranışlarını terbiye altına alması açısından son derece önemlidir. Bu ifade “müslüman olma” kimliğinin evrensel yorumudur. Özellikle bu kimliğe ve kimliğin ihtiva ettiği ruhu benimsemeye, günümüzde, özellikle sosyal barışın sağlanması açısından her zamankinden daha çok ihtiyaç vardır.

Hz. Peygamber’in kıyamete kadar geçerliliğini kaybetmeyecek bu evrensel yorumuna göre, müslümanım diyen bir kimse diğer bir müslümana ne “diliyle” ne de “eliyle”, zarar vermemelidir. Bu konuda herkes kendini sorgulamalı ve bu çizginin neresinde durduğuna, peygambere ve onun getirdiği ilkelere ne kadar yakın olduğuna bir bakmalıdır. Aksi halde kuru bir peygamber sevdasından bahsetmenin bir faydası olmayacaktır. Peygamber’in hayatından davranış modelleri seçmek ve onu örnek almanın mânâ ve gereği de budur.

2. İslam Kolaylıktır, Mutedil Olmayı Emreder

Dinin bizatihi kendisi kolaylıktır, “kraldan kralcı kesilme” misali onu zorlaştırmak hiç kimsenin hakkı değildir. Hz. Peygamber bu noktayı; “Din bizatihi kolaylıktır. Bu dinde işi sıkı tutarak aşırı giden hiç kimse yoktur ki din ona galebe etmesin! Öyle olunca ortalama gidin. (Eğer en kamilini yapamazsanız, ona) yaklaşın; (az olsa da devamlı amel ve ibadetten dolayı) sevinin!..”[3] sözleriyle dile getirmiş, her hususta itidal olan yaşantısıyla da bunu model olarak insanlığa sunmuştur.

3. İbadetlerde Dahi Aşırı Gitmemek

Peygamber hayatının hiçbir noktasında ve hiçbir alanında aşırılık yoktur. Onun ibadet hayatını Hz. Aişe’den sorup öğrenen bir grup sahâbî, ibadetini azımsadı; kendilerinin peygamber gibi olmadıklarını ifade ederek kimisi gece uyumayacağını, kimisi bütün seneyi oruçlu geçireceğini, kimisi daha et yemeyeceğini, kimisi de fiili evlilik hayatını sona erdireceğini  söylemiş, bunu duyan Hz. Peygamber kendisinin herkes gibi yiyip içtiğini, yatıp uyuduğunu ve evlilik hayatını devam ettirdiğini  ifade ederek, Allah’tan en çok korkan ve yine onu en iyi bilen kendisi olduğu halde neden kendisini örnek almadıkları için onları azarlamıştır[4].

4. Namazda Bile Cemaati Usandırmamak

Hz. Peygamber, namazda bile okuyacağı Kur’an ya da sûrenin uzunluk miktarını arkasındaki cemaate göre ayarlar, onlara eziyet vermek ya da nefret ettirmek istemezdi[5]. Zira arkada hasta, zayıf ve ihtiyaç sahibi  kimselerin bulunabileceğini ifade ederek cemaatle kılınan namazlarda uzun zammi sûre koşmayı hoş görmemiştir.

5. Az da Olsa Amelde Devamlılık Esastır

Hz. Aişe, yanında bulunan bir kadının kim olduğunu soran Hz. Peygamber’e, kimliği yanı sıra çok namaz kılışından bahsedince, o; “Daima elinizden gelecek şeyleri yapınız. Yoksa Allah’a yemin olsun ki, siz usanmadıkça Allah (sevap vermekten) usanmaz (vazgeçmez)” buyurdu ve Hz. Aişe; “Rasûlullah’ın en çok sevdiği din (yani taat)[6], sahibinin devamlı olarak yaptığı ameldi” demiştir[7].

6. Büyük Günahlar ve Onlardan Kaçınmak

Bir defasında Hz. Peygamber, “Büyük günahları size haber vereyim mi? dedi. “Evet ya Rasulallah” dediler. “Allaha ortak koşmok, ana-babaya âsi olmak” buyurdu. Bu noktadan sonra yaslanmış halinden doğrulup oturdu ve; “Dikkat edin ha! Bir de yalan söz ve yalan yere şahitlik” dedi. Olayı nakleden sahabînin ifadesine göre Hz. Peygamber, “Keşke sussa!” denilinceye kadar bu sözü tekrar etti[8]. Onun bu tavrından da yalan yere şahitliğin ne kadar büyük bir günah olduğu daha iyi anlaşılmaktadır.

B. İLİM ALANINDA

1. İlme ve Ahlaka Değer Vermeyen Toplum İntihar Etmiş Gibidir

Hz. Peygamber, ilmin yok olmasını, cehlin kökleşmesini, içki içme ve zina olaylarının çoğalmasını kıyametin kopması olarak değerlendirmiş, onunla eş değerde tutmuştur[9].

2. İlimsiz İrşad Olmaz

Hz. Peygamber, ilimsiz fetva vermekten sakındırmış, böyle yapanların hem kendilerini hem de halkı saptıracaklarını ifade etmiştir[10].

3. İslam İnancında Yargısız İnfaz Yoktur

Zina suçuyla suçlanan bir kadın, suçlandığı kimseye benzeyen bir çocuk dünyaya getirince, Hz. Peygamber, kadın hakkında, “Eğer ben bir kimseye delilsiz ceza verecek olsaydım bu kadını zina cezasıyla cezalandırırdım” diyerek, makamı ne olursa olsun, delilsiz hiçbir infazın yapılamayacağı ilkesini va’zetmiş, bunun insan hakları ve hukûk ilkelerine aykırı olduğuna işaret etmiştir[11].

4. Hüküm Zahire Göre Verilir

Hz. Peygamber,”Ben insanların kalplerini açmaya, içlerine nüfuz etmeye memur değilim” buyurarak kalbe nüfuz etmenin mümkün olmadığını, biri hakkında hüküm verirken zahire göre hüküm verilmesinin gerektiğini belirtmiştir[12]. Bu da birileri hakkında kanaat sahibi olurken oldukça önemlidir.

5. Muhatabın Anlayacağı Dilden Konuşmak

Hz. Peygamber bir şeyi anlatırken bazan teşbihlerle, meseleyi basite indirgeyerek insanların anlayacağı dil ile anlatır[13] konuşmalarında da tane tane ifadeler kullanırdı[14].

C. AHLÂK ALANINDA

1. Edeb ve Haya İmandandır

Hz. Peygamber’in ifadesiyle edeb  ve haya  imanın bir tezahürüdür[15].

2. En Hayırlı Kimse Ahlakı Güzel Olandır

Hz. Peygamber, Kur’an’nın da belirttiği gibi[16] ahlakça insanların en üstünüydü. Çünkü o, Kur’an ahlâkı ile ahlaklanmış, ve yine o, yüce ahlâkı tamamlamak için gönderilmişti. Bu çerçevede, “Ahlakça en güzel olanınız, sizin en hayırlılarınızdır” buyurdu[17].

3. Hırsızlık, Zina ve İftiradan Kaçınmak

Hz. Peygamber’in hayatında, sözlü olarak vazettiği evrensel ilke ve davranış modelleri arasında, “Hırsızlık yapmamak, zina etmemek, kendi çocuklarını öldürmemek, yoktan yere başkalarına iftirada bulunmamak, gerekli makamlara maruf olan konularda saygılı olup isyan etmemek”[18] gibi ilkeler de vardır.

Burada kendi çocuklarını öldürmeme konusunda kürtaja işaret etmek gerekir. O günün cahiliye toplumunda dünyaya gelen kız çocuklarını diri diri toprağa gömme vahşeti sergilenirken, bugünün bilgi çağının modern toplumunda modern aletlerle kürtaj yoluyla öldürme fiili sergilenmektedir. Hem de çoğu aynı gerekçelerle: Ekonomik endişeler!.. Bilgi çağının modern toplumunda nüfus planlaması yapılacaksa -ki bunun da makul gerekçeleri olması gerekir- bunun yolu kürtaj değil döllenmeye meydan vermeden ön tedbirler olmalıdır.

4. Her An ve Her Davranışta İyi Niyet Sahibi Olmak

Örnek davranış sergileyebilmek için kalbin temiz olması, kötü hasletlerden arındırılması, niyetlerin saflaştırılması, her hususta iyi niyet taşınması geregi vurgulanmış, bütün davranışların bu sayede ancak güzel olabileceği belirtilmiştir. Çünkü onun ifadesiyle, “herkes ancak niyetinin karşılığını görecektir”[19].

5. Hiç Kimseyi Ayıplamamak, Herkese Hakkını Tam Vermek

Ebû Zer’in (r.a.) birine, “siyahın oğlu” diye hitap ederek annesinin siyahlığından dolayı tahkir etmesini gören Hz. Peygamber; “Ey Ebû Zer sen bu adamı annesinden dolayı mi ayıplıyorsun? Sen, kendisinde cahiliye adeti bulunan bir kimsesin! Hizmetçileriniz sizin kardeşlerinizdir. Allah onları sizin elinizin altına (yönetiminize emanet olarak) vermiştir. Kimin sorumluluğu altında böyle bir kardeşi varsa ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin ve ona gücünün yetmeyeceği bir iş yüklemesin; eğer ona ağır bir iş yüklerse ona yardım etsin!”[20] buyurarak, evrensel hukûk ilkeleri ve davranış modelleri vazetmiştir.

Bunlar, sadece hizmetçilerle alakalı değil amir-memur, patron-işçi münasebetlerini tanzim eden evrensel davranış ve hukuk modelleridir. Ev sahibi hizmetçisine, amir memuruna, patron işçisine gücünü aşan bir görev vermeyecek, onu ezmeyecek, hakkını tam verecektir. Ona tepeden bakmayacak, minnetle ve kardeş gözüyle bakacaktır. Çünkü o onun kardeşidir. Ona giydiğinden giydirecek, yediğinden yedirecektir. Bunun anlamı şudur: Patron işçisine, devlet memuruna, daha genel bir ifade ile yönetenler yönetimi altındakilere kendi hayat standartları ölçüsünde yaşayabilecek imkan sağlamalıdırlar.

6. Hiç Kimseye Kötü Söz söylememek, Haksız Yere Öldürmemek

Hz. Peygamber’in sunduğu örnek yaşam tarzında bir müslümanın diğer bir müslümanı öldürmesi yoktur. Müslüman olmayanların da hayatı garanti altındadır. Hz. Peygamber, birbirlerini öldürmek için karşı karşıya gelen iki müslümanın, ölenin de öldürenin de cehennemde olacağını, çünkü ölenin de öldürme kastı bulunduğunu ifade etmiştir[21]. Peygambere inanmış bir insan, savaş gibi meşru hususlar dışında, gerekçesi ne olursa olsun, diğer bir kimseyi öldüremez. Adam öldürmek, Peygamber modeline uygun bir davranış değildir. Onun sunduğu anlayış modelinde; “müslümana sövmek fısk, onunla savaşmak küfürdür”[22].

7. Emanete İhanet, Yalan Söylemek, Verilen Sözden Caymak Yoktur

Peygamber’den daha yüce konumda bir şahsiyet tasavvur etmek elbette mümkün değildir. O peygamberlikle görevlendirilmeden önce bile hiç yalan konuşmamış, peygamberlikle görevlendirildikten sonra da; birine bir şey emanet edildiğinde ona ihanet etmeyi; konuştuğunda yalan söylemeyi, verilen sözde durmamayı, tartışmada aşırı gitmeyi nifak alameti olarak nitelemiş, bu davranışlardan birinde bulunanın kendisinde nifak alameti bulunduğunu  belirtmiştir[23].

Onun bu eşsiz şahsiyeti ve çevresine vermiş olduğu güven ve emniyet duygusu, İslamiyetin yayılmasına etkin rol oynamış, kabûlüne yardımcı olmuş, ona hız kazandırmıştır. Dürüst bir şahsiyet sergilemek, fiilî bir tebliğdir. Bu, tebliğ için oldukça önemlidir.

8. Emanete İhanet Kıyametin Kopması Kadar Kötüdür

Hz. Peygamber emanete riayet etmeye önem vermiş, emanetin zayi edilmesini kıyamet alameti olarak nitelemiştir. Bir toplumda güven ve itimat kalmadığı zaman o toplum kendi eliyle kıyametini hazırlamış demektir[24].

9. Dul ve Kimsesizlerin Yardımına Koşmak

Hz. Peygamber, dul ve kimsesizler için çalışanın, Allah yolunda cihad eden veya gündüz oruç tutup geceleri ibadet eden kimse gibi olduğunu  müjdelemiştir[25].

10. Yetimleri Gözetmek

Yine Hz. Peygamber, fiilî uygulamada yetimlere her zaman sahip çıkmakla beraber, yetimlere sahip çıkanların Cennette kendisiyle beraber olacaklarını da ifade etmiştir[26].

D. AİLE İLİŞKİLERİNDE

1. Sorumluluk Bilincinde Olmak

Hz. Peygamber,”Herbiriniz birer yöneticisiniz ve herkes yönettiklerinden mesuldur” buyurarak toplumda herkesin, üzerine düşeni yapması gerektiğini ısrarla belirtmiştir[27].

2. Çocukları Sevmek, Seviyelerine İnip Oynamak, Şefkat Göstermek

O çocukları kucağını alır, öper, okşardı[28]. Bazan da onların seviyesine inerek onlarla oynar, şakalaşırdı. Mahmûd İbnu’r-Rabî’ anlatıyor. O; “Beş yaşımda iken Peygamber (s.a.)’in bir kerre bir kovadan (ağzına su alıp) yüzüme püskürttüğünü hatırlıyorum” demektedir[29]. O, yine bu konuda; “Kureyş kadınlarının iyisi, çocuğa küçüklüğünde en şefkatli olandır” buyurdu[30].

Hz. Peygamber’e gelen bir badiyeli, on tane çocuğu olduğunu, fakat hiç birini kucağını alıp öpmediğini söylemiş. Rasûlullah (s.a.) ona dönüp baktı, sonra da, “merhamet etmeyene merhamet olunmaz”; diğer bir rivayete göre; “Allah kalbinden merhameti söküp almışsa ben ne yapabilirim!” buyurdu[31].

3. Ana-babaya Karşı İtaatli Olmak

Hz. Peygamber, Anne-babaya itaate büyük önem vermiş[32], onlara âsî olmayı  büyük günah olarak nitelemiştir[33].

4. Akrabaları Gözetmek, Sıla-ı Rahim Yapmak

Hz. Peygamber, ayrıca sıla-i rahme, yani akrabalık ilişkilerinin özenle yürütülmesine de büyük önem vermiş, bu konuda herkesin üzerine düşeni yapması gerektiğini sıkısıkıya emrederken[34] akrabalık bağlarını kesenlerin Cennete giremeyeceğini de ifade etmiştir.

5. İsraftan Kaçınmak

Hz. Peygamber,”Altın ve gümüş kaplarda içmeyin, halis ipek giymeyin!”[35] buyurarak, gurur ve kibre sebebiyet verecek, sosyal ahlâkın ve soyo-ekonomik dengelerin bozulmasına yol açacak altın ve gümüşün eşya olarak kullanımını yasaklamış, ayrıca israfı ve israfa giden yolları da bu şekilde tıkamış olmaktadır. Burada Hz. Peygamber’in altın ve gümüşün ekonomiye kazandırılması gereğine dikkat çektiğini de söylemek mümkündür.

E. KOMŞULUK İLİŞKİLERİNDE

1. Komşuya Eziyet Etmemek, Her Alanda Güvenilir Olmak

Hz. Peygamber, bir defasında üç kere üst üste; “Vallahi iman etmiş olmaz!” buyurdu. “Kim ya Rasûlellah?” dediler. “Komşusu kendisinden emniyette olmayan kimse!” buyurdu[36].

2. Komşunun Namusuna Göz Dikmek Büyük Günahlardandır

Hz. Peygamber ayrıca,”En büyük günah hangisidir?” sorusuna verdiği cevapta, Allah’a ortak koşmak, sonra ekonomik endişelerle çocukları öldürmek, daha sonra da komşunun namusuna göz dikmek olduğunu belirtmiştir[37].

3. Komşuyu Hakir Görmemek

Müslüman kadınlara hitaben, Hz. Peygamber’in,”Hiçbir komşu diğer komşusunu hakir görmesin!” şeklindeki uyarısı[38], onun, komşu hak ve ilişkilerine ne kadar önem verdiğini gösterir.

4. Her İyilik ve Güzel Söz Sadakadır

Hz. Peygamber, “her iyilik sadakadır” buyurarak, iyiliğe ibadet vasfı kazandırmıştır. O, “güzel söz de sadakadır” buyurdu[39].

5. Kötülükten Sakınmak da Sadakadır

Bir ifadesinde, “Her müslümanın sadaka vermesi gerekir” buyurdu. Ya imkan bulamazsa? dediler. “Çalışarak kendi eliyle kazanır. Hem kendisi için harcar, hem ondan sadaka verir” buyurdu. Ya çalışacak gücü yoksa? dediler. “Sıkışmış ihtiyaç sahibine yardım eder” buyurdu. Buna da gücü yetmezse? dediler.”Hayrı veya marûfu emreder” buyurdu. Bunu da yapamazsa? dediler. “Kendisini başkasına kötülük yapmaktan alı kor, zira bu da kendisi için bir sadakadır”  buyurdu[40].

6. Sadaka Belaları Defeder

Hz. Peygamber,”Bir hurma ile bile olsa cehennem ateşinden sakının! Bulamazsa güzel sözle kendisini korusun!” buyurdu[41]. Bu ifade de Hz. Peygamber’in beşerî münasebetlere verdiği önemi yansıtmaktadır.

F. SOSYAL İLİŞKİLER ALANINDA

1. Müslüman Her Zaman Çevresine Yararlı Olur

Hz. Peygamber, Müslümanı yaz-kış faydalanılan hurma ağacına benzetmiş, burada, müslümanım diyen herkesin her zaman ve her hal ü kârda çevreye yararlı olması gerektiğinin altını çizmiştir[42].

2. Kolaylaştırmak, Zorlaştırmamak, Müjdelemek, Nefret Ettirmemek

“Kolaylaştırmak, zorlaştırmamak, müjdelemek, nefrek ettirmemek” Hz. Peygamber’in davranış modelleri ve sözlü olarak ilkeleştirdiği düsturlardandır. Halka va’z u nasihatte bulunurken onlara bıkkınlık gelmesinden endişe eder, durumlarına uygun zamanlar seçerdi[43].

3. Yemek Yedirmek, Selam Vermek

Hz. Peygamber, yemek yedirmeyi ve selamı yaygınlaştırmayı da İslamî davranışların en hayırlıları gurubunda saymış[44]; sosyal barışın, karşılıklı sevgi ve saygının gerekliliğini sadece dilde söylemekle yetinmemiş, fiilî olarak yerleşip kökleşmesinin yolunu ve eğitimini göstermiş, kısa zamanda neticesini de almıştır. Çünkü akıllı insan, fıtrî bir duygu ile “yemek yediği sofraya nankörlük etmez”.

4. Misafire İkram Etmek

Hz. Peygamber,”İki kişinin yemeği üç kişiye yeter, üç kişinin yemeği de dört kişiye yeter”[45] buyurarak, kapıların misafire her zaman açık tutulması gerektiğini belirtmiştir.

Diğer bir hadiste, “Allah’a ve ahiret gününe inanan komşusuna eziyet etmesin, Allah’a ve ahiret gününe inanan misafirine ikram etsin, Allah’a ve ahiret gününe inanan hayır söylesin, yahut sussun!”  buyurdu[46].

5 . Hayırlı İşlere Vesile Olmak

Hz. Peygamber, Allah Tealâ’nın her işte yumuşak ve merhametle davranmayı sevdiğini[47] ve hayırlı bir iş için aracılık edenin ondan kendisine bir pay ayrılacağını ifade buyurmuştur[48].

6. Şerrinden Korkulan Kimse En Kötü İnsandır

Yine Hz. Peygamber’in ifadesiyle, kıyamette derece bakımından Allah katında insanların en kötüsü, insanların şerrinden korktukları kimselerdir[49].

7. Sabırlı Olmak En Güzel Hasletlerdendir

Enes (r.a) Peygamber (s.a.)’in yanında on sene kaldığını, bir defa bile ona “öf”, yahut “niçin böyle yaptın?” veya “niçin böyle yapmadın?” demediğini belirtmektedir[50]. Bu da Hz. Peygamber’in sabrını yansıtan örnek bir davranıştır.

8. Sinirlendiğinde Bile Kötü Söz söylememek

Yine Enes (r.a), Hz. Peygamber’in kötülük yapan, lanet eden, kötü söz söyleyen biri olmadığını, bunaldığı zaman “sevenin hasretine yansın!” ifadesinden başka bir söz sarf etmediğini belirtir[51].

9. Birine Lanet Etmek Onu Öldürmek Gibidir

Hz. Peygamber bir ifadesinde, “Kim bir mü’mine lanet ederse onu öldürmüş gibidir. Kim birini küfürle itham ederse yine onu öldürmüş gibidir” demektedir[52].

G. ÜSTÜN ŞAHSİYET ÖRNEKLERİ

1. Sevdiğini Allah İçin Sevmek

Hz. Peygamber, kişi sevdiğini Allah için sevmedikçe imanın manevî hazzına ulaşamaz[53] ifadesiyle, karşılıklı sevgiyi, Allah için olma gibi ulvî bir gayeye bağlamış, dünyevî bir beklentiye dayanan bir sevginin sosyal barışı sağlayamayacağı gibi geçici olacağına da işaret etmiş olmaktadır. Bu ilkeyi daha da genelleştirerek, sevdiğini Allah için sevip sevmediğini de Allah için sevmemek, en faziletli amellerden biri olduğunu belirtmiş[54], sevginin amacını evrensel bir gayeye bağlamıştır.

2. Başkasını Kendine Tercih Etmek

Sosyal barışın temininde ve kardeşlik duygularının yerleşmesinde etkin rol oynayan model uygulamalardan biri de kişinin kendi nefsi için arzu ettiğini başkaları için de arzu etmedikçe kamil manada iman etmiş olamayacağı[55] ilkesidir. Bunun tersi de doğrudur; yani kişi aynı zamanda kendi nefsi için istemediklerini başkası için de istemeyecektir.

3. Başkasına Gücü Üstünde Bir Şey Yüklememek

Hz. Peygamber’in en belirgin vasıflarından biri, ibadetle ilgili konularda olduğu gibi hukûkî ve sosyal ilişkilerde de mutedil olmak ve bu çizgiyi muhafaza etmek olmuştur. Hz. Aişe’nin ifadesiyle “Rasûlullah (s.a.) ashabına bir şey emrettiği zaman onlara güçleri yetecek şeyleri emrederdi”. Bazıları; “Ya Rasûlellah, bizim durumumuz sizin gibi değildir. Senin geçmiş ve gelecek hataların affedilmiştir” dediklerinde, bu ifadeden son derece rahatsız olmuş ve onlara; “sizin Allah’tan en fazla korkanınız ve Allah’ı en iyi bileniniz benim!”[56] diyerek bu düşünce ve davranışlarını tasvip etmemiştir.

4. Veren El Alan Elden Üstündür

Hz. Peygamber, verme konusunda en güzel örneği sergilerken; “Veren el, alan elden üstündür” veciz ifadesiyle de vermeyi üstün bir ilke haline getirmiştir[57].

5. Her Şeyi Güzel Yapmak, Hayvanlara Karşı Merhametli Davranmak

Hz. Peygamber, bir merhamet timsali idi. O sadece insanlara karşı değil hayvanlara karşı da son derece merhametli olmuştur. Savaşta bile öldürmenin işkence ile değil güzel yapılmasını; hayvanları boğazlamanın, bıçağın bilevlenmiş olup fazla eziyet çektirmeden gerçekleştirilmesini emretmiştir[58].

6. Her Davranışı Allah’ın Gördüğü Bilinci İle Yapmak

Hz. Peygamber’in kulluğun icrasında da sergilediği keyfiyet, “Allah’ı görüyor gibi kulluk etmek”[59] şeklindedir. Bu, insanın Rabbi katında kul olarak ulaşabileceği en yüce makam olan ihsan makamıdır. Her davranış için geçerli ve aranan standart olup herkesçe benimsenmesi gereken bir keyfiyettir. Kişi her davranışında Allah’ın kendisini o an murakabe etmekte olduğunu düşünür ve bu inançla hareket ederse bütün davranışı ölçülü ve kontrollü olacaktır.

7. Çevreyi Temiz Tutmak

Hiç kimseye eziyet etmemek de Hz. Peygamber’in davranış modellerindendir. O kadar ki, yolda insanlara eziyet veren bir nesneyi kaldırıp atmayı, en sevimli davranışlardan biri olarak nitelemektedir[60].

SONUÇ

Hz. Peygamber’in hayatı Allah’tan gelen ilâhî mesajın bizâtihi canlı bir uygulamasıdır. Onun varlığının ve sunduğu hayat modelinin bütün insanları ilgilendirmesinin temel sebebi budur. Bu da Hz. Peygamber’in gerçek makam ve konumunu, varlık aleminde icra ettiği fonksiyonu iyi ve doğru kavramayı gerektirmektedir.

Hak dinler, akıl kaynaklı değil, ilâhî kaynaklı olup akılla uyum halindedir. Bu durumda mutlak manada şârî Allah olmakta, bu da Allah ile kul arasında, yaratılış gayesi olan “kulluk”un nasıl olacağını bildirecek bir vasıtayı zorunlu kılmaktadır. Bu vasıtalar da peygamberlerdir. Dolayısıyla Peygamberin insanlık için değeri, ilâhî vahiyden ibaret olan dinin değeri ile orantılıdır.

Fıtrî bir ihtiyaç olan din, insanlık tarihi kadar eskidir. İlmî bir gerçek olarak, din olmadan insanlığın tam olarak gerçekleşmesi mümkün değildir. Bunun aksini düşünmek, insan gerçeğini ve varlık yapısını göz ardı etmek, insanı ahlâk ve “kemâl” olgunluğuna ulaştırmak için var olan dinin amacını kavrayamamak demektir. Çünkü din insan içindir ve insanlık için vazgeçilmez bir unsurdur.

Netice itibarı ile ebedî bir hayat olan âhiretin kurtuluşu, peygamberin tebliği sayesinde mümkün olduğu için, peygamber herkes için önemlidir. Bu yüzden de gönlümüzde müstesna bir yeri vardır.

Onun risâleti zaman ve mekânla sınırlı değildir. O, bütün insanlığın peygamberi olması hasebiyle bizi de birinci derecede ilgilendirmektedir. Bu bağdan doğan itaat sorumluluğu, şüphesiz öncelikle onun sünnetine uymayı ifade eder.

Hz. Peygamber’in hayatı tümüyle bir örnektir. Onun hayatının tamamını anlatmak mümkün değildir. Bu araştırmamızın davranış modelleri örnekleme bölümünde bizler için öncelikli olarak önem arz eden hususlarda bazı seçmeler yapmaya çalıştık. Önemli olan ve mümin olarak bize düşen onun örnekliğini tam manasıyla benimsemek, her konuda onu rehber ve örnek edinmektir. Çünkü ona tabi olmadan kulluk vazifesini gerçekleştirmek mümkün olmamaktadır. Dün olduğu gibi bugün de yarın da bütün insanlık ona her zaman ihtiyaç duyacaktır. Ona duyulan ihtiyaç hiçbir zaman azalmadı ve azalmayacaktır. Ancak günümüz dünyasında onun örneklik ve önderliğine dünden daha çok ihtiyaç duyulduğu da bir gerçektir.

***

“Hz. Peygamber’in Hayatından Davranış Modelleri”, [1997 tarihinde Sivas İl Merkezinde Kutlu Doğum Haftası için düzenlenen Panelde tebliğ olarak sunulmuştur.]

***


**1997 tarihinde Sivas İl Merkezinde Kutlu Doğum Haftası için düzenlenen Sempozyumunda tebliğ olarak sunulmuştur.

[1] Buhârî, İmân 37, Zekât 1, Tefsîr sûre (31) 2, Edeb 10. Ayrca bk. Müslim, İmân 5, 12, 14, 15; Neseî, İmân 6, Salât 10; İbn Mâce, Fiten 12; Ahmed b. Hanbel, II, 107, 342, 426, III, 472, IV, 76, 202, 357, 358, 363, 367,417, 418, V, 231, 269, 373.

[2] Buhârî, İmân 4-5, Rikâk 26. Ayrca bk. Müslim, İmân 64-66; Ebû Dâvûd, Cihâd 2; Tirmizî, Kıyâme 52, İmân 12; Neseî, İmân 8, 9, 11; Dârimî, Rikâk 4, 8; Ahmed b. Hanbel, II, 160, 163, 187, 191, 192…

[3]Buhârî, İmân 29; Neseî, İmân 28; Ahmed b. Hanbel, V, 69.

[4]Buhârî, Nikâh 1; Müslim, Nikâh 5.

[5]Buhârî, İlm 28.

[6]Buhârî’deki rivayette “en sevimli din (taat)” ifadesi Hz. Peygamber’e izafe edilirken, Müslim’deki rivayette Allah’a izafe edilmiştir. Yani Buhârî’deki “Peygambere en sevimli din (taat)…” ifadesi, Müslim’de, “Allah’a en sevimli din…” şeklinde yer almaktadır. Muhtemelen bu bir ravi hatasıdır. İbn Hacer, Allah’ın en sevdiği şeyin Peygamberin de en sevdiği şey olduğunu, dolayısıyla aralarında bir çelişki bulunmadığını söylemektedir. [Fethul-bâri, I, 85]

[7]Buhârî, İmân 32, Rikâk 18. Ayrca bk. Müslim, Musafirîn 215, 218, Munafıkîn 78; Ebû Dâvûd, Tatavvu 27; Neseî, Kıyamu’l-leyl 19, Kıble 13; İbn Mâce, Zühd 28; Ahmed b. Hanbel, II, 350, V, 219, VI, 40, 61, 125, 165, 176…

[8]Buhârî, Edeb 6.

[9]Buhârî, İlm 21.

[10]Buhârî, İlm 34; Müslim, İlim 13; Tirmizî, İlim 5; İbn Mâce, Mukaddime 8; Dârimî, Mukaddime 26; Ahmed b. Hanbel, II, 162, 190, 203.

[11]Buhârî, Talâk 36.

[12]Buhârî, Edeb 17.

[13]Buhârî, İlm 20.

[14]Buhârî, İlm 30; Tirmizî, İsti’zân 28; Ebû Dâvûd, İlim 6.

[15]Buhârî, Edeb 38.

[16]Ve sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin!” [68 Kalem: 4].

[17]Buhârî, Edeb 38.

[18]Buhârî, İmân 11.

[19]Buhârî, İmân 41, Bed’ü’l-vahy 1, Itk 6, Menâkıbu’l-Ensâr, 45, Talâk 11 (tercemede), Eyman 23, İkrâh (kitab tercemesinde), Hiyel 1; Müslim, İmâre 155; Ebû Dâvûd, Talâk 10, 11; Neseî, Taharet 60, Talâk 24, Eymân 19; İbn Mâce, Zühd 26.

[20]Buhârî, İmân 22.

[21]Buhârî, İmân 22. Ayrıca bk. Neseî, Tahrîm 28; İbn Mâce, Fiten 11.

[22]Buhârî, İmân 36; Edeb 44, Fiten 8. Ayrıca bk. Müslim, İmân 116; Tirmizî, Birr 51, İmân 15; Nesâî, Tahrîm 27; İbn Mâce, Mukaddime 7, 9, Fiten 4; Ahmed b. Hanbel, I, 176, 178, 385, 411, 433, 454, 417, 439, 446, 460.

[23]Buhârî, İmân 24.

[24]Buhârî, İlm 2, Rikâk 35; Ahmed b. Hanbel,  II, 361.

[25]Buhârî, Nafakât 1, Edeb 25-26; Müslim, Zühd 41; Tirmizî, Birr 44; Neseî, Zekât 78.

[26]Buhârî, Edeb 24.

[27]Buhârî, Vesâyâ  9.

[28]Buhârî, Edeb 22.

[29]Buhârî, İlm 18.

[30]Buhârî, Nafakât 9.

[31]Buhârî, Edeb 22.

[32]Buhârî, Edeb 1.

[33]Buhârî, Edeb 6.

[34]Buhârî, Edeb 8.

[35]Buhârî, Eşribe 27.

[36]Buhârî, Edeb 20.

[37]Buhârî, Edeb 20.

[38]Buhârî, Edeb 30.

[39]Buhârî, Edeb 34.

[40]Buhârî, Edeb 33.

[41]Buhârî, Edeb 35.

[42]Buhârî, İlm 5.

[43]Buhârî, İlm 11, Meğâzî 60, Edeb 80. Ayrıca bk. Müslim, Cihâd 4; Ebû Dâvûd, Edeb 17; Ahmed b. Hanbel, I, 239, 283, 365, III, 131, 209, IV, 399, 412, 417.

[44]Buhârî, İmân 6, 20, İsti’zân 9. Ayrca bk. Müslim, İmân 63; Ebû Dâvûd, Edeb 131; Neseî, İmân 12.

[45]Buhârî, Etime 10, 11. Ayrca bk. Müslim, Eşribe 179, 180, 181; Tirmizî, Et’ime 21; İbn Mâce, Et’ime 2; Dârimî, Et’ime 14; Muvattâ’, Sıfatu’n-Nebî, 20; Ahmed b. Hanbel, II, 244, 407, III, 301, 305, 382.

[46]Buhârî, Edeb 31.

[47]Buhârî, Edeb 35.

[48]Buhârî, Edeb 36-37.

[49]Buhârî, İmân 3.

[50]Buhârî, Edeb 39.

[51]Ebû Dâvûd  Edeb 1.

[52]Buhârî, Edeb 44.

[53]Buhârî, İmân 9, Edeb 42. Ayrca bk. Müslim, İmân 67, 68; Tirmizî, İmân 10; Ahmed b. Hanbel, III, 103, 140, 141, 150, 156, 230, 241, 248, 272…

[54]Ebû Dâvûd, Sünnet 2.

[55]Buhârî, İmân 7; Müslim, İmân 71, 72.

[56]Buhârî, İmân 13.

[57]Buhârî, Nafakât 1, 2; Vesâya 9, Rikâk 11, Zekât 18, 50. Ayrca bk.  Müslim, Zekhat 94-97, 106; Ebû Dâvûd, Zekât 28; Tirmizî, Zühd 32, Kıyâme 29; Nesâî, Zekât 50, 52, 53, 93; Muvattâ’, Sadaka 8; Dârimî, Zekât 22; Ahmed b. Hanbel, II, 4, 67, 98, 122, 243, 275, 288, 319, 362, 334, 475…, III, 330, 446…, V, 262.

[58]Müslim, Sayd 57; Ebû Dâvûd, Edâhî 11; Neseî, Dahâyâ, 22, 26, 27; Tirmizî, Diyâd 14; İbn Mâce, Zebâih 3; Dârimî, Edâhî 10.

[59]Buhârî, İmân 37, Tefsîr sûre (31) 2. Ayrca bk. Müslim, İmân 7; Ebû Dâvûd, Sünnet 16; Tirmizî, İmân 4; Neseî, İmân 5, 6; İbn Mâce, Mukaddime 9; Ahmed b. Hanbel, I, 27, 51, 53, 319, II, 107, 426, IV, 129, 164.

[60]Müslim, Mesâcid 57.

***

 
3 Comments

Posted by Aralık 6, 2007 in • Kutlu Doğumlar/Paneller

 
 
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.