RSS

Category Archives: • Diğer Makaleler

Ahiret İnancının Pratik Hayata Etkileri

“Ahiret İnancının Pratik Hayata Etkileri”, Diyanet Aylık Dergi, Sayı: 153, Yıl: Eylül 2003, s. 25-26.

 

Ahiret İnancının Pratik Hayata Etkileri [pdf]

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN*

 

Din, fert ve toplum hayatını her yönüyle kuşatan; iman, ibadet, ahlak ve muamelatla ilgili değerler bütünüdür. Bu değerler bütününün, iman kapsamında yer alan en önemli ilkelerinden biri, Ahiret’e imandır.

Ahiret’e iman; dünyada yapılan davranışlara göre, ya mutluluk dolu bir yaşam veya belirli bir süresi ya da bütünü, azaplarla çevrili, ebedî bir hayat yaşamak için, ölümden sonra tekrar dirilmeye inanmaktır.

İnsanın varlığı bir bitki gibi yalnız Dünya hayatı ile sınırlı değildir. Kan pıhtısı ile başlayan bedensel yapı, yer altında çürüyüp toprak olurken, insanın özü ve gerçek kişiliği olan ruh, Ahiret dediğimiz öteki dünyada, varlığını ve yeni yaşamını devam ettirecektir. 

Dolayısıyla yaşam, sadece Dünya hayatından ibaret olmadığı gibi, bu hayatın son bulduğu ölüm de, bir yok oluş değildir; yeni ve ebedî bir hayatın başlangıcıdır.

Ahiret, -iyi ya da kötü-, dünyada yapılan her davranışın hesabının verileceği ve neticede hak edilen sonuca göre, bir hayata sahip olunacağı bir yerdir. Onun                 için Sevgili Peygamberimiz: “Akıllı insan, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için hazırlık yapan kimsedir” buyurdu.

Bilindiği gibi “İnsanları hayvanlardan ayıran en önemli özellik akıldır.” Aklın aslî görevi ise nefis muhasebesi yapmak, geleceğini düşünmek ve ölümden sonrası için hazırlanmaktır. Çünkü insan, ölüm gerçeğini ve dolayısıyla ölümden sonrasını göz ardı edemez.

“Ahiret Günü”ne ve bu dünyada yaptığı her şeyin hesabını tek tek vereceğine inanmayan bir insan, dünya hayatını mânâlandıramaz, yaşama aşkı ve emelleriyle dolu, canlı ve gayeli bir hayat süremez, irâdesi ve imkânlarını hayra, iyiliğe, erdeme, fâzilete ve yüce gayelere yönelterek özlemi duyulan bir “İslam insanı” olamaz.

Ahiret Gününe ve hesaba çekilme inancı, kişiyi bencillik ve aşırılıklardan alı kor. Başkalarına daha saygın olmayı sağlar. Her attığı adımın hesabını yapar. Doğru ve dürüst olur. Haksızlıktan ve haram lokma yemekten sakınır.  Bunun içindir ki, âhiret gününe iman konusu, Kur’an-ı Kerim’de çokça işlenmekte, varlığı ve oluş şekli, şuurlara yerleştirilmektedir. Ahiret hayatı bütün ayrıntılarıyla anlatılmakta, Cennet ve nimetleri, Cehennem ve azabı gayet açık bir şekilde tasvir edilmektedir.

Yüce Allah Kur’an’da şöyle buyurur: “İnkar edenler, öldükten sonra tekrar dirilmeyeceklerini ileri sürerler. De ki: “Hayır! (Zannettiğiniz gibi değil.) Rabbime andolsun ki, siz, mutlaka diriltileceksiniz, sonra yaptıklarınız size haber verilecektir. Bu ise Allah’a göre kolaydır[1]

Ahiret inancı, kişinin davranışlarını iki yönde etkiler: Biri, sayısız nimetlerle kuşatılan Cennet’e gitme arzusu ile iyiliklere yönelmek; diğeri de, çeşitli azaplarla kuşatılan Cehenem’e gitme korku ve endişesi ile kötülüklerden sakınmak.

Her iki durum da insanların hayrınadır. Çünkü böylesi bir inanç, toplumda iyiliklerin, dolayısıyla mutluluk ve refahın artmasına, kötülüklerden sakınmak suretiyle de hırsızlık, zina, gasp, adam öldürme, hak tecavüzü, içki, kumar, hulâsa başkasına zarar veren her türlü olumsuzlukların azalmasına vesile olur. Nitekim kul hakkının söz konusu olduğu her bir kural ihlâli, kişinin hanesine günah olarak yazılacak ve ahirette hesabı sorulacaktır.

İyilik yapanlar hakkında Allah Telala şöyle buyurur: “İnanan ve yararlı işler yapanlar için hoş bir hayat ve güzel bir istikbal vardır[2]”, “… Onları, altından ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Orada ebedi olarak kalacaklardır.[3]” 

İmanlı ve güzel amel sahibi müminler, öyle nimetler içerisinde olacaklar ki, Kur’an’ın ifadesiyle; “Yaptıklarına karşılık onlar için saklanan mutlu kılıcı nimetleri hiç kimse bilmez.[4]

İslam dininin hedefi, insanların dünya ve âhiret saadetini temin etmektir. Dolayısıyla kâmil insan, Allah’tan hakkıyla korkar. Kimseye kötülük etmez. Herkese iyilik eder. Adâlete, ilâhî hukuka riâyet eder. Nefsi için sevdiği şeyleri başkası için de sever. Nefsi için kötü gördüğü şeyleri başkası için de kötü görür. Allah’a tevekkül ve itimat eder. Azim sahibi olur. Bu güzel hasletlerle iç içe olan kâmil insan, ancak ilâhî dinin gözetimi ve ahirette yaptıklarının hesabını verme inancı ile mümkündür.

Cemiyetin düzenli ve intizamlı olması; Dînin, Neslin, Canın,  Aklın ve Malın korunması ile mümkündür.

Bu temel esaslar gözetilmezse, hayat düzeni kökünden sarsılır. İnsanlar arasında huzursuzluk ve kargaşa baş gösterir. İnsanların işlerinde düzensizlik ve dengesizlik hakim olur; böyle bir toplum hem dünyanın hem de âhiretin dengesini kaybeder. Ahiret ve dolayısıyla öldükten sonra dirilmeye imanın yer almadığı bir inanç sistemi ile böylesi dengesizlikler giderilemez. Çünkü âhiret inancının yer almadığı inanç sistemlerine göre, insanlar öldükten sonra çürür, ot gibi yok olur, toprağa karışır gider. Ayrıca onlarda haram-helal mefhumu da yoktur. Cennet, Cehennem, sırat, hesap, kitap gibi değerlerden de mahrumdurlar.

Sonuç olarak şöyle diyebiliriz: Ahiret inancı, İslam inancının en önemli ilkelerinden biridir. Kur’an’ın ifadesiyle zerre kadar hayır yapan mükafatını görecek, zerre kadar kötülük yapan da cezasını görecektir[5]. Dolayısıyla müslüman, attığı her adımın hesabını iyi yapmak durumundadır. Çünkü her hal ü kârda insanın korkuları, şüpheleri, âcizliği, çaresizliği, yalnızlığı, mahrumiyeti, başarısızlığı, hayal kırıklığı, sevgisizliği, pek çok arzu ve isteklerinin karşılanmaması; günahlar, ıstıraplar, acılar, suçluluk duygusu, pişmanlık, hayal kırıklığı, haksızlık ve adaletsizlik gibi hallerde din ve Allah inancı insan için en önemli bir sığınak ve ümit kaynağıdır. Mesela ölüm korkusunun yıkıcı etkilerine karşı, kişiler ve toplumların güvenip bağlanabilecekleri ve onları hayata bağlayabilecek en önemli şeyin Allah’a tevekkül ve âhiret inancı olduğuna hiç şüphe yoktur.

***

[Makaleyi yorumlamak veya soru sormak isterseniz lütfen Tıklayınız!]

***

 

“Ahiret İnancının Pratik Hayata Etkileri”, Diyanet Aylık Dergi, Sayı: 153, Yıl: Eylül 2003, s. 25-26.

***

*Bu yazı, 05. 06. 2003 tarihinde TRR 1’in Ramazan ve Cuma sohbetleri için çekimi yapılan konuşmanın metnidir.

***


* Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Hadis Anabilim Dalı Öğretim Üyesi (e-mail: agirman@cumhuriyet.edu.tr)

[1] 64 Tegabün: 7.

[2] 13 Ra’d: 29.

[3] 4 Nisa: 57.

[4] 32 Secde: 17.

[5]99 Zilzâl: 7,8.

***

 
Leave a comment

Posted by Aralık 6, 2007 in • Diğer Makaleler

 

Yoksulluk Bağlamında İsraf

 

“Yoksulluk Bağlamında İsraf”, Köprü, Üç Aylık Fikir Dergisi, Sayı: 88, Güz/2004, s. 59-68.

Yoksulluk Bağlamında İsraf [pdf]

Cemal Ağırman*

Özet

Bu makalede yoksulluğun bir kader olmadığı, çalışıp kazanmanın önemi, israftan kaçınmanın gerekliliği ve kanaat üzerinde durulmuştur. İsraf İslam’ın değerler manzumesinde uygun görülmeyen bir tüketim tarzıdır. İsrafı önlemenin en güçlü silahı ise kanattır. Her hususta olduğu gibi tüketimde de orta bir yok izlemek İslamiyet’in tüketim felsefesidir. İslamiyet ferdi mülkiyeti tanımış olmakla beraber, Müslüman kendi malını dilediği gibi harcama konusunda sınırsız özgürlüğe sahip değildir. O, savurganlıkla eli sıkılık arasında orta bir yol benimsemekle yükümlüdür.

Anahtar Kelimeler: Yoksulluk, İsraf, Kanaat, İtidal

Abstract

This article emphasizes that poverty is not only a result of destiny, the significance of working, the necessity of the prevention of dissipation and modesty. Dissipation is an irrelevant consumption type within the composition of Islamic values. The most important act to stop dissipation is modesty. The Islamic philosophy of consumption seems to follow, as in all other issues, the modest way. The fact that Islam recognizes private property does not mean that any Muslim has unlimited liberty in the expenditure of his own property. He is responsible to keep a midway between the meanness and dissipation.

Key Words: Poverty, Dissipation, Modesty, Sobriety

***

Şüphesiz yoksulluk bir kader değildir. Ancak her insanın varlıklı bir ailede dünyaya gelmesi realite olarak mümkün olmadığı gibi, çalışıp kazanma becerilerini sergilemede zeka, kabiliyet ve aktivite olarak da insanlar farklı yaratılmış; edindikleri bilgi, buldukları ortam ve imkanlar hiçbir zaman aynı ve eşit olmamıştır. Bu da tarihin her döneminde ve her toplumda –şöyle ya da böyle- yoksul insanların mevcudiyetini kaçınılmaz kılmaktadır. Dolayısıyla yoksulluk alanında verilecek mücadele şüphesiz hayat sınavının bir parçası olacaktır.

İnsanlık tarihi boyunca yoksulluk probleminin çözümü ile yönetimler ve ideolojilerin yanı sıra, bütün dinler ve ahlâkî öğretiler de ilgilenmiş, sorunun çözümü için değişik yöntemler geliştirmişlerdir. Bazı dinler, ortaya koydukları çözüm yöntemlerini ibadet sorumluluğu çerçevesinde ele almış, onu bir ibadet vecibesi olarak kabul etmişlerdir. Yoksulluğun önlenmesi çerçevesinde İslamiyet’in almış olduğu tedbir arasında ‘bireysel ve toplumsal alanda israfı önlemek’ çabasının önemli bir yeri vardır.

İsraf, sözlükte; haddi aşmak, hata etmek, kasti aşmak, yanılmak, bilememek, gaflete düşmek, boşa harcamak, cehalet, aşırı sevgi, hırs, tamah, açgözlülük, düşkünlük, tiryakilik, aşırılık manalarına gelen “seref” mastarının bir türevidir. İnanç, söz ve davranış gibi maddî-manevî her türlü aşırılığı ifade etmekle beraber, “mal veya imkânların meşru olmayan amaç ve ölçülerde saçılıp savrulması”nı dile getirmek için kullanımı daha yaygındır[1]. “Zaman israfı”, “para israfı”, “yemek israfı”, “ömür israfı”, “gençlik israfı” şeklinde, konuşma dilinde sıkça kullandığımız kavramlar, söz konusu değerlerin aşırı, yersiz veya boşa harcanmasını ifade eder.

İsraf olgusunun bir eylemsel, bir de söz konusu eylemlerin itici gücünü oluşturan duygusal boyutu vardır. İsrafın hırs, tamah, aşırı sevgi, tiryakilik, açgözlülük ve doyumsuzluk gibi manaları, kavramın, kişiyi aşırılığa ve ölçüsüzlüğe sevk eden duygusal yönünü ifade eder. Örneğin ‘bir şeye çok istekli olma duygusu’ olan hırs, sahibini ölçü ve sınır tanımamaya, kısacası her şeyde ideal ölçülerin dışına çıkmaya iter, bu da doğal olarak aşırılığa/israfa neden olur.

‘Gözün başkasının malında olması’ anlamına gelen tamah duygusunun yanı sıra, haddinden fazla sevgi, bir şeye aşırı düşkünlük, tiryakilik, açgözlülük ve doyumsuzluk gibi duygular da, kişiyi aşırı tüketime ve sınır tanımazlığa sevk eden duygulardır. Tamah eden kişiler, sahip oldukları imkân ve nimetleri küçümserler; başkasının elinde bulunanı her zaman değerli ve ulaşılamaz bulurlar. Açgözlü kimseler de böyledir. Bu tür insanlar hayatın hiçbir alanında başarılı olamadıkları gibi mutlu da olamazlar. Ellerindeki nimetin kadrini bilmedikleri için sürekli gözleri ve gönülleri dışarıdadır. Örneğin sahip oldukları mesleği, aldıkları maaşı, ellerindeki kazancı beğenmeyip sürekli başkasının mesleğinde olmak, onun işine, malına ve maaşına sahip olmak isterler. Ellerindeki ile yetinmezler, Allah’a şükür de etmezler. Ellerinde yeterli mal olsa bile gönülleri hep fakirdir ve sürekli kendilerinden üstün olanlara bakarlar.

Genelde insanoğlu fıtraten doyumsuz ve aç gözlüdür; huzuru yakalayabilmesi için onun bu duygularının eğitilmesi gerekir. Aksi takdirde eğitilmeyen bu doyumsuz gönüller her zaman fakir kalır ve bu fakirlik duygusunu sürekli olarak yaşarlar; varlığın ve zenginliğin doyum duygusunu yaşayamamaktadırlar. Allah Teâlâ hem Kur’ânî öğütlerle hem peygamberleri vasıtasıyla insanları her konuda eğitmektedir.  Doyumsuzluk noktasında Hz. Peygamber, insanlara, sürekli yukarıdakilere değil zaman zaman aşağıdakilere de bakmaları gerektiğini bildirerek onları eğitmekte, böyle yapmanın Allah’ın nimetlerinin kadrini bilmek açısından da daha iyi olacağını söylemektedir.[2]

Eylemsel boyut olarak bazı âyetlerde israf, haddi aşmak anlamına gelen şirk, küfür ve zulüm gibi dinin temel esası olan tevhit inancından sapmayı, İslâm’a ve Müslümanlara karşı ki­birli, inatçı, saldırgan ve alaycı gibi olumsuz davranışlar sergilemeyi ifade ederken,[3] diğer bazı âyetlerde helâl kılınmış nimetlerin haram sayılması[4] veya suçsuz bir kimsenin haksız yere öldürülmesi[5] gibi ‘dinî hükümleri ihlâl, hak ve hukuka tecavüz’ anlamı ifade etmektedir.

“…Yiyin için fakat israf etmeyin, çünkü Allah müsrifleri sevmez.”[6], âyetindeki “İsraf etmeyiniz!” ifadesi, bazı yorumculara göre “yenmesi helâl olmayan şeyleri yemeyiniz” demektir.[7] Buna göre ‘helâl olmayan bir şeyi yemek’ israftır. Çünkü Allah’ın haram kıldığı şeyleri yemek haddi aşmaktır.

Bazı ayetlerde ise israf, kişinin kendisine ait veya sorumluluğu altında bulunan her türlü mal, nimet ve imkânları gereksiz ve boş yere harcamasını ifade eder. “Rahman’ın o has kulları, harcadıkları zaman, ne israf ederler, ne de kısarlar; bu ikisinin arasında orta bir yol tutarlar.” [8] âyetinde, israf, ‘harcamalardaki aşırılığı ve savurganlığı’ ifade etmektedir.

Ayette yer alan, “israf etmezler” ifadesi, “uygun olmayan yerlere harcama yapmazlar, yerli yerince harcalar”; “kısmazlar” ifadesi de, “hak ve uygun olan yerler için kısmayıp gereken harcamayı yaparlar” şeklinde açıklanmıştır.[9] Bu yoruma göre, doğru ve meşru yerle­re de olsa ‘haddinden fazla yapılan harcamalar’ ile, miktarı ne olursa olsun ‘yanlış yerle­re yapılan harcamalar’ is­raftır.

Süfyân, israfı; “Allah’a itaat dışında yapılan her harcama”; İyâs b. Muâviye de, “Allah’ın hakkından kısılan şey” olarak ifade etmektedir.[10] Bu iki yaklaşımdan da anlaşıldığı gibi israf olgusu, biri ifrat diğeri de tefrit olmak üzere iki yönlü bir aşırılık ifade eder. Meşru da olsa aşırı harcamalar ifrat, harcama yapılması gereken yerde aşırı kısmak ise tefrittir.  Bunu şöyle de ifade edebiliriz: Dinin, aklın ve örfün belirlediği ideal ölçü ve sınırların ötesine geçmek ifrat, bu ölçü ve sınırların gerisinde kalmak, tefrittir; her ikisi de israftır. Bu ikisinin ortası ise itidâl yani orta yoldur. Orta yol ise bir işte ideal olanı yapmak, en mükemmel standardı yakalamaktır. Bütün işlerde başarının sırrı da buradadır. Onun için Hz. Peygamber, “(Her işte) orta bir yol izleyin, orta bir yol izleyin ki hedefe ulaşabilesiniz!” buyurmuştur[11]. İsraf da zaten sözlükte “itidâlin zıddı” demektir[12]. Onun için sorumlulukların ihmaline yol açacak derecede ibadetlere dalmak bile dinde hoş karşılanmamış, ibadet ve hayırlarda dahi ölçülü olmak gerektiği ifade edilmiştir.[13] Örneğin Hz. Peygamber, Muaz b. Cebel’in malının tamamını tasadduk etme teklifini kabul etmemiş,[14] daha çok ibadet yapmak amacıyla yeme, içme ve aile içi günlük aktivitelerini asgari düzeye indirmek isteyenlere de sıcak bakmamıştır.[15] Bir seferberlik esnasında Hz. Ebû Bekr’in, ailesine hiçbir şey bırakmadan nakdî var­lığının tamamını ortaya koyması[16] olağan üstü durumlara mahsus bir istisna olarak değerlendirilmektedir. Böy­le hallerde dinin, nefsin ve neslin korunması malın muhafazasının önüne geçer.[17] Ancak Hz. Peygamber’in, dağ gibi altını olsa onu Allah yolunda harca-mayı temenni ettiğini[18]  ileri sürerek ibadet ve hayırda ileri gitmenin israf sayılmayacağını savunanlar da olmuştur.[19] Çünkü iyilik ve yarar sağlayan yerlere yapılan harcamalar sonuçta üretime dönüşeceği farz edilmektedir.

İdeal ölçüler çerçevesinde yapılan her harcama israfın dışındadır. Ancak ideal olan ölçü nedir? Şunu belirtmek gerekir ki ideal ölçünün bir kemiyet bir de keyfiyet boyutu vardır. Keyfiyet; davranışın ortaya konma, sergilenme biçimidir. Bunun ölçüsü, ‘davranışın sergilenişinde failin kendisine ve başkasına zarar vermemesi’ şeklinde ifade edilebilir. Kemiyet ise, ölçü ve miktar ifade eder. Bu da ‘sergilenen fiilin boyutu’ yanı sıra daha çok matematiksel harcamalar için söz konusudur. Bunun ölçüsü, harcamayı yaparken ‘kime’ ve ‘ne oranda’ yapılacağını bilip ona göre yapmak; harcamada, ‘yararlı olma’yı esas almaktır.

Miktarların tayininde amaçlar belirleyici rol oynayabilir. Elmalılı’nın ifadesiyle harcama ya bir zaruret veya bir ihtiyaç ya da bir güzellik için yapılır. Bunlara İslam Hukuku dilinde zarûriyyât, hâciyyât ve tahsîniyyât (kemâliyyât) denir. Zaruri olan harcama yapılmazsa yaşamak mümkün olmaz; örneğin ölmeyecek kadar yemek bir zarurettir. İhtiyaç duyulan harcama yapılmazsa güçlük çekilir; dolayısıyla doyacak kadar yemek, ihtiyaçtır. Tahsînî/güzelleştirme amaçlı harcama yapılmazsa, sadece güzel olmaz; hoş ve leziz bir yemeği yemek gibi. Bu derecelerde her fert ve toplumun, kazancına göre kendine özgü bir sınırı vardır. Şu halde zaruret, ihtiyaç ve güzellik dışında faydasız ve zararlı olup meşru olmayan yerlere yapılan harcamalar herkes için israf iken, muhtaç insanların mevcut olduğu bir ortamda bolluk içinde yaşamak da güzel olmayıp israf kapsamına girer. Ayette belirtildiği gibi Rahmân’ın kulları faydasız, hayırsız ve boş yere harcama yapmazlar. Hakkını da kısmazlar ikisi arası orta bir yol tutarlar. İşte itidâl olan orta yol da budur. Buna denge de denir.[20]

 “Ey Âdemoğulları! Her mescide güzel elbiselerinizi giyinerek gidin; yiyin için fakat israf etmeyin, çünkü Allah müsrifleri sevmez.”[21], âyetinde belirtildiği gibi güzel giyinmek, aşırı olmaksızın yiyip içmek israf değildir, fakat çok yemek yiyip aşırı doymak israftır. Zira çok yemek sağlığa zararlıdır; zararlı olan her harcama ise israftır. “Ey İnsanlar! Yeryüzündeki temiz ve helâl şeylerden yiyin, şeytana ayak uydurmayın, zira o sizin için apaçık bir düşmandır.”[22] Bu âyete göre de ‘israf olmayan yiyecekler’, ‘temiz ve helâl’ olan yiyeceklerdir.

“Yakınına, düşküne, yolcuya hakkını ver; elindekileri saçıp savurma. Saçıp savuranlar, şüphesiz şeytanlarla kardeş olmuş olurlar; şeytan ise Rabbine karşı pek nankördür.”[23] Yakınların, düşkünlerin, yolda kalmışların bireysel servetin üzerinde hakları vardır. Onların hakkını vermek gerekir ve bu tür harcamalar da israf değildir.

“Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır, (kaybettiklerinin) hasretini çeker durursun.”[24] Ayet geçim harcamalarında orta yolu emredip cimriliği yermekte ve israfı yasaklamaktadır. Kimseye bir şey vermemek şeklindeki bir cimrilik de, gücün üstünde yapılan harcamalar da pişmanlıkla sonuçlanan tüketimlerdir. Mal sahibi olup da çevresine ve yakınlarına karşı cimri davrananlar, sevilen tipler değildir, kınanır. Gücü aşan harcamalar da bir gün iflasla sonuçlandığında, sahibi insanların teveccühünü kaybedip yalnızlığa mahkûm olur. Gücü üstünde elini açıp harcama yapanların bir gün gelir, ellerinde harcayacak bir şeyleri kalmaz, sonuçta üzülür ve kaybettiklerinin hasretine yanar dururlar; zayıf ve âciz kalırlar.

Allah’ın gerçek kulları, harcama yaparken ideal ölçülere riayet ederler. Ne gerekli harcamalarının sınırını aşarak israfta bulunurlar, ne de para biriktirip yığmak için acınacak durumlara düşerler; fakat tutumludurlar. Hz. Peygamber’in yolunu izleyenlerin, nefsanî arzularını karşılamada alabildiğine harcama yapan zenginlerle, mallarını hayırlı yerlere harcamayı kısan cimrilerden ayıran özelliklerden biri budur.

İsrafın kapsam ve boyutlarının belirlenmesinde inanç, örf, âdet, tutum, tercih ve alışkanlıkların rolü inkâr edilemez. İsrafı belirleyen kıstas dinî, millî, içtimaî, ailevî, meslekî temel rollerin hakkıyla ifası için ruhen, aklen ve bedenen ihtiyaç duyulan şeylerin tatminine yönelik kaynak istih­damı ve harcamalarda din, akıl ve örfün belirlediği sınırın aşılması olarak düşü­nülebilir. İslâmî anlayışa göre beşerî ihti­yaçlar sınırlıdır; arzu ve ihtiraslar ise sınırsızdır; salt nefsanî arzuların tatmini için yapılan aşırı tüketimler israftır. İsraf ya­sağı temeli üzerinde oluşan İslâmî üre­tim tarzı vatandaşların gıda, barınak, gi­yecek, eğitim, sağlık, güvenlik, ulaşım, haberleşme gibi ihtiyaçlarını karşılamayı hedefler. Üretimi yönlendiren şey fert ve kamu yararıyla kayıtlı olan tüketimdir. İs­lâm’da hedef insanın kemâlidir; buna ise, tüketmekle değil daha erdemli olmakla ulaşılır; erdemle tasarruf arasında olum­lu bir ilişki bulunduğu ise muhakkaktır.[25]

İslâm’ın öngördüğü yol, terazinin dilini ortada tutmaktır. Bu konuda Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Yaşayışta ‘itidâl’ üzere olmak, bilgeliktir.”[26] Çünkü itidâl, İslamiyet’in fert ve toplum hayatının her alanında gerçekleştirmek istediği bir hedeftir; bütün ilkelerini bu esasa göre bina etmiştir. Bu aynı zamanda İslam’ın yaşam felsefesidir. Dolayısıyla zenginlik aşırı harcamayı gerektirmez.

İslamiyet ferdi mülkiyeti tanımış olmakla beraber, Müslüman kendi malını dilediği gibi harcama konusunda sınırsız özgürlüğe sahip değildir. Müslüman savurganlıkla eli sıkılık arasında orta bir yol benimsemekle yükümlüdür.

Savurganlık kişiyi ve toplumu olumsuz yönde etkiler. Eli sıkılık ise hem sahibinin hem toplumun maldan yararlanmasını engeller, malı hapseder. Çünkü mal sosyal hizmetler için kullanılması gereken toplumsal bir araçtır. Gerek savurganlık gerekse eli sıkılık hem toplumsal ortamda hem de ekonomik alanda büyük sarsıntılara, karışıklıklara neden olabilir. Malı hapsetmenin yanı sıra sınırsız ve hesapsız şekilde serbest bırakmak da krizlere yol açar. Bunun yanında gönüller ve ahlâk da bozulur. Kur’ân-ı Kerîm tarih boyunca lüks ve rahat bir hayat sürüp şımaran toplumların kendilerini helâke sürükledikleri gibi onlara uyanları da aynı âkıbete sürüklediklerinden bahseder.[27]

İslamiyet hayatın bu yönünü düzenlerken önce ferdin ruhsal durumundan işe başlar. Bu yüzden ayette “Bu iki karşıt kutup (ifrat ve tefrit) arasında ölçülü bir tutum benimserler.”[28] ifadesiyle dengeli ve ölçülü davranmayı imanın bir özelliği olarak kabul eder.

Lükse yönelik harca­malar, kaynakların zorunlu tü­ketim maddelerinin üretimi yerine lüks mamul ve hizmetlerin üretim ve tüketimine yol açar. Doğal olarak temel ihtiyaç mallarının piyasaya arzını azaltan bu durum, fiyatların artmasına sebep olacağı gibi gelir dağılım dengesini de, gelir sevi­yesi düşük kişilerin aleyhine bozmuş olur.

Lüks tüketimin yaygınlaşması sadece savurganlığın artmasına değil, aynı zamanda sosyal dengenin bozulmasına, sınıflar arası kıskançlık ve çekememezlik gibi sosyal huzursuzluklara da yol açar. Aşırı tüketimin, bir yandan doğal kaynakların israfına yol açtığını, diğer yandan çevre kir­liliğine sebep olduğunu da unutmamak gerekir. Bu da doğal olarak toplumun dolayısıyla devletin güç kaybına yol açar.

Burada şunu da belirtmek gerekir ki meşru ölçüler çerçevesinde teknolojiden yararlanmak lüks tüketim ve israf olarak değerlendirilmemelidir. Kişinin iyi bir hayat sürmesi için yapacağı harcamalara hiçbir şekilde sınırlama getirilemeyeceği gibi tüketici de, gerekli ihtiyaç maddelerinden kabul edilen malları harcarken, gereğinden fazla harcamamaya özen göstermesi gerekir. Çünkü insan, elindeki her türlü imkânı meşruiyet sınırları içinde kullanmakla sorumludur. Bu durum âhirette kişinin zaman, servet, işgücü ve ilim gibi kaynakları nasıl kullandığından sorguya çekileceğini bildiren hadiste de açıkça belirtilmektedir.[29] “Altın ve ipek ümmetimin kadınlarına helâl, erkeklerine haram kılındı.”[30] hadisini de lüks tüketime getirilen sınırlamalar çerçevesinde düşünmek gerekir. Ayrıca sağlık ve zaman, Allah’ın bir lütfü, bir nimetidir. ‘Sağlığa dikkat etmemek’, ‘zamanı boşa harcamak’ da israftır ve kıyamet gününde bunun da hesabı sorulacaktır.[31]

Bir kimsenin nafaka sorumlu­luğunu aksatacak miktarda harcama yap­ması israftır. Ancak israfın kemiyet ve keyfiyet olarak ölçü ve sınırları ekono­mik, sosyal ve kültürel şartlara göre de­ğişebilir. İslâm hukukçuları maslahatı öncelik sırasına göre zarûriyyât, hâciyyât ve tahsîniyyât (kemâliyyât) olmak üzere üçe ayırmakta, bunların ötesinde sadece bencil duyguların tat­mini için yapılan lüks tüketimleri israf saymaktadırlar. Ayrıca zarûriyyât dururken hâciyyâta veya hâciyyât yerine tahsîniyyâta harcama yapmak da israftır. Ancak pra­tikte bu kavramların sınırlarını kesin ola­rak belirlemek imkânsızdır. Böyle durum­larda kimisi halkın değer yar­gılarının, kimisi akıllı kişilerin görüşlerinin, kimisi ise akıl ve din ölçülerinin esas alınmasını önermektedir. Ahlâkçılar ise, insanın nefsânî arzularının yerine aklın ve vicdanın sesine uyarak hareket edilmesini öğütlemektedir. Ayrıca topluma faydası olmayan ilim ve sanat faaliyetlerine kaynak, zaman, kabiliyet ve enerji sarfiyatı, insanların temel ihtiyaçları karşılanmamışken hayvanlara yapılan harcamalar da israf sayılmıştır.[32]

İsrafın panzehirinin kanaat olduğunu söylemek mübalağa olmaz. Kanaat; elinde bulunanla yetinmek, hakkına razı olmak, ihtiras, tamah ve israftan kaçınmak, Allah’ın dünya nimeti olarak verdiği paya rıza göstermek demektir.[33] Diğer bir tanıma göre; yeme, içme ve barınma konusunda bileğin emeği ve alın teri ile kazanılana razı olmak, başkasının malına ve kazancına göz dikmemek demektir. Kanaat, çalışmayıp, şöyle ya da böyle sadece ele geçeni kullanmak, tembel oturup başka bir şey aramamak değil, aksine ihtirastan kaçınıp, özgün kazancıyla gönül huzuru ile yaşamaktır. Dolayısıyla kanaat genel manada hayatın bütün yapıp etmelerinde, özelde ise geçim konusundaki harcamalarda orta bir yol izlemenin adıdır.

Ayakkabım yok diye üzülen bir kimse ayağı olmayan birini gördüğünde, ayaksız olana göre ayakkabısızlığın pek de üzülecek bir şey olmadığını anlar, bu kez ayağı olduğuna şükreder. Buradaki kanaat elbette ayakkabısızlığa razı olup oturmak, ayakkabı bulmaya çaba serf etmemek değildir. Burada kanaat sahibi olmak, çalışmanın değil, üzülmenin önüne geçmek ve üzülmeden yola devam etmektir. Kanaatkârlık adına imkân bulduğu halde çalışmayıp tembelliği seçmek, kanaatkârlık değil, zillettir.

Hz. Peygamber kanaati ve kanaatin neticesini şu veciz ifadeleriyle özetlemektedir: “Kanaatkâr ol ki, insanların Allah’a en çok şükredeni olasın!”[34] Çünkü kanaat olmazsa sahip olduklarına razı ve hoşnut olmanın bir göstergesi olan şükür de olmaz.

Sonuç olarak Maddî ve manevî imkânlar, Allah’ın insanlara bahşettiği birer emanettir. Bunları Allah’ın rızasını elde etmek için harcamak ve insanlığın yararına elverişli bir şekilde kullanmak Allah’ın emri ve edinen malın kullanımı konusunda İslamiyet’in temel felsefesidir. Bu nedenle içki, kumar, rüşvet ve fuhuş gibi bireysel ve toplumsal zararları olan konularda yapı­lan harcamalarla gösteriş amaçlı tüketimler yararsız ve savurganlık (israf) kabul edilerek yasaklanmıştır.

İsraf İslam’ın değerler manzumesinde uygun görülmeyen bir tüketim tarzıdır. İnsanoğlunun yeme, içme ve harcama konusunda belirli bir denge içerisinde kalması istenmektedir. İsrafın karşıtı olan cimrilik de aynı değerler manzumesinde yasaklanmıştır. Hem kişiye hem de topluma sayısız zararları bulunan bu iki husus birbirinin zıddı olan fakat tasvip edilmeyen alışkanlıklardır. Kanaatkâr olmak israfın önlenmesinde en güçlü silahtır. Hedeflenen orta yolun takip edilebilmesi için kanaatkâr olmak en ideal yoldur.

***

[Makaleyi yorumlamak veya soru sormak isterseniz lütfen Tıklayınız!]

***

“Yoksulluk Bağlamında İsraf”, Köprü, Üç Aylık Fikir Dergisi, Sayı: 88, Güz/2004, s. 59-68.

***


*  Doç. Dr. Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.  

[1] İbn Manzûr, Lisânu’l-arab, Beyrut 1994, ‘srf’ md., IX, 148-150; Râğıb el-Isbahânî, el-Müfredât fî garîbi’l-Kur’ân, İstanbul 1986, ‘srf’ md., s. 337-338.

[2] Buhârî, Rikâk 30; Müslim, Zühd 9.

[3] Bk. A’râf 7/81; Yûnus 10/83; Şuarâ 26/151-152; Yâsîn 36/19.

[4] En’âm 6/141; A’râf 7/81.

[5] İsrâ 17/33.

[6] A’râf  7/31.

[7] İbn Kesîr, Tefsîr, II, 210.

[8] Furkân 25/67. Ayrıca bk. Nisâ 4/6.

[9] İsmail b. Kesîr el-Kureşî, ed-Dımaşkî, Tefsîru’l-Kur’âni’l-azîm, Kahire 1980, III, 325 , Râğıb, Müfredât, s. 337; İbn Manzûr, Lisân, IX, 148.

[10] İbn Manzûr, Lisân, IX, 148; Râğıb, Müfredât, s. 337.

[11] Buhârî, Rikâk 18; Ahmed b. Hanbel, II, 514, 537.

[12] İbn Manzûr, Lisân, IX, 148.

[13] Müslim, Sıyâm 193. Ayrıca bk. İbn Hacer el-Askalânî, Fethu’l-Bârî bi şerhi Sahîhi’l-Buhâri Beyrut 1402 H., I, 78.

[14] Buhârî, Vesâyâ 2; Müslim, Vesâyâ 7-8; Ebû Dâvûd, Zekât 39.

[15] Müslim, Sıyâm 193.

[16] Ebû Dâ­vûd, Zekât 39; Tirmizî, Menâkıb 13.

[17] Daha geniş bilgi için bk. Kallek, Cengiz, “İsraf” md, DİA, İstanbul 2001, XXIII, 179-180.

[18] Bk. Buhârî, Fedâilü’s-sahâbe 6, Temennî 2, Zekât, 4, Müslim, Münâfîkîn 52, Zekât 31, Fedâilü’s-sahâbe 221, 222; İbn Mâce, Mukaddime 10, Zekât 3.

[19] Kallek, “İsraf” md, DİA, XXIII, 179.

[20] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul trs., Eser Kitabevi, V, 3613.

[21] A’raf 7/31.

[22] Bakara 2/168.

[23] İsrâ 17/26-27.

[24] İsrâ 17/29.

[25] Kallek, “İsraf” md, DİA, XXIII, 180.

[26] Ahmed b. Hanbel, V, 194. İbn Kesîr, Tefsîr, III, 320.

[27] Msl. bk. Kasas 28/76, 81-82.

[28] Furkan 25/67.

[29] Tirmizî, Kıyâme 1.

[30] Buhârî, Libâs 30; Tirmizî, Libas 1, 2; Neseî, Zînet 40; İbn Mâce, Libâs 19.

[31] Buhârî, Rikâk 1; Tirmizî, Zühd 1, İbn Mâce, Zühd 15; Dârimî, Rikâk 2; Ahmed b. Hanbel, I, 258, 344.

[32] Kallek, “İsraf” md., DİA, XXIII, 179.

[33] İbn Manzûr, Lisân, ‘kna’ md., VIII, 297-299; Râgıb, Müfredât, ‘kna’ md., s. 624-625.

[34] İbn Mâce, Zühd 24.

***

 
Leave a comment

Posted by Aralık 6, 2007 in • Diğer Makaleler

 

Anarşi ve Terörü İslâm’la Birlikte Anma Cehaleti Veya Art Niyetliliği

 

“Anarşi ve Terörü İslâm’la Birlikte Anma Cehaleti Veya Art Niyetliliği”, Köprü, Üç Aylık Fikir Dergisi, Sayı: 94, Bahar/2006, s. 45–59.

 

Anarşi ve Terörü İslâm’la Birlikte Anma Cehaleti Veya Art Niyetliliği [pdf]

Cemal AĞIRMAN*

Özet

Bu makalede anarşi ve terörün ne anlama geldiği, Kur’an terminolojisindeki karşılığı, geliş gayesi ve ilahî kaynaklı olması itibarıyla İslâm’ın terörle bağdaşamayacağı, dolayısıyla terörü İslâm’la birlikte anmanın yanlışlığı, ayrıca terörle mücadelenin bireyler arası adâlati gerçekleştirmenin yanı sıra dinî ve ahlâkî değerlerin özümsenmesi, eğitim, bilgi ve höşgörü ile mümkün olabileceği izah edilmeye çalışılmıştır.

Anahtar Kelimeler: Anarşi, terör, İslam, Cchalet, art niyet

Ignorance Or Bad-Intention Of Mentioning Anarchy And Terror Together With Islam

Abstract

In this article it is tried to explain what terrorism means and its equivalent in the Qur’anic terminology, its incompatibility with Islam by taking into consideration the main goal of Islam and its dependence on the revelation and the wrongness of mentioning terrorism together with Islam. In addition, it is tried to explain that the fight against terrorism can be possible by means of realizing Justice among individuals as well as assimilating religious and moral values and enhancing tolerance and the level of education and information.

Key Words: Anarchy, terror, Islam, ignorance, bad-Intention.

Giriş

İslâm’ın hakikatını, amacını ve kaynağını bilenler; inancı, milliyeti, devleti ve ideolojisi ne olursa olsun, onu anarşi ve terörle anmanın mümkün olmadığını görür. Haksızlık, adaletsizlik, yağma ve ölüm demek olan anarşi ve terörün, kaynağı Allah, adı barış ve selâmet, amacı her iki dünyada da insanlığı mutlu etmek olan bir dinde yeri olamaz, olursa kaynağı ilahî olamaz. Sadece şu âyet bile bunu açıkça ortaya koymak için yeterlidir: “Fakat onlar ne yaparlarsa yapsınlar, sen yine de kötülüğü en iyi tarzda sav! Biz onların, senin hakkındaki asılsız iddialarını pek iyi biliriz.”[1]

Yunanca bir kelime olan ve, “hükümetin olmaması” veya “hükümetin olmama hali” anlamına gelen anarşi, “hükmedenin olmaması”,  “otoritenin bulunmaması” demektir.[2] Bir düşünce akımı olarak anarşizim, Kropotkin’in de ifade ettiği gibi sermayenin yanı sıra hukuk, otorite ve devlete de saldıran, ‘tamamen hükümet ya da devlet karşıtı olmak’tan ziyade ‘hiyerarşiye karşı olan bir hareket’tir.[3] Çünkü hiyerarşi, otoriteyi içeren kurumsal yapıdır. Devlet ise, hiyerarşinin ulaşmış olduğu en ileri biçimidir. Dolayısıyla anarşizm; politik, ekonomik veya toplumsal hiyerarşilerin olmadığı bir toplum yaratmayı hedefleyen politik bir kuramdır. Ana düşünce olarak, insanların, devlet olmadan da âdil, uyumlu bir düzen içinde yaşayabileceklerini, insanlar üzerinde bir devlet sistemi kurulmasının, onlara zarar verip kötülük ettiğini savunan sosyal felsefe ve politik cereyanın adıdır.[4] Bazı savunucuları, her ne kadar anarşinin kaos demek olmadığını iddia ediyor olsalar da, hiç şüphesiz ‘hükümetsizlik’ ve ‘otoritesizlik’ doğal olarak kaos ve düzensizlik yaratan bir olgudur.

Çokça kullanılan bir terim olmasına rağmen terörün kabul edilmiş uluslararası ortak bir tanımı hâlâ yapılabilmiş değildir. Bunun başlıca nedeni bir tarafın terörist ilan ettiğini, diğer tarafın özgürlük savaşçısı olarak nitelemesidir.

Kelime olarak, ‘yıldırma ve sindirme’ yoluyla insanlara belli düşünce ve davranışları benimsetmek için ‘zor kullanma’ ya da ‘tehdit etme’ eylemi anlamına gelen terör, “siyasi bir amaç ve motivasyon içeren, herhangi bir ülkenin meşru güçleri dışındaki güçlerce gizli olarak planlanan, yürütülen ve eyleme dönüştürülen, sivilleri hedef alan şiddet hareketleri”[5] olarak tanımlanabilir. Diğer bir tanıma göre terör; yönetimi, devleti, memleketi ele geçirmek gibi siyâsî hedeflere ulaşmak amacıyla, devlete, halka, ya da bireylere korku vermek, yıldırmak, dehşete düşürmek gibi sistemli, plânlı şiddet eylemlerine başvurmaktır.[6] Terör, büyük çaplı korku veren ve bireylerde yılgınlık yaratan bir eylem durumunu ifade ederken; terörizm, siyasal amaçlar için mevcut durumu yasadışı yollardan değiştirmek amacıyla örgütlü, sistemli ve sürekli terör eylemlerini kullanmayı bir yöntem olarak benimseme durumudur.[7]

Anarşi Ve Terörün Kur’an’daki Karşılığı

 “Anarşi ve terör” kavramlarının Kur’an terminolojisindeki karşılığı, “fitne”dir. Asıl olarak altın ve gümüş gibi ‘herhangi bir maden cevherini, iyisini kötüsünden ayırmak için ateşe atmak’ anlamına gelen fitne/terör, sözlükte; ‘azap, belâ, musibet ve imtihan’ anlamlarının yanı sıra; ‘azap, belâ ve musibete sevk eden şey’ manalarına da gelir.[8]

‘Fitne’ kelimesi; Kur’an’da şirk, küfür, günah, bozgunculuk, kavga, ihtilâl, isyan, anarşi, kargaşa, bölücülük, fesat, imtihan, belâ, musîbet, azap, işkence, zarar verme, sabotaj, sapıklık gibi mânalarda kullanılmış, ‘insanlara sıkıntı veren’ her şey ‘fitne’ kapsamına alınmıştır.[9] Buna göre fitne, ‘Müslümanlar arasında bölücülük yapmak; onları sıkıntıya, zarara, günaha sokmak, insanları isyana kışkırtmak’; kısaca ‘isyan, kargaşa, tefrika/bölücülük’ demektir.

Terörün Vahâmeti

Bazı suç ve günahlar vardır ki, zararı ve etkisi bütün toplumu kapsar. O günahın sebep olacağı fitne ve karışıklık, getireceği sıkıntı ve bela, sadece o günahı işleyenleri perişan etmekle kalmaz, günaha bulaşanlarla birlikte bulaşmayanlara da isabet eder; suçsuzları da içine alarak kurunun yanında yaşı da yakar.[10] Terör/fitne bu kabil suç ve günahların başında gelir. Hz. Peygamber bu kapsama giren suç ve günahları, geminin içinde bulunup da dibini delmeye uğraşan bir kimsenin eylemine benzetir. Bu fitne, o geminin içinde bulunanlardan sadece gemiyi delen ve ona yardım edenleri değil, hiç haberi olmayanlara varıncaya kadar hepsine isabet edecek şekilde bir musibet olarak ortaya çıkar. Bazen bu işten haberdar olmayanlar, hazırlıksız yakalanacakları için diğerlerinden daha zararlı çıkarlar.[11]

Terör, medeniyetlerin gelişmesine engel olan, insanlığı geriye götüren büyük bir beladır. Her türlü gelişmeyi engellediği gibi toplumda yarattığı güvensizlik ve belirsizlikle girişimciliği de yok eder. Terörün en önde gelen amaçlarından biri, güvensizlik ve belirsizlik ortamı meydana getirmektir. Güvensizlik, insanlarda geleceğe yönelik kaygıları artırırken, belirsizlik buna ek olarak kontrolsüzlük de meydana getirir. Ümitsizliğin hakim olduğu toplumlarda bilim üretilemediği gibi, keşifler de yapılamaz.

Değişen dünya dengeleri ve uluslararası ilişkilerdeki farklılaşmalar sonucunda, sıcak savaşlar, yerini soğuk savaş metotlarına bırakmıştır. Soğuk savaşın gereği olarak ortaya çıkan psikolojik savaş türü ve bu savaşın vazgeçilmez unsuru düşük yoğunluktaki çatışmalar (Low Indensity Conflict), terör kavramını da beraberinde getirmiştir. Psikolojik savaşın bir unsuru olan terörizm, genel olarak, zaten var olan ya da sun’i olarak oluşması sağlanan ihtilalci fikir ve hareketlerin, belirli bir amaç için harekete geçirilmesi neticesinde ortaya çıkmaktadır. Buna rağmen toplumlardaki dengesizlik ve aksaklıkların, hoşnutsuz kişilerin ortaya çıkmasına yol açtığı ve birtakım güçler ve devletlerin terörü, hedeflerine ulaşmada bir araç ve baskı unsuru olarak gördükleri müddetçe terörizm varlığını devam ettirecektir.[12]

Şer Güçler Her Fırsatı Kullanır

Bireylerin devlete veya topluma karşı meydana gelen hoşnutsuzluklarını, şer güçlerin fırsat bilip onları mensubu bulundukları devletin aleyhine örgütlemeleri, asrın olayı değil, kökleri tarihin derinliklerine kadar uzanan bir olgudur. Bilindiği üzere Kâ’b b. Mâlik herhangi bir mazereti olmadığı halde Tebuk Savaşı’na katılmamış, ceza olarak da geçici olarak toplumsal tecride maruz kalmıştı. Hz. Peygamber Kâ’b’ın durumunu açıklığa kavuşturacak vahyi beklemeye koyulmuş, bunu da kendisine bildirmişti. Vahyin gelişini bekleyen toplum, Kâ’b ile selâmı dahi kesmişti. Onun bu durumunu fırsat bilen Gassân Emîri/devlet başkanı, Kâ’b’ı İslâm devletinin aleyhine kullanmak için ona şöyle bir mektup göndermişti: “Aldığımız habere göre arkadaşınız/yöneticiniz size uygunsuz davranarak eziyet etmektedir. Allah sizi horlanacağınız ve hukukunuzun zayi olacağı/çiğneneceği bir yerde bırakmasın. Bize sığının, size ikram ederiz.”[13] Dikkat edilirse Müslüman olmayan bir toplumun lideri ‘Allah’ı, diğer bir ifade ile ‘dinî argümanlar’ı kullanarak Kâ’b’ı saflarına çekmeye çalışmaktadır. Günümüze ışık tutması açısından olayın bu yanı son derece çarpıcıdır.

Olayın bu yönüne bakıldığında bin dört yüz küsur sene geçmesine rağmen aslında hiçbir şeyin değişmediği görülecektir. Düşmanın görevi her türlü fırsatı değerlendirmektir. Düşman, haklı verilen bir cezayı ve her türlü argümanı aleyhte kullana-bilmektedir. Burada önemli olan devlet ve birey ilişkilerinde azami derecede adaleti gözetmek ve hakka râzı olmaktır. Bu mektup karşısında Kâ’b’ın duruşu olağanüstü bir bağlılık, doğruluk ve dürüstlük örneğidir. Medine çarşısında dolaşırken eline tutuşturulan mektubu okuyunca, Kâ’b, “Bu da bir başka belâ/imtihan vesilesi” diyerek onu fırına atmıştı. En zor anlarda bile şer güçlerin, bireysel açıdan yaldızlı, fakat toplumsal ve devlet açısından son derece çirkin ve tehlikeli olan davet ve girişimlerini, elinin tersiyle itip çöpe/fırına atma erdemliğini gösterebilmiştir. Zamanı ve dönemi ne olursa olsun, böyle bir erdemlik her bireyin şiarı olmalıdır.

İdeal Bireyler Yetiştirmek Devletin Görevidir

Şüphesiz burada hem devlete ve hem de bireye düşen görevler vardır. Devlet vatandaşını yetiştirirken ona dinî, ahlâkî ve kutsal değerlerini de öğretmeli ve benimsetmelidir. Devlete küsmek, baş kaldırmak İslâm inancında en büyük suçlardan biridir. Yöneticilerin yanlış icraatlarına kızıp terör estirmek, meşru merkezi otoriteye baş kaldırmak, suçsuz insanları öldürmek, ırkçılık yaparak devleti bölmeye kalkışmak gibi insanlık suçu olan eylemlerin, adını sulh, selâmet, barış, huzur anlamına gelen ‘selâm’ kökünden alan, böylece barışı ve huzuru sürekli beyinlere kazıyan bir dinde asla yeri olamaz. Müslüman olduğu halde terör eylemlerine girişen bireylerin bilgi ve eğitim eksikliği bulunduğu muhakkaktır. Zira terör; devletin birliğini, toplumun huzur ve saadetini bozmak; merkezî otoriteye baş kaldırmak, toplumun gelişmesine engel olup fakirleştirmek, yokluk ve sıkıntılara maruz bırakmak; sağlık, eğitim, refah ve buna benzer hizmetlerin yaygınlaşmasını engellemek, suçsuz insanları öldürmek gibi suç ve günah olan eylemlerin ortak adıdır. Bütün bu eylemlerin İslâm değerler sisteminde hem dünyevî ve hem de uhrevî cezaları vardır. İnsan hayatı sadece dünya hayatından ibaret değildir. Bu dünyada yapılan her eylemin –müspet ya da menfi- hayatın ikinci fakat ebedî olan safhasında karşılığı mutlaka görülecektir. Bunu düşünen bir insan, terör eylemleriyle ebedî olan âhiret hayatını mahvetmez. Çünkü İslâmiyet, her türlü terör, zulüm ve ihaneti yasaklar; zarara zararla karşılık vermez; her türlü anarşi ve bozgunculuğa şiddetle karşı çıkar. Bütün bu olumsuz eylemler İslâm’ın gönderiliş amacına terstir. Çünkü İslâm dini, adaleti tesis etmek, azgın nefislerin tahakküm ve istibdadırmak, insan vicdanı‎ ve davranışlarını itidal hale/orta düzeye getirmek için gönderilmiştir. Hz. Peygamber’in güzel ahlâkı tamamlama misyonu bunun en büyük kanıtıdır.[14]

Kur’an, terörle birlikte her türlü fitne ve fesatı da lânetler; fitne çıkartan, toplum hayatında fitneye vesile olan ve yönetime geçtiği zaman fitne tohumları ekenlerin ifsat ve şerlerine dikkati çekerek bozgunculuğun dehşetini, fitnenin vahametini açık bir biçimde ortaya koyar ve şöyle der: “O yeryüzünde iş başına geçti mi, orada fesat çkarmaya, ekini ve zürriyeti kökünden kurutmaya koşar. Allah fesadı‎/bozgunculuğu sevmez.[15]

Hayatın Kutsallığı Ve Adam Öldürmenin Günahı

İnsan hayatı kutsaldır. Herkes, basit bir empati ile başkasının hayatının kutsallığını kabul edip korunmasına yardım etmesi gerektiğini kavrayabilir. Haksız yere bir başkasının hayatına son veren bir kimse yalnızca bir kişiye zulmetmekle kalmaz, bütün insanî değerlerini de kaybetmiş olur. Böyle bir kimsede, insan hayatının kutsallığıyla ilgili hiçbir değer, başkalarına karşı hiçbir merhamet duygusu kalmaz. Artık o bütün insanlığın düşmanıdır. Buna karşılık, eğer bir kimse bir tek insanın hayatının korunmasına yardım ederse, o tüm insanlığa yardım etmiş olur.

“Kim bir nefsi, bir başka nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın (haksızca) öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu (öldürülmesine engel olarak) diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur. Andolsun, peygamberlerimiz onlara apaçık belgelerle gelmişlerdir. Sonra bunun ardından onlardan birçoğu yeryüzünde ölçüyü taşırmışlardır.”[16]

İslâm, hayat ve barış dinidir. Haksız yere adam öldürmek, Allah’a ortak koşmaktan hemen sonra gelen büyük bir günahtır. Her insanın canı kutsal ve dokunulmazdır. Hz. Peygamber, Veda Hutbesinde, “Şüphesiz kanlarınız, mallarınız, namus ve haysiyetiniz birbirinize haramdır; şu beldeniz Mekke ve içinde bulunduğunuz bu kutsal ay nasıl saygın ise kanlarınız, mallarınız, namus ve haysiyetiniz de öylece saygın ve dokunulmazdır/bir-birinize haramdır. Yakında rabbinize kavuşacak ve amellerinizden sorulacaksınız. Dikkat edin! Sakın benden sonra birbirinizin boynunu vurmak suretiyle kâfirliğe dönmeyiniz.”[17] sözleriyle haksız yere cana kıymanın küfürle eşdeğer olduğunu bildirmiştir.

Hz. Peygamber bir başka sözünde Müslümanın Müslümana karşı silah kuşanmasını yine küfür olarak ifade etmiştir.[18] Çünkü savaş ve Allah’ın müsaade ettiği benzer gerekçeler dışında O’nun verdiği canı hiç kimsenin alma hakkı yoktur.[19] Bu nedenle haksız yere adam öldürmek Allah’ın hakkına tecavüzdür ve bu haksız eylem Allah’a ortak koşmakla eş tutulmuştur.

Kur’an “yeryüzünü fesata verme” kavramı üzerinde ısrarla durur ve “Yeryüzünde bozgunculuk yapmayınız!” hitabıyla bundan şiddetle sakındırır.[20] ‘Yeryüzünü fesata verme’nin bir anlamı ‘anarşi ve terör’dür. Âyette ‘arz’dan kastedilen, kanun ve düzenin devamının aleyhine, haklı ve meşru yönetim sistemine karşı savaşmak demek olduğu ülke veya bölgedir. Allah’ın Hz. Peygamber’i göndermesinin bir nedeni de, dünyada dirlik ve düzeni tesis etmektir. Böyle bir nizamı bozmaya çalışmak, gerçekte Allah ve Rasûlü’ne karşı açılmış bir savaştır. Nitekim şirk[21], haksız yere adam öldürmek/terör[22] ve zina[23] en büyük günahlardan sayılmıştır. Bu üç büyük günah din, medeniyet ve insanlık aleyhine işlenen cinayetlerdir.

İslâm’a göre fitne/terör, adam öldürmekten daha kötüdür.[24] Çünkü terör sadece kurbanlarını değil, toplumun bütününe zarar verir, herkesi rahatsız ve tedirgin eder: “Bir de öyle bir fitneden sakının ki o içinizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz, hepinize şamil olur. (umuma sirayet edip hepsini perişan eder.) Biliniz ki Allah’ın cezalandırması şiddetlidir.”[25]

Âyette belirtildiği gibi teröre bulaşan fert veya toplumlara Allah’ın cezası çok şiddetli olacaktır. Bu cezanın bölgesel kalkınma, toplumsal huzur ve refahın engellenmesi, korku ve endişe gibi dünyevî boyutunun yanı sıra uhrevî boyutu da vardır. Örneğin kasıtlı ve suçsuz insanları öldürmenin cezası kıyamette ebedî cehennemdir: “Bir müminin diğer mümini yanlışlık dışında öldürmesi asla caiz değildir…”[26] “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedî olarak kalacağı cehennemdir. Allah ona gazab ve lanet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.”[27] Kur’an’ın bu kesin hükmü karşısında bir müminin başka bir mümini kasıtlı olarak öldürmesinin hiçbir gerekçesi olamaz. Bu kesin hükmün yanı sıra İslâm’ın öngördüğü ‘din kardeşliği’yle de bağdaşmaz. Irkı, rengi, dili ne olursa olsun, İslâm, mensuplarının bir arada yaşama bağını, ‘İslâm kardeşliği’ temeline bağlamıştır. İslâm kardeşliği, kan kardeşliğinden de öte bir kardeşliktir. Mekke’den Medine’ye hicret eden Muhacirlere karşı Medine halkı Ensarın sergilediği tutum bunun en bariz örneğidir. Medine Müslümanları, giydikleri elbiseden başka hiçbir şeyleri olmayan Muhacirlerle her şeylerini paylaşmışlardı. Hz. Peygamber’in, bir Müslümanın diğer bir Müslüman kardeşini kasten öldürmesini ‘küfürle özdeş’ kabul etmesinin bir sebebi de budur. Oysa küfür, dünya ve âhiret hayatını bütünüyle mahveden bir suçtur. Bütün bunlar, suçsuz yere adam öldürmenin makulleştirilecek, meşru kılıfa sokulacak hiçbir yanının bulunmadığını gösterir.  

Müslüman bir toplumda ayrılıkçılık yapmanın günahı ve cezası adam öldürmekten de ağırdır. Çünkü “fitne çıkarmak, adam öldürmekten daha kötüdür.”[28] Müslüman toplumun varlığını ve değerlerini hayata geçirme imkânı bulduğu bağımsız bir devleti güçsüzleştirmenin, parçalama çabası içinde olmanın dünyevî ve uhrevî cezası tahayyül edilemeyecek kadar büyüktür. Çünkü ‘devlet’; düzen, intizam, tertip, mükemmeliyet ve mutluluk demektir; kanun, nizam, kural ve prensiplerle belli bir mekânda istikrarlı bir şekilde itaate dayalı mutluluk ve âhengin ifadesidir. Bu yüzden ‘devlet’, insan için vazgeçilmez bir nimettir. Bağımsız bir devlet olmadan ne bir değer ve ne de bir inanç hayata geçirilebilir. Toplum, inanç ve değerlerini ancak devletiyle yaşayabilir. Beşer için ‘devlet’ bu kadar hayatîdir. Çünkü insan, kendisine emredilenlere, kendisi ve diğer varlıklar için hayırlı olan kurallara bir ‘melek’ tabiatında uyamadığı için beşerî bir otoriteye ihtiyacı kaçınılmazdır.

Bir mümini öldürmek büyük bir cinayet ve haram olmakla beraber, anlaşmalı, mülteci ve barış yanlısı gayri Müslimlerin öldürülmesi de yasak ve haramdır. Onun için bir Müslümanın, Müslüman olmayan birini kasten öldürmesi asla caiz ve cezasız değildir. Müslüman, nefsi müdafaa ve savaş dışında bireysel olarak adam öldüremez. İslâm’ın savaş politikası dahi, ilk saldıran taraf olmayı değil, bir saldırı karşısında savunma amaçlı harekete geçmeyi benimser. Hz. Peygamber, “Savaşı temenni etmeyiniz, ancak saldırıya maruz kaldığınızda yani savaş kaçınılmaz olduğunda da sabır ve sebat gösteriniz.” buyurmaktadır.[29]

Bir Müslüman, sebebi ne olursa olsun bireysel olarak hiç kimseye ceza vermeye kalkışamaz; bu amaçla hiç kimseye zarar veremez. Ceza vermek devletin işidir. Devlet ceza verirken âdil yargılama yapmak zorundadır. Ancak, devlet herhangi bir nedenle bu adaleti sağlayamazsa mağdur olan taraf, intikam hisleriyle karşı tarafı cezalandırmaya kalkamaz. Böyle bir hak ve yetkiye sahip değildir. Böyle bir teşebbüs, anarşi ve teröre neden olur. Cezalandırmada haksızlığa uğrayan Müslüman, âhirette hakkını alacağından şüphe etmemelidir. Dünyada gerçekleşmeyen adalet, âhirette mutlaka gerçekleşeceğinin inancı ve bilincinde olmalıdır. Bu inanç ve bilincini kaybeder ve kendisi ceza vermeye kalkarsa, bu kez kendisi de kâtil durumuna düşer ve cehennemi hak etmiş olur.

Kazaen öldürülenlere takdir edilen diyetin miktarına bakıldığında, inanç zayıflığı nedeniyle kolay kolay adam öldürmeye teşebbüs edilemeyeceğinin yanı sıra kazara kâtil durumuna düşmemek için de ne kadar dikkatli olunması gerektiği açıkça görülmektedir. İslâm’da öldürülen kimsenin ailesine verilecek olan kan diyeti yüz deve veya iki yüz inek ya da ikibin keçi olarak belirlenmiştir.[30]

İslâm, suçların önlenmesinde verilecek maddî cezanın yanı sıra tevbe etmeyi de öngörür. Zira, sadece ceza ile yetinmede pişmanlık, kendi kendini kınama, vicdan azabı ve nefsin ıslah olması söz konusu olmamaktadır. Bunun aksine kişide nefret, zıtlaşma ve antipatik duygular hakim olur. Bu nedenle Allah Teala kefaret ve tövbeyi birlikte emreder. Böylece günahkâr olan kişi iyi ameller, fedakârlıklar ve Allah’a itaat gibi davranışlarla ancak kalbini temizleyip pişmanlık ve vicdan azabı içinde Allah’a yönelebilir. Bu şekilde günah işleyen kişi sadece o günahından kurtulmakla kalmaz, gelecekte suç ve günah işlemekten de sakınır.

Terör Cihat Aracı Olamaz

İslâmiyet’le terörü birlikte zikredenler, terörün cihat aracı olarak kullanıldığını ifade ederler. Bu ifade kim tarafından kullanılırsa kullanılsın, doğru bir yargı değildir. Çünkü terörün muhatabı olmadığı gibi kazananı da olmaz. Kazananı mümkün olmayan bir mücadelenin cihat olması elbette düşünülemez. Böyle bir isimlendirme doğru değildir. Şayet ısrarla böyle bir isimlendirme yapılıyorsa, bu isimlendirmeyi yapanlar, terörün tarafında yer alıyorlarsa, kendilerine taraftar bulmak, işin gerçeğini bilmeyen Müslümanların desteğini almak amacıyla yapıyor olabilirler. Şayet bu isimlendirmeyi başkaları yapıyorsa, belli bir kitleyi suçlu duruma düşürmek ve o kitleyi hedef haline getirip imha etmek, politik birtakım pazarlıklara konu etmek, zayıflatmak gibi amaçlar peşinde oldukları söylenebilir.

Burada önemli olan terörün cihat aracı olamayacağının Müslümanlar tarafından bilinip benimsenmesidir. Hangi tarafta yer alırsa alsın bu noktada ısrarcı olanlar ya İslâmiyet’i bilmemekte veya biliyorlar da böyle bir tanımlama ile menfaatlerini elde etmeyi ummaktadırlar. Ancak böylelerinin iyi niyetinden şüphe etmemek mümkün değildir.

Terörün Önlenmesinde İnancın Rolü

Doğru ve sağlam bir inanç terörü önler. Gerekçesi ne olursa olsun, devlet otoritesinin ilan ettiği savaşın dışında, kasıtlı olarak adam öldürmenin Kur’an’a göre ebedî veya uzun bir müddet cehennemde kalmayı gerektiren büyük günahlardan biri olduğuna göre, âhirette hesap vermeyi kabul eden bir kimse böyle bir suçu işleyemez.

“Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedî olarak kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap ve lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.”[31] Bu ilâhî hitap karşısında suçsuz ve masum bir insanı, aklı başında bir insan öldüremez. İman buna engel olur. Böyle bir şey bir Müslüman için ancak hata ile mümkün olabilir.

Adam öldürmek bütün dinlerde haram kılınmıştır. Çünkü hayat, her şeyden önce Allah’ın hakkıdır, onu ancak kendisi alabilir.

Kur’an’ın ifadesine göre dünya hayatından hiçbir şey, bir Müslümanın kanına denk değildir. Sulh döneminde Müslim gayri Müslim herkesin kanı dokunulmazdır.

Kur’an’ın âyetlerini özümseyen bir Müslüman’ın ruhunda düşmanlık, kin ve nefret olamaz. En büyük düşmanıyla bile bir nevi kardeşlik bağı bulunduğunu bilir. Ayrıca Yunus’un deyiminle Müslüman yaratılanı hoş görür, yaratandan ötürü. Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de, bir kısım insanların zararların diğer bir kısım insanlar tarafndan engellenmesi neticesinde mabetlerinin zararlardan korunduğunu ifade ederek, inananlar‎ın dikkatlerini zararların önlenmesine çekmektedir: “…. Çünkü, Allah insanlar birbirlerine karşı savunmasız bırakılsaydı, şüphesiz o zaman, içlerinde Allah’ın isminin çokça anıld‎‎ığı manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler (çoktan) yıp gitmiş olurdu.”[32]

Terörün Önlenmesinde Ahlâkın Rolü

Yüce Allah bütün insanlığa numune-i imtisal/uyulacak bir model olarak sunduğu Hz. Muhammed’i (s.a.), rahmet ve şefkat peygamberi olarak göndermiştir. Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah, “(Rasûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”[33] buyurmaktadır. Hz. Peygamber, güzel ahlâkın bütün tezahürlerini hayatında en güzel bir şekilde fiilen sergilemiş,[34] hayatı boyunca ashabın‎ı fitneden sakındırmış, büyük bir hassasiyetle fitneden kaçınmayı emretmiştir.[35] Onun ahlâkını örnek alan bir insan teröre bulaşamaz. Onun için terörün önlenmesinde yapılması gerekenlerden biri, din referanslı güzel ahlâkın insanlar arasında yaygınlaştırılmasıdır. Çünkü dinî temeli olmayan ahlâkın manevî yaptırım gücü zayıftır. Allah’a bağlı olan, helâl ve haramı bilen, âhiret inancına sahip yaptıklarının cezasını çekeceğini benimseyen, dünyanın geçici, âhiretin ebedî olduğuna inanan bir insan, hangi sebep ve gerekçe ile olursa olsun, insan öldüremez, terör yapamaz.

Dinî ahlâkın yaşanmasıyla pek çok güzel ahlâk özelliği ortaya çıkarken, dinden uzak bir toplumda her türlü olumsuzluk, zorbalık, anarşi, vahşet ve terör gelişir. Yardımlaşma, fedakârlık, dürüstlük gibi meziyetler ortadan kalkar. İnsanlar sadece kendi çıkarlarını düşünür, yalnızca kendi rahatlarını kollar ve kendi menfaatleri için çalışır hale gelirler. Ancak, dinin yaşanması, hiç şüphesiz toplumda büyük bir dayanışma, kardeşlik ve dostluğun oluşmasına vesile olur.

İslâm ahlâkı yaşandığında insanlara öğüt vermek, onları kötülüklerden sakındırıp doğru yola sevk etmek kolay olur. Dolayısıyla terör ve anarşi ancak sevgiyi, hoşgörüyü, barışı, affediciliği, şefkati ve merhameti emreden, insanı her türlü kötülük ve bozgunculuktan meneden İslâm ahlâkının yaşanmasıyla önlenir.

Terörle Mücadelede Bilginin Rolü

Terör ve anarşinin en büyük besleyicisi cehalettir. Cehalete karşı halkın bilinçlendirilmesi son derece önemlidir. Yaşadığımız toplumda insanların büyük çoğunluğunda az da olsa dinî bilgilerin izleri vardır; Allah’a ve dine inanır. Ancak büyük çoğunluk, dinin ve manevî değerlerin mahiyetine derinliğine vakıf değildir, sadece yüzeysel ve kulaktan dolma bilgilere sahiptir. Dolayısıyla dinin getirdiği güzel ahlâkı, gerçek manada hayata geçirmesi mümkün olamamaktadır. Bu sebeple cehaletin, yani bilgi eksikliğinin ortadan kaldırılması gerekir.

Terörün Önlenmesinde Sevgi ve Hoşgörünün Rolü

Kur’an’a dayalı sevgi, barış ve huzur ortamı oluşturmak terörü engelleyecek en etkin faktörlerden biridir. İman, sevgi, adalet ve hoşgörü; insanı sevmenin ve insan hayatına verilen önemin bir ifadesidir. Müslüman aldığı Kur’an terbiyesiyle dünya üzerindeki tüm insanların huzur ve güvenliğini sağlamayı, hoşgörülü ve sevgi dolu bir dünyada yaşamalarını canı gönülden ister. Bu, ona verilen imanî ve insanî bir sorumluluk, Allah’ın bildirdiği bir emirdir. Çünkü o, yüce Allah’ın, “Ey İnananlar! Hep birden barışa girin, şeytana ayak uydurmayın, o sizin apaçık düşmanınızdır.”[36] hitabı gereği, bütün insanları barış ve selamete davet etme mecburiyetindedir. Dolayısıyla samimî bir mümin hiçbir zaman anarşi ve teröre taraftar olmaz. Çünkü anarşi ve terör hiçbir hak ve hukuk tanımaz.

İnsanı sevmek ve onlara hoşgörülü davranmak dinin emridir. Yüce Allah kutlu elçisine hitaben bütün insanlara hoşgörülü olmayı şöyle övmektedir: “Allah’ın rahmetinden dolayı, sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet.”[37]

Yoldan geçenlere eziyet veren bir dikeni, bir çakıl taşını kaldırıp atmayı dahi ahlâkî ve sevabı gerektiren bir kural olarak kabul eden[38] bir dinin mensubu, insana eziyet veren daha büyük bir olaya tevessül edemez. Teröre tevessül, Allah’ı sevmemenin bir ifadesidir. Çünkü Allah bozgunculuk yapanları sevmez.[39] Hâl böyle olunca Allah sevgisi insanları her türlü zorbalıktan uzak tutar. Dolayısıyla dinin hakikatlerini ve güzelliklerini, anlayacakları dil ve metotlarla uygun bir tarzda insanlara anlatmak, toplumun ve devletin görevidir.

Terörle Mücadelede Empati Bilincinin Rolü

Hangi konumda olursa olsun insan hayatının taşıdığı değer eşittir. Bir insan başka bir insanı haksız olarak öldürmeye kalkıştığında o insanın en az kendisi kadar yaşama hakkına sahip ve kendi canı kadar onun canının da değerli olduğunu düşünmesi gerekir. Onun için kan bedeli ve cezası, ne öldürenin, ne de öldürülenin sınıfına göre belirlenir. Bu nedenle öldüren kimsenin, bunun cezasını ödemekle sorumlu olduğunu bilmelidir.

Kur’an’a göre, öldüren kişi karşı tarafa çok büyük zarar verip incitmiş olmasına rağmen, yine de o, her şeyin ötesinde onun insan olarak kardeşidir. Bu nedenle yanılan kardeşine karşı hiddetini yener, intikam almaktan vazgeçer ve ölüm cezasını kaldırırsa, insan olarak derecesini yükseltmiş olur. Yüce Allah maktulün sahibine sunduğu alternatif cezalardan başka af da vardır ve mükafatını öbür dünyada alacağını bildirmektedir.[40] “…Kim hakkından vazgeçerse bu, onun günahlarına kefaret olur…”[41] İslâm anlayışına göre, hedef ceza vermek değil, suçları önlemektir.

Bu âyet aynı zamanda, İslâm Ceza Hukuku’na göre, cinayetin bağışlanabilir bir suç olduğunu göstermektedir. Bu âyet, eğer dilerlerse öldürülen kişinin ailesinin kâtili bağışlamalarına izin verir. Bu durumda mahkeme, kâtile ölüm cezası vermek konusunda diretemez. Tabii ki eğer veliler isterse kâtil, öldürülenin ailesine diyet vermek zorundadır.

Sonuç:

Adını barış ve esenlikten alan ve her anılışında barışı akla getiren İslâmiyet’i terörle birlikte anmak ya İslâm’ı bilmemek veya art niyet sahibi olmak demektir. Kim tarafından olursa olsun herhangi bir hedefe ulaşmak için terörü araç olarak kullanmak, ahlâkî ve insanî değildir. Terörün kullandığı bütün yöntemler ve doğurduğu sonuçlar, İslâmiyet tarafından reddedilmiştir. Savaşta bile ekinlere zarar vermeyi, çevreyi tahrip etmeyi; yaşlıları, silahsızları, kadınları ve çocukları öldürmeyi yasaklarken, barış halinde suçsuz insanlara zarar vermeyi nasıl tasvip edebilir? Kaynağı Allah, adı barış ve selâmet, amacı her iki dünyada da insanlığı mutlu etmek olan bir dinde, terörün yeri olamaz, olursa kaynağı ilâhî olamaz. Temelinde başkasına sıkıntı, eziyet ve acı çektirmek olan bir olguya, bütün insanlığa her iki dünyada da barış, huzur ve mutluluk getirmeyi ilke edinen bir dinin olumlu bakması düşünülemez.

Terörü baskı aracı olarak kullanmak, yönetimleri değiştirmek veya hizaya getirmek, bazı devletleri ekonomik veya siyasi yönden zayıf düşürmek gibi amaçlarla terörü besleyen veya organize edenler, bütün değerlerini kaybetmişlerdir. Artık dünya bunları tanımalı ve onlara zerre kadar saygı duymamalı, nefretle kınamalıdır. Çünkü her şeyden önce bunların insana ve insanlığa saygıları yoktur. Nice masum insanların ölümüne, her yönden mağdur olmalarına sebep olmaktadırlar. Bu tür toplum ve devletlerin, insanlığa verecekleri hiçbir ahlâkî ve insanî değerleri yoktur. Çünkü anarşi ve terör; haksızlığın, adaletsizliğin, suçsuz insanları öldürmenin ifadesidir.

Terör belâsına düşmemek için devlet toplum bireylerini bilinçlendirmeli, hak ve hukuk bilincini, helâl ve haram mefhumlarını, Allah’a hesap verme inancını, devlete bağlı olmanın dinî yönünü samimi bir şekilde vermelidir. Din hiçbir zaman kötülüğü emretmez, yeter ki dinî bilgiler doğru ve samimi bir şekilde bireylere aktarılabilsin. Üzerlerine Dünya medeniyeti kurulmuş ve asırlar boyu devam etmiş kendi değerlerimize sahip çıkarsak, halledilmeyecek bir meselenin olmadığı görülecektir.

***

“Anarşi ve Terörü İslâm’la Birlikte Anma Cehaleti Veya Art Niyetliliği”, Köprü, Üç Aylık Fikir Dergisi, Sayı: 94, Bahar/2006, s. 45–59.

***


*  Doç. Dr. Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.

   E-mail: cemalagirman@hotmail.com

[1]  Mu’munûn, 23/96.

[2]  Longman-Metro Büyük İngilizce Türkçe-Türkçe Sözlük, (Türkçeye Uygulayan: Güngör Oktay), s. 38-39; Türkçe Sözlük, (haz. Hasan Eren ve dğr.) Ankara 1988, I, 68, (Türk Dil Kurumu).

[3]  http://tr.wikipedia.org/wiki/Anar%C5%9Fizm

[4]  Doğan, D. Mehmet, Büyük Türkçe Sözlük, İstanbul 1996, s. 54.

[5] Kökdemir, Doğan, “Bir İnsan Davranışı Olarak Terör”, PİVOLKA Savaş Özel Sayısı, (2003), 16-18, http://www.elyadal.org/arge/birinsan.htm

[6]  http://www.elyadal.org/arge/birinsan.htm

[7]  http://www.diyarbakir.pol.tr/teror/teror_nedir.htm

[8] Râğib el-İsfahânî, Ebu’l-Kâsım el-Hüseyn b. Muhammed: el-Müfredât fî ğarîbi’l-Kur’ân, th., Muhammed Seyyid Geylânî, Beyrut ts., “ftn” md., s. 559-560.

[9] Abdulbakî, Muhammed Fuad, el-Mu’cemu’l-mufehres li-elfâzı’l-Kur’ani’l-Kerîm, İstanbul 1982, s. 511-512; İbn Manzûr, Ebu’l-Fadl Cemalüddîn Muhammed b. Mükerrem, Lisânü’l-arab, Beyrut ts., 317-320; Râğib, Müfredât, “ftn” md., s. 559-560.

[10] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul 1971, IV, 2387-2388.

[11] Buhârî, Şerike 6, Şehâdât 30; Tirmizî, Fiten 16; Ahmed b. Hanbel, IV, 268, 269, 270, 273.

[12] http://www.diyarbakir.pol.tr/teror/teror_nedir.htm

[13] Buhârî, Megâzî 79; Müslim, Tevbe 53.

[14] Buhârî, Menâkıbu’l-ensâr 33, Edeb 39; Müslim, Fedâilu’s-sahâbe 133; Muvattâ, Hüsnü’l-huluk 8; Ahmed b. Hanbel, II, 381.

[15] Bakara, 2/205.

[16] Mâide, 5/32.

[17] Buhârî, Hac 132; Müslim, Kasâme 2.

[18] Ahmed b. Hanbel, I, 439.

[19] En’am,  6/151.

[20] Bakara, 2/11, A’raf, 7/56, 85, Muhammed, 47/22.

[21] İsrâ, 17/39.

[22] İsrâ, 17/33.

[23] İsrâ, 17/31.

[24] Bakara, 2/191.

[25] Enfâl, 8/25.

[26] Nisâ, 4/92.

[27] Nisâ, 4/93.

[28] Bakara, 2/191.

[29] Buhârî, Cihâd 112, 156; Müslim, Cihâd 19, 20; Ebû Dâvûd, Cihâd 89; Dârimî, Siyer 6.

[30] Abdulğanî el-Ğanîmî el-Meydânî, el-Lubâb fî Şerhi’l-Kitâb, İstanbul trs., , III, 152-153, (Dersaâdet Kitabevi)

[31] Nisâ, 4/93

[32] Hac, 22/40.

[33] Enbiyâ, 21/107.

[34]  Kalem, 68/4.

[35]  Buhârî, İmân 12, Salât 63, Fiten 1, 15, Daavât 35; Müslim, Cennet 67; Ahmed b. Hanbel, III, 91, 177, 254.

[36] Bakara, 2/208.

[37]  Âl-i İmrân, 3/159.

[38] Müslim, İmâre 164.

[39] Mâide, 5/64.

[40] Bakara, 2/178; Mâide, 5/45.

[41] Mâide, 5/45.

***

 
Leave a comment

Posted by Aralık 6, 2007 in • Diğer Makaleler

 

Hz. Peygamber’den Davranış Modelleri

“Hz. Peygamber’den Davranış Modelleri”, Diyanet İlme Dergi Cilt: 37, Sayı: 3, Temmuz-Ağustos-Eylül, 2001, s. 37-60

 

  

Hz. Peygamber’den Davranış Modelleri* [pdf]

Buhârî’nin Kitâbu’l-İmân, İlim ve Edeb

Bölümlerinden Seçme Hadisler

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN**

GİRİŞ

 “Peygamber-Mümin İlişkisi” ve “Peygamberin Hayatından Davranış Modelleri” seçmek, Müslümanın hayatında birbirine bağlı iki temel unsurdur. Peygamber’e inanan insanlar, öncelikle Müslüman olarak Peygamberle olan münasebetlerini ve bu münasebetten doğan sorumluluklarını bilmek durumundadırlar; daha sonra bu bağlamda Peygamber’in hayatını model olarak seçmelidirler. Bir kimsenin, Peygamber’in konumunu ve icra ettiği fonksiyonu yeterince bilmeden sorumluluğunu idrak etmesi; bu bilince ulaşmadıkça da onun hayatını model olarak seçmesi zordur.

Allah Teâlâ elçisini bütün insanlığa uyulması gereken güzel bir örnek[1] olarak göndermiştir. Bu sebeple her zaman ve her çağda olduğu gibi, gittikçe vahiyden uzaklaşılan günümüz dünyasında, onun teblîğ ettiği mesaja ve kendisinin örnekliğine daha çok ihtiyaç vardır. Onun hayatı ve mesajı, inançta ve yaşantı modellerinin seçiminde meydana gelecek sapmalar için bir süzgeç vazifesi görecek, Müslümanların hayatı için bir kıstas veya bir mihenk taşı olacaktır. İnsanlık onu tanıdıkça, daha iyi bilinmesi ve tanınması neticesinde, zaman zaman Müslümanlar arasında görülen inanç ve davranış sapmaları görülmeyecek veya en azından asgari bir seviyeye inecektir.

Hz. Peygamber’in hayatından davranış modelleri sunmadan önce, “model alma ihtiyacı”nın olup olmadığını, -varsa- bu ihtiyacın nereden kaynaklandığını sorgulamak gerekir.

“Bilimsel ve teknik alanda bu denli ilerlemenin kaydedildiği bu çağda, insanların ne gibi davranışlarda bulunacaklarına dair kendi kendilerine karar veremezler mi?”; diğer bir ifade ile; “insanlar hep başkalarına bağımlı olarak mı yaşayacaklar?”; ya da, “Bin dört yüz küsur sene önce farklı bir coğrafyada, farklı bir iklimde ve değişik sosyo-kültürel şartlar içinde yaşanmış bir hayattan davranış modelleri çıkarmaya ihtiyaç var mıdır, varsa böyle bir ihtiyaç nereden doğmaktadır? Böyle bir uygulama çağın gerisinde kalmak anlamına gelmez mi?” şeklinde, gelebilecek muhtemel sorulara cevap aramak, konunun önemini kavrama açısından yararlı olacağı kanaatindeyiz. Şurası muhakkak ki, model seçilecek hayat bir peygamber hayatı ve Allah’tan gelen ilâhî mesajın bizâtihi canlı bir uygulaması ise, mesaj da bütün insanları ilgilendiriyorsa elbette ki bu sorulara verilecek cevap farklı bir anlam kazanacaktır. Bu durumda söz konusu soruların sağlıklı cevabını; ancak varlıklara gerçek makam ve konumlarını ve varlık aleminde icra ettikleri fonksiyonları idrak etmekte bulabiliriz.

Zaman ve mekândan münezzeh olan Yüce Allah, kavram ve düşünsel olarak idrakimiz dahilindedir. İdrak ve düşünce alanında varlıklar için bir konum ya da fonksiyonel bir derecelendirme söz konusu olduğunda en yüce mevki Allah’a aittir. Çünkü O, her şeyin yaratıcısı, kâinatın tek sahibi ve hükümranıdır. O’nun dışında var olan her şey, yaratılandır. Yaratanla yaratılan, diğer bir ifade ile Rab ile kul arasındaki bağ ve kul açısından bu bağdan doğan sorumluluklar, bu çerçevede düşünülmesi gerekmektedir. Çünkü, kul Rabbinin makamını, azametini, gücünü, her şeye kâdir olduğunu bilir, idrak ederse, sorumluluk bilinci içerisinde hem kulluk hem de toplumsal görevini daha bir özenle yerine getirecektir.

Varlık aleminde Allah Teala’nın yarattığı sayısız varlıklar içerisinde en üst konuma sahip olanlar, insan nesli içinden seçilen peygamberlerdir. İnsanın bu konumu, Allah’ın ona vermiş olduğu akıl sayesindendir. Onun için Allah Teâlâ onu, “şan ve şeref sahibi”[2] ve “yeryüzünün halifesi”[3] olarak yaratmış; diğer bir ifade ile insana, yeryüzünde Allah’ın iradesini hakim kılma, yani O’nun iradesi doğrultusunda yaşama görevini vermiştir. İnsanın yaratılış gayesi olan “kulluk”[4], Allah’ın iradesi doğrultusunda yaşamakla mümkündür. Yaptıklarından sorumlu tutulacak olmasının sebebi de yine akıldır. Çünkü ancak bu sayede yaptıklarını düşünerek, bilerek ve aklederek, bilinçli bir şekilde yapabilmektedir.

“Peygambere karşı Müslümanların taşıdığı sorumluluklar” konusunun odak noktası, Peygamber’in konumudur. Bu nokta hakkıyla idrak edildiğinde, sorumlulukların yerine getirilmesine o oranda olumlu etki sağlayacaktır.

Her şeyden önce Peygamber bir beşerdir[5]; yani melek değil insandır. Ancak alelâde bir insan da değildir. Peygamberlerin, insanlık tarihinde icra ettikleri fonksiyon gereği, bazı farklı özelliklerinin bulunması tabiidir. Aksi halde, peygamberlerin icra ettikleri fonksiyonu herkes yapabilecek, dolayısıyla onlara ihtiyaç kalmayacaktı. Bundan dolayıdır ki, yaratılmışlar içerisinde en yüce konum onlara verilmiştir.

Şunu da belirtmek gerekir ki, peygamberlik kesbî değil, vehbîdir. Hiç kimse çalışarak, gayret sarf ederek peygamber olamaz. Peygamberler bu görevi, ancak Allah’ın bildirmesi ile üstlenirler.

I. PEYGAMBERİN KONUMU

Peygamber’in konumunu belirtirken olaya vahiy perspektifinden ve insanlık tarihinde ifa ettiği fonksiyon açısından bakmak gerekir. Bu durumda Hz. Peygamber’in konumuna, biri, şahsiyet olarak değeri; diğeri; insanlık tarihinde ifa ettiği görev ve bizi ilgilendiren yönü itibarı ile değeri  noktalarında bakmak gerekir.

A. Peygamber Kavramı

Farsça bir sözcük olan peygamber, sözlükte,”Tanrıdan haber getiren, elçi”[6] anlamındadır. Terim olarak Türkçede, “Yüce Allah’ın, kullarına haber iletmek, dinini onlara bildirmek için bizzat seçip görevlendirdiği kimse”, “Allah elçisi, resûl, nebî”[7] anlamına gelmektedir.

Peygamber, bir taraftan, Allah’tan vahyi olduğu gibi insanlara ulaştıran, diğer taraftan da ilâhî vahyi en iyi şekilde uygulayarak diğer insanlara örneklik edendir. Peygamberi örnek almak da, onun hayatını iyi öğrenmek, daha sonra doğru değerlendirmekle mümkündür.

B. Peygambere Duyulan İhtiyaç

Peygamberlere duyulan ihtiyaç, insanın yaratılış gayesi ile doğrudan ilgilidir. Kur’an’da Allah Teâlâ, “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım”[8] buyurarak, insanın yaratılış gayesinin “Allah’a kulluk etmek”  olduğunu belirtmektedir.

İnsan akıl yürütme yöntemi ile bir yaratıcının var olduğu hükmüne varabilir. Allah Teâlâ akla bu yeteneği vermiş, Kur’an’da da, Hz. İbrahim’in şahsında akıl yürütme yöntemi ile Allah’ı bulma örneğini göstermiştir[9]. Yine insan, fıtrî bir meleke  ve iç saik ile yaratıcıya kulluk etmenin gereğini de idrak edebilmektedir. Ancak yaratıcısı hakkında ve O’na nasıl kulluk edeceğine dair sağlıklı ve doğru bir bilgiye akıl yürütme ile varması mümkün değildir. Çünkü ibadetle ilgili meseleler aklî değil, vahyîdir; yani akıl yürütme ile keşfedilen değil, vahy yoluyla bilinebilen hususlardır. Zira hak dinler, akıl kaynaklı değildirler; vahy, yani ilâhî kaynaklı olup akılla uyum halindedirler. Akıl kaynaklı olsalardı şârî yani din koyucusu akıl, diğer bir ifade ile insan  olurdu. Bu da kulun, kula kul olması anlamına gelir. Halbuki mutlak şarî Allah’ tır. Bu durumda Allah ile kul arasında yaratılış gayesi olan “kulluk” un nasıl olacağını bildirecek bir vasıtaya ihtiyaç vardır. Kula kul olmaktan kurtulmanın tek yolu da Allah’a kul olmak, yani iradesine uymaktır.

Ayrıca Allah Teâlâ, hükmü gereği insanlarla tek tek konuşmaz; mesajını insanlara ancak peygamberler aracılığı ile bildirir[10].

Peygamber, Allah’ın insanlık için seçmiş olduğu dini getiren ve öğreten insandır. Allah’ın bizler için seçtiği ve razı olduğu din ise İslâm’dır[11]. İslâm, genel manada Hz. Adem’den günümüze kadar gelen hak dinlerin ortak adı, özel manada da Hz. Muhammed’in, tebliği ile görevlendirildiği son dinin adıdır.

İlk insan Hz. Adem’in aynı zamanda peygamber olması, insanoğlunun ilk andan itibaren din ile, diğer bir ifade ile vahiy ile iç içe yaşadığını gösterir. Bu demektir ki din insanlık tarihi kadar eskidir ve fıtrî bir ihtiyaçtır. İnsanın, din olmadan insanlığını tam olarak gerçekleştiremeyeceği, ilmî bir gerçektir. Dine ve ahlâka ihtiyaç duymadan hayatın sürdürülemeyeceği de bir gerçektir. Bunun aksini düşünmek, insan gerçeğini ve insanın varlık yapısını göz ardı etmek demektir. İnsanın dinsiz olarak yapamaması, hayatını sürdürememesi insanın karakteristik özelliğidir. Dinsiz olduklarını sananlar aslında hiçbir şeye inanmıyor değillerdir.

Din, insanın ahlâkîleşmesi, bir başka deyişle insanîleşmesi içindir. Zira dinin amacı, insanı her yönüyle,”insân-ı kâmil”  olgunluğuna ulaştırmaktır. Onun için din insan içindir ve insanlık için vazgeçilmez bir unsurdur. O kadar ki, din insanı ilgilendiren her alana girer. Bu sebeple dini yalnız Allah ile insan arasında bir ilişkiye indirgemek de doğru değildir. İnsanın, yaratıcısı Allah ile her zaman ilişkisi vardır. Dinin öncelikle düzenlediği ilk alan, insanın Allah ile kurduğu ilişkiler alanıdır. İnsanın bir de kendi cinsleri ve fiziki çevresiyle girdiği ilişkiler vardır ve din, bu ilişkilerin de nasıl olacağını belirler.

İnsan sadece bilgi sahibi olan değil, aynı zamanda eylemde bulunan bir varlıktır ve hangi eylemlerinin iyi, hangisinin kötü olduğuna; neleri yapıp, neleri yapmaması gerektiğine karar vermesi bir zarurettir. İyi-kötü, sevap-günah, helal-haram gibi kavramlar, söz konusu karara etki etmekle beraber, aynı zamanda bize var olanın değil, var olması veya var olmaması gerekenin bilgilerini veren anahtar terimlerdir. Olgu ve hadiseler hakkındaki bilgileri, bilim; olması gereken veya değerler dünyasıyla ilgili ilk bilgi kaynağımız dindir.

İnsan aynı zamanda sosyal bir varlıktır. Karşılıklı bir takım kurallara uyma mecburiyeti vardır. İnsanlar arasında insanî bir hayatın te’sisi için gerekli olan nizam ve düzen; din, ahlâk ve hukûkun koymuş olduğu değerler ile sağlanabilir. Günah, ayıp ve yasak gibi değerler insan hayatını disipline ve sistematize eden önemli unsurlardır. Sosyal barış ve huzuru sağlamak bu sayede mümkündür.

Akıl, duygu ve telkîn insanın davranışlarına etki eden unsurlardır. Duygu, insan ile Allah arasında bir ilişki kurma ihtiyacını uyandırır. Akıl bu ilişkiyi tanımlar; telkin de kişiyi bu ilişkiden doğan davranışlara sevke der. Ayrıca dinin insana ulaşması ve öğretilmesi konusunda peygamberlerin önemi tartışılmazdır. Dini koyan Allah’tır; ancak onu eksiksiz bir şekilde beşeriyete sunan, peygamberlerdir. Bu sebeple gerçek dindarlık, peygamberi doğru anlamak ve onu layıkıyla örnek almakla mümkün olabilir.

Şunu da iyi bilmek gerekir ki, Peygamberin hayatı; İslamî bütün değerlerin hayat bulup müşahhas hale geldiği bir alandır. Her ahlakî değer, gerektiği kadar ve gerektiği şekilde onun hayatında yer almıştır. Bütün bu gereklilikler peygamberin varlığını zorunlu kıldığı gibi konumunu da belirtmektedir.

C. Hz. Peygamber’in Üstün Şahsiyeti

Burada Hz. Peygamber’in insan olarak sergilediği üstün şahsiyet  söz konusudur. O, zaman ve coğrafî sınırları aşan, kıyamete kadar da bütün zaman, coğrafya  ve iklimlerde geçerli olacak olan üstün bir şahsiyet sergilemiş, ilâhî vahiy ile özdeşleşerek, Yüce Allah’ın murat ettiği ideal insan prototipini numune olarak insanlığa sunmuştur.

Peygamberin bütün insanlığa numune-i imtisal olarak sunulması, üstün ahlâk ve şahsiyette onu aşan birinin bulunmamasını zorunlu kılar. Tabiî olarak uyulan, uyanlardan her zaman ve her yönüyle üstün olmalıdır. Aksi halde uyanlar yükselecekleri yerde alçalmış olurlar. Bu sebeple Yüce Allah elçisini en güzel yaratılış ve ahlâkî vasıflarla donatmış, onun bu üstün ahlâkını; “Gerçekten sen, pek yüce bir ahlâka sahipsin!”[12] ifadesiyle tescil ederek bütün insanlığa duyurmuş, Hz.

Peygamber’in kendisi de bizatihi bu üstün ahlâkı tamamlamak için gönderildiğini ifade etmiştir[13].

Numune sunmada veya birine benzeme arzusunun temelinde, madden veya mânen daha yüce noktalara ulaşma hedefi vardır. Birileri gibi olma arzusu onun kendisinde bulundurduğu bir takım üstünlüklerinden veya üstün görülen bazı hususiyetlerinden dolayıdır. İdeal hiçbir insan kendisinden daha aşağı olan birisine benzemek istemez. Müspet manada benzeme her zaman aşağıdan yukarıya doğru cereyan eder. Daha açık bir ifade ile benzeme, daha alt vasıflı birinin daha üst vasıflı biri gibi olma faaliyeti olmaktadır. Allah Teâlâ:”Gerçekten Allah’ı, Ahiret gününü arzulayanlar ve Allah’ı çok zikredenler için, size, Allah’ın Rasûlunde (takip edeceğiniz) pek güzel bir örnek vardır”[14], ifadesiyle Rasûlünü, uyulmaya değer örnek bir şahsiyet olarak sunmaktadır.

Bu ifade, şahsiyet yarışında peygamberlere ulaşılamayacağının, ancak örnek alınarak mümkün olduğu oranda onlara yaklaşma gayreti içinde bulunmanın gereğini vurgulamaktadır. Yüce Allah insan için gerekli olan her şeyi, bir taraftan vahiy ile insana bildirmiş, diğer taraftan da peygamberler vasıtasıyla bildirdiklerinin sosyal hayata nasıl geçirileceğinin canlı ve somut örneğini göstermiştir.

Peygamber aynı zamanda müminlere son derece düşkündü. Hz. Peygamber hiçbir ayırım yapmadan ve hiçbir ilâhî kriterin dışına çıkmadan, ümmetine eşit mesafede yaklaşmış, her hâl ü kârda yücelmeleri, dünyada ve ahirette sıkıntıya düşmemeleri için olağanüstü bir çaba sarf etmiştir. O bu gayretini sadece inananlar için değil, inanmayıp dâvet pozisyonunda olanlar için de sarf etmiş, hiçbir maddî karşılık almaksızın ömrü boyunca insanların hidâyete ermeleri için çalışmış, bu uğurda nice eziyetlere maruz kalmıştır. Bu onun müminlere olan düşkünlüğünü, aynı zamanda üstün şahsiyetini ortaya koymaktadır. Hiçbir maddî karşılık almaksızın insanlığın ebedî saadeti için çaba sarf etmek, üstün bir şahsiyet örneğidir. Yüce Allah onun müminlere son derece düşkün olduğunu şu âyetiyle belirtir: “Andolsun size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. Çünkü o, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatli ve merhametlidir.”[15]

O aynı zamanda müminlere öz canlarından daha yakındır. Hz. Peygamber Allah’ın elçisi olması hasebiyle müminlere anne, baba, evlât, hatta kendi öz canlarından da daha yakındır. Çünkü iki cihanın saadeti ancak onun tebliğ ettiği dine uymakla mümkündür. Bir insan bırakalım anne, baba ve evladını, kendi canını ne kadar severse sevsin, bu sevgi onu ebedî saadete ulaştırmaya yetmez; bu saadet için Peygambere inanmak ve onun yolunda yürümek zorundadır. Onun müminlere olan yakınlığını Yüce Allah şöyle ifade eder:”Peygamber, müminlere (her hususta) kendi canlarından daha üstündür. Peygamberin zevceleri müminlerin anneleri hükmündedir”[16]. Hz. Peygamber de bunu te’yiden,”Ben müminlere kendi öz nefislerinden daha yakınımdır” demiştir[17].

Burada şunu da belirtmek gerekir ki, Hz. Peygamber, peygamberlikle görevlendirilmeden önce de çevresine güven ve itimat veren üstün bir kişiliğe sahipti. Onun “Muhammedü’l-emîn/Güvenilen Muhammed” vasfı, bi’setten önce Mekkeli müşrikler tarafından verilmiş, bi’setten sonra da onun bu vasfını inkâr etmemişlerdir. Hz. Peygamber, o dönemde bile putlara tapmamış, onlardan hep uzak durmuştur. Netice itibarı ile bütün bunlar Hz. Peygamber’in uyulmaya değer üstün bir şahsiyete sahip olduğunu gösterir.

D. İfa Ettiği Görev İtibarı İle Hz. Peygamber’in Konumu

Peygamberin ifâ ettiği fonksiyon, özellikle bizi ilgilendirmesi açısından önemlidir. Çünkü o, Allah’ın elçisidir. Peygamber, Allah ile insanlar arasında iletişimi sağlayan vasıtadır. Vasıtanın değeri; ulaştıracağı hedefin önemi ile doğru orantılıdır.

O alemlere rahmettir. Allah’ın dinini ve ona kulluk şeklini öğrenmek, ancak bir peygamber vasıtasıyla mümkündür. İki cihanın saadeti, onun tebliğine bağlıdır. O sulh döneminde rahmet olduğu gibi, savaşta da rahmettir. Müslümanlar için rahmet olduğu kadar, inanmayanlar için de rahmettir. Allah Tealâ onun bu vasfı hakkında: “(Rasûlüm!) Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik”[18] buyurmaktadır.

Hz. Peygamber’in bir özelliği de bütün insalara gönderilmiş olmasıdır. Onun risâleti zaman ve mekanla sınırlı değildir. Bütün insanların, hatta cinlerin de peygamberidir. Bu durumda o, herkesi birinci derecede ilgilendirmektedir. Onun bu özelliği Kur’an’da şöyle ifade edilir:”Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bunu bilmezler”[19].

Peygamber, Allah’ın evrensel mesajı Kur’an’ın tebliğcisidir. Onun bu vasfı Kur’an’da şöyle ifade edilir: “Ey Rasûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan onun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır”[20].

Yüce Allah’ın Peygamber’e yüklediği en önemli görev, tebliğ görevidir. Peygamberin konumunu belirleyen ve bizi birinci derecede ilgilendiren yönü budur. En değerli varlıklarımız olan anne ve babamız, bütün imkanlarını seferber edecek olsalar, bizim belki sadece dünyamızı kurtarabilirler; âhiretin kurtuluşu ise ancak peygamberlerin tebliği sayesinde mümkündür. O halde peygamber bizim için önemlidir.

Yüce Allah tarafından Hz. Peygamber’e tevdî edilen en önemli ikinci görev, Kur’an’ı açıklama görevidir. Onun bu görevi Kur’an’da şu şekilde ifade edilmektedir: “…İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için sana da bu Kur’an’ı indirdik…”[21].

Hz. Peygamber’in, Kur’an’ı açıklama görevini ifa ederken -gerek sözlü gerek fiilî olarak- ortaya koyduğu hususlar da genel manada sünneti  oluşturmaktadır.

II. PEYGAMBERE KARŞI MÜSLÜMANLARIN SORUMLULUĞU

Burada Peygamberin icra ettiği fonksiyon çerçevesinde genel olarak müminin reaksiyonu ne olmalıdır? noktası üzerinde durmaya çalışacağız. Bu reaksiyonun en özlü ifadesi ve Müslümanların Peygamber’e karşı birinci derecedeki sorumlulukları ona itaat etmeleridir.

A. Peygambere İtaat

Burada öncelikle kelime ve kavram olarak peygambere itaatin ne anlama geldiğini belirtmek gerekir.

1. Peygambere İtaatin Anlamı

Her şeyden önce Peygamber’e itaatin Müslümana farz olduğunu burada ifade etmek gerekir. Müteaddit âyetlerde Yüce Allah kendisine itaati emrederken, hemen arkasından peygambere itaati da emretmiştir. O kadar ki, peygambere itaati kendisine itaat saymıştır: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin! Peygambere de itaat edin!…”[22] “Kim Rasûle itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur”[23].

Peygambere itaatin Allah’a itaat sayılması, Peygamber’e tâbi olmadan ve onun izlediği yolu takip edip uygulamalarını örnek almadan, Kur’an-ı Kerîm’e hakkıyla uyarak Allah’a itaat etmenin mümkün olmaması sebebiyledir. Dolayısıyla peygamber’e itaatin Allah’a itaat sayılması, tevhîd inancına da aykırı değildir.

Peygamber’e itaat, şüphesiz öncelikle onun sünnetine uymayı ifade eder. İtaat denilince ilk etapta akla gelen, verilen bir emre uymak veya yasaklanan bir şeyden sakınmaktır.

İtaati, âmir-memur ilişkisinde bu şekilde telakkî etmek mümkündür. Ayrıca buradaki itaat, âmirin ya makamında bulunduğu sürecedir veya ölünceye kadardır. Ancak kanun veya prensiplere uymak böyle değildir. Hayatta olsun veya olmasın, bir kanun veya prensibe uymak, aslında o kanun veya prensibin koyucusuna uymaktır. Peygamber’e itaat bu kabil bir itaattir. Hayatta iken, bizzat verdiği emir ve yasaklara uymak, koyduğu prensiplere bağlı kalmak; vefatından sonra da sünnetine tabi olmaktır.

Burada kastedilen sünnet, Hz. Peygamber’in Kur’an’a bağlı olarak din adına ve yaşam tarzı olarak ortaya koyduğu ilke ve kurallardır. Tabii ki burada sünnetin bağlayıcılığı da söz konusudur; çünkü Hz. Peygamber’in her davranışı sünnet ya da bağlayıcı bir kural olmayabilir. Ancak bir sünnet kuralı hüküm itibarı ile müstehap da olsa, onun müstehap oluşu bu kabil bir kurala uyulmayacak anlamına gelmez; Peygamber’e “örnek model” gözüyle bakılmalıdır. Zira Yüce Allah Peygamber’i bize “numune-i imtisal/örnek model” olarak sunmaktadır: “Gerçekten Allah’ı, Ahiret gününü arzulayanlar ve Allah’ı çok zikredenler için, size, Allah’ın Rasûlunde (takip edeceğiniz) pek güzel bir örnek vardır”[24] ayeti bunu ifade eder.

Peygambere itaatin prensipler bazında uymayı öngören bir itaat olduğuna yukarıda işaret etmiştik. Yani Peygamber’e itaat, onun sadece emir ve yasaklarına uymak değil, örneklik kapsamına giren her prensip ve uygulamayı da kapsar. Bir başka deyişle Peygamber’e itaat, her konuda onu model almaktır. Prensipler bazında da her konuda onun hayatında örnek bulmak mümkündür. Ayrıca Kur’an’ın prensiplerini onun örnek uygulamalarına baş vurmadan uygulamak da her zaman mümkün olamamaktadır.

“(Rasûlum!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın!”[25] âyeti, peygambere ittibayı da emretmekte, böylece emir ve yasaklar dışında, her türlü ahlakî kural, prensip ve uygulamaları da itaat kapsamına almaktadır.

Peygamber’e itaatin Allah’a itaat sayılması, Kur’an’a uymanın bir yönüyle Peygamber’e itaatten geçtiğini göstermektedir. Çünkü mesajın kaynağı Allah Teâlâ olmakla beraber, ilk tebliğci Peygamber olmakta, mesaja peygamber vasıtasıyla ulaşılmaktadır.

Bunun bir diğer yönü, tebliği kabul edip uymaya karar verme noktasında itaat Allah’a; uygulama biçiminde peygamberi örnek alma noktasında itaat, peygamberedir. Zira Allah Tealâ, “Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasak ettiyse ondan sakının”[26] buyurarak, hem sünnetin, hem peygambere itaatin anlam ve kapsamını belirtmiş olmaktadır. Gerçi ayetin bu şekilde yorumu alimler arasında tartışmalı olmakla beraber[27] “ne verdiyse” ve “neyi yasak ettiyse”  ifadeleri mutlak ve geneldir[28].

2. Sünnet’in Önemi ve Dindeki Yeri

Sünnetin önemi ve dindeki yerini ifade eden bir kaç ayet şöyledir:

“Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir kadın ve erkeğe, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Rasûlune karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur”[29].

“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın!”[30]

“Kim Rasûle itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına bekçi göndermedik”[31].

“De ki: Allah’a ve Rasûlune itaat edin! Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kafirleri sevmez”[32].

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber’e ve sizden olan emir sahiplerine (idarecilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah’a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah’a ve Rasûle götürün (onların talimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha iyidir”[33].

Buna benzer daha pek çok ayet mevcuttur. Bütün bu ayetler bize genel olarak sünnetin önemini belirtmesi yanı sıra sünnetin dindeki yerini de belirtmektedir. Ayetleri değerlendiren âlimler, sünnetin İslâm Hukukunun ikinci kaynağı olduğu noktasında görüş birliği içindedirler.

Sünnet, Kur’an’ın yanında üç şekilde bulunur:

a) Sünnet her bakımdan Kur’an’a uyar ve onun aynı olur; bu takdirde bir konuda iki delilin takviye için birleşmesi söz konusudur.

b) Kur’an’da kastedilen şeyi açıklamak için gelmiş bulunur. Mücmel durumlarını giderir, nasıl yapılacağını açıklar.

-Bu kapsamda kayıtsız, yani mutlak olan âyetleri şart ve kayda bağlar.

-Genel bir ayeti tahsîs eder, özelleştirir.

-Müşkil yani maksut olan mana kapalı olan ayetleri açıklar.

c) Kur’an-ı Kerîm’in temas etmediği bir bilgi ve hükmü getirir[34].

Suphi Salih’in ifadesiyle sünnet her mevzuda teşrî vasıtasıdır. Bu husus; ibadet, muamelât, helâl ve haram gibi İslâm Hukukunun bütün mevzularına şamildir. Hz. Peygamber, bütün bu mevzuları; kah kıyas yoluyla, kah birbirine benzeyen iki şeyi mukayese etmek, bazen da, karşılıklı iki şey arasında bir muvazene kurmak suretiyle mükemmel bir şekilde açıklar[35].

Netice itibarı ile sünnetin iki temel fonksiyonu bulunduğu görülür. Buna göre sünnet ya Kur’an-ı Kerîm’de bulunmayan meselelerin teşriinde müstakildir; yahut da Kur’ân-ı Kerîm’deki mücmel ayetlerin açıklayıcısıdır. Mücmelin/kapalılıkların açıklanması [tafsîl], mutlak ifadelerin kayıtlanması [takyîd], genellik bildiren ifadelerin özelleştirilmesi [tahsîs] gibi hususlar bu açıklama kapsamına dahildir.

B. Peygambere İtaatin Keyfiyeti

Peygambere itaatin anlamını ve bu bağlamda sünnetin anlam ve önemini, Müslümanın hayatındaki yerini kısaca belirttikten sonra, burada peygambere itaatin keyfiyet noktasını da özetle belirtmeye çalışacağız. Konuyu şu ayetin ışığında bir kaç cümle ile izah etmeye çalışalım:

“Hayır! Rabbine and olsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar” [36].

Peygamber-Müslüman ilişkisinde, peygambere itaatin yanı sıra söz konusu itaatin keyfiyetinin ayrı bir yeri vardır. Peygamber’e itaat etmek ve bu çerçevede onun sünnetine tâbi olmak Müslümanın görevidir. Bu aynı zamanda Müslüman olmanın da tabiî gereğidir.

Allah Tealâ Kur’an’da; “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir kadın ve erkeğe, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah’a ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur”[37], buyurmaktadır.

Bu âyet, bir müminin Allah ve Peygamberinin koymuş olduğu bir hükmü kendi istekleri doğrultusunda değiştirme veya kendi arzularını tercih etme hakkını vermezken, yukarıdaki âyette de peygamberin verdiği bir hükme uyarken, sadece uymak yetmediğini, gönülde en küçük bir rahatsızlığı duymayacak derecede bir teslimiyetin sergilenmesi gerektiğini belirtmektedir. Bu teslimiyetin peygambere uymada, peygamber-mümin ilişkisi çerçevesinde özenle üzerinde durulması gereken bir husustur.

III. HZ. PEYGAMBER’İN HAYATINDAN DAVRANIŞ MODELLERİ

Bu bölümde Buhârî’nin Sahîhinin İmân, İlim ve Edeb bölümlerini esas alarak Peygamber’den bazı davranış modelleri sunmaya çalışacağız.

Hz. Peygamber’in hayatından davranış modelleri seçerken, ondan bize, sadece, “Rasûlullah şöyle yaptı” şeklinde intikal eden veriler değil, sözlü olarak ortaya koyduğu ilkelerin de bu kapsama dahil olduğunu öncelikle belirtmek gerekir. Çünkü Peygamber’in örnekliği sadece fiilî olarak ortaya koyduğu davranışlarda değil, aynı zamanda sözlü olarak, hatta sözlü veya sözsüz tasvîb yoluyla kabûlüne mazhar olmuş söz ve uygulamalar şeklinde oluşan ilkeler de onun hayatından örek alınacak modellerdir. Aksi halde Kur’an’ın bahsettiği “örnek”lik gerçekleşmiş olmaz. Bu prensipten hareketle, “Hz. Peygamber’in Hayatından Davranış Modelleri” örneklemesine öncelikle Rasûl-i Ekrem’in “müslüman”a getirdiği evrensel tanımı naklederek başlamak istiyoruz.

A. İMAN VE İBADET ALANINDA

1. İslâm Nedir? Müslüman Kimdir?

Cebrâil (a.s.)’ın Hz. Peygamber’e sorduğu “İslam nedir?” sorusuna, “Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmadan O’na kulluk etmek, namazı kılmak, farz olan zekâtı vermek, Ramazan orucunu tutmak”[38] şeklinde cevap verirken, müslümanı da,”müslümanların dilinden ve elinden zarar görmediği kimse”[39] olarak tanımlamış, böylece İslâmiyet’in sadece ibadetler dini olmadığını, bütün hayatı kucaklayan bir din olduğunu göstermiştir. Bu tanımın ortaya koyduğu iki prensip, Müslümanın eğitim ve ahlâkını hatta bütün davranışlarını terbiye altına alması açısından son derece önemlidir. Bu ifade “müslüman olma” kimliğinin evrensel yorumudur. Özellikle bu kimliğe ve kimliğin ihtiva ettiği ruhu benimsemeye, günümüzde, özellikle sosyal barışın sağlanması açısından her zamankinden daha çok ihtiyaç vardır.

Hz. Peygamber’in kıyamete kadar geçerliliğini kaybetmeyecek bu evrensel yorumuna göre, müslümanım diyen bir kimse diğer bir müslümana ne “diliyle” ne de “eliyle”, zarar vermemelidir. Bu konuda herkes kendini sorgulamalı ve bu çizginin neresinde durduğuna, peygambere ve onun getirdiği ilkelere ne kadar yakın olduğuna bir bakmalıdır. Aksi halde kuru bir peygamber sevdasından bahsetmenin bir faydası olmayacaktır. Peygamber’in hayatından davranış modelleri seçmek ve onu örnek almanın mânâ ve gereği de budur.

2. İslam Kolaylıktır, Mutedil Olmayı Emreder

Dinin bizatihi kendisi kolaylıktır, “kraldan kralcı kesilme” misali onu zorlaştırmak hiç kimsenin hakkı değildir. Hz. Peygamber bu noktayı; “Din bizatihi kolaylıktır. Bu dinde işi sıkı tutarak aşırı giden hiç kimse yoktur ki din ona galebe etmesin! Öyle olunca ortalama gidin. (Eğer en kamilini yapamazsanız, ona) yaklaşın; (az olsa da devamlı amel ve ibadetten dolayı) sevinin!..”[40] sözleriyle dile getirmiş, her hususta itidal olan yaşantısıyla da bunu model olarak insanlığa sunmuştur.

3. İbadetlerde Dahi Aşırı Gitmemek

Peygamber hayatının hiçbir noktasında ve hiçbir alanında aşırılık yoktur. Onun ibadet hayatını Hz. Aişe’den sorup öğrenen bir grup sahâbî, ibadetini azımsadı; kendilerinin peygamber gibi olmadıklarını ifade ederek kimisi gece uyumayacağını, kimisi bütün seneyi oruçlu geçireceğini, kimisi daha et yemeyeceğini, kimisi de fiili evlilik hayatını sona erdireceğini  söylemiş, bunu duyan Hz. Peygamber kendisinin herkes gibi yiyip içtiğini, yatıp uyuduğunu ve evlilik hayatını devam ettirdiğini  ifade ederek, Allah’tan en çok korkan ve yine onu en iyi bilen kendisi olduğu halde neden kendisini örnek almadıkları için onları azarlamıştır[41].

4. Namazda Bile Cemaati Usandırmamak

Hz. Peygamber, namazda bile okuyacağı Kur’an ya da sûrenin uzunluk miktarını arkasındaki cemaate göre ayarlar, onlara eziyet vermek ya da nefret ettirmek istemezdi[42]. Zira arkada hasta, zayıf ve ihtiyaç sahibi  kimselerin bulunabileceğini ifade ederek cemaatle kılınan namazlarda uzun zammi sûre koşmayı hoş görmemiştir.

5. Az da Olsa Amelde Devamlılık Esastır

Hz. Aişe, yanında bulunan bir kadının kim olduğunu soran Hz. Peygamber’e, kimliği yanısıra çok namaz kılışından bahsedince, o; “Daima elinizden gelecek şeyleri yapınız. Yoksa Allah’a yemin olsun ki, siz usanmadıkça Allah (sevap vermekten) usanmaz (vazgeçmez)” buyurdu ve Hz. Aişe; “Rasûlullah’ın en çok sevdiği din (yani taat)[43], sahibinin devamlı olarak yaptığı ameldi” demiştir[44].

6. Büyük Günahlar ve Onlardan Kaçınmak

Bir defasında Hz. Peygamber, “Büyük günahları size haber vereyim mi? dedi. “Evet ya Rasulallah” dediler. “Allaha ortak koşmak, ana-babaya âsi olmak” buyurdu. Bu noktadan sonra yaslanmış halinden doğrulup oturdu ve; “Dikkat edin ha! Bir de yalan söz ve yalan yere şahitlik” dedi. Olayı nakleden sahabînin ifadesine göre Hz. Peygamber, “Keşke sussa!” denilinceye kadar bu sözü tekrar etti[45]. Onun bu tavrından da yalan yere şahitliğin ne kadar büyük bir günah olduğu daha iyi anlaşılmaktadır.

B. İLİM ALANINDA

1. İlme ve Ahlaka Değer Vermeyen Toplum İntihar Etmiş Gibidir

Hz. Peygamber, ilmin yok olmasını, cehlin kökleşmesini, içki içme ve zina olaylarının çoğalmasını kıyametin kopması olarak değerlendirmiş, onunla eş değerde tutmuştur[46].

2. İlimsiz İrşat Olmaz

Hz. Peygamber, ilimsiz fetva vermekten sakındırmış, böyle yapanların hem kendilerini hem de halkı saptıracaklarını ifade etmiştir[47].

3. İslam İnancında Yargısız İnfaz Yoktur

Zina suçuyla suçlanan bir kadın, suçlandığı kimseye benzeyen bir çocuk dünyaya getirince, Hz. Peygamber, kadın hakkında, “Eğer ben bir kimseye delilsiz ceza verecek olsaydım bu kadını zina cezasıyla cezalandırırdım” diyerek, makamı ne olursa olsun, delilsiz hiçbir infazın yapılamayacağı ilkesini vazetmiş, bunun insan hakları ve hukûk ilkelerine aykırı olduğuna işaret etmiştir[48].

4. Hüküm Zahire Göre Verilir

Hz. Peygamber,”Ben insanların kalplerini açmaya, içlerine nüfuz etmeye memur değilim” buyurarak kalbe nüfuz etmenin mümkün olmadığını, biri hakkında hüküm verirken zahire göre hüküm verilmesinin gerektiğini belirtmiştir[49]. Bu da birileri hakkında kanaat sahibi olurken oldukça önemlidir.

5. Muhatabın Anlayacağı Dilden Konuşmak

Hz. Peygamber bir şeyi anlatırken bazen teşbihlerle, meseleyi basite indirgeyerek insanların anlayacağı dil ile anlatır[50] konuşmalarında da tane tane ifadeler kullanırdı[51].

C. AHLÂK ALANINDA

1. Edeb ve Haya İmandandır

Hz. Peygamber’in ifadesiyle edeb  ve haya  imanın bir tezahürüdür[52].

2. En Hayırlı Kimse Ahlakı Güzel Olandır

Hz. Peygamber, Kur’an’nın da belirttiği gibi[53] ahlakça insanların en üstünüydü. Çünkü o, Kur’an ahlâkı ile ahlaklanmış, ve yine o, yüce ahlâkı tamamlamak için gönderilmişti. Bu çerçevede, “Ahlakça en güzel olanınız, sizin en hayırlılarınızdır” buyurdu[54].

3. Hırsızlık, Zina ve İftiradan Kaçınmak

Hz. Peygamber’in hayatında, sözlü olarak vazettiği evrensel ilke ve davranış modelleri arasında, “Hırsızlık yapmamak, zina etmemek, kendi çocuklarını öldürmemek, yoktan yere başkalarına iftirada bulunmamak, gerekli makamlara maruf olan konularda saygılı olup isyan etmemek”[55] gibi ilkeler de vardır.

Burada kendi çocuklarını öldürmeme konusunda kürtaja işaret etmek gerekir. O günün cahiliye toplumunda dünyaya gelen kız çocuklarını diri diri toprağa gömme vahşeti sergilenirken, bugünün bilgi çağının modern toplumunda modern aletlerle kürtaj yoluyla öldürme fiili sergilenmektedir. Hem de çoğu aynı gerekçelerle: Ekonomik endişeler!.. Bilgi çağının modern toplumunda nüfus planlaması yapılacaksa -ki bunun da makul gerekçeleri olması gerekir- bunun yolu kürtaj değil döllenmeye meydan vermeden ön tedbirler olmalıdır.

4. Her An ve Her Davranışta İyi Niyet Sahibi Olmak

Örnek davranış sergileyebilmek için kalbin temiz olması, kötü hasletlerden arındırılması, niyetlerin saflaştırılması, her hususta iyi niyet taşınması gereği vurgulanmış, bütün davranışların bu sayede ancak güzel olabileceği belirtilmiştir. Çünkü onun ifadesiyle, “herkes ancak niyetinin karşılığını görecektir”[56].

5. Hiç Kimseyi Ayıplamamak, Herkese Hakkını Tam Vermek

Ebû Zer’in (r.a.) birine, “siyahın oğlu” diye hitap ederek annesinin siyahlığından dolayı tahkir etmesini gören Hz. Peygamber; “Ey Ebû Zer sen bu adamı annesinden dolayı mi ayıplıyorsun? Sen, kendisinde cahiliye adeti bulunan bir kimsesin! Hizmetçileriniz sizin kardeşlerinizdir. Allah onları sizin elinizin altına (yönetiminize emanet olarak) vermiştir. Kimin sorumluluğu altında böyle bir kardeşi varsa ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin ve ona gücünün yetmeyeceği bir iş yüklemesin; eğer ona ağır bir iş yüklerse ona yardım etsin!”[57] buyurarak, evrensel hukûk ilkeleri ve davranış modelleri vazetmiştir.

Bunlar, sadece hizmetçilerle alakalı değil amir-memur, patron-işçi münasebetlerini tanzim eden evrensel davranış ve hukuk modelleridir. Ev sahibi hizmetçisine, amir memuruna, patron işçisine gücünü aşan bir görev vermeyecek, onu ezmeyecek, hakkını tam verecektir. Ona tepeden bakmayacak, minnetle ve kardeş gözüyle bakacaktır. Çünkü o onun kardeşidir. Ona giydiğinden giydirecek, yediğinden yedirecektir. Bunun anlamı şudur: Patron işçisine, devlet memuruna, daha genel bir ifade ile yönetenler yönetimi altındakilere kendi hayat standartları ölçüsünde yaşayabilecek imkan sağlamalıdırlar.

6. Hiç Kimseye Kötü Söz söylememek, Haksız Yere Öldürmemek

Hz. Peygamber’in sunduğu örnek yaşam tarzında bir müslümanın diğer bir müslümanı öldürmesi yoktur. Müslüman olmayanların da hayatı garanti altındadır. Hz. Peygamber, birbirlerini öldürmek için karşı karşıya gelen iki müslümanın, ölenin de öldürenin de cehennemde olacağını, çünkü ölenin de öldürme kastı bulunduğunu ifade etmiştir[58]. Peygambere inanmış bir insan, savaş gibi meşru hususlar dışında, gerekçesi ne olursa olsun, diğer bir kimseyi öldüremez. Adam öldürmek, Peygamber modeline uygun bir davranış değildir. Onun sunduğu anlayış modelinde; “müslümana sövmek fısk, onunla savaşmak küfürdür”[59].

7. Emanete İhanet, Yalan Söylemek, Verilen Sözden Caymak Yoktur

Peygamber’den daha yüce konumda bir şahsiyet tasavvur etmek elbette mümkün değildir. O peygamberlikle görevlendirilmeden önce bile hiç yalan konuşmamış, peygamberlikle görevlendirildikten sonra da; birine bir şey emanet edildiğinde ona ihanet etmeyi; konuştuğunda yalan söylemeyi, verilen sözde durmamayı, tartışmada aşırı gitmeyi nifak alameti olarak nitelemiş, bu davranışlardan birinde bulunanın kendisinde nifak alameti bulunduğunu  belirtmiştir[60].

Onun bu eşsiz şahsiyeti ve çevresine vermiş olduğu güven ve emniyet duygusu, İslamiyetin yayılmasına etkin rol oynamış, kabûlüne yardımcı olmuş, ona hız kazandırmıştır. Dürüst bir şahsiyet sergilemek, fiilî bir tebliğdir. Bu, tebliğ için oldukça önemlidir.

8. Emanete İhanet Kıyametin Kopması Kadar Kötüdür

Hz. Peygamber emanete riayet etmeye önem vermiş, emanetin zayi edilmesini kıyamet alameti olarak nitelemiştir. Bir toplumda güven ve itimat kalmadığı zaman o toplum kendi eliyle kıyametini hazırlamış demektir[61].

9. Dul ve Kimsesizlerin Yardımına Koşmak

Hz. Peygamber, dul ve kimsesizler için çalışanın, Allah yolunda cihad eden veya gündüz oruç tutup geceleri ibadet eden kimse gibi olduğunu  müjdelemiştir[62].

10. Yetimleri Gözetmek

Yine Hz. Peygamber, fiilî uygulamada yetimlere her zaman sahip çıkmakla beraber, yetimlere sahip çıkanların Cennette kendisiyle beraber olacaklarını da ifade etmiştir[63].

D. AİLE İLİŞKİLERİNDE

1. Sorumluluk Bilincinde Olmak

Hz. Peygamber,”Her biriniz birer yöneticisiniz ve herkes yönettiklerinden mesuldür” buyurarak toplumda herkesin, üzerine düşeni yapması gerektiğini ısrarla belirtmiştir[64].

2. Çocukları Sevmek, Seviyelerine İnip Oynamak, Şefkat Göstermek

O çocukları kucağını alır, öper, okşardı[65]. Bazen da onların seviyesine inerek onlarla oynar, şakalaşırdı. Mahmûd İbnu’r-Rabî’ anlatıyor. O; “Beş yaşımda iken Peygamber (s.a.)’in bir kere bir kovadan (ağzına su alıp) yüzüme püskürttüğünü hatırlıyorum” demektedir[66]. O, yine bu konuda; “Kureyş kadınlarının iyisi, çocuğa küçüklüğünde en şefkatli olandır” buyurdu[67].

Hz. Peygamber’e gelen bir badiyeli, on tane çocuğu olduğunu, fakat hiç birini kucağını alıp öpmediğini söylemiş. Rasûlullah (s.a.) ona dönüp baktı, sonra da, “merhamet etmeyene merhamet olunmaz”; diğer bir rivayete göre; “Allah kalbinden merhameti söküp almışsa ben ne yapabilirim!” buyurdu[68].

3. Ana-babaya Karşı İtaatli Olmak

Hz. Peygamber, Anne-babaya itaate büyük önem vermiş[69], onlara âsî olmayı  büyük günah olarak nitelemiştir[70].

4. Akrabaları Gözetmek, Sıla-ı Rahim Yapmak

Hz. Peygamber, ayrıca sıla-i rahme, yani akrabalık ilişkilerinin özenle yürütülmesine de büyük önem vermiş, bu konuda herkesin üzerine düşeni yapması gerektiğini sıkısıkıya emrederken[71] akrabalık bağlarını kesenlerin Cennete giremeyeceğini de ifade etmiştir.

5. İsraftan Kaçınmak

Hz. Peygamber,”Altın ve gümüş kaplarda içmeyin, halis ipek giymeyin!”[72] buyurarak, gurur ve kibre sebebiyet verecek, sosyal ahlâkın ve soyo-ekonomik dengelerin bozulmasına yol açacak altın ve gümüşün eşya olarak kullanımını yasaklamış, ayrıca israfı ve israfa giden yolları da bu şekilde tıkamış olmaktadır. Burada Hz. Peygamber’in altın ve gümüşün ekonomiye kazandırılması gereğine dikkat çektiğini de söylemek mümkündür.

E. KOMŞULUK İLİŞKİLERİNDE

1. Komşuya Eziyet Etmemek, Her Alanda Güvenilir Olmak

Hz. Peygamber, bir defasında üç kere üst üste; “Vallahi iman etmiş olmaz!” buyurdu. “Kim ya Rasûlellah?” dediler. “Komşusu kendisinden emniyette olmayan kimse!” buyurdu[73].

2. Komşunun Namusuna Göz Dikmek Büyük Günahlardandır

Hz. Peygamber ayrıca,”En büyük günah hangisidir?” sorusuna verdiği cevapta, Allah’a ortak koşmak, sonra ekonomik endişelerle çocukları öldürmek, daha sonra da komşunun namusuna göz dikmek olduğunu belirtmiştir[74].

3. Komşuyu Hakir Görmemek

Müslüman kadınlara hitaben, Hz. Peygamber’in,”Hiçbir komşu diğer komşusunu hakir görmesin!” şeklindeki uyarısı[75], onun, komşu hak ve ilişkilerine ne kadar önem verdiğini gösterir.

4. Her İyilik ve Güzel Söz Sadakadır

Hz. Peygamber, “her iyilik sadakadır” buyurarak, iyiliğe ibadet vasfı kazandırmıştır. O, “güzel söz de sadakadır” buyurdu[76].

5. Kötülükten Sakınmak da Sadakadır

Bir ifadesinde, “Her müslümanın sadaka vermesi gerekir” buyurdu. Ya imkan bulamazsa? dediler. “Çalışarak kendi eliyle kazanır. Hem kendisi için harcar, hem ondan sadaka verir” buyurdu. Ya çalışacak gücü yoksa? dediler. “Sıkışmış ihtiyaç sahibine yardım eder” buyurdu. Buna da gücü yetmezse? dediler.”Hayrı veya marûfu emreder” buyurdu. Bunu da yapamazsa? dediler. “Kendisini başkasına kötülük yapmaktan alı kor, zira bu da kendisi için bir sadakadır”  buyurdu[77].

6. Sadaka Belaları Defeder

Hz. Peygamber,”Bir hurma ile bile olsa cehennem ateşinden sakının! Bulamazsa güzel sözle kendisini korusun!” buyurdu[78]. Bu ifade de Hz. Peygamber’in beşerî münasebetlere verdiği önemi yansıtmaktadır.

F. SOSYAL İLİŞKİLER ALANINDA

1. Müslüman Her Zaman Çevresine Yararlı Olur

Hz. Peygamber, Müslümanı yaz-kış faydalanılan hurma ağacına benzetmiş, burada, müslümanım diyen herkesin her zaman ve her hal ü kârda çevreye yararlı olması gerektiğinin altını çizmiştir[79].

2. Kolaylaştırmak, Zorlaştırmamak, Müjdelemek, Nefret Ettirmemek

“Kolaylaştırmak, zorlaştırmamak, müjdelemek, nefret ettirmemek” Hz. Peygamber’in davranış modelleri ve sözlü olarak ilkeleştirdiği düsturlardandır. Halka va’z u nasihatte bulunurken onlara usançlık gelmesinden endişe eder, durumlarına uygun zamanlar seçerdi[80].

3. Yemek Yedirmek, Selam Vermek

Hz. Peygamber, yemek yedirmeyi ve selamı yaygınlaştırmayı da İslamî davranışların en hayırlıları gurubunda saymış[81]; sosyal barışın, karşılıklı sevgi ve saygının gerekliliğini sadece dilde söylemekle yetinmemiş, fiilî olarak yerleşip kökleşmesinin yolunu ve eğitimini göstermiş, kısa zamanda neticesini de almıştır. Çünkü akıllı insan, fıtrî bir duygu ile “yemek yediği sofraya nankörlük etmez”.

4. Misafire İkram Etmek

Hz. Peygamber,”İki kişinin yemeği üç kişiye yeter, üç kişinin yemeği de dört kişiye yeter”[82] buyurarak, kapıların misafire her zaman açık tutulması gerektiğini belirtmiştir.

Diğer bir hadiste, “Allah’a ve ahiret gününe inanan komşusuna eziyet etmesin, Allah’a ve ahiret gününe inanan misafirine ikram etsin, Allah’a ve ahiret gününe inanan hayır söylesin, yahut sussun!”  buyurdu[83].

5 . Hayırlı İşlere Vesile Olmak

Hz. Peygamber, Allah Tealâ’nın her işte yumuşak ve merhametle davranmayı sevdiğini[84] ve hayırlı bir iş için aracılık edenin ondan kendisine bir pay ayrılacağını ifade buyurmuştur[85].

6. Şerrinden Korkulan Kimse En Kötü İnsandır

Yine Hz. Peygamber’in ifadesiyle, kıyamette derece bakımından Allah katında insanların en kötüsü, insanların şerrinden korktukları kimselerdir[86].

7. Sabırlı Olmak En Güzel Hasletlerdendir

Enes (r.a) Peygamber (s.a.)’in yanında on sene kaldığını, bir defa bile ona “öf”, yahut “niçin böyle yaptın?” veya “niçin böyle yapmadın?” demediğini belirtmektedir[87]. Bu da Hz. Peygamber’in sabrını yansıtan örnek bir davranıştır.

8. Sinirlendiğinde Bile Kötü Söz söylememek

Yine Enes (r.a), Hz. Peygamber’in kötülük yapan, lanet eden, kötü söz söyleyen biri olmadığını, bunaldığı zaman “sevenin hasretine yansın!” ifadesinden başka bir söz sarfetmediğini belirtir[88].

9. Birine Lanet Etmek Onu Öldürmek Gibidir

Hz. Peygamber bir ifadesinde, “Kim bir mümine lanet ederse onu öldürmüş gibidir. Kim birini küfürle itham ederse yine onu öldürmüş gibidir” demektedir[89].

G. ÜSTÜN ŞAHSİYET ÖRNEKLERİ

1. Sevdiğini Allah İçin Sevmek

Hz. Peygamber, kişi sevdiğini Allah için sevmedikçe imanın manevî hazzına ulaşamaz[90] ifadesiyle, karşılıklı sevgiyi, Allah için olma gibi ulvî bir gayeye bağlamış, dünyevî bir beklentiye dayanan bir sevginin sosyal barışı sağlayamayacağı gibi geçici olacağına da işaret etmiş olmaktadır. Bu ilkeyi daha da genelleştirerek, sevdiğini Allah için sevip sevmediğini de Allah için sevmemek, en faziletli amellerden biri olduğunu belirtmiş[91], sevginin amacını evrensel bir gayeye bağlamıştır.

2. Başkasını Kendine Tercih Etmek

Sosyal barışın temininde ve kardeşlik duygularının yerleşmesinde etkin rol oynayan model uygulamalardan biri de kişinin kendi nefsi için arzu ettiğini başkaları için de arzu etmedikçe kamil manada iman etmiş olamayacağı[92] ilkesidir. Bunun tersi de doğrudur; yani kişi aynı zamanda kendi nefsi için istemediklerini başkası için de istemeyecektir.

3. Başkasına Gücü Üstünde Bir Şey Yüklememek

Hz. Peygamber’in en belirgin vasıflarından biri, ibadetle ilgili konularda olduğu gibi hukûkî ve sosyal ilişkilerde de mutedil olmak ve bu çizgiyi muhafaza etmek olmuştur. Hz. Aişe’nin ifadesiyle “Rasûlullah (s.a.) ashabına bir şey emrettiği zaman onlara güçleri yetecek şeyleri emrederdi”. Bazıları; “Ya Rasûlellah, bizim durumumuz sizin gibi değildir. Senin geçmiş ve gelecek hataların affedilmiştir” dediklerinde, bu ifadeden son derece rahatsız olmuş ve onlara; “sizin Allah’tan en fazla korkanınız ve Allah’ı en iyi bileniniz benim!”[93] diyerek bu düşünce ve davranışlarını tasvip etmemiştir.

4. Veren El Alan Elden Üstündür

Hz. Peygamber, verme konusunda en güzel örneği sergilerken; “Veren el, alan elden üstündür” veciz ifadesiyle de vermeyi üstün bir ilke haline getirmiştir[94].

5. Her Şeyi Güzel Yapmak, Hayvanlara Karşı Merhametli Davranmak

Hz. Peygamber, bir merhamet timsali idi. O sadece insanlara karşı değil hayvanlara karşı da son derece merhametli olmuştur. Savaşta bile öldürmenin işkence ile değil güzel yapılmasını; hayvanları boğazlamanın, bıçağın bilevlenmiş olup fazla eziyet çektirmeden gerçekleştirilmesini emretmiştir[95].

6. Her Davranışı Allah’ın Gördüğü Bilinci İle Yapmak

Hz. Peygamber’in kulluğun icrasında da sergilediği keyfiyet, “Allah’ı görüyor gibi kulluk etmek”[96] şeklindedir. Bu, insanın Rabbı katında kul olarak ulaşabileceği en yüce makam olan ihsan makamıdır. Her davranış için geçerli ve aranan standart olup herkesçe benimsenmesi gereken bir keyfiyettir. Kişi her davranışında Allah’ın kendisini o an murakabe etmekte olduğunu düşünür ve bu inançla hareket ederse bütün davranışı ölçülü ve kontrollü olacaktır.

7. Çevreyi Temiz Tutmak

Hiç kimseye eziyet etmemek de Hz. Peygamber’in davranış modellerindendir. O kadar ki, yolda insanlara eziyet veren bir nesneyi kaldırıp atmayı, en sevimli davranışlardan biri olarak nitelemektedir[97].

SONUÇ

Hz. Peygamber’in hayatı Allah’tan gelen ilâhî mesajın bizâtihi canlı bir uygulamasıdır. Onun varlığının ve sunduğu hayat modelinin bütün insanları ilgilendirmesinin temel sebebi budur. Bu da Hz. Peygamber’in gerçek makam ve konumunu, varlık aleminde icra ettiği fonksiyonu iyi ve doğru kavramayı gerektirmektedir.

Hak dinler, akıl kaynaklı değil, ilâhî kaynaklı olup akılla uyum halindedir. Bu durumda mutlak manada şârî Allah olmakta, bu da Allah ile kul arasında, yaratılış gayesi olan “kulluk”un nasıl olacağını bildirecek bir vasıtayı zorunlu kılmaktadır. Bu vasıtalar da peygamberlerdir. Dolayısıyla Peygamberin insanlık için değeri, ilâhî vahiyden ibaret olan dinin değeri ile orantılıdır.

Fıtrî bir ihtiyaç olan din, insanlık tarihi kadar eskidir. İlmî bir gerçek olarak, din olmadan insanlığın tam olarak gerçekleşmesi mümkün değildir. Bunun aksini düşünmek, insan gerçeğini ve varlık yapısını göz ardı etmek, insanı ahlâk ve “kemâl” olgunluğuna ulaştırmak için var olan dinin amacını kavrayamamak demektir. Çünkü din insan içindir ve insanlık için vazgeçilmez bir unsurdur.

Netice itibarı ile ebedî bir hayat olan âhiretin kurtuluşu, peygamberin tebliği sayesinde mümkün olduğu için, peygamber herkes için önemlidir. Bu yüzden de gönlümüzde müstesna bir yeri vardır.

Onun risâleti zaman ve mekânla sınırlı değildir. O, bütün insanlığın peygamberi olması hasebiyle bizi de birinci derecede ilgilendirmektedir. Bu bağdan doğan itaat sorumluluğu, şüphesiz öncelikle onun sünnetine uymayı ifade eder.

Hz. Peygamber’in hayatı tümüyle bir örnektir. Onun hayatının tamamını anlatmak mümkün değildir. Bu araştırmamızın davranış modelleri örnekleme bölümünde bizler için öncelikli olarak önem arzeden hususlarda bazı seçmeler yapmaya çalıştık. Önemli olan ve mümin olarak bize düşen onun örnekliğini tam manasıyla benimsemek, her konuda onu rehber ve örnek edinmektir. Çünkü ona tabi olmadan kulluk vazifesini gerçekleştirmek mümkün olmamaktadır. Dün olduğu gibi bugün de yarın da bütün insanlık ona her zaman ihtiyaç duyacaktır. Ona duyulan ihtiyaç hiçbir zaman azalmadı ve azalmayacaktır. Ancak günümüz dünyasında onun örneklik ve önderliğine dünden daha çok ihtiyaç duyulduğu da bir gerçektir.

***

BİBLİYOGRAFYA

ABDÜLBÂKî, Muhammed Fuâd: el-Mu’cemu’l-mufehres li-elfâzi’l-Kur’ân’i’l-Kerîm, İstanbul 1982

AHMED b. HANBEL: el-Müsned, Beyrut 1405/1985.

BUHÂRî, Ebû Abdillah Muhammed b. İsmâil el-Buhârî: el-Câmiü’s-Sahîh, İstanbul ts., 1315’den ofset.

DOĞAN, Mehmed: Büyük Türkçe Sözlük, byy, 1996, İz Yayıncılık.

DÂRİMî, Ebû Muhammed Abdullah b. Abdurrahmân en-Dârimî: Sünenü’d-Dârimî, (th. Mustafa el-Biğâ), Dımaşk, 1412/1991.

EBÛ DÂVÛD, Süleyman İbnü’l-Eş’as es-Sicistânî: Sünenü Ebî Dâvûd, İstanbul ts. ofset.

EBÛ ZEHRÂ, Muhammed, İslam Hukuku Metodolojisi, (Fıkıh Usûlu), çev. Abdulkadır Şener, Ankara 1981.

ETİK, Arif , Farsça-Türkçe Lügat, İstanbul 1968.

HAALÂF, Abdulvehhâb, İlmu Usûli’l-fıkh, İstanbul 1991.

ITR, Nureddin: Menhecu’n-nakd fî ulûmi’l-hadîs, Dımaşk 1401/1981.

İBN HACER, Ebu’l-Fadl Şihabuddin Ahmed b. Ali el-Askalânî, Fethu’l-bârî bi-Şerhi Sahîhi’l-Buhârî, nş., Abdurrahman Muhammed, Beyrut 1402.

İBN MANZÛR, Ebu’l-Fadl Cemaluddîn Muhammed b. Mükerrem, Lisânü’l-arab, Beyrut ts.

İBN MÂCE, Ebû Abdillah Muhammed b. Yezîd el-Kazvinî, Sünenü İbn Mâce, (th. Muhammed Fuad Abdülbâkî), Beyrut ts.

KARAMAN, Hayreddin, Hadîse Dâir İlimler ve Hadîs Usûlü, İstanbul 1965.

KUR’ÂN-I KERîM

MÂLİK b. ENES: el-Muvatta’, (th. M.Fuâd Abdülbâkî), Beyrut 1406/1985.

MEVDÛDÎ, Tefhîmu’l-Kur’an, İstanbul 1986,

MÜSLİM, Ebu’l-Hüseyn Müslim İbnü’l-Haccac el-Kuşeyrî, Sahîhu Müslim (el-Câmi’u’s-sahîh), I-V, (nşr. Muhammed Fuad Abdülbâkî), İstanbul ts. ofset.

NESÂî, Ebû Abdirrhman Ahmed b. Şu’ayb en-Neseî:Sünenü’n-Neseî, Beyrut ts.

SÂLİH, Subhî: Ulûmu’l-hadîs ve mustalahuhû: Hadîs İlimleri ve Hadîs Istılahları, (trc. M. Yaşar Kandemir), Ankara 1981.

TÜRK DİL KURUMU: Türkçe Sözlük, (haz. Hasan Eren, Nevzat Gözaydın, İsmail Parlatır, Talat Tekin, Hamza Zülfikar), Ankara 1988.

TİRMİZî, Ebû İsâ: el-Câmiu’s-sahîh (Sünenü’t-Tirmizî), Beyrut ts.

WENSINCK, Concordance A. J. Wensinck v.dğr.: Concordance Et İndices De La Tradition Musulmane, İstanbul 1986, VIII : haz. W. Raven – J. J. Witkam 1988 (Çağrı Yayınları).

***

[Makaleyi yorumlamak veya soru sormak isterseniz lütfen Tıklayınız!]

***

 

“Hz. Peygamber’den Davranış Modelleri”, Diyanet İlme Dergi Cilt: 37, Sayı: 3, Temmuz-Ağustos-Eylül, 2001, s. 37-60.

***


**1997 tarihinde Sivas İl Merkezinde Kutlu Doğum Haftası için düzenlenen Sempozyumunda tebliğ olarak sunulmuştur.

 [1] Ahzab 33/21.

 [2] el-İsrâ 17/70; et-Tîn 95/4.

 [3] el-Bakara 2/30.

 [4] ez-Zâriyât 51/56.

 [5] el-İsrâ 17/93; el-Kehf 18/110; Fussılet 41/6.

 [6] Arif Etik, Farsça-Türkçe Lügat,  İstanbul 1968, s. 115.

 [7] TDK, Türkçe Sölük, s. 1182, Ankara 1988; Mehmed Doğan, Büyük Türkçe Sözlük, byy, 1996, İz Yayıncılık, s. 902.

 [8] Zariyat 51/56.

 [9] el-En’âm 6/75-81.

[10] “Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderip izniyle dilediğini ona vahyeder. O yücedir, hakîmdir”  [42 Şûrâ: 51]

[11] Âl-i İmrân 3/19.

[12]el-Kalem 68/4.

[13]Muvattâ, Hüsnü’l-huluk 8.

[14]Ahzab 33/21.

[15]Tevbe 9/128.

[16]Ahzab 33/6.

[17]Buhârî, Nafakât 14.

[18]Enbiya 21/107.

[19]Sebe’ 34/28.

[20]Maide 5/67.

[21]Nahl 16/44.

[22]Nisâ 4/59.

[23]Nisâ 4/80.

[24] Ahzab 33/21.

[25] Al-i İmran 3/31

[26] Haşr 59/7.

[27] Bk. Kırbaşoğlu, Hayri, İslam Düşüncesinde Sünnet-I, Ankara 1996, s. 247-250

[28]Mevdûdî’nin be yöndeki değerlendirmeleri için bk. Bk. Mevdûdî, Tefhîmu’l-Kur’an, İstanbul 1986, VI, 191.

[29]Ahzab 33/36.

[30]Al-i İmran 3/31.

[31]Nisa 4/80.

[32]Al-i İmran 3/32.

[33]Nisa 4/59.

[34]Hallâf, Abdulvehhâb, İlmu Usûli’l-fıkh, İstanbul 1991, 29-30; Ebû Zehra Muhammed, İslam Hukuku Metodolojisi, (Fıkıh Usûlu), çev. Abdulkadır Şener, Ankara 1981, s.99-100; Karaman, Hayreddin, Hadîse Dâir İlimler ve Hadîs Usûlü,  İstanbul 1965, s. 6.

[35]Subhi Sâlih, Hadis İlimleri ve Hadis Istılahları, (trc. M. Yaşar Kandemir), Ankara 1981, s. 254.

[36]Nisa 4/65.

[37]Ahzab 33/36.

[38] Buhârî, İmân 37, Zekât 1, Tefsîr sûre (31) 2, Edeb 10. Ayrca bk. Müslim, İmân 5, 12, 14, 15; Neseî, İmân 6, Salât 10; İbn Mâce, Fiten 12; Ahmed b. Hanbel, II, 107, 342, 426, III, 472, IV, 76, 202, 357, 358, 363, 367,417, 418, V, 231, 269, 373.

[39] Buhârî, İmân 4-5, Rikâk 26. Ayrca bk. Müslim, İmân 64-66; Ebû Dâvûd, Cihâd 2; Tirmizî, Kıyâme 52, İmân 12; Neseî, İmân 8, 9, 11; Dârimî, Rikâk 4, 8; Ahmed b. Hanbel, II, 160, 163, 187, 191, 192…

[40]Buhârî, İmân 29; Neseî, İmân 28; Ahmed b. Hanbel, V, 69.

[41]Buhârî, Nikâh 1; Müslim, Nikâh 5.

[42]Buhârî, İlm 28.

[43]Buhârî’deki rivayette “en sevimli din (taat)” ifadesi Hz. Peygamber’e izafe edilirken, Müslim’deki rivayette Allah’a izafe edilmiştir. Yani Buhârî’deki “Peygambere en sevimli din (taat)…” ifadesi, Müslim’de, “Allah’a en sevimli din…” şeklinde yer almaktadır. Muhtemelen bu bir ravi hatasıdır. İbn Hacer, Allah’ın en sevdiği şeyin Peygamberin de en sevdiği şey olduğunu, dolayısıyla aralarında bir çelişki bulunmadığını söylemektedir. [Fethul-bâri, I, 85]

[44]Buhârî, İmân 32, Rikâk 18. Ayrca bk. Müslim, Musafirîn 215, 218, Munafıkîn 78; Ebû Dâvûd, Tatavvu 27; Neseî, Kıyamu’l-leyl 19, Kıble 13; İbn Mâce, Zühd 28; Ahmed b. Hanbel, II, 350, V, 219, VI, 40, 61, 125, 165, 176…

[45]Buhârî, Edeb 6.

[46]Buhârî, İlm 21.

[47]Buhârî, İlm 34; Müslim, İlim 13; Tirmizî, İlim 5; İbn Mâce, Mukaddime 8; Dârimî, Mukaddime 26; Ahmed b. Hanbel, II, 162, 190, 203.

[48]Buhârî, Talâk 36.

[49]Buhârî, Edeb 17.

[50]Buhârî, İlm 20.

[51]Buhârî, İlm 30; Tirmizî, İsti’zân 28; Ebû Dâvûd, İlim 6.

[52]Buhârî, Edeb 38.

[53]Ve sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin!” [68 Kalem: 4].

[54]Buhârî, Edeb 38.

[55]Buhârî, İmân 11.

[56]Buhârî, İmân 41, Bed’ü’l-vahy 1, Itk 6, Menâkıbu’l-Ensâr, 45, Talâk 11 (tercemede), Eyman 23, İkrâh (kitab tercemesinde), Hiyel 1; Müslim, İmâre 155; Ebû Dâvûd, Talâk 10, 11; Neseî, Taharet 60, Talâk 24, Eymân 19; İbn Mâce, Zühd 26.

[57]Buhârî, İmân 22.

[58]Buhârî, İmân 22. Ayrıca bk. Neseî, Tahrîm 28; İbn Mâce, Fiten 11.

[59]Buhârî, İmân 36; Edeb 44, Fiten 8. Ayrıca bk. Müslim, İmân 116; Tirmizî, Birr 51, İmân 15; Nesâî, Tahrîm 27; İbn Mâce, Mukaddime 7, 9, Fiten 4; Ahmed b. Hanbel, I, 176, 178, 385, 411, 433, 454, 417, 439, 446, 460.

[60]Buhârî, İmân 24.

[61]Buhârî, İlm 2, Rikâk 35; Ahmed b. Hanbel,  II, 361.

[62]Buhârî, Nafakât 1, Edeb 25-26; Müslim, Zühd 41; Tirmizî, Birr 44; Neseî, Zekât 78.

[63]Buhârî, Edeb 24.

[64]Buhârî, Vesâyâ  9.

[65]Buhârî, Edeb 22.

[66]Buhârî, İlm 18.

[67]Buhârî, Nafakât 9.

[68]Buhârî, Edeb 22.

[69]Buhârî, Edeb 1.

[70]Buhârî, Edeb 6.

[71]Buhârî, Edeb 8.

[72]Buhârî, Eşribe 27.

[73]Buhârî, Edeb 20.

[74]Buhârî, Edeb 20.

[75]Buhârî, Edeb 30.

[76]Buhârî, Edeb 34.

[77]Buhârî, Edeb 33.

[78]Buhârî, Edeb 35.

[79]Buhârî, İlm 5.

[80]Buhârî, İlm 11, Meğâzî 60, Edeb 80. Ayrıca bk. Müslim, Cihâd 4; Ebû Dâvûd, Edeb 17; Ahmed b. Hanbel, I, 239, 283, 365, III, 131, 209, IV, 399, 412, 417.

[81]Buhârî, İmân 6, 20, İsti’zân 9. Ayrca bk. Müslim, İmân 63; Ebû Dâvûd, Edeb 131; Neseî, İmân 12.

[82]Buhârî, Etime 10, 11. Ayrca bk. Müslim, Eşribe 179, 180, 181; Tirmizî, Et’ime 21; İbn Mâce, Et’ime 2; Dârimî, Et’ime 14; Muvattâ’, Sıfatu’n-Nebî, 20; Ahmed b. Hanbel, II, 244, 407, III, 301, 305, 382.

[83]Buhârî, Edeb 31.

[84]Buhârî, Edeb 35.

[85]Buhârî, Edeb 36-37.

[86]Buhârî, İmân 3.

[87]Buhârî, Edeb 39.

[88]Ebû Dâvûd  Edeb 1.

[89]Buhârî, Edeb 44.

[90]Buhârî, İmân 9, Edeb 42. Ayrca bk. Müslim, İmân 67, 68; Tirmizî, İmân 10; Ahmed b. Hanbel, III, 103, 140, 141, 150, 156, 230, 241, 248, 272…

[91]Ebû Dâvûd, Sünnet 2.

[92]Buhârî, İmân 7; Müslim, İmân 71, 72.

[93]Buhârî, İmân 13.

[94]Buhârî, Nafakât 1, 2; Vesâya 9, Rikâk 11, Zekât 18, 50. Ayrca bk.  Müslim, Zekhat 94-97, 106; Ebû Dâvûd, Zekât 28; Tirmizî, Zühd 32, Kıyâme 29; Nesâî, Zekât 50, 52, 53, 93; Muvattâ’, Sadaka 8; Dârimî, Zekât 22; Ahmed b. Hanbel, II, 4, 67, 98, 122, 243, 275, 288, 319, 362, 334, 475…, III, 330, 446…, V, 262.

[95]Müslim, Sayd 57; Ebû Dâvûd, Edâhî 11; Neseî, Dahâyâ, 22, 26, 27; Tirmizî, Diyâd 14; İbn Mâce, Zebâih 3; Dârimî, Edâhî 10.

[96]Buhârî, İmân 37, Tefsîr sûre (31) 2. Ayrca bk. Müslim, İmân 7; Ebû Dâvûd, Sünnet 16; Tirmizî, İmân 4; Neseî, İmân 5, 6; İbn Mâce, Mukaddime 9; Ahmed b. Hanbel, I, 27, 51, 53, 319, II, 107, 426, IV, 129, 164.

[97]Müslim, Mesâcid 57.

***

 
Leave a comment

Posted by Aralık 6, 2007 in • Diğer Makaleler

 
 
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.