RSS

Siirt’in Yetiştirdiği Ünlü Âlimlerden İbrahim Hakkı Hz.nin Siirt Kültüründeki Yeri ve Marifetnâme Adlı Eserinde Kullandığı Hadislerin Tahlili

06 Ara

“Siirt’in Yetiştirdiği Ünlü Âlimlerden İbrahim Hakkı Hz.nin Siirt Kültüründeki Yeri ve Marifetnâme Adlı Eserinde Kullandığı Hadislerin Tahlili”: (Bu makale, Siirt Belediyesi ve Şarkiyat Araştırmaları Derneği’nin işbirliğiyle düzenlenen Uluslararası Siirt Sempozyumu’na sunulan tebliğin tam metnidir. Yer: Siirt, Tarih: 19-21 Eylül 2006).

Siirt’in Yetiştirdiği Ünlü Âlimlerden İbrahim Hakkı Hz.nin Siirt Kültüründeki Yeri ve Marifetnâme Adlı Eserinde Kullandığı Hadislerin Tahlili [pdf]

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN*

Hayatı:

İbrahim Hakkı, H. 1115 – M. 1703 yılında Erzurum’un Hasankale İlçesi’nde dünyaya gelir. Babası Derviş Osman Efendi, hac niyetiyle çıktığı yolculuk esnasında Tillo’ya uğrar; yörenin tanınmış mürşitlerinden İsmâil Fakîrullah’a intisap ederek buraya yerleşir. Daha sonra İbrahim Hakkı da 9 yaşında iken amcası Ali ile birlikte Tillo’ya, babasının yanına gider; daha henüz ilk tahsil çağında iken İsmâil Fakîrullah’a talebe olur.

İbrahim Hakkı, 1132′de (1720), babasını kaybetmesi üzerine, 17 yaşında iken Erzurum’a döner; öğrenim hayatına burada da devam eder. Erzurum müftüsü şair Hâzik Mehmed Efendi’den Arapça ve Farsça dersler alır. 1141′de (1728-29) şeyhini ziyaret etmek üzere tekrar Tillo’ya döner.

İbrahim Hakkı, mürşidi ve hocası İsmâil Fakîrullah’ın vefatı üzerine 1147′de (1734) tekrar Erzurum’a döner. Yukarı Habib Efendi Câmii’nde imam olur. Bu arada ilk evliliğini yapar.

İbrahim Hakkı, 1160 (1747) yılında, zamanın padişahı I. Mahmud’un özel bir davetiyle İstanbul’a gider; padişahla görüşür ve takdirini kazanır. Padişahtan izin alarak bir müddet saray kütüphanesinde çalışır; astronomiye ilgi ve merakı bu kütüphanede başlar. Müderrislik payesi aldıktan sonra ders okutmak şartıyla Erzurum’a gönderiler. Erzurum’a döndükten sonra Habîb Efendi Camii’nde imamlık görevini de sürdürür. Daha sonra bu görevi oğluna bırakarak ilmî çalışmalarında yoğunlaşmak üzere Hasankale’ye gider. 1168′de (1755) resmi bir hizmet için tekrar İstanbul’a çağrılır; Mârifetnâme adlı eserini, ikinci kez İstanbul’a gidip döndükten kısa bir süre sonra tamamlar (1170/1757).

İbrahim Hakkı, 1177′de (1763) üçüncü kez Tillo’ya gider. Ömrü boyunca (1151) 1738, (1177) 1763, (1181) 1767 yıllarında üç kez hac ziyaretinde bulunur. İkinci hac ziyareti dönüşünde Tillo’da kalır. Burada öğrenci okutma ve eser yazmaya devam eder. 1181′de (1767) ifâ ettiği üçüncü hac dönüşünde Erzurum’a gider ve üç yıl kaldıktan sonra tekrar Tillo’ya döner. İrşat ve öğretim işlerini, hocasının oğlu Abdulkadir-i Sâni Hazretleri ile birlikte devralır ve bu faaliyeti hayatı boyunca sürdürür. H. 1194 – M. 22 Haziran 1780 tarihinde Tillo’da vefat eder ve kendisi tarafından şeyhi için yaptırılan türbeye defnedilir.

Görüldüğü gibi büyük mütefekkir İbrahim Hakkı; hadis, fıkıh tasavvuf, edebiyat, psikoloji, sosyoloji, tıp, astronomi gibi pek çok ilim dalında hayli merhale kat etmiş büyük bir âlimdir. Siirt’in yetiştirdiği bu büyük âlimin şöhreti kısa zamanda ülke sınırlarını aşmış, O günün şartlarına göre ileri seviyede dinî ve pozitif ilimler tahsil edip her iki alanda da hayli mesafe kat ettiği için kendisine “zü’l-cenaheyn: iki kanatlı” unvanı verilmiştir.[1]

Eserleri:

İbrahim Hakkı’nın, bir kısmı risâle olmak üzere kırka yakın[2] eseri vardır. Bunların en önemlileri; İlâhinâme, Mârifetnâme, Mecmûatü’l-İrfâniyye, Mecmûatü’l-İnsâniyye, Mecmûatü’l-Meânî adlı eserleridir.[3]

Biz bu tebliğimizde İbrahim Hakkı’nın sadece hadisçiliği üzerinde duracak, Marifetnâme adlı eserinde zikrettiği hadislerin genel bir değerlendirmesini yapmaya çalışacağız. Ancak öncelikle bu eser hakkında kısa ve genel bir değerlendirme yapmakta yarar var.

Mârifetnâme:

İbrahim Hakkı’nın bir mukaddime, üç fen/bölüm ve bir hâtimeden oluşan Mârifetnâme adlı eseri, dinî ve dinî olmayan ilimleri ihtiva eden ansiklopedik bir eserdir. Ahlâk, tasavvuf, âdâb-ı muaşeret ve buna benzer dinî ve ahlâkî konuların yanı sıra; yaradılış, tıp, anatomi, matematik ve astronomi gibi pozitif bilimler alanındaki konulardan da bahseder. Osmanlı döneminin en çok okunan eserleri arasında yer alan Marifetnâme’den ‘Türk dilinin ilk ansiklopedisi.’ olarak söz edilir.[4] Eserin pek çok yazma nüshası yanında, birçok baskısı da mevcuttur.[5]

İbrahim Hakkı, kendi ifadesine göre Mârifetnâme’yi dört yüz kitaptan yararlanarak hazırlamıştır. Kaynakları arasında Curcânî’nin Ta’rifât’ı, Gazzâlî’nin İhyâ’sı, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin eserleri, İbn Sînâ’nın el-Kanûn fi’t-Tıb’ı, Suyût’î’nin el-Hey’etü’s-Seniyye fi’l-Hey’eti’s-Sünniyye’si, Mevlânâ’nın Mesnevî’si, Kâtib Çelebî’nin Cihannümâ’sı, Mehmed Suûdî Efendi’nin Târih-i Hind-i Garbî’si[6], Seyyid Şerif ve İmam Rabbânî’nin[7] eserleri de yer almaktadır.

İrşat Metodu:

İbrahim Hakkı büyük bir mürşittir. Fakat o, irşat faaliyetlerinde farklı bir metot izler. Söz konusu fen ve tecrübî ilimlerden bahsederken onun asıl amacı; yaradılış, tıp, anatomi veya astronomi hakkında okuyucuyu bilgilendirmek değil, yüce Allah’ın kudret ve sanatını idraklere sunarak düşünmeye sevk etmek, imana veya imanın pekiştirilmesine vesile olmaktır. Örneğin anatomi ile ilgili harikulade bilgileri verirken gayesinin yüce Allah’ın eşsiz sanat ve kudretini kendi vücudunda görüp nefsini tanıma yoluyla Allah’ı bilme mutluluğuna erişmek ve böylece manevî mutluluğu kendi gönlünde bulabilmek olduğunu söyler.[8]

İbrahim Hakkı bu tür bilgi ve açıklamaları verirken, konu ile ilgili yüce Allah’ın azametini dile getiren âyet ve hadisler varsa, onlara da yer verir. Ancak dinî emir ve konulardan olmayan bu gibi meseleler hakkında cahil halkın sorduğu sorulara akıllarının kavrayabileceği cevaplar verilip daha derinlere gidilmediğini belirtir. Çünkü peygamberlerin vazifesi, halka doğru yolu göstermek, dinî emirleri bildirip amelleri öğretmektir. Yoksa eşyanın hakikatini bildirmek değildir.[9] Bu tür anlatımları ibretle düşünen kimseler ancak, yüce Allah’ın yaratmasındaki akıl almaz incelikleri görür.[10] Bu sanatlar üzerinde düşünme sayesinde yüce Allah’ın sonsuz hikmetleri bilinir; sonuçta kudretinden alınan sayısız ibretlerle yüce azametine huşû ile boyun eğilir.[11] Bu sebeple İbrahim Hakkı, her olağanüstü konunun sonunda yüce Allah’ın kudretine atıfta bulunur.[12]

İlme Bakışı:

İbrahim Hakkı bütün ilimleri Allah’ı, O’nun kudret ve azametini bilmeye yardımcı olan bir vasıta olarak görür. Ona göre, bazı ilimler hayatın idamesi için vazgeçilmez olsa da, îfâ edecekleri en büyük fonksiyon, Allah’ı bilmeye vasıta olmaktır. Hatta İmam Şâfiî’ye isnatla ‘beden ilminin, din ilminden önce geldiğini’ ifade eder. Ayrıca, anatomi ilminin önemini belirtirken; bu ilmin doktorların sermayesi, yakîn ehlinin de din ve dünya işleri ile Allah’ı bilme vasıtası olduğunu, doktorların bu ilmi sırf meslekleri yönünden öğrendiklerini, hâlbuki beden bilgisinden Allah’ı bilmeye, O’nun kudret ve azametini öğrenmeye çalışanlar, Allah’ı bilmeye nail olduklarını söyler.[13] Bu ilimler sayesinde kişiler Allah’ın kudretini ve kendi acizliklerini fark eder; ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn bilgisine ulaşır; Allah’ın lütuf ve ihsanını anlar.[14]

İbrahim Hakkı, amacını, “Bilin ki bu anlattıklarımız dînin emir ve bilgileridir. Bu bilgilere inanmak ve güvenmek önemlidir, lüzumludur, şarttır. Çünkü hepsi de Kur’ân-ı Kerîm ve hadis-i şeriflere dayanır. Bunları aklın delilleriyle kıyaslamak ve üzerlerine mantıkî fikirler yürütmek câiz değildir. Çünkü insan aklı, bunları idrakten acizdir. Ancak bizim en büyük dileğimiz Cenab-ı Hakk’a kavuşmak, O’nun kudret ve azameti üzerinde düşünmek, bize yol gösteren Kur’an ve hadise bağlanmak ve bu yoldan yürüyüp her iki dünyada da mutluluğa ermektir.”[15] sözleriyle dile getirir.

Bilgi Kaynakları:

İbrahim Hakkı, konuları açıklarken üç çeşit kaynak kullanır: Âyet, hadis ve tecrübî ilimlerde mütehassıs olanların eserleri.

Dinî konularda ağırlığı âyet ve hadislere verir. Bununla beraber her şeyi âyet ve hadislerle izah etme çabasında değildir. Örneğin, arzın yapısını ve tabakalarını ilmi yöntemlere göre anlatırken, İbn Abbas’tan nakledilen öküz ve balık kıssasının sahih olduğu tespit edildiği takdirde, bunun öküz burcu ve balık burcu olarak yorumlanması gerektiğini belirttikten sonra Hz. Peygamber’in “Siz dünya işlerini benden daha iyi bilirsiniz.”[16] hadisini hatırlatarak din işlerinden olmayan şeyleri din alimlerinden sorulmaması gerektiğini söyler. Onun bu şekilde, dinî ilimlerle pozitif ilimlerin metotlarının ayrı olduğuna dikkat çekmesi oldukça önemlidir.[17] Onun için pozitif bilimlerle ilgili konularda “hikmet ehli” “matematikçi” “astronomlar ve kozmografya bilginleri” “astrolog” ve “anatomi âlimleri”nin görüş, bulgu ve tecrübelerine yer verir. Tıpla ilgili bilgilerde daha çok İbn-i Sinâ’nın Şifâ adlı eserinden yararlanır.[18] Fahruddîn Râzî ve Mes’udî’den iktibaslarda bulunur. Kendi tecrübelerine de yer vererek yaptığı gözlemleri kaydeder.[19]

Üslubu:

İbrahim Hakkı’nın anlatım üslubu birçok yerde mübalağalı ve gaybla ilgili verdiği bilgilerin çoğu tasavvurî/kurgusaldır. Örneğin, Cenneti tasvir edip nimetlerinden bahsederken âyet ve hadislerin muhtevalarından yararlanır; fakat, âyet ve hadislerden aldığı bilgileri tefsirî, bazen de mübalağalı ve tasavvurî/kurgusal bir üslupla verir. Bu kabil aktardığı bilgiler oldukça fazladır. Cennetteki Kevser nehrinin eni ve oradaki ağaç sayısı hakkında verdiği rakamlar tasavvûrîdir.[20] Kaynaklarda çokluktan kinaye olarak zikredilen yetmiş rakamına, her nimet için yaptığı vurgu da böyledir. Hadis-i kutsi olarak naklettiği bazı bilgiler, âyet ve sahih hadislere tekabül eden doğru bilgiler olmakla beraber, hayalî-kurgusal olan kısımları da vardır. Örneğin dünyanın faniliği ve nimetlerinin geçiciliği olarak verdiği bilgiler doğrudur; bu bilgiler âyet[21] ve hadislerde[22] mevcuttur; fakat aynı hadisin devamında verdiği tasvirî bilgiler tasavvûrîdir.[23] Bu sebeple İbrahim Hakkı’nın âyet ve hadislerle süsleyip dinî motifler çerçevesinde verdiği bazı bilimsel açıklama ve yorumlarıyla bugün tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Onun, bu açıklamaları, kendi döneminde ulaşabildiği verilerden yola çıkarak yaptığını ve bunları kedince Kur’ân âyetleri ve Hz. Peygamber’in hadisleriyle uygun olduğunu düşünerek onlarla birlikte vermekten çekinmediğini; ayrıca, söz konusu verileri, âyet ve hadislerden çıkarmadığını, aksine mevcut verileri âyet ve hadislerle bağdaştırarak vermeye çalıştığını söylemek mümkündür.

İbrahim Hakkı, bazı âyet ve hadisleri özümseyerek kendi üslubuyla verir. Kullandığı birçok cümlenin yargıları âyet ve hadislerden alınmıştır. Bu bilgileri lafzî/literal değil de tefsirî olarak kendi anlatım üslubuyla verdiği için, bu kabil anlatımlarına, “Tefsir ve hadis ehli ittifakla şöyle bildirmişlerdir” diyerek başlar. Bu yüzden onun kullandığı âyet ve hadisleri sadece sarih olarak işaret ettiklerinden ibaret kabul etmek yanlış olur. Her bir cümlenin içerdiği yargıyı bu yaklaşımla gözden geçirmek gerekir. Örneğin yüce Allah’ın Hz. Âdem’i topraktan[24] ve en güzel surette yarattığı[25], ona kendi ruhundan üflediği[26], melekleri ona secde ettirdiği[27], İblis’in ise ona secde etmediği[28] ve Allah’ın onu lanetlediği[29] bilgisini[30] âyetlerden; Hz. Havva’yı sol kaburga kemiğinden yarattığı[31] bilgisini de hadislerden[32] alır. Ancak, bu hadisin hakiki yaratmadan bahsetmediğini, mecâzî bir anlam içerdiğini, Hz. Havva’nın da Hz. Adem’in sol kaburga kemiğinden değil; aynı maddeden/özden yaratıldığını belirtmekte yarar var.[33]

İbrahim Hakkı’nın bu üslubundan dolayı âyet ve hadislerden ne kadar yararlandığını sağlıklı bir şekilde keşfedebilmek için iyi bir Ku’ran ve hadis vukûfiyetine ihtiyaç vardır.

İbrahim Hakkı, Kur’an ve hadislerin yanı sıra, özellikle gaybî konularda hayalî, hurafî, tasavvurî/kurgusal ve isrâilî bilgiler de nakleder. Örneğin Hz. Âdem’in, cennette, bin yıl nimet ve zevk içinde yaşadıktan sonra, eşi Hz. Havva’nın sözünü dinleyerek kendilerine yasaklanan meyveden yiyip cennetten çıkarılmaları, yaşadıkları yerlerin adları ve yaşadıkları sürenin miktarı, buluştuktan sonra yaşadıkları yerlerin ad ve yaşam süreleri, Kâbil ve Hâbil’in doğduğu yerler[34] tasavvurîdır; bir kısmı da isrâiliyata dayanır. Bu tür bilgilerin, özelikle yaratılışla ilgili ayrıntıların birçoğu, bazı tefsir ve hadis kaynaklarında yer almış olmakla beraber, bu kabil rivâyetlere dayalı naklettiği bilgilerin güvenilirlik ve müsellemliğine dikkat etmek gerekir.

‘Tefsir ve hadis âlimlerinin ittifakla bildirdiğine göre’[35] deyip verdiği kıyamet alâmetlerinin bir kısmının dayandığı rivâyetler tartışmalı, bazıları da asılsızdır. Örneğin, kıyamet alametlerini gizli ve açık olmak üzere iki kısma ayırır. İnsanda izzeti nefis, saygı, sevgi, şefkat ve merhamet, hayâ ve edep, cömertlik, sözünde durma, vefalı olma, doğruluk, koruyuculuk, dostluk, din ve takva, şeriata bağlılık gibi erdemli hususların kalmaması; şehirlerde câmilerin çok, fakat cemaatlerinin az olması, her tarafta binaların yükselmesi, ince elbiselerin giyilmesi, kadın ve gençlerin fazla süslenmesi; kadınların erkeklere, erkeklerin de kadınlara giyim, kuşam ve diğer hususlarda benzemesi; erkekler kadınların, kadınlar da erkeklerin işlerini yapması; hayır ve bereketin azalması, doğumların kısılması, ahkâmın satılması, kötü insanların beğenilip övülmesi, faziletli ve iyi insanların hakarete uğrayıp küçük görülmesi, meşru olmayan doğumların çoğalması; fısk u fücur ve sefahatin artması, mezarların süslenmesi gibi hususları gizli alametler; Deccal’in çıkışı, ay tutulmalarının artması, üç yıl devam eden bir kıtlığın olması, yoğun bir dumanın ortalığı kaplaması, Hz. İsâ’nın Şam’daki beyaz minareye inip Deccal’i öldürmesi ve İslam şeriatını yayması, Hz. Peygamber’in soyundan mehdinin çıkması, kırk yıl adaletle hüküm sürüp Hz. İsâ ile buluşması, dabbetü’l-arzın vücuda gelmesi, ye’cüc ve me’cücün İskender Seddi’ni aşıp yeryüzünü kaplaması, Hz. İsâ’nın Mekke’ye gidip orada vefat etmesi, Allah’ın evi Kâbe’nin yıkılması, sonra güneşin batıdan doğup yine oradan batması gibi hususları da açık alametler olarak ifade etmektedir.[36]

Hadis kaynaklarında; ilmin kalkması, cehaletin kökleşmesi, içkinin içilmesi ve zinanın alenileşmesi,[37] kadınların çoğalıp erkeklerin azalması,[38] çobanların bina yapımında yarışması,[39] namaz kıldıracak imamların bulunmaması,[40] insanların mescitlerin yapımı konusunda yarışması,[41] malın ve ticaretin çoğalıp yaygınlaşması,[42] selâmın sadece tanıdıklara verilmesi,[43] şerlilerin yüceltilip iyilerin alçaltılması,[44] erkek ve kadının birlikte ticaret yapması,[45] içinde iki rekât dahi namaz kılmadıkları halde yaptırdıkları mescidin büyüklüğü ve genişliği ile övünmeleri,[46] kötülük ve fuhşun çoğalması, hainlere güvenilmesi, güvenilir insanlara ihanet edilmesi, giyinik oldukları halde kadınların adeta çıplak gibi şeffaf giyinmeleri,[47] sılâ-ı rahmin kesilmesi,[48] şahsiyetsizlerin galip gelmesi,[49] câmiye uğrayıp orada iki rekât namazın dahi kılınmaması,[50] kötü ahlâkın yayılması[51] gibi hususlar zikredilmekte ve birçoğunun İbrahim Hakkı’nın zikrettikleriyle paralellik arz ettiği görülmektedir. Ancak, kaynaklarında, bu rivâyetlerin birçoğunun zayıf olduğu ifade edilmekle beraber, bir kısmının asılsız olduğunda ise şüphe yoktur. Bunları eserlerine alan musanniflerin bazıları, rivâyetlerin illet ve zayıflıklarını belirtmiş olmasına rağmen, İbrahim Hakkı, rivâyetlerin bu yönüyle hiç ilgilenmemiş, toplumu birtakım olumsuzluklardan sakındırmayı öncelemiştir.

Hadisleri Aktarım Metodu:

İbrahim Hakkı, hadisleri kullanmada bilimsel üsluba riâyet etmez; birçok yerde literal/lafzî aktarıma değil, mana ve mesaja önem verir. Bu yüzden hadislerin bir kısmını genellikle yorumlayarak kendi ifadeleriyle tefsîrî olarak nakleder; hadislere Hazret-i Habîb-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.)  hadîs-i şerifte buyurdu.”, “Rasûlullah buyurdu ki” “hadîs-i şerifte geldi ki”, “hadis-i kutsi” ifadeleriyle işaret eder. Peş peşe naklettiği hadislerin arasını “yine buyurdu” ifadesiyle ayırır. Mesajı önemsediği için, birden çok hadisi harmanlayarak kendi ifadeleriyle naklettiği olur.[52] Hiçbir hadis kaynağının adını vermediği gibi, musannif adı da zikretmez. Bu yüzden hadis olarak zikrettiği ifadelerin birçoğunun kaynağı belli değildir.

Anlattığı birçok konu ve kullandığı ifadeler, hadislerden özümsenerek alınmıştır; ancak hadis olduğunu belirtmez. Yemek adabından bahsederken, “Huzura gelen yiyecek ve içeceği aşağı görmemeli, beğenmemezlik etmemelidir. İştahı varsa yesin, yoksa yemeyip konuşmasın.”[53] ifadesi buna örnektir.

Bu ifade hadis olarak şöyle geçer: “Rasûlullah (s.a.v.) hiçbir yemeği ayıplamazdı. İştahı olursa yer, hoşuna gitmezse yemezdi.”[54]

“Ey Aziz! Edeb ehli demiştir ki” deyip sıraladığı öğütlerden bir kısmı; ya lafzî veya mânâ olarak hadislerden alınmıştır. Örneğin:

1) Evlenme konusunda dikkat edilmesi gereken hususlardan bahsederken şeref, mal ve güzellik için evlenmemek gerektiğini, bu hususları öne çıkararak evlenmenin mahzurlarını dile getirir.[55] Onun bu yöndeki öğütleri hadiste şöyle yer alır: “Bir kadınla dört sebepten biriyle evlenilir: Malı, soyu, güzelliği ve dini! Aman sen dindar olanı tercih et ki elin bereketlensin/mutlu olasın!”[56]

2) “İnsanlara, kendine râzı olduğun sözü söyle!”[57] şeklindeki öğüdünün temeli, “Sizden biriniz kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe gerçek manada iman etmiş olamaz.”[58] hadisine dayanmaktadır.

3) “Allah katında günah olan şeyde, kullara itaat olunmaz!”[59] şeklindeki öğüdü de, “Allah’a masiyet/günah olan konulanda mahluka/kula itaat yoktur.”[60] hadisinden alınmıştır.

Bazı hadisleri harmanlayarak bir hadismiş gibi nakleder. Örneğin Hz. Peygamber’den merfû’ olarak naklettiği ve komşunun komşu üzerindeki haklarının sekiz olduğunu belirttiği bir hadiste zikrettiği maddeler, değişik hadislerden derlenmiştir.

İbrahim Hakkı’nın naklettiği hadisin ifadeleri şöyledir: “Komşunun komşu üzerindeki hakları sekizdir: 1) Senden bir borç isterse, verirsin.[61] 2) Seni davet ederse davetine gidersin.[62] 3) Senden yardım isterse yardım edersin.[63] 4) Hayırlı işine gözaydına gidersin.[64] 4) Başına bir belâ gelirse (cenazesi olursa) başsağlığına gidersin.[65] 6) Hasta olursa ziyaret edersin.[66] 7) Ölürse cenazesine gidesin.[67] 8) Evden uzağa giderse evini ve çoluk-çocuğunu korursun.[68][69]

Sahih hadislerde beş ve altı olarak ifade edilen bu haklar, bu şekilde tek hadiste yer almamaktadır. Kaynağı bulunamayan “Evden uzağa giderse evini ve çoluk çocuğunu korursun.” şeklindeki son madde de, diğer hadislerden yorum yoluyla elde edilen bir ifade olduğu anlaşılmaktadır.

İbrahim Hakkı’nın bu metodunu iki şekilde yorumlamak mümkündür: 1) Ya İbrahim Hakkı bazı hadisleri olduğu gibi değil, konuyu ilgilendiren kısmı ve mesaj yönüyle ele almış, bilgileri özümseyerek ve ifadeleri kendine mal ederek aktarmış, bu gibi anlatımlarda literal/lafzî nakle pek önem vermemiştir. 2) Ya da konuları yazarken kitaplara çok fazla bağlı kalmamış, sohbet ortamında hocasından şifahî olarak duyup veya kitaplardan okuyup hatırladıklarını nakletmekle yetinmiştir.

Güvenilirlik Açısından Marifetnâme’deki Hadislerin Durumu:

İbrahim Hakkı’nın, naklettiği hadislere bakıldığında güvenilirlik açısından çoğunun sahih olduğunu söylemek mümkündür. Marifetnâme’de Hz. Peygamber’e atfedilip hadis olarak nakledilen rivâyetleri güvenilirlik açısından sahih, zayıf ve mevzu olmak üzere üç kategoride ele almak mümkündür.

Sahih Rivâyetlere Örnekler:

İbrahim Hakkı’nın Marifetnâme’de yer verdiği hadislerin çoğu sahih hadislerden seçilmiştir. Naklettiği sahih hadislerden bir kaçı şöyledir:

1. “Allah Teala sizin suretinize ve güzelliğinize bakmaz, lâkin kalplerinize ve niyetlerinize bakar.”[70]

İbrahim Hakkı’nın biraz yorumlayarak verdiği bu hadis güvenilir hadis kaynaklarında, “Allah sizin sûretlerinize/görünüşlerinize ve mallarınıza bakmaz. Lâkin kalplerinize ve amellerinize bakar.”[71] şeklinde yer alır.

2. “Şefkatli bir anne, çocuğunun terbiyesinde nasıl ise, Rabbü’l-âlemîn kullarına ondan merhametlidir.”[72]

İbrahim Hakkı bu hadisi literal olarak değil, içerdiği mesaj itibariyle kendi ifadeleriyle verir. Bu hadis Buhârî’de şu şekilde yer alır: Hz. Ömer’den nakledildiğine göre, Hz. Peygamber ve ashabı, bir savaş sonunda, esir bir annenin telaş içinde sağa sola koşarak çocuğunu aradığını ve onu bulur bulmaz hemen bağrına basıp emzirmeye başladığını gördüler. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “Ne desiniz, şu kadın çocuğunu ateşe atar mı?” diye sordu. Yanındakiler; “Gücü yeterse atmaz.” dediler. Allah Rasûlü, “İşte yüce Allah kullarına bu kadından daha merhametlidir.” buyurdu.[73]

3. “Ya hayırlı konuş, ya da sus!”[74]

İbrahim Hakkı bu hadisi ihtisar ederek sadece sosyal hayatla ilgili olan mesaj kısmını alır. Hadis, Buhârî ve Müslim’de şöyle geçer: “Allah’a ve âhiret gününe inanan bir kimse ya hayır söylesin yahut sussun!”[75]

Bu hadisin diğer bir versiyonu şöyledir: “Allah’a ve âhiret gününe inanan bir kimse, bir iş gördüğünde ya hayır söylesin yahut sussun!”[76] şeklindedir.

4. “İnsanın selameti, dilini korumasındadır.”[77]

İbrahim Hakkı bu hadisi de yorumlayarak kendi ifadeleriyle verir. Hadis kaynaklarda şöyle geçer: “Kim kendini iki şeyin şerrinden korursa cennete girer: Dil ve şehvet.”[78]

Hadisin bir diğer versiyon şöyledir: “Kim diline ve namusuna sahip çıkmayı bana garanti ederse, ben de ona cenneti garanti ederim.”[79]

5. “İyi söz sadakadır, tebessüm de hasenedir/iyiliktir.”[80]

Bu ifade bir hadisin sadece bir pasajını teşkil eder. İbrahim Hakkı, metot olarak bazen hadisin sadece konu ile ilgili olan kısmını nakleder. Nitekim âlimler, hadisleri, manayı bozmayacak şekilde kısaltmada veya müstakil hüküm içeren pasajlarını tek hadismiş gibi nakletmede bir sakınca görmemişlerdir.

Hadisin tamamı Buhârî’de şöyle geçer: “Her bir mafsal için her gün sadaka vermek gerekir: Bir kimsenin birini tutup bineğine bindirmesi veya yükünü bindirmesine yardımcı olması sadakadır. Güzel söz sadakadır. Namaza giderken attığı her adım sadakadır. Birine yol göstermesi sadakadır.”[81]

Buhârî, hadisin bir diğer versiyonunu şöyle nakleder: “Her insanın her bir mafsal için her gün sadaka vermesi gerekir: İki kişi arasında adalet etmek sadakadır. Birine bineğine binmede veya eşyasını bindirmede yardımcı olmak sadakadır. Güzel söz sadakadır. Namaza giderken attığı her adım sadakadır. Yoldan geçenlere eziyet veren her bir şeyi kaldırıp atmak sadakadır.”[82]

6. “Dünyada öyle ol ki, kendini bir garip bil, yahut yolcu kabul et, yahut ölülerden say, ancak böyle hazırlıklı olursun.”[83]

İbrahim Hakkı’nın biraz yorumlayarak naklettiği bu hadis, Buhârî’nin Sahîh’inde, “Dünyada ya yabancı gibi ol, ya da yolcu gibi ol!”[84] şeklinde yer alır.

Buna benzer bir rivâyet de, “…Ben dünyada bir ağacın altında gölgelenip istirahat eden ve sonra orayı terk edip giden bir yolcu gibiyim…”[85] şeklindedir.[86]

7. “Dünya hakikatte tatlı ve güzel kokulu bir çiçektir. Allah Tealâ’nın onu size vermesi, denemek ve imtihan içindir…”[87]

Bu ifade güvenilir hadis kaynaklarında, “Dünya tatlı ve yeşildir/çekicidir. Allah sizi bu dünyaya nasıl amel edeceğinize bakmak için yerleştirmiştir. Öyleyse dünyadan sakınınız…”[88] şeklinde geçmektedir.

Müslim (ö.261/875), Tirmizî (ö.279/892), Nesâî (ö.303/915), İbn Mâce (ö.273/886) ve daha başkalarının merfû olarak rivâyet ettikleri bu hadis, Tirmizî’nin değerlendirmesine göre hasen-sahihtir. Kur’an-ı Kerîm’de de, “Hanginizin daha güzel iş ortaya koyacağını denemek için ölümü ve hayatı yaratan O’dur.”[89] buyurulmaktadır.

8. “Yalnız iki kişiye gıpta olunur: Biri Allah Tealâ’nın mal verip, bu maldan gece gündüz veren kimse; diğeri de, Allah Tealâ’nın, kendisine Kur’ân verip gece gündüz onunla amel eden kimse.”[90]

Bu rivâyet sahih hadis kaynaklarında şöyle geçer: “Sadece iki kişiye gıpta edilir: Biri, Allah’ın kendisine mal verip de onu Allah yolunda harcayan kimseye; diğeri de, Allah’ın kendisine hikmet verip de onunla hüküm veren ve onu başkasına öğreten kimseye.”[91]

Bunun bir diğer versiyonu şöyledir: “Ancak iki kişiye gıpta edilir: Biri, Allah’ın kendisine Kur’an nasip edip de onu gece ve gündüz okuyan kimseye; diğeri de, Allah’ın kendisine mal verip de onu gece ve gündüz (hak yolda) infak eden kimseye.”[92]

Zayıf Rivâyetlere Örnekler:

İbrahim Hakkı, Marifetnâme’de naklettiği hadisleri birinci el hadis kaynaklarından ziyade, ikinci el veya daha sonraki kaynaklardan; ya da Gazzâlî’nin İhyâ’sı gibi mev’iza ve ahlâk türü eserlerden seçmiştir. Dolayısıyla, özellikle terğîb ve terhîp, züht, ahlâk ve âdâb-ı muaşeret konularında naklettiği hadisler arasında zayıf olanlar da vardır. Birkaç örnek şöyledir:

1. “Müminin kalbine iman nuru gelince, kalbi genişler.” Bu açılma ve genişlemenin bir alâmeti var mıdır? dediklerinde; “Evet, dünyadan kaçınıp âhirete yönelmek ve ölüm gelmeden önce onun tedariki yoluna gitmektir.”[93]

Tarîhu Dımaşk ve Tabakâtü’l-muhaddisîn’de bu ifade şöyle geçer: Peygamber (s.a.v.) “(İman) Nur(u) kalbe girdiği zaman sahibi ferahlar ve sevinir.” buyurdu. Yanındakiler; “Bunun bilineceği bir işaret var mıdır?” diye sordular. O da (s.a.v.); “Âhirete yönelmek, dünyadan uzak durmak ve ölmeden önce ölüme hazırlanmaktır…” buyurdu.[94]

Albanî bu hadisin zayıf olduğunu belirtir.[95]

2. “İnsanların akıllısı, ölümü çok düşünen ve ona hazırlık ile iki dünyanın şerefini alıp gidendir.[96]

Tirmizî bu hadisi, “Akıllı insan nefsini hesaba çeken ve ölüm sonrası için çalışandır…”[97] şeklinde nakleder.

Tirmizî’nin hasen olarak değerlendirdiği bu hadisin, Albânî zayıf olduğunu belirtir.[98] Hâkim, Buhârî’nin şartına uygun olarak sahih olduğunu söylemekte, fakat Zehebî bu değerlendirmeye katılmamaktadır.[99]

3. “Her mümine muhakkak ölüm hayırlıdır. Zira, Fakat Rablerine karşı gelmekten sakınanlar için, Allah tarafından bir ikram olarak, altlarından ırmaklar akan, ebedî olarak kalacakları cennetler vardır. İyi kişiler için Allah katındaki (nimetler) daha hayırlıdır.[100] kelâmı doğrudur.”[101]

Hâkim bu hadisi şöyle nakleder: İbn Abbas (r.a.); “İster, amelce iyi, muttaki, isterse amelce kötü, fâcir kişi olsun, ölüm herkes hakkında hayırlıdır. Eğer mümin ise Allah onun hakkında şöyle buyurur: “Fakat Rablerinden sakınanlara, Allah katından ziyafetler bulunan, içlerinden ırmaklar akan temelli kalacakları cennetler vardır. Allah katındaki şeyler, iyi olanlar için daha hayırlıdır.”[102] Eğer fâcir ise Allah onun hakkında da şöyle buyurur: “İnkâr edenler, kendilerine vermiş olduğumuz mühletin sakın kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Biz onlara ancak günahları çoğalsın diye mühlet veriyoruz. Alçaltıcı azap onlaradır.”[103]

Hâkim bunun Buhârî ve Müslim’in şartlarına göre sahih olduğunu söyler. Zehebî de bu değerlendirmeye katılır. İbrahim Hakkı bunu farklı lafızlarla merfû olarak naklederken Hâkim mevkûf olarak nakleder.[104]

4. “Dünyayı terk et ki, Allah Tealâ seni sevsin. Halkın elinde olan malına tama’ etme ki, insanlar seni sevsin.”[105]

Bu hadisi İbn Mâce şöyle nakleder:  “Dünyadan yüz çevir ki, Allah seni sevsin. İnsanların elindekinden yüz çevir ki, insanlar seni sevsin!”[106]

Bu rivayet, Kütüb-i sitte kaynakları içerisinde sadece İbn Mâce’nin Sünen’inde yer alır. Bûsîrî’nin (ö.840/1436) belirttiğine göre senedinde yer alan Hâlid b. ‘Amr zayıf bir râvi olup yalancılıkla itham edilmiştir.[107] ‘Ukaylî (ö.323/934) bu rivayetin aslının bulunmadığını,[108] Nevevî (ö.676/1277) ise hasen olduğunu, İbn Mâce ve daha başkalarının da bunu hasen isnatlarla rivayet ettiklerini belirtir.[109] Hâkim isnadının sahih olduğunu,[110] ancak, Sehâvî, senedinde yer alan Hâlid b. ‘Amr el-Kureşî’den dolayı bu değerlendirmeye katılmadığını,[111] Zehebî (ö.748/1347) de söz konusu kişinin uydurmacı olduğunu belirtir.[112] Başka tariklerden gelen rivâyeti de merfû-mürsel veya merfû-munkatı olduğu için[113] rivayetin en azından senet açısından zayıf olduğu açıktır. Bununla beraber ‘Dünyadan yüz çevirmek’, ‘aşırı dünyevileşmemek’ olarak yorumlandığında mânâ olarak bir gerçeklik ifade ettiğini belirtmeye bir mâni yoktur.

5. “Ümmetim bozulduğu zaman sünnetime yapışıp onunla amel edene yüz şehit sevabı vardır.”[114]

Tebrîzî bu rivâyeti naklettikten sonra zayıf olduğunu ifade etmektedir.[115] Albânî de büsbütün zayıf olduğunu belirtir.[116]

Hadis Olarak Nakledip De Hz. Peygamber’e Ait Olmadığı İfade Edilen Rivâyetlere Örnekler:

Mevzûât kitaplarına baktığımızda, İbrahim Hakkı’nın, Marifetnâme’de, hadis diye naklettiği rivayetlerin bir kısmının, hakkında ciddi tenkitlerin bulunduğunu ve merfû’ hadis olarak asıllarının bulunmadığına dâir beyanların yer aldığını görürüz. Bu tür rivayetlerden birkaç örnek şöyledir:

1. “Mûtû kable en temûtû: Ölmeden önce ölünüz!”[117]

İbn Hacer (ö.852/1448), bu rivâyetin sabit olmadığını, Ali el-Kârî (ö.1014/1605) de sûfiyyenin sözlerinden olduğunu söyler. Aclûnî (ö.1162/1749), mânâsının ‘zorunlu gerçek ölüm gelmeden önce, şehvetleri terk etmek suretiyle ihtiyarî olarak ölünüz’ demek olduğunu belirtir.[118]

2. “Dünya sevgisi, her günah ve hatanın başıdır.”[119]

Kaynaklarda, “Dünya sevgisi bütün hataların başıdır.” şeklinde geçen bu rivâyeti Münzirî (ö.656/1258), Huzeyfe’den (ö.36/656) merfû olarak naklederken[120], Ebû Nu’aym (ö.430/1038)[121] ve Beyhakî (ö.458/1065), Hz. İsâ’nın;[122] İbn Yûnus (ö.347/958), Tarîhu Mısr’da;[123] İbn Asâkir (ö.571/1175), Târîhu Dımaşk’ta,[124] Sa’d b. Mes’ûd et-Tecîbî’nin sözü olarak nakleder. İbn Ebî’d-Dünyâ (ö.281/894) da bir yerde Mâlik b. Dînâr’ın (ö.127-30/744-47) sözü,[125] bir yerde de Hasan el-Basrî’nin (ö.110/728) mürseli[126] olarak nakleder.

İbn Teymiye (ö.728/1328), bu sözün kesin olarak Cundeb el-Becelî’nin (r.a.) sözü olduğunu, dolayısıyla peygambere isnadının asılsızlığında şüphe olmadığını belirtir.[127] Hasan b. Muhammed es-Sağânî (ö.650/1252) de aynı görüştedir.[128]

Dârekutnî (ö.385/995), Merâsil’inde bu rivâyetin zayıf olduğunu belirtir.[129] İbnü’l-Ğars[130] ve Suyûtî (ö.911/1505)[131] de zayıf, Albânî ise mevzû olduğunu belirtir.[132] Fakat İbn Hacer (ö.852/1448), bu rivâyete uydurma diyenleri tenkit eder.[133]

Deylemî (ö.509/1115), bu rivâyeti, Ebû Hureyre’den (r.a.), “Ümmetime isabet eden âfetlerin en büyüğü, dünya ve para sevgisidir. Allah yolunda harcadığından başka biriktirdiği paranın hayrı yoktur.” şeklinde merfû olarak rivâyet eder.[134]

Ahmed b. Hanbel (ö.241/855), Kitâbu’z-Zühd’de, Süfyân (ö.161/778) kanalıyla “İsâ b. Meryem’in, ‘Dünya sevgisi bütün hataların başıdır. Malda birçok hastalıklar vardır.’ dediğini, ‘Malın hastalığı nedir?’ diye sorduklarında; ‘Sahibi övünmekten ve kibirden kurtulamaz.’ şeklinde cevap verdiğini, ‘Eğer bunlardan kurtulursa?’ diye sorduklarında da; bu kez: ‘Mal ile uğraşmak Allah’ı zikretmekten alı kor.’ karşılığını verdiğini nakleder.[135]

Bütün bunlar, rivâyetin hadis olmadığını, israiliyât kaynaklı bir algılama olduğu yönündeki verilerin daha güçlü olduğunu göstermektedir.

3. “Dünya bir saattir. Onu taatle geçirmek gerekir.”[136]

Keşfu’l-hafâ’da, “Dünya kısa bir süredir, onu da ibadetle geçir.” şeklinde yer alan bu rivayet hakkında, Ali el-Kârî (ö.1014/1605), lafzının merfû olarak aslının olmadığını;[137] fakat, “O hâlde (Rasûlum), peygamberlerden azim sahibi olanların sabrettiği gibi sen de sabret. Onlar hakkında acele etme; onlar vâdedildikleri azabı gördükleri gün, sanki dünyada sadece gündüzün bir saati kadar kaldıklarını sanırlar.”[138] âyetine dayanarak mânâsının doğru olduğunu söylemektedir.[139]

4. “Eğer sen olmasaydın cihanı yaratmazdım.”[140]

Hadîs-i kudsî olarak nakledilen bu ifadenin, Şevkânî’nin belirttiğine göre, Sağanî bunun mevzû’ olduğunu söylemektedir.[141]

5. “Ben gizli bir hazine idim. Tanınmayı sevdim. Beni tanımaları için mahlûkatı yarattım.”[142]

Hadîs-i kudsî olarak nakledilen bu ifade, Keşfu’l-hafâ’da, “Bilinmeyen bir hazine idim, bilinmek istedim. Bu yüzden mahlûkatı yarattım. Kendimi onlara tanıttım, onlar da beni tanıdı.” şeklinde geçer.[143]

İbn Teymiyye, bunun peygamberin sözü olmadığını, sahih ya da zayıf herhangi bir senedinin bilinmediğini söyler. Zerkeşî, İbn Hacer ve Suyûtî de aynı görüştedir. Ancak Ali el-Kârî mânâsının sahih olduğunu, “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”[144] ayetinden alındığını söyler.[145]

Şiirt Kültürüne Katkısı:

İbrahim Hakkı’nın, yaşadığı dönemde, bizatihi yaptığı irşat faaliyetleriyle halkı aydınlatmasının yanı sıra, okuttuğu talebe ve kaleme aldığı eserlerle de, sadece Siirt halkının değil, bütün ülke halkının kültürel gelişimine olumlu manada katkı sağladığı muhakkaktır.

Buna, ayrıca, yapılan sempozyum ve anma törenleriyle aktarılan fikir ve düşüncelerinin takdiminin yanı sıra, türbesine yapılan turistik ziyaretlerin sağladığı kültürel etkileşimi de ilâve etmek gerekir.

Sonuç ve Öneriler:

Sonuç olarak İbrahim Hakkı’nın Marifetnâme’sinin ansiklopedik bir eser olduğunu, dolayısıyla dinî, ahlakî ve sosyal konuların yanı sıra, pozitif ilimlere de yer verdiğini; ancak, bu bilgileri, ilgili oldukları konularda, öncelikli olarak halkı bilgilendirmek için değil, okuyucuyu tefekküre sevk etmek ve imanını güçlendirmek için naklettiğini söylemek mümkündür.

Anlaşıldığına göre dönemin toplumsal manevî hastalığı, iman zayıflığıdır. İbrahim Hakkı, bunun çaresini halkın imanını güçlendirmede görür. Ancak, bunu, sıradan bir irşat faaliyetiyle değil; anatomi, astronomi ve buna benzer kâinattaki ilâhî kudretin harikuladeliklerini, aklın idrakine sunmak suretiyle, farklı bir yöntemle yapmaya çalışır. Dînî ve pozitif ilimlerle ilgili bilgileri iç içe vermesinin sebebi budur. Bir yandan pozitif ilimler yoluyla ortaya çıkan ilâhî kudretin harikuladeliklerini takdim ederek imanı güçlendirmeyi, öte yandan kazanılan bu imânî güçle, verilen dînî ve ahlâkî kuralların kabul edilip özümsenmesini hedeflemektedir. Çünkü İbrahim Hakkı’ya göre bütün ilimlerin temel hedefi, insanoğlunu imana sevk etmektir. Meslek erbabının asıl hedefi, elde ettiği ilimle, mesleğinin gereğini yerine getirmek olsa da; gerçek mânâda ilmin gayesi, yakîn ehlini Allah’a götürmektir.

Eserini oluşturmadaki asıl gayesi, halkı irşat etmek ve imanını güçlendirmek olduğu için, İbrahim Hakkı, doğal olarak âyet ve hadislere de yer verir. Âyet ve hadislerin bir kısmını özümseyerek ve daha çok kendi üslubuyla, bazı hadisleri de birbirine dercederek verir. Bu durumlarda lafzı değil, mesajı önceler. Bilerek veya bilmeyerek, sahih hadislerin yanı sıra zayıf, hatta asılsız rivâyetler de nakleder. Bunu, seçtiği ve yararlandığı kaynaklara bağlamak mümkündür. Çünkü onun amacı, hadisçi gibi hadis nakletmek değil, ele aldığı konularda halkı irşat etmektir. Bu yüzden terğîb ve terhîb konularında ulemanın gösterdiği tesâhül ve töleransı, o da göstermiş, dolayısıyla hadislerin sıhhati ile pek fazla ilgilenmemiş, bir mânâda vebali, ilgili hadisleri eserlerinden aldığı ulemaya atmış görünmektedir.

Hadisleri nakil tarzına, üslubuna, hadislerin muhteva ve güvenilirliğine bakıldığında, İbrahim Hakkı’nın, Marifetnâme’de akademik düzeyde bir hadisçilik sergilemediği görülür. Bu sebeple Marifetnâme’de yer alan hadsileri -hatta âyetleri de- lâfzî bir tahrice tâbi tutmak gerektiğini belirtmekte yarar var.

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde bir yüksek lisans tezinin yapılmakta olduğunu, fakat henüz tamamlanmadığını bilmekteyiz. Ancak bunun, doktora konusu olabilecek kadar ciddi ve kapsamlı bir çalışmayı gerektirdiğini belirtmekte yarar var. Dolayısıyla, İbrahim Hakkı ve Marifetnâme üzerinde değişik açılardan birden çok doktora düzeyinde çalışmanın yapılabileceği, hatta yapılması gerektiği yönündeki kanaatimizi de ifade etmek isteriz.

***

“Siirt’in Yetiştirdiği Ünlü Âlimlerden İbrahim Hakkı Hz.nin Siirt Kültüründeki Yeri ve Marifetnâme Adlı Eserinde Kullandığı Hadislerin Tahlili”: (Bu makale, Siirt Belediyesi ve Şarkiyat Araştırmaları Derneği’nin işbirliğiyle düzenlenen Uluslararası Siirt Sempozyumu’na sunulan tebliğin tam metnidir. Yer: Siirt, Tarih: 19-21 Eylül 2006).

***


*Cumhuriyet Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Hadis Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi. E-mail: cemalagirman@hotmail.comagirman@cumhuriyet.edu.tr

[1] Bursalı Mehmed Tahir, Osmanlı Müellifleri, Matbaa-i âmire, İstanbul, 1333, I, 33-36; Hayrani Altıntaş, Erzurumlu İbrahim Hakkı, İstanbul, 1992, s, 19-38; Mustafa Çağrıcı, “İbrahim Hakkı Erzurûmî”, DİA, İstanbul 2000, XXI, 305-311; M.Emre Karaörs, İbrahim Hakkı/Mârifetnâme, İstanbul, 1992, s, 18-26.

[2] Eserlerinin sayısı hakkında 15, 32, 54 gibi farklı rakamlar verilmiştir.

[3] Busalı Mehmed Tahir, Osmanlı Müellifleri, I, 33-36; Hayrani Altıntaş, Erzurumlu İbrahim Hakkı, s, 19-38; Çağrıcı, “İbrahim Hakkı Erzurûmî”, DİA, XXI, 305-311; M.Emre Karaörs, İbrahim Hakkı/Mârifetnâme, s, 18-26.

[4] Bkz. Mehmet Kazar, “Erzurumlu İbrahim Hakkı Hayatı, Kişiliği ve Eserleri” Atatürk ÜİFD, Sayı: 16, s. 343.

[5] Bulak 1251, 1280; Kazan 1261; İstanbul 1284. Turgut Ulusoy tarafından ihtisar edilmiş (İstanbul.1972-74); M. Süleyman Teymuroğlu (Ankara, Hilal Yayınları, 1964); Durali Yılmaz-Hüsnü Kılıç (İstanbul trs, Çelik Yayınları) ve Faruk Meyan (İstanbul 1980) tarafından sadeleştirilmiştir. Biz tebliğimizi hazırlarken karşılaştırma kolaylığı sağlamak için bu nüshayı esas aldık; zaman zaman eserin Osmanlıca baskısına da müracaat ettik. (Matbaa-i Ahmed Kamil, İstanbul 1330) Faruk Meyan’ın hazırladığı sadeleştirmede bazı tasarruflarda bulunulmuş, bir kısım çizelge ve tablolar çıkarılmış, yer yer bazı ilâve bilgiler de eklenmiştir.

[6] Hayrani Altıntaş, Erzurumlu İbrahim Hakkı, İstanbul, 1992, s, 51-52; Bekir Topaloğlu, Mârifetnâme”, DİA, XXVIII, 57-59.

[7] Mârifetnâme, s, 51-52.

[8] Marifetnâme, s. 187.

[9] Marifetnâme, s. 195.

[10] Marifetnâme, s. 298.

[11] Marifetnâme, s. 299.

[12] Msl. Bk. Marifetnâme, s. 302, 304, 305, 308, 309.

[13] Marifetnâme, s. 252

[14] Marifetnâme, s. 252, 253.

[15] Marifetnâme, s. 52.

[16] Müslim, Fedâil 141 ( IV, 1836, no. 2363)

[17] Topaloğlu,Mârifetnâme”, DİA, XXVIII, 57-59.

[18] Marifetnâme, s. 175, 176.

[19] Marifetnâme, s. 176.

[20] Marifetnâme, s. 34-35.

[21] Âl-i İmrân, 3/13, 185, Nisâ, 4/77. vd.

[22] Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 301, no. 2744; Muhammed b. Hibbân b. Ahmed Ebû Hâtim et-Temîmî el-Bustî, Sahîhu İbn Hibbân bi-Tertîbi İbn Belbân, th., Şu’ayb el-Arnavûd, Beyrût 1414/1993, Muüssesetü’r-risâle, XIV, 265, no. 6352; Muhammed b. Abdillâh Ebû Abdillâh el-Hâkim en-Nîysâbûrî, el-Müstedrek ‘alâ’s-Sahîhayn, th., Mustafâ Abdulkadîr ‘Atâ, Beyrût 1411/1990, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, IV, 344; Taberânî, el-Mu’cemu’l-kebîr, XI, 327, no. 11898; Beyhakî, Şu’abu’l-îmân, II, 166, no. 1449.

[23] Marifetnâme, s. 36-38.

[24] Al-i İmrân 3/59, Kehf, 18/37, Hâc,  22/5,  Rûm, 30/20,  Fâtır, 35/11, Mü’min, 40/67.

[25] Tîn, 95/4.

[26] Hicr, 15/29, Sâd, 38/72.

[27] Hicr, 15/29, Sâd, 38/72.

[28] Bakara, 2/34.

[29] Sâd, 38/76-78.

[30] Marifetnâme, s. 46-48.

[31] Marifetnâme, s. 47-48.

[32] Muhammed b. İsmail el-Buhârî, el-Câmi‘u’s-sahîh, th., Mustafâ Dîbu’l-biğâ, Beyrut 1407/1987, Dâru İbn Kesîr, el-Yemâme, Enbiyâ 1 (III, 1212, no. 3153), Nikâh 80 (V, 1987, no. 4890); Ahmed b. Hanbel, Musnedu’l-İmâm Ahmed b. Hanbel, Kahira trs., Muessesetü Kurtuba, II, 497, no. 10452, V, 8, no. 20105; Abdullah b. Abdirrahmân Ebû Muhammed ed-Dârimî, Sunenu’d-Dârimî, th., Fevâz Ahmed Zümerlî-Hâlid es-Seba’ el-İlmî, Beyrut 1407, Dâru’l-kitâbi’l-arabî, Nikâh 35 (II, 198, no. 2221).

[33] Geniş bilgi için bk. Cemal Ağırman, Kadının Yaratılışı, İstanbul 2001, Rağbet Yayınları.

[34] Marifetnâme, s. 48.

[35] Marifetnâme, s. 49.

[36] Marifetnâme, s. 49.

[37] Buhârî, İlm 21 (I, 43, no. 80), Nikâh 109 (V, 2005, no. 4933).

[38] Buhârî, İlm 21 (I, 43, no. 81), Nikâh 109 (V, 2005, no. 4933).

[39] Buhârî, İmân 36, (I, 27, no. 50).

[40] Süleymân b. el-Eş’as Ebû Dâvûd es-Sicistânî, Sünenü Ebî Dâvûd, th., Muhammed Muhyiddîn Abdulhamîd, byy., trs., Dâru’l-fikr, Salât 60 (I, 214, no. 581), (Albânî’nin hadislerle ilgili verdiği hükümlerle beraber). Albânî bunun zayıf olduğunu söyler.

[41] Ahmed b. Şu’ayb Ebû Abdirrahmân en-Nesâî, el-Müctebâ mine’s-Sünen (Sunenu’n-Nesâî), th., Abdulfettâh Ebû Ğudde, Haleb 1406/1986, Mektebetü’l-Matbûâtü’l-İslâmyye, Mesâcid 2 (II, 32, no. 689).

[42] Nasâî, Sünen, VII, 244, no. 4456.

[43] Muhammed b. İshâk b. Huzeyme, Ebû Bekr es-Sulemî en-Nîsâbûrî, Sahîhu İbn Huzeyme, th., Muhammed Mustafâ el-A’zamî, Beyrût 1390/1970, el-Mektebetü’l-İslâmî, II, 283, no. 1326; Ahmed b. Hanbel, I, 387, no. 3664. I, 405, no. 3848.

[44] Dârimî, Mukaddime 42, (I, 134, no. 476); Ahmed b. el-Hüseyn el-Beyhakî, Şu’abu’l-îmân, th., Muhammed es-Saîd Besyûnî Zağlûl, Beyrût 1410, Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, IV, 306, no. 5199.

[45] Süleymân b. Dâvûd Ebû Dâvûd el-Fârisî el-Basrî et-Tayâlisî, Musnedu Ebî Dâvûd et-Tayâlisî, Beyrût trs., Dârul’-ma’rife, I, 52, no. 393. Ebû Dâvûd, senedinin munkatı’ olduğunu söylüyor.

[46] Süleyman b. Ahmed b. Eyyûb Ebû’l-Kâsim et-Taberânî, el-Mu’cumu’l-kebîr, th., Hamdî b. Abdu’l-Mecîd es-Silefî, Mavsıl 1404/1983, Mektebetü’l-ulûm ve’l-hikem, IX, 296, no. 9488.

[47] Ebû’l-Kâsim Süleyman b. Ahmed et-Taberânî, el-Mu’cemu’l-evsat, th., Târık b. Ivazullah b. Muhammed-Abdu’l-Muhsin b. İbrâhîm el-Hüseynî, Kâhira 1415, Dâru’l-Harameyn, I, 228, no. 748. Bu rivâyeti İbn Cüreyc’ten, Haccâc’dan başkası rivâyet etmemiştir.

[48] Taberânî, Mu’cemu’l-evsat, II, 93, no. 1356.

[49] Taberânî, Mu’cemu’l-evsat, VII, 217, no. 7316. İsnadı gariptir.

[50] Ebû Bekr Abdurrezzâk b. Hemmâm es-San’ânî, Musannef Abdirrezzâk, th., Habîbürrahman el-A’zamî, Beyrut 1403, el-Mektebetü’l-İslâmî,I, 429, no. 1678.

[51] Ebû Bekr Abdullâh b. Muhammed b. Ebî Şeybe el-Kûfî, el-Mûsânnef fî’l-Ehâdîsi ve’l-Âsâr, th., Kemâl Yûsuf el-Hût, Riyâd 1409, VI, 501, no. 37548.

[52] Marifetnâme, s. 46-52.

[53] Marifetnâme, s. 381.

[54] Buhârî, Menâkıb 23, (III, 1306, no. 3370); Ebû Dâvûd, Et’ime 13 (II, 373, no. 3763); Muhammed b. İsâ Ebû İsâ et-Tirmizî, el-Câmiu’s-sahîh (Sünenü’t-Tirmizî), th., Ahmed Muhammed Şâkir ve diğerleri, Beyrut trs., Dâru İhyâi’t-turâsi’l-arabî, Birr 86 (IV, 377, no. 2031).

[55] Marifetnâme, s. 806.

[56] Buhârî, Nikâh 15 (V, 1958, no. 4802).

[57] Marifetnâme, s. 797

[58] Buhârî, İmân 7 (I, 14, no. 13); Müslim İbnü’l Haccâc Ebu’l-Hüseyn el- Kuşeyrî, Sahihu Müslim (el-Câmiü’s sahîh), th., Muhammed Fuâd Abdülbâkî, Beyrut trs., Dâru İhyâi’t-turâsi’l-arabî, İmân 71, 72 (I, 67, no. 45).

[59] Marifetnâme, s. 799.

[60] Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 131, no. 1095, V, 66, no. 20672.

[61] ‘Alâuddîn Ali el-Muttakî el-Hindî, Kenzu’l-ummâl, IX, 23, no. 24892. “Komşu hakları şunlardır: Hastalandığında ziyaret edersin; öldüğünde cenazesine gidersin; borç istediğinde verirsin; bir ihtiyacı olduğunda, ihtiyacını karşılarsın; bir hayır elde ettiğinde, göz aydına gidersin; bir musibete uğradığında teselli edersin; binanı onun binasının daha yükseğine çıkarıp da rüzgarını engellemezsin; ona da bir pay vermen dışında, pişirdiğin yemek kokusuyla onu rahatsız etmezsin.”

[62] Buhârî, Cenâiz 2 (I, 418, no. 1183); Müslim, Selâm 4-6 (IV, 1704, no. 2162). “Müslümanın Müslüman üzerinde hakları beştir: Selam verdiğinde selamını almak, haşlandığında ziyaretine gitmek, öldüğünde cenazesine gitmek,  davetine icabet etmek, aksırdığında ‘yarhamukellâh’ demek.” Müslim’in aynı yerde naklettiği bir tarikte bu haklar altı olarak ifade edilmiştir. Bu rivayette “öğüt istediğinde, öğüt vermek” ziyadesi mevcuttur.

[63] Müslim, Selâm 4-6 (IV, 1704, no. 2162); el-Hindî, Kenzu’l-ummâl, IX, 23, no. 24892.

[64] el-Hindî, Kenzu’l-ummâl, IX, 23, no. 24892.

[65] el-Hindî, Kenzu’l-ummâl, IX, 23, no. 24892.

[66] Buhârî, Cenâiz 2 (I, 418, no. 1183); Müslim, Selâm 4-6 (IV, 1704, no. 2162); el-Hindî, Kenzu’l-ummâl, IX, 23, no. 24892.

[67] Buhârî, Cenâiz 2 (I, 418, no. 1183); Müslim, Selâm 4-6 (IV, 1704, no. 2162); el-Hindî, Kenzu’l-ummâl, IX, 23, no. 24892.

[68] Bunun kaynağı bulunamamıştır.

[69] Marifetnâme, s. 796.

[70] Marifetnâme, s. 446.

[71] Müslim, Birr 32 (IV, 1986, no. 2564); Muhammed b. Yezîd Ebû Abdillâh el- Kazvînî, Sunenu İbn Mâce, th., Muhammed Fuâd Abdulbâkî, Beyrut trs., Dâru’l-fikr, Zühd 9 (II, 1388, no. 4143); Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 284, no. 7814.

[72] Marifetnâme, s. 446.

[73] Buhârî, Edeb 18, (V, 2235, no. 5653). Müslim, Tevbe 22 (IV, 2109, no. 2754)

[74] Marifetnâme, s. 495.

[75] Buhârî, Edeb 31 (V, 2376, no. 6111); Müslim, İmân 74, 77  (I, 68, no. 47, I, 69, no. 48).

[76] Müslim, Rada’ 60 (II, 1090, no. 1468).

[77] Marifetnâme, s. 495.

[78] İmam Mâlik, Muvattâ, III, 483, no. 974 (Muhammed b. El-Hasan rivayeti)

[79] Buhârî, Rikâk 23 (V, 2376, no. 6109).

[80] Marifetnâme, s. 495.

[81] Buhârî, Sulh 11, Cihâd 72 (II, 964, no. 2560, III, 1059, no. 2734).

[82] Buhârî, Cihâd 72 (III, 1090, no. 2827).

[83]Marifetnâme,  s. 424.

[84] Buhârî, Rikâk 3 (V, 2358, no. 6053).

[85] İbn Mâce, Zühd 3 (II, 1376, no. 4109); Tirmizî, Zühd 25 (IV, 588, no. 2377); İbn Hibbân, Muhammed b. Hibbân Ebû Hâtim et-Teymî el-Bustî, Sahîhu İbn Hibbân bi-tertîbi İbn Belbân, th., Şu’ayb el-Arnavûd, Beyrût 1414/1993, XIV, 265; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 301, no. 2744, I. 391, no. 3709, I, 441, no. 4208; el-Hâkim, Muhammed b. Abdillâh Ebû Abdillâh en-Nîysâbûrî, el-Müstedrek alâ’s-Sahîhayn, th., Mustafâ Abdulkadîr ‘Atâ, Beyrût 1411/1990, IV, 344, no. 7858, IV, 345, no. 7859; Beyhakî, Şu’abu’l-îmân, VII, 311, no. 10413.

[86] Tirmizî bu rivâyetin hasen olduğunu söylemektedir.

[87] Marifetnâme, 424.

[88] Müslim, Zikr 99 (IV, 2098, no. 2742).

[89] Mülk, 67/2.

[90] Marifetnâme, s. 429.

[91] Buhârî, İlm 15 (I, 39, no. 73), Zekât 5 (II, 510, no. 1343), Fedâilu’l-Kur’an 20 (IV, 1919, no. 4738), Ahkâm 3 (VI, 2612, no. 6722); Müslim, Salâtu’l-musâfirîn 268 (I, 559, no. 816).

[92] Buhârî, Sahîh, IV, 19191, no. 4737, Sahîh, VI, 2737, no. 7091; Müslim, Salâtu’l-musâfirîn 266-268 (I, 558, 559, no. 815, 816); Tirmizî, Birr 24 (IV, 330, no. 1936).

[93] Marifetnâme, s. 385.

[94] Abdullah b. Muhammed b. Ca’fer b. Hayyân, Ebû Muhammed el-Ensârî, Tabakâtü’l-muhaddisîn bi-İsbahân ve’l-vâridîne aleyhâ, th., Abdulğafûr Abdulhak Hüseyn el-Belûşî, Beyrut 1412/1992, Müessesetü’r-risâle, 2. baskı, I, 453; İbn Asâkir, Ali b. Hüseyn b. Hibetüllâh eş-Şafiî, Tarîhu Medîneti Dımaşk, th., Ömer b. Ğarâme el-Ömrî, Beyrut 1415/1995, XLI, 462.

[95] el-Albânî, Muhammed Nâsıruddîn, es-Silsiletu’d-daîfa ve’l-mevdûa, Riyad trs., Mektebetu’l-Meârif, II, 383, no. 965.

[96] Marifetnâme, s. 385.

[97] Msl. Bk. Tirmizî, Kıyâme 25 (IV, 638, no. 2459).

[98] El- Albânî, es-Silsiletu’d-daîfa, XI, 230, no. 5319; el-Albânî, Muhammed Nâsıruddîn, Daîfu’t-Terğîb ve’t-Terhîb, Riyâd trs., Mektebetu’l-meârif, II, 187, no. 1959.

[99] Hâkim, Müstedrek, I, 125, no. 191.

[100] Al-i İmrân, 3/198.

[101] Marifetnâme, s. 385-386.

[102] Al-i İmrân, 3/198.

[103] Âl-i İmran, 3/178.

[104] Hâkim, Müstedrek, II, 326, no. 3168.

[105] Marifetnâme, s. 425.

[106] İbn Mâce, Zühd 1 (II, 1373, no. 4102); Taberânî, el-Mucemu’l-kebîr, VI, 193, no. 5972; Ebû Nu’aym, Ahmed b. Abdillâh el-Isbahânî, Hilyetu’l-evliyâ ve tabakâtu’l-asfiyâ, Beyrût 1405, II, 509; Sehâvî, Ebû’l-Hayr Muhammed b. Abdurrahmân, el-Mekâsıdu’l-hasene fî-beyâni kesîrin mine’l-ehâdisi’l-müştehira âle’l-elsine, th., Muhammed Osman el-Huşt, Beyrût 1414/1994. s. 74-75, no. 96; Aclûnî, İsmâil b. Muhammed, Keşfu’l-hafâ, th., Ahmed el-Kalâş, Beyrût 1405/1985, I, no. 323.

[107] İbn Mâce, , Zühd 1 (II, 1373, no. 4102). Ayrıca bk. Sehâvî, Mekâsıd, s. 74-75, no. 96.

[108] ‘Ukaylî, Ebû Ca’fer Muhammed b. ‘Amr b. Mûsâ, ed-Du’afâi’l-kebîr, th., Abdulmu’tî Emîn Kal’acî, Beyrût 1404/1984, II, 10, no. 413.

[109] En-Nevevî, Yahyâ b. Şerafuddîn, el-Erbaûn en-Neveviyyetü fî’l-ehâdîsi’n-Nebeviyye, Kâhira, trs. İsâ el-Bâbî el-Halebî Matbaası, s. 53-54, no. 31, (Hâşim b. Muhammed eş-Şerkâvî’nin şerhiyle beraber).

[110] Hâkim, Mustedrek, IV, 348, no. 7873.

[111] Sehâvî, Mekâsıd, s. 74-75, no. 96.

[112] Hâkim, Mustedrek, IV, 348, dn., no. 7873, (Zehebî’nin Telhîs’teki notu).

[113] Bk. Aclûnî, Keşfu’l-hafâ, I, 39-40 no. 139.

[114] Marifetnâme, s. 408.

[115] Et-Tebrîzî, Muhammed b. Abdullah el-Hatîb, Mişkâtu’l-mesâbîh, th., Muhammed Nasîruddîn el-Albânî, Beyrût 1405/1985, I, 38, no. 176.

[116] El-Albânî, Daîfu’t-Terğîb ve’t-Terhîb, I, 8, no. 30.

[117] Marifetnâme, s. 392.

[118] Aclûnî, Keşfu’l-hafâ, II, 1666, no. 2669.

[119] Marifetnâme, s. 424.

[120] El-Münzirî, Abdu’l-azîm b. Abdu’l-kavîy, et-Terğîb ve’t-terhîb mine’l-hadîsi’ş-şerîf, th., İbrâhîm Şemsuddîn, Beyrût 1417, III, 178, no. 3571.

[121] Ebû Nu’aym, Hilyetu’l-evliyâ, IV, 388.

[122] Beyhakî, Şu’abu’l-îmân, VII, 323, no. 10458.

[123] Aclûnî, Keşfu’l-hafâ, I, 412-413, no. 1099; Suyûtî, ed-Dureru’l-muntesira, Beyrût trs., I, 192.

[124] İbn Asakir, Ebû’l-Kâsım Ali b. el-Hasen, Muhtasaru Tarîhi Medîneti Dımaşk, Dımaşk 1984-1988, I, 1291; Tarîhu  Medîneti Dımaşk, Beyrût trs., XX, 402.

[125] İbn Ebî’d-Dünyâ, Zemmu’d-Dünyâ, Beyrût trs., I, 170, no. 416.

[126] İbn Ebî’d-Dünyâ, Zemmu’d-Dünyâ, I, 15, no. 9.

[127] Sehâvî, Makâsıd, s. 218, no. 384.

[128] Hasan b. Muhammed es-Sağânî, el-Mevdûât, Beyrût trs., s. 6.

[129] Sehâvî, Makâsıd, s. 218, no. 384.

[130] Aclûnî, Keşfu’l-hafâ,I, 412, no: 1099.

[131] Es-Suyûtî, Celâluddîn Abdurrahmân b. Ebî Bekr, el-Câmiu’s-sağîr min hadîsi’l-beşîri’n-nezîr, Beyrût ts., Dâru’l-fikr, I, 566, no. 3662, dn. 6.

[132] Albânî, es-Silsiletu’d-daîfa, III, 370, no. 1226.

[133] Suyûtî, ed-Dureru’l-muntasira, I, 192.

[134] Deylemî, Ebû Şucâ’ Şîraveyh b. Şehredâr b. Şîraveyh el-Hemezânî, el-Firdevs bi-me’sûri’l-hitâb, th., es-Saîd b. Besyûnî Zağlûl, Beyrût 1406/1986, I, 171, no. 641.

[135] Ahmed b. Hanbel, Kitâbu’z-zühd, Beyrut trs., s. 92.

[136] Marifetnâme, s. 424.

[137] Ali el-Kârî el-Herevî el-Mekkî, el-Masnû’ fî ma’rifeti’l-hadîsi’l-mevdû’, th., Abdulfettâh Ebû Ğudde, Hâleb trs., Mektebetü’l-matbuâti’l-İslâmiyye, I, 100, no. 134.

[138] Ahkâf, 46/35.

[139] Aclûnî, Keşfu’l-hafâ, I, 500, no. 1331.

[140] Marifetnâme, s. 15, 452.

[141] Şevkânî, Muhammed b. Ali, el-Fevâidu’l-mecmûa fi’l-ehâdîsi’l-mevdû’a, th., Abdurrahmân Yahyâ el-Muallimî, Beyrût 1407, I, 326, no. 18.

[142] Marifetnâme, s. 15.

[143] Aclûnî, Keşfu’l-hafâ, II, 1011, no. 2016.

[144] Zâriyâ, 51/56.

[145] Aclûnî, Keşfu’l-hafâ, II, 1011, no. 2016.

***

About these ads
 
3 Yorum

Posted by Aralık 6, 2007 in • Sempozyumlar

 

3 responses to “Siirt’in Yetiştirdiği Ünlü Âlimlerden İbrahim Hakkı Hz.nin Siirt Kültüründeki Yeri ve Marifetnâme Adlı Eserinde Kullandığı Hadislerin Tahlili

  1. Sessiznida

    Ocak 8, 2008 at 7:48 pm

    Allah (c.c) razı olsun.

     
  2. eren

    Mayıs 6, 2008 at 5:34 pm

    çok güzel olmuş bu bilgiyi aldığım çok çok iyi oldu ders içii almam gerekiyordu

     
  3. ASTROLOJİ | BURÇLAR | BURÇ YORUMLARI

    Ekim 22, 2010 at 8:46 pm

    siteniz çok başarılı severek takip etmeyekteyiz başarılarınızın devamını dileriz

     

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: