RSS

Batılılaşmak Yerine Yeniden İhyâya Ne Dersiniz?!.

Prof. Dr. Cemal AĞIRMAN
Cumhuriyet Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi SİVAS
Batılılaşma hâdisesi genel olarak batılı millet ve medeniyetleri taklit etme, onlara benzeme, onlar gibi olma, onlar gibi yaşama hareketi olarak ifade edilebilir. Bu hareket; garplılaşma, Avrupalılaşma, modernleşme, as¬rîleşme, çağdaşlaşma gibi kavramlarla da ifade edilmektedir.
Batı olarak ifade edilen Avrupa ve Amerika’nın teknolojik, siyasî, sosyal ve kültürel sistemi ve dünyayı algılama biçimini almaya dayanan fikir ve uygulamaların tamamı batılılaşma kavramı çerçevesinde mütalaa edilir.
Batılılaşmanın çerçevesi konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Kimileri batının sadece teknoloji ve ilmini almanın yeterli olacağını savunurken kimileri de batı¬nın bir bütün olduğunu, dolayısıyla batıyı bir bütün olarak özümsemek gerektiğini savunmuştur. Bu ikinci gruba giren ve “ka¬yıtsız şartsız batılılaşmak” gerektiğini savunanlar, işi, kan ve beden olarak da batılılaşmak gerektiği noktasına kadar vardırmışlardır. Türkiye’nin en ün¬lü şairlerinden biri olan Abdullah Cev¬det, bu konuda, 1925′de, Türk kanına kan katılması için Avrupa’dan insan getirilmesini teklif edecek kadar ileri gitmiştir.
Prens Sabahaddin gibi batılılaşmayı demokratikleşmek, parlamenter bir sisteme kavuşmak, kapitalistleşmek, laikleşmekle eşdeğer kabul edenler de olmuştur. Batılılaşmanın toplumsal yapıdan bireysel sosyal yapıya ge¬çişle gerçekleşebileceği tezini savunalar da vardır.
Hangi içerik ve boyutta olursa olsun, bir toplum başka bir toplumu taklit etmeye, ona özenmeye, onun gibi olmaya çalışması ya da buna ihtiyaç duyması sorgulanması gereken önemli bir meseledir? Bilindiği gibi benzeme olgusu hep aşağıdan yukarıya doğru cereyan eder ve doğal olarak benzeme teşebbüsü daha üstün olana yapılır. Hedef, yükselmek daha ileriye gitmektir. Bunun istikameti tersine olursa benzemeye çalışanın yükselmesi yerine alçalması söz konusudur. Yüce Allah’ın bize peygambere uymayı, ona itaat etmeyi emrederken önce onun üstün ahlakını, örneklikteki yegâneliğini takdim etmesi bundandır. Muhatabı ikna etmeye ve yükseltme amacına yöneliktir. Bu son derece önemli ve fıtrî bir olgudur. Hayran olunmadan özenti olmaz; üstün olana özenti duymak da fıtratın gereğidir. Ancak fert ve toplumlar acizlik ve komplekse kapılır, kimlik ve benliğini oluşturan değerleri yitirirse benzeme talep ve olgusunun istikameti yukarıdan aşağıyadır.
Hâl böyle olunca bir fert veya toplum başka bir fert veya toplumu taklide, ona benzemeye, onun gibi olmaya kalkarsa bunun iki nedeni vardır. Birincisi kendisine benzemeye çalışılan fert ve toplumun ahlakı, kişiliği, inancı, kültürü, yaşadığı değerler gerçekten üstündür ve bu tür bir benzeme gayreti takdire şayandır; benzemeye çalışan fert ve toplumlar her yönüyle yükselir. İkincisi ise benzemeye çalışılan fert ve toplumun değerleri gerçekte üstün değildir; ona duyulan hayranlık aşağılık kompleksine dayalı boş bir özentiden ibarettir. Bu da o kişi ve toplumu geriye götürür.
Genel olarak doğunun ve İslam dünyasının özelde de Türkiye’nin batılılaşma hareketi bunun neresindedir? Ya da Türkiye’yi batılılaşmaya iten ya da mecbur eden sebepler nelerdir?.. sorusunun cevabını aramak gerekiyor.
Bilim ve teknolojide İslam Dünyası ve özelde Türkiye batının gerisinde kalınca, bilim ve teknolojinin doğal üstünlüğü karşısında savaşlarda da mağlup olunca teknolojik transfer anlamında bir batılılaşma doğaldı ve bizzat kendisi üretemeyince de taklide veya transfere mahkûm oldu. Ancak, mahkûmiyet hangi alanda olursa olsun, üstünlüğün buyurgan bir tabiatı vardır. Bu da zamanla siyasi ve kültürel özentiye sebep olmuştur. Geri kalmışlığın faturası dinî, siyasî ve kültürel değerlere çıkarılınca doğal olarak ortaya çıkan aşağılık kompleksi dinî ve ahlakî değerlerin de tecridine yol açmıştır.
Burada İslam medeniyeti Batı medeniyetinden daha mı gerideydi? Sorusunu sormak gerekiyor. Ontolojik olarak düşünüldüğünde buna verilecek cevap elbette ki ‘hayır’dır. Ve bugün gelinen nokta da bunun en büyük ispatıdır. Zira İslam medeniyeti ilahî kaynaktan beslenirken, batı medeniyeti beşerî kaynaktan beslenmektedir. Tabiî kanun gereği hiçbir zaman beşerî bir olgu ilahî bir olguya galip gelemez. Hâl böyle olunca İslam medeniyeti neden geri kaldı ve insanlığa sunduğu değerler neden toplumlara egemen olmayı kaybetti? sorusu akla gelmektedir. Buna verilecek cevap şudur: Değerler tek başına bir anlam ifade etmez. O değerler benimsenir ve yaşanırsa ancak bir anlam ifade eder; ancak o zaman toplumsal yansımaları görülür. İslam dünyası kendi değerlerini yaşam alanı dışına çıkarınca doğal olarak etkinliğini kaybetti ve başkalarına özenir duruma düştü.
Burada şunu da ifade etmek gerekir ki medeniyet sadece teknolojik varlık veya üstünlüğünden ibaret değildir; sosyal yaşam kuralları ile bütünleştiği zaman ancak insana mutluluk verir. Batı tek yönlü yani teknolojik üstünlükle dünyaya egemen olup insanlığın ruhî ve yaşantı yönüyle fıtratını doyuracak kurallar sunamayınca, diğer toplumların ve hatta kendi toplumları nezdinde dahi hayranlığını yitirmeye başlamıştır. Artık batılılaşma eskisi kadar hayranlık duyulan bir olgu değildir. Bütün dünya artık batının insanlığa verecek bir şeyinin olmadığını görmüştür. Daha da önemlisi elindeki teknolojik üstünlüğünü insanlığı daha refah hale getirmek için değil de ‘öteki’ni yok etme veya sömürme aracı olarak kullandığını görünce hayranlık yerine nefret duyulmaya başlanmıştır. Bugün hayranlık gibi gözüken olgular biraz da korkuya dayalı hayranlıklardır.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Güneş her zaman doğudan doğmuş ve doğmaya da devam edecektir. Bütün medeniyetlerin ve bilimin kaynağı doğu olmuştur. Doğu medeniyetlerinin kaynağında ilahî değerler yani vahiy vardır, mimarları da peygamberlerdir. Batının övüneceği bir peygamberi hiçbir zaman olmamıştır. Dolayısıyla batı medeniyeti yapay ve beşer kaynaklıdır. İlahî kaynaktan ve peygamberden yoksun batı, doğuyu her zaman kıskanmış, bundan dolayı da tarih boyu onu yok etmeye ve yağmalamaya çalışmıştır. Öz güvenle İslam medeniyetini yeniden ihya etmek zor değildir. Batılılaşmak yerine yeniden öze dönmek sanırım en isabetli çözüm olacaktır. O kudret ve kabiliyet fıtratında ve sahip olduğun değerlerde fazlasıyla mevcuttur.
21. 11. 2011
Prof. Dr. Cemal AĞIRMAN
Cumhuriyet Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi SİVAS
***

 
Leave a comment

Posted by Aralık 21, 2011 in Genel

 

Çocuğun Yaşam Hakkı Çerçevesinde Dinî Ve Ahlakî Açıdan Kürtaj

Çocuğun Yaşam Hakkı Çerçevesinde Dinî Ve Ahlakî Açıdan Kürtaj

Cemal AĞIRMAN*

Özet:

Normal şartlarda kendi haline bırakıldığında aşılanmış bir yumurta insan olmaya aday bir canlıdır. Bu canlının yaşama hakkı vardır. Ana-baba da olsa, onu hiç kimsenin öldürmeye hakkı yoktur. Hayat veren ve yaşatan bizzat Yaratan’ın kendisidir. Hayata son verme hakkı da O’na aittir. Onun için Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de: “Haklı bir sebep olmadıkça, Allah’ın öldürülmesini haram kıldığı canı öldürmeyiniz…” [İsrâ,17/33] buyurmaktadır.

Ne dinî nasslar/metinler ne de herhangi bir ahlakî öğreti, özellikle vahiyden beslenen ahlakî öğretiler, keyfi sebeplerle ceninin öldürülmesine cevaz vermemektedir.

Bazı İslam âlimlerinin 120 güne kadar kürtaj yapılabileceği yönündeki içtihatları doğru değildir. Ancak şunu da ifade etmek gerekir ki, din, hamile olmamak için korunmaya/ön tedbir almaya da cevaz vermektedir.

Bu tebliğde, herhangi bir müdahale ile ceninin yaşamına son verilmesinin bir cinayet olacağı gerçeğinden hareketle dinî ve ahlakî açıdan kürtaj meselesi ele alınmıştır.

Anahtar Kelimeler: Din, Ahlak, Kürtaj, Cenin, Ölüm

***

In the normal conditions, fetus is a living-being that will be a human being when it was left to itself. And this living-being has a right to live. Its mother or its father or anyone else has no right to kill it. Only the Creator himself gives the life and has right to put an end to a life. Because of that Allah says in the Qur’an: “Don’t kill a soul which Allah has forbidden to kill except cause for a just”. [Isra, 17/33]

Neither a religious text nor an ethical doctrine and especially ethical doctrines which are nurtured by revelation do not give a permission to kill to fetus because of arbitrary reasons.

The opinion of some scholars of Islam who are saying that a fetus can be abort until 120 days is wrong. But at the same time it should be noted that Islam gives permission to take precaution to obstruct the pregnancy.

In this article, it has been discussed that without any justification to put an end of a fetus is a crime and what the religious and ethical doctrines say about the issue of abortion.

Key Words: Religion, Ethic, Curettage, Fetus, Death

***

Giriş

Bu tebliğde, ana rahminde aşılanmış/döllenmiş bir yumurtanın bir canlı olduğu, kendi hâline bırakıldığında normal şartlarda bir insan olarak dünyaya geleceği, dolayısıyla herhangi bir müdahale ile yaşamına son verilmesinin bir cinayet olacağı gerçeğinden hareketle dinî ve ahlakî açıdan kürtaj meselesi ele alınmıştır.

Doğru şekli ‘curettage/küretaj’ olup dilimize ‘kürtaj’ olarak geçen ve sözlükte ‘kazımak’ anlamına gelip bu anlamıyla tıbbın birçok alanında kullanılan kürtaj sözcüğü, yaygın kullanımıyla ‘istenmeyen ya da zorunlu durumlarda gebeliğin sonlandırılması’, diğer bir ifade ile ‘hamilelik süreci tamamlanmadan ceninin anne rahminden ayrılması’ anlamına gelmektedir.

Ceninin ana rahminden ayrılması, değişik şekillerde meydana gelebilir. Bunlar, annenin özel bir ilaç alması, ağır fiziksel bir harekette bulunması, ağır yük kaldırması, özel bir elektrik yükünün rahme iletilmesi veya doktor tarafından yapılan tıbbî bir operasyon yoluyla olabildiği gibi, dışardan tekme atılması, bir cisimle vurulması gibi şiddetli bir darbe sonucu da olabilir. Bununla beraber, annenin veya dışarıdan herhangi birinin etkisi olmaksızın kendiliğinden de olabilir.

Hayati bir durum söz konusu olmadan bir gebeliğin sonlandırılmasına İslam’ın yaklaşımı olumsuzdur. Bu yaklaşımı biri riskleri, diğeri de insana verilen değer açısından ele almak mümkündür.

 

Riskleri Açısından İslâm’ın Kürtaja Olan Olumsuz Bakışı:

Kürtajın anestezi ve işleme bağlı birtakım risklerinin olduğu bilinmektedir. Gebe bir rahim, gebe olmayan bir rahme göre çok daha yumuşaktır. Bu nedenle işlem esnasında yapılan dikkatsiz ve sert bir hareket rahmin delinmesine neden olabilir. Bu durumda hastada hayati tehlike yaratacak boyutlara varabilecek riskler doğar.

Kürtajın tüm riskleri gebelik haftası büyüdükçe artar. Kürtaj için yasal sınır 10. haftadır. 10 haftadan büyük gebelikleri sonlandırmak illegal olduğu için genelde hastane şartlarında değil, izbe muayenehanelerde uygulanmaktadır. Bu durum zaten artmış olan risklerin daha da katlanmasına sebep olur. Büyük gebelikler sonlandırılırken hayatını kaybeden pek çok genç kadının haberleri medyada sıkça yer aldığı herkesin malumudur.

Din, riskli olan hiçbir şeye keyfi yönelişlerle asla izin vermez. Kur’ân, “…kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın ve işlerinizi iyi yapın. Şüphesiz Allah iyi iş yapanları sever.” [Bakara, 2/195] âyetinde bunu açıkça ifade etmektedir.

Operasyonel riskleri açısından tıbben uygun görülen kürtajlarda ceninin 5-6 haftalık olması uygun görülmektedir. Fakat hayatî tehlike gibi sağlık sorunu olmaksızın, büyük addedilen gebelikleri sonlandırmak bir yana, beş haftalık bir cenini öldürme operasyonuna karar vermek bile tam bir cinayettir.

 

İnsana Verilen Değer Açısından İslâm’ın Kürtaja Olan Olumsuz Bakışı:

İnsan Allah’ın yarattığı en mükemmel varlıktır. Allah, yaratıkları içerisinde en yüksek payeyi de ona vermiş, bütün dünyayı, yeri-göğü emrine ve hizmetine sunmuş, onu kendi adına iş yapan, yeryüzünü imar eden halife yapmıştır[1]. Fizikî ve ruhî yapısıyla akıllara hayranlık uyandıracak bir yapıda yaratmış; akleden, yaptığını sorgulayabilen bir yetenek vermiş, daha da önemlisi onu kendisine muhatap kabul etmiştir.

Bu denli değer verdiği bir varlığa can veren/hayat veren kendisi olduğu gibi o canı alma hakkını da kendisine ayırmış, hiç kimseye başka birini haksız yere öldürme hakkı vermemiştir. Savaşı dahi kendilerini öldürmeye, inançlarını yok edip yurtlarından koparmaya gelenlere karşı meşru kılmıştır.[2]

Şayet insanoğlu bir yanlış yapar ve haksız yere hemcinsini öldürmeye kalkarsa onu en ağır şekilde cezalandıracağını ifade etmektedir. Haksız yere başkasını öldürmekle ilgili birkaç âyetin mealini dikkatlerinize sunmak istiyorum:

“Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymayın…” [İsrâ, 17/33]

 “Bir müminin diğer bir mümini yanlışlık dışında öldürmesi asla câiz değildir…” [Nisâ, 4/92]

“Kim bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde ebedî kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” [Nisâ, 4/93]

“Kim, … (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur…” [Mâide, 5/32]

 

İnsan Hayatı Dokunulmazdır:

 …Allah’ın haram/dokunulmaz kıldığı cana haksız yere kıymayın!..” [En’âm, 6/151], [İsrâ 33] ilâhî buyruğuyla insanın yaşamı koruma altına alınmıştır.

Burada ‘insanı öldürme yasağı’ ifade edilirken ‘nefs’ kelimesinin kullanılması son derece önemli ve dikkat çekicidir. Zira ‘nefs’, ‘can’ demektir ve öldürme yasağında, sadece canlılık esas alınmıştır. Bu ‘can’, dünyaya gelen yetişkin insanı ifade ettiği gibi, insan olmaya aday aşılanmış yumurtayı da ifade eder. Nitekim aşılanmış bir yumurta normal şartlarda kendi haline bırakıldığında, insan olmaya aday ve aşılandığı andan itibaren yaşam hakkına sahip bir canlıdır. Artık o, bu andan itibaren anne ve baba adayına bir emanettir; onlar da bundan böyle üzerlerine düşeni yapmakla sorumludurlar. Her türlü ihmal ve kasıt uhrevî cezayı gerektirdiği gibi duruma göre dünyevî cezayı da gerektirebilir.

Hücre olarak ele alındığında aslında yumurta ve sperm de birer canlıdır, fakat aşılanmadıkları sürece tek başlarına insan olma imkân ve ihtimaline sahip değildirler.

Hiçbir anne veya baba çocuğunu öldürme hakkına sahip değildir. Sahibi olmak, onlara çocuklarını öldürme hakkı vermez. Yüce Allah, “Beyinsizlikleri yüzünden, körü körüne çocuklarını öldürenler… mahvolmuşlardır; onlar sapıtmışlardır, zaten doğru yolda da değillerdi.” [En’âm, 6/140] “Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna, hangi günah sebebiyle öldürüldüğü sorulduğunda… insanoğlu önceden ne hazırladığını görecektir.” [Tekvir, 81/8-9, 14] buyurarak hangi aşamada olursa olsun çocuklarını öldürenleri beyinsizlikle itham etmekte, sapıttıklarını ve işledikleri bu suça karşılık mahvolacaklarını ifade etmektedir.

Buna mukabil Allah Teâlâ, annenin, çocuğunu dünyaya getirmek için çektiği zahmet ve sıkıntılarının mükâfatını dünya ve ahirette fazlasıyla alacağını da belirtmektedir: “Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını emrettik. Çünkü anası onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. ‘(İşte bunun için) önce bana, sonra da ana-babana şükret’ diye emrettik. Dönüş ancak banadır.” [Lokman, 31/14]

“Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine «öf!» bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle!” [İsrâ, 17/23] âyetleri, çekilen zahmetlerin karşılıksız kalmayacağını belirtmektedir.

Çünkü zamanı geldiğinde çocuk, anne ve babanın çektiği zahmetlerin bir nevi karşılığı olarak onlara iyi davranacak, onlara sahip çıkacak, bir evlat olarak üzerine düşeni yapacaktır.

Yukarıdaki âyetlerde emredilen sorumlulukların yerine getirilmesi halinde meydana gelecek güzel dünyevî yansımaların yanı sıra, evladın yaptığı her hayırlı işten anne babaya uhrevî mükâfat verileceği de Hz. Peygamber’in sözlerinde açıkça ifade edilmektedir.[3]

Bununla beraber çocuk sevgisi insanoğlu için erişilmez bir mutluluktur, onun verdiği manevî hazzı başka hiçbir şey verememektedir; dolayısıyla çocuk sevgisi de dünyevî bir mükâfattır.

Bütün bunlar insan olmaya aday bir ceninin yaşam hakkını tanımaya ve korumaya yeterli sebeplerdir.

 

Doğum Kontrolü Câizdir:

Çocuk sayısını sınırlandırmak kişisel bir haktır. Buna dinin yaklaşımı da olumsuz değildir. Ancak bunu yapmak isteyenler, cenini öldürerek değil, aşılanmayı engellemek suretiyle yapabileceklerdir. Diğer bir ifade ile doğum kontrolü aşılanma vuku bulduktan sonra kürtaj yoluyla değil, ancak ve ancak yumurta ile spermin bir araya gelmesini engellemek suretiyle olacaktır. Dolayısıyla gebeliği engelleyici ön tedbirler câizdir. Zira böylesi bir uygulamaya vahyin ve onun tebliğcisi Hz. Peygamber’in izin verdiğini görmekteyiz. Kutlu Elçinin yakın arkadaşları, onun döneminde hamileliği engellemek için azil yaptıkları halde bunu yasaklamadığını haber vermektedirler.

Câbir b. Abdullah (r.a.) “Biz Rasûlullah (s.a.v.) zamanında ve Kur’ân inmekte iken azil yapardık.”[4] demektedir.

Diğer bir nakilde; “Biz Rasûlullah (s.a.v.) zamanında azil yapardık. O, bunu bildiği hâlde bize bunu yasaklamadı.”[5] denilmektedir.

Ancak İslâmiyet azil yoluyla yapılan nüfus planlamasının, insan neslini sonlandıracak, yok edecek şekilde toplumsal bir harekete dönüşmesini de kabul etmemektedir.

 

Yoksulluk Ve Benzeri Hususlar Kürtaja Mazeret Olamaz:

Ana rahmindeki çocuğu yoksulluk, güzelliğin bozulması, yaşlanma, hamilelik sıkıntısı, doğum korkusu, okutamama, iyi bir gelecek hazırlayamama, güzel ahlâk verememe gibi endişelerle öldürmek, haksız yere cana kıymaktır; böyle bir girişimde bulunmak cinayettir. Aynı zamanda anne-babanın evlât hakkını tanımaması demektir.

Kur’ân’ın …Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyiniz; sizin de onların da rızkını veren Biziz!..” [En’âm, 6/151] “Yeryüzünde yaşayan bütün canlıların rızkı ancak Allah’a aittir…” [Hûd, 11/6] âyetleri, fakirliğin, iyi bakamama veya besleyememe korkusunun, çocuk düşürmek için özür olamayacağını belirtmektedir. Çünkü rızkı veren Allah’tır. İnsana düşen o rızkın peşine düşmek, onu arayıp bulmaktır. Aslında çocuk sahibi olmak ekonominin canlanması açısından büyük bir önem taşır. Çünkü çocuk sahibi olmak, kişiyi arayışa, yaratıcılığa, üretkenliğe, üretime, çalışmaya sevk eden muharrik bir güçtür.

Ayrıca çocuk aile huzuru için vazgeçilmez bir unsurdur. O Allah’ın bir nimetidir. Anne ve baba, çocuk sahibi olmakla duyduğu huzuru, mutluluğu başka hiçbir şeyle yakalayamamaktadır. Hayata bir başka sarıldıkları, ona aktardıkları fıtrî sevgi ile birçok zorluğa rahatça göğüs gerdikleri bilinen bir gerçektir. Çocuksuz aileler ise, tam tersi hayata ümitle bakamamaktadırlar. Bütün bu dinamikleri dikkate almadan hamilelik ve doğum sıkıntılarına benzer hususların kürtaja bir gerekçe olarak sunulması, bir algı eksikliğinden kaynaklandığı açıktır. Bu kabil teşebbüsler, insanın değerini ve anneliğin kutsallığını idrak edememekten ileri gelir.

Fıkhî Açıdan Kürtaj:

Bazı âlimler, meşru bir özür varsa, örneğin, annenin veya süt emen diğer çocuğun ölümüne sebep olacak kesin bir durum söz konusu ise, uzuvları teşekkül etmeden çocuk aldırmanın câiz olduğunu söylemişlerdir.[6] Bunun gerekçesi, dünyaya gelmiş bir çocuğun veya sorumlulukları olan yetişkin bir birey konumundaki annenin daha henüz dünyaya gelmemiş bir çocuğa feda edilemeyeceğidir.

Kürtaj, olgusal olarak cenine ruh verildikten önce veya sonra olabilir. Eğer kürtaj cenine ruh verildikten sonra yapılırsa, tüm fakihlerin ittifakıyla kesin olarak haramdır. İster annenin veya babanın etkisiyle veya doktor müdahalesiyle olsun, isterse dışarıdan birisinin saldırısı veya darbesiyle olsun fark etmez. Çünkü bu, din tarafından korunan ve dokunulmaz olarak ilan edilen hayata yani cana yapılmış bir saldırıdır. Dolayısıyla bu bir cinayettir ve diyet ödemeyi gerektirir.[7]

İnsan, anne karnında nutfe [sperma] olarak 40, alaka [embriyo] olarak 40, et parçası olarak da 40 gün kalır. Bundan sonra ruh verilir”[8] hadisini esas alan bazı âlimler, 1 aydan 4 aya (120 gün) kadar, kimileri bir özürden dolayı, kimileri de herhangi bir sebebe bağlı olmaksızın kürtaj yapılabileceğini söylemişlerdir.[9] Bu görüşün sahipleri buradaki ruh verilmeyi canlanma olarak kabul ettikleri için büyük bir yanılgıya düşmüşlerdir. Hâlbuki cenin daha ilk aşılanma anından itibaren canlıdır. Ayrıca ruh verilmesinden öncesi ve sonrası gibi bir ayırımdan hareketle ‘ceninin ruh verilmesi öncesinde öldürülebileceği’ hükmüne varmak da son derece isabetsizdir. Hadisteki ifadelerden böyle bir sonucun çıkmasının imkânı yoktur. Dolayısıyla bu görüşün dînî ve ahlâkî bir dayanağı olmadığı gibi, aklî ve bilimsel bir izahı da yoktur. Nitekim döllenme gerçekleştikten sonra, bir özür olmaksızın kürtaj yapmanın câiz olmadığını söyleyen âlimler de mevcuttur.[10]

Malikîlere göre, döllenme olduktan sonra, kırk günden önce de olsa cenini aldırmak ya da düşürmek câiz değildir.[11] Şâfiîler ve özellikle Gazâlî de aynı görüştedir.[12]

 

Yaşam Hakkının Dokunulmazlığı Açısından Bakıldığında Yasalar Kürtaja İzin Verebilir Mi?

Ülkemizde gebeliğin sonlandırılması amacı ile yapılan kürtajlar yasa ile tanımlanmış ve sınırlandırılmıştır. Buna göre 18 yaşından büyük ve evli olan kadınlar hem kendi hem de eşlerinin rızâsı ile kürtaj olabilirler. Evli olmayan kadınlarda eş rızâsı aranmaz. 18 yaşından küçük kişiler ise ancak veli veya vâsilerinin onayı ile kürtaj olabilirler.

Günümüzde çocuk aldırmayı kimileri “reşit kadınlarımıza tanınmış yasal ve çağdaş bir hak” olarak görürler. Ülkemizde mevcut yasalar 10. haftaya kadar sebepsiz, 10. haftadan sonra tıbbî bir gerekçe ile çocuk aldırmaya izin vermektedir.[13]

İslâm Dîni böyle bir hakkı cana saldırı olarak kabul etmektedir. Anne rahminde aşılandığı andan itibaren insan olmaya aday olan bir canı, keyfi olarak öldürmenin kanunu olmaz. Buna izin veren bir yasa hukukî değildir. Meşru olmayan, haksız ve keyfi bir öldürme de zaten hukukî olamaz. Böyle bir hak iddiasında bulunmak ilâhî iradeye müdahale olarak kabul edilmektedir.

Unutmamak gerekir ki yaşam hakkı insana Allah tarafından verilen bir haktır. İnsan canlılık vasfı kazandığı andan itibaren bu hakka sahip olur. Dolayısıyla ölümle sonuçlanacak ciddi bir sağlık sorunu dışında gerekçesi ne olursa olsun aşılanmış bir yumurtanın yaşamına son vermek asla câiz değildir.

Sonuç:

Sonuç olarak şunu söylemek mümkündür: Ana rahmindeki cenin aşılandığı andan itibaren insan olmaya aday bir canlıdır. Hayatî bir durum söz konusu olmaksızın onu öldürmek yetişkin bir insanı öldürmekle eş değerdir. Bir evladınızın dokuz aylık bir uykuya daldığını ya da dokuz ayın sonunda ancak kavuşabileceğiniz uzak bir yerde bir bakıcıya emanet edildiğini düşünün, ona sadece dokuz ay sonra kavuşacak olmanız, onu bir evlât olarak bağrınıza basmanıza bir engel teşkil eder mi? Veya ona dokuz ay sonra ulaşmanız onu öldürmek için bir gerekçe olabilir mi? Kürtajın vahametini anlayabilmek için, aşılanmış bir yumurtayı, dokuz ay sonra karşınıza çıkıp size gülümseyecek bir evlâdınız olarak düşünmeniz kâfidir!

Çocuk sayısını sınırlandırmak için kürtaja teşebbüs edenler nasıl bir cinayet işlediklerini ve Tanrı’nın huzuruna bir câni olarak çıkacaklarını, Tanrı’nın da onlara o masum çocuğu hangi suçtan dolayı öldürdüklerini soracağını bilmelidirler.

İslâm âlimleri, geçmişte, hamileliğin 120. gününden önce mazeretsiz bir şekilde kürtaj yapılabileceği yönünde verdikleri hükümde yanılmışlardır. Mevcut nasslar böyle bir hüküm vermeye müsait değildir. Bunun en güçlü delili de aşılanma öncesi tedbir alınabileceğine müsaade edilmesidir.

Yaşam hakkı insan olma yolunda canlılık vasfı kazanıldığı andan itibaren başlar. Bu hakkı veren ve insanın canını dokunulmaz kılan, koruma altına alan Allah’tır. Onun için adam öldürmeyi en büyük günahlar arasında saymıştır.

Hiçbir otorite canı öldürme yasağını ihlâl edemez. Can alma cana denk bir mazeret olmadıkça meşru kabul edilemez. Basit bir empati ile söylemek gerekirse bizlere de kürtaj uygulanmış olsaydı bugün hayatta olmayacaktık. Hepiniz çok değerlisiniz ve bu topluma belki de hayatî yararlar sağlamaktasınız. Keyfi bir kararla ve basit sebeplerle hiç kimse bunları heba edemez.  Saygılarımla…

***

Not: Bu yazı, 25-27 Şubat 2011 tarihlerinde düzenlenen 1. Türkiye Çocuk Hakları Kongresi’nde sunulan tebliğin metnidir.

Kaynakça:

-Kur’an-ı Kerim

-Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5. bs., Beyrut 1405/1985.

-Ebû Abdillah Muhammed b. İsmâil el-Buhârî, el-Câmiü’s-Sahîh, İstanbul ts.

-Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed el-Gazzâlî, İhyâu ‘ulûmi’d-dîn, Dımaşk ts.

-Ebû Abdillah Muhammed b. Yezîd el-Kazvinî, Sünenü İbn Mâce, (th. Muhammed Fuad Abdülbâkî), Beyrut ts.

-Ebû Abdirrhman Ahmed b. Şu‘ayb en-Neseî, Sünenü’n-Neseî, Beyrut ts.

-Ebu’l-Hüseyn Müslim İbnü’l-Haccac el-Kuşeyrî: Sahîhu Müslim (el-Câmi’u's-sahîh), (nşr. -Muhammed Fuad Abdülbâkî), İstanbul ts. ofset.

-Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. ‘Alîş, Fethu’l-‘Aliyy’il-Mâlik fi’l-Fetavâ ‘alâ Mezhebi’l-İmâm Mâlik, 1217-1299 H, (samile v3.8)

-İbn Nuceym, el-Bahru’r-râık, II, 356 (samile v3.8)

-el-Fetava’l-Hindiyye, V, 356 (samile v3.8)

-Burhanuddin İbn Mâza, el-Muhîtu’l-Burhânî, (samile v3.8)

-İbn Abidîn, Haşiye İbn Abidîn, (samile v3.8)

-İbnu’l-Humâm, Fethu’l-Kadîr, (samile v3.8)

-Ebû Abdillah Muhammed b. Yusuf el-Abderî, et-Tâc ve’l-İklîl, (samile v3.8)

-http://www.mumcu.com/html/article.php?sid=85

***

1. 04. 2011

Prof. Dr. Cemal AĞIRMAN

Cumhuriyet Üniversitesi

İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi

SİVAS

e-mail: cemalagirman@hotmail.com

e-mail: agirman@cumhuriyet.edu.tr

***


 


[1] Bk. Bakara 2/30.
[2] En’âm, 60/8-9.
[3] Müslim, Vasiyet 14; Ebû Dâvûd, Vesâyâ 14; Nesâî, Vesâyâ 8.
[4] Buhârî, Nikâh 96; Müslim, Talâk 26-28; Tirmizî, Nikâh 39; İbn Mâce, Nikâh 30.
[5] Müslim, Talâk 26-28.
[6] Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. ‘Alîş, Fethu’l-‘Aliyy’il-Mâlik fi’l-Fetavâ ‘alâ Mezhebi’l-İmâm Mâlik, 1217-1299 H, III, 27-28. (samile v3.8)
[7] Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. ‘Alîş, Fethu’l-‘Aliyy’il-Mâlik fi’l-Fetavâ ‘alâ Mezhebi’l-İmâm Mâlik, III, 27-28 (samile v3.8).
[8] Buharî, Kader 1.
[9] İbn Nuceym, el-Bahru’r-râık, II, 356 (samile v3.8); el-Fetava’l-Hindiyye, V, 356 (samile v3.8); Burhanuddin İbn Mâza, el-Muhîtu’l-Burhânî, V, 242; İbn Abidîn, Haşiye İbn Abidîn, I, 302; İbnu’l-Humâm, Fethu’l-Kadîr, VII, 294.
[10] Ebû Abdillah Muhammed b. Yusuf el-Abderî, et-Tâc ve’l-İklîl, XII, 125.
[11] Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. ‘Alîş, Fethu’l-‘Aliyy’il-Mâlik fi’l-Fetavâ ‘alâ Mezhebi’l-İmâm Mâlik, III, 27-28 (samile v3.8).
[12] Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. ‘Alîş, Fethu’l-‘Aliyy’il-Mâlik fi’l-Fetavâ ‘alâ Mezhebi’l-İmâm Mâlik, III, 27-28; Gazalî, ihyâ, II/52-53.
 
Leave a comment

Posted by Nisan 1, 2011 in • Sempozyumlar

 

Yirmi Birinci Hadis/El Emeği İle Elde Edilen Kazancın Önemi

 

Yirmi Birinci Hadis

عَنْ الْمِقْدَامِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ:

 “مَا أَكَلَ أَحَدٌ طَعَامًا قَطُّ خَيْرًا مِنْ أَنْ يَأْكُلَ مِنْ عَمَلِ يَدِهِ وَإِنَّ نَبِيَّ اللَّهِ دَاوُدَ عَلَيْهِ السَّلَام كَانَ يَأْكُلُ مِنْ عَمَلِ يَدِهِ”.

Mikdâm (r.a.)’ın naklettiğine göre Rasûlüllah (sav) şöyle buyurdu: “Kişi kendi bileğinin gücüyle kazandığından daha hayırlı bir yiyecek yemiş olamaz. Allah’ın peygamberi Dâvûd Aleyhisselâm da kendi bileğinin gücüyle çalışarak kazandığından yerdi.”[1]



El Emeği İle Elde Edilen Kazancın Önemi

 “Çalışmak” ve “kazanmak”; diğer bir ifade ile “el emeği” ifadeleri, hadisin anahtar terimleridir. Güç ve imkânı olan herkesin, geçimini başkalarının sırtından değil,  kendi bilek gücü ile çalışıp kazanması gerektiği ve böylesi helâl bir kazancın kutsallığı, önemi ve fazileti üzerinde durulmaktadır.

Gücü ve hâli vakti yerinde olan sağlıklı bir insan, hayatını ilânihaye başkalarının sırtından geçinerek sürdüremez. Böyle bir durumu kabullenmesi durumunda şahsiyetinin gelişmesinde birçok olumsuzluklar tezahür edebilir. Örneğin çalışıp hak etmeden başkalarının sırtından geçinen insanlar özgün bir kişilik, güçlü bir şahsiyet sergileyemezler. Bazen bağımlı oldukları kişilerin arzu ve taleplerine uygun bir kişilik sergilemek zorunda kalabilir, özgüvenleri zayıf geliştiği için kullanılmaya müsait silik şahsiyetler hâline gelebilirler. Çoğu zaman inisiyatif kullanamaz, özgün bir irade sergileyemezler.

Kişinin kazancı, kendi emek ve gayretiyle, bilgi ve sanatıyla doğrudan veya dolaylı olarak elde ettikleri ile emek dışı fakat meşru ve helâl yollardan elde ettikleridir.

İslâm’a göre emek kutsal olduğu gibi kazanç da kutsaldır. Ancak kazancın kutsal olabilmesi için, meşru ve helâl yollardan bilek gücü ve el emeği sonucu elde edilmesi gerekir. Hz. Peygamber, “Kişinin yediği en temiz yiyecek kendi kazancıdır.”[2] ifadesiyle çalışma imkânı ve kapasitesine sahip olanlara çalışmayı hedef göstermektedir.

Herkes rızkının peşinde koşmak durumundadır. Allah Teâlâ herkese yetecek kadar rızık yarattığı gibi her canlıyı da rızkıyla yaratmaktadır. Hz. Peygamber’in “Çalışınız! Çünkü herkes kendisi için yaratılana müyesser olur.”[3] sözü herkesin rızkının yaratıldığını, ancak, çalışıp çabalamadan onu elde edemeyeceğini ifade eder.

Emek ve gayret, yaratılıştan ihsan edilmiş imkân, sebep ve vasıtaların kullanılması demektir. Bu vasıtalar doğuştan ihsan edilmiş güç, kabiliyet ve sebeplerdir. Emek denen şey de, işte bu güç ve kabiliyetlerin geliştirilmesi ve yerli yerinde kullanılmasıdır.

Hz. Peygamber’in el emeği ve helâl kazancın kutsal olduğunu ifade eden sözlerinden biri de “veren el alan elden üstündür”[4] sözüdür. Veren elin alan elden daha hayırlı olması, çalışmayı teşvik eden, başkasının sırtından geçinmeyi hoş görmeyen bir yaklaşımın ifadesidir. Bu yaklaşım, onurlu insanların muhtaçlara yapılan yardımlara ve başkalarının sırtından geçinmeye bel bağlayıp tembellikte ısrar etmelerini önler. Gerçek ihtiyaç sahipleri, herhangi bir merciden yapılacak yardımları onurları zedelenmeden alabilecekleri gibi, kazanmaya muktedir olup imkân bulan bir kimse de gönüllü olarak tembelliği seçip başkalarının yardımına bel bağlama gibi onursuz bir tercihe yönelmeyecektir. Tabii bu noktada insanoğlunun eğitimi de büyük önem arz etmektedir.

Müslüman -maddî mânevî- her yönüyle güçlü olmalıdır. Bu yüzden Hz. Peygamber her defasında “veren elin, alan elden daha hayırlı”[5] olduğunu ifade etmiştir. “Vermek, almaktan daha hayırlıdır” vurgusu, hayırlı olmayı tercih edenleri, vermeye, dolayısıyla, çalışmaya yönlendirmektedir. Allah katında hayırlı olmak her Müslümanın arzuladığı bir hedeftir. Bu ifadenin insanlık onurunu korumaya yönelik bir mesaj içerdiğini söylemek de mümkündür. Zira bu mesajın içinde, alan konuma düşmemek için gerekli gayretin sarf edilmesi de vardır. Hâl böyle olunca çalışıp kazanmak bir onur meselesine dönüşmektedir. Çünkü dilenmeden kazanmanın peşine düşenleri Allah iffetli kılar. Onurlu mümin her zaman iffetin yanında yer alır. Zarurî hâllerde ve belli şartlarda dilenmeye cevaz verilmiş ise de insan onurunu zedelediği için hoş karşılanmamıştır. Bu noktada topluma önemli görevler düşmektedir.

Hz. Peygamber “Beş şeyden önce beş şeyi ganimet bil! Ölümünden önce hayatını, hastalıktan önce sağlığını, meşguliyetten önce boş vaktini, ihtiyarlıktan önce gençliğini, fakirlikten önce zenginliğini (ganimet bil).”[6] buyurmaktadır.

Hz. Peygamber, ayrıca; “İnsanların hayırlısı, ömrü uzun işleri güzel/hayırlı olandır.”[7] buyurmaktadır. Kişinin hem kendisinin ve hem de bakmakla yükümlü olduğu kişilerin geçimini temin etmek için çalışıp kazanmak durumundadır. Dînimiz İslâm böylesi bir çalışmayı ibâdet olarak değerlendirmekte, kişinin, eşinin ve çocuklarının ağzına verdiği her bir lokmayı dahi sadaka olarak değerlendirmektedir.

Hadiste “daha hayırlı yiyecek yememiştir” ifadesindeki “hayırlı” kavramı “daha helâl, daha temiz” anlamındadır. İslâmiyet helâl rızık peşinde koşmayı emreder, haram mal kazanmayı yasaklar. Kur’ân’da “Ey peygamberler, temiz olan şeylerden yiyin, sâlih/güzel/temiz iş yapın.”[8] “Ey iman edenler, size verdiğimiz rızıkların temizinden yiyin.”[9] buyurulmaktadır.

Kazancın helâl olması önemlidir. Hz. Peygamber yemesi, içmesi, giyimi haram olanların dualarının kabul edilmeyeceğini ifade etmektedir.[10] Bunlar, haram olarak devam ettiği sürece ibâdetlerin kabulüne de engeldir.[11] Haram kazançtan ifâ edilen malî ibâdetler ve verilen sadakaların kabul edilmediği, geriye bırakılan haram malın da ancak kıyametteki azabı arttırdığı ifade edilir.[12] Zekât vermekle mükellef olan bir insanın zekâtının kabul edilebilmesi için kazancını helâl yollardan elde etme mecburiyeti vardır. Aksi hâlde, malî ibâdetlerinin hiçbir anlamı olmaz. Bu yaklaşım, insanı helâl kazanca mecbur eden son derece bağlayıcı bir unsurdur. Onun için Hz. Peygamber insanları, kazançlarının helâl olup olmadığı noktasında titizlik göstermeleri yönünde ısrarla uyarmıştır. Onun (s.a.) ifadesiyle “Helâl de bellidir haram da bellidir. Ancak, helâl ile haram arasında herkesin anlamada güçlük çektiği şüpheli şeyler vardır; (haramların yanı sıra) bu şüpheli şeylerden de kaçınan kimse dînini ve haysiyetini temize çıkarmış olur. Kim aldırış etmez bu şüpheli şeylere dalarsa harama düşmesi an meselesidir. Kim de yasak bir bölgenin çevresinde dolaşır durursa onun da o bölgeye girmesi an mesesidir. Her melikin yasak bir bölgesi vardır. Allah’ın yasak bölgesi de haramlardır.”[13] “Haramla beslenen vücut cennete giremez. O ateşe daha layıktır.”[14]

Bu hadise göre şüpheli kazançtan da sakınmak gerekir. Çünkü helâl de bellidir haram da. Şüpheli şeylerden kaçınan bir kimse dînini, izzet ve şerefini korumuş olur.[15] Kazancının nereden geldiğine aldırış etmeyenleri Hz. Peygamber kınamaktadır.[16] Bütün bu nakiller, İslâmiyetin çalışıp helâl kazanç elde etmeye ne kadar önem verdiğini gösterir.

Hz. Peygamber insanları ticarete ve çalışmaya teşvik etmiş, en faziletli kazancın helâl ve şüpheli olmayan yollardan insanın bizatihi kendi eliyle çalışarak elde ettiği kazancı olduğunu belirtmiş, meşru yollarla yapılan her ticaretin makbul olduğunu söylemiştir.[17]

İslâm’a göre her meşru iş kutsaldır. Hz. Peygamber, hiçbir emeğin boşa gitmeyeceğini vurgulayarak ekilen her bir ekinin, dikilen her bir fidanın verdiği üründen kuş, insan ve hayvanların yediğini, bütün bunların emek sahibine sadaka olarak yazıldığını söylemiştir.[18] Diğer bir rivâyette, çıkan her ürün karşılığında emek sahibine sevap yazılacağı ifade edilmektedir.[19] “Kim temiz/helâl kazancından bir hurma miktarınca tasadduk ederse -ki Allah sadece helâl kazançtan verilen sadakaları kabul eder- Allah onu güzellikle kabul eder, sonra onu sahibi için arttırır; atın yavrusunu büyüttüğü gibi onu dağ gibi büyütür.”[20]

Helâl kazanç elde etme bağlamında kazancın temin edileceği mesleklerin meşru olma zorunluluğunu da göz ardı etmemek gerekir. Hz. peygamber “Kazançların en kötüsü bağînin mihri/namusunu satarak elde edilen kazançtır.”[21] Diğer bir rivâyette bu tür bir kazancın habîs/pis olduğunu ifade etmiştir.[22]



04. 06. 2009

Prof. Dr. Cemal AĞIRMAN

e-mail: cemalagirman@hotmail.com

 

***


[1] Buhârî, Buyû’ 15; Nesâî, Buyû’ 1] Ebû Dâvûd, Buyû’ 6; Ahmed b. Hanbel, IV, 131, 132.

[2] Nesâî, Buyû’ 1.

[3] Taberânî, el-Mu’cemu’l-kebîr, IV, no. 4235, 4236.

[4] Buhârî, Vasâyâ 9, Cihâd 27, Zekât 47, 50, Humus 19, Rikâk 7, 11.

[5] Buhârî, Vasâyâ 9, Cihâd 27, Zekât 47, 50, Humus 19, Rikâk 7, 11.

[6] Hâkim, Müstedrek, IV, 341, no. 7846; Beyhakî, Şu’abu’l-îmân, VII, 263, no. 10248, 10250.

[7] Tirmizî, Zühd 21, 22; Dârimî, Rikâk 30; Ahmed b. Hanbel, IV, 188, V, 40, 43, 44, 47, 48, 49, 50.

[8] Mu’minûn, 23/51.

[9] Bakar, 2/172.

[10] Tirmizî, Tefsîr 2, 37; Dârimî, Rikâk 9; Ahmed b. Hanbel, II, 328.

[11] Ahmed Abdurrahmân el-Bennâ, el-Fethu’r-Rabbânî Tertîbu Musnedi’l-imâm Ahmed b. Hanbel eş-Şeybânî maa Şerhihi Bulûğu’l-Emânî min Esrâri’l-Fethi’r-Rabbânî, Kâhira trs., XV, 4. (Dâru’ş-şihâb).

[12] Ahmed b. Hanbel, I, 387.

[13] Buhârî, İmân 39, Buyû’ 2.

[14] Tirmizî, Cumu’a 79; Dârimî, Rikâk 96; Ahmed b. Hanbel, III, 321, 399.

[15] Buhârî, İmân 39, Buyû’ 2; Nesâî, Buyû’ 2; Ahmed b. Hanbel, IV, 267, 271.

[16] Nesâî, Buyû’ 2.

[17] Ahmed b. Hanbel, III, 466, IV, 141; Hâkim, Müstedrek, II, 12, 13, no. 2158, 2160.

[18] Buhârî, Hars 1; Müslim, Musâkât 8, 9, 12; Tirmizî, Ahkâm 40; Ahmed b. Hanbel, III, 147, 229, 243.

[19] Taberanî, el-Mu’cemu’l-kebîr, IX, 14, no. 8987.

[20] Buhârî, Zekât 8, Tevhîd 23; Muslim, Zekât 63,64; Tirmizî, Zekât 28; Nesâî, Zekât 48; İbn Mâce, Zekât 28; Dârimî, Zekât 35.

[21] Müslim, Musâkât 40; Ahmed b. Hanbel, IV, 140.

[22] Müslim, Musâkât 41.

***

 
Leave a comment

Posted by Haziran 4, 2009 in • Hadis Yorumları

 

Yirminci Hadis/Mazlumun Bedduası!

20. Yirminci Hadis

 

عَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بَعَثَ مُعَاذًا إِلَى الْيَمَنِ فَقَالَ:

“اتَّقِ دَعْوَةَ الْمَظْلُومِ فَإِنَّهَا لَيْسَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ اللَّهِ حِجَابٌ”

İbn Abbas’tan nakledildiğine göre Peygamber (sav) Muaz’ı Yemen’e vali olarak gönderdiğinde ona şöyle dedi: “Mazlumun bedduasından kork. Çünkü mazlumun bedduası ile Allah arasında hiçbir engel yoktur.”

[Buhârî, Zekâk 63, Cihâd 180, Mezâlim 30,35; Meğâzî 60]

 

Mazlumun Bedduası!

“Mazlum” ve “beddua” hadisin anahtar terimleridir. İyi bir şeyi talep etmek dua, kötü bir şeyi talep etmek bedduadır. Her ikisi de talep/istek olmakla beraber keyfiyetleri,  nitelik ve kategorileri farklıdır. Bir talebin dua ya da beddua vasfı kazanabilmesi için bu talebin küçükten büyüğe, zayıftan güçlüye, aşağıdan yukarıya[1] doğru cereyan etmesi gerekir. Diğer bir ifade ile talebin zayıf, güçsüz ve çaresiz olan kuldan, her şeye kadir olan Allah’a yönelik vaki olması gerekir. Talep ve ihtiyaçların Allah’a arzı anlamına gelen dua, aynı zamanda bir ibadet, bir kulluk ifasıdır.

Gerçek manada duanın amacı ihtiyacı Allah’a bildirmek, ilân etmek değil, O’na olan kulluğu izhar etmek, acziyet ve zayıflığı arz etmek suretiyle O Yüce makama yapılan bir müracaattır[2]. Nitekim Hz. Peygamber, duanın, bir hadîs-i şerifte ibadet[3], diğer bir hadis-i şerifte de, ibadetin/kulluğun özü[4] olduğunu ifade buyurmuştur. Dolayısıyla dua, aynı zamanda faziletli bir ibadettir[5].

Dua esnasında kul ile rabbi arasında hiçbir vasıta yoktur. Bu sebeple dua eden kimsenin gönlü sadece Allah ile meşgul olması gerekir. Dua edenin gönlü Allah’ın dışında herhangi bir şeyle meşgul olması durumunda, bu meşguliyet devam ettiği sürece o kişi gerçekte dua etmemektedir[6].

İnsanlar genellikle iyilik gördükleri insanlara dua ederler, Allah tarafından mükâfatlandırılmalarını isterler. Görülen bir iyilik sonucu gönüllerde hissedilen sevinç ve heyecan kişiyi hep hayır duaya yönlendirir. Bir iyilik karşısında sözlü olarak bir şey söylenmese bile, yaşanan veya beden dili ile yansıtılan memnuniyet hâli, bir nevi duadır ve her iyilik mutlaka karşılığını bulur.

İyilikler olduğu gibi kötülük ve haksızlıklar da karşılıksız kalmıyor. Dünyada veya ahirette er ya da geç mutlaka karşılığını bulacaktır.

İnsanlar, canları yandığında; haksızlığa, zulme ya da bir mağduriyete uğradıklarında karşı taraftan haklarını almak isterler. Zayi olan haklarını bizatihi alamayınca onu alabilecekleri bir makam, bir merci ararlar. Bazen hakkını alacak bir merci bulamayınca, bazen de suç ile ceza arasında dengesizlik olup verilen ceza mağduru tatmin etmeyince, işi Allah’a havale ediyor. Acziyetin de vermiş olduğu ezilmişlik duygusu ile Allah’a sığınır ve zalimin ilâhî makam tarafından cezalandırılmasını ister.

Beddua, hayır dua gibi bir talep olduğu için, Allah’a yönelik yapılan taleplerin kabulü, ister hayır olsun ister şer olsun, o an ki ruh hâline bağlıdır. İzutsu bu ruh hâlini “kişinin kendisini Allah’a duyurabilmesi” olarak ifade eder. Allah her an ve her yerde kulunu her hal ü kârda duyar ve işitir elbette. Fakat kabule, isticabeye mazhar olacak istek ve serzenişlerin ruh halleri farklıdır. Tabir caiz ise talep ile isticabenin örtüşmesi, aynı frekans alanına girmesi gerekiyor. İzutsu’nun dediği ‘duyurabilmekten’ maksat budur. Bazen öyle içten, öyle bir ruh hâli ile Allah denir ki böyle bir serzeniş karşılıksız kalmıyor. İçten gelen talepler ister müspet ister menfi olsun kabul görür. Bazen anında karşılık bulur. Bazen de zamanla kabul görür. Bazı talepler ya yakarış anındaki ruh hâli veya isteyenin yararına olduğu için, zamanla karşılık bulur.

Dualar, gönül coşkusu ve Allah’a kul olmanın mutluluğu bütün hücrelerde hissedilerek yapıldığında anında karşılık bulabiliyor.

Mağduriyet anları kişinin en zayıf ve Allah’a en samimi duygularla sığındığı anlardır. Böyle durumlarda Allah anılırken duyulan heyecan, O’na atfedilen güç ve beklentilerin harekete geçirdiği hisler dorukta olduğu anlardır. Mazlum ve mağdurun bedduası ile Allah arasında hiçbir manevi perde ve engel yoktur derken, Hz. Peygamber bu ince noktaya temas etmektedir. “Mazlumun bedduasından korkunuz!”un anlamı budur. O an mazlumun en zayıf anıdır. Zayıflığını hissedişinin zirvesindedir, Allah’a sığınma gereği ve hissinin de zirvesindedir. Kul bu denli yoğun duyguları nadir anlarda yaşadığı için isticabe ile talep örtüşür ve anında karşılık bulur.

Onun için mazlumun âhı ve bedduasından korkmak gerekir. Yoksa kendini Allah’a arz edip bu manada bir istekte, şikâyette bulunulduğunda hakkında beddua istenen kişinin akıbeti iyi olmaz.

Burada mazlumlara dokunmama, zayıflara zulmetmeme, onları koruma da söz konusudur. Hiç kimsenin zayıf insanları yalnız hissedip onları ezmeye, haklarını ellerinden almaya, zulmetmeye kalkışmaması gerekir.

İnsanoğlu eline geçirdiği gücü başkalarını ezmek ya da zulmetmek için kullanmamalıdır. Zulüm hakkın yerine tevdi edilmemesidir. Böyle olunca her insan her an zulüm işlemekle baş başa kalabilir. Örneğin baba olmak ve babalık makamı aslında manevi bir güç, bir otoritedir. Evlatlar için söz konusu olan bu makam ve otorite evlatlar arasında adaleti sağlamak için kullanılmalıdır. Baba bu otoriteyi çocuklarını ezmek, haklarını zayi etmek, aralarında adaleti sağlamamak, birini kayırıp diğerini dışlamak, ezmek şeklinde kullanırsa zulmetmiş olur. Annelik de evlatlar üzerinde bir güç, bir otoritedir. Evlatları üzerinde söz söyleme, onlara emretme, yönetme, haklarında karar verme, eğitme hak ve yetkisine sahiptir. Bu yetkilerini yerli yerince kullanmadı mı zulmetmiş olur.

Genelde anne-babaların duası veya bedduasından bahsedilir de çocukların anne-babalarına yönelik dua veya bedduasından bahsedilmez. Anne ve babaların çocuklarına yönelik dualarının müstecab olduğu hadislerde sıkça bahsedilen bir konudur. Ancak unutulmamalıdır ki çocukların da anne-babaları üzerinde hakları vardır. Bu hakların zayi edilmesi, yerine getirilmemesi bir sorumluluk ihlâlidir. Zulüm kapsamına girer. Zulüm kimden gelirse gelsin karşılıksız kalmaz. Anne babalar çocuklarına zulmeder ve çocuklar da döner anne-babalarına beddua ederlerse bu da karşılıksız kalmaz. 

Her sorumluluk bir güçtür. Öğretmenlik bir güç, bir makam, bir sorumluluktur. Bu görevi hakkıyla ifa etmemek, öğrencilerin hakkını zayi etmek, cahil bırakarak birtakım zarar ve kayıplara sebep olmak zulümdür.

Herhangi bir memurluk, bir devlet otoritesi bir makam ve bu makamın tevlit ettiği etkinlik bir güçtür, ammeyi ilgilendiren bir sorumluluktur. Bu görevin hakkını vermemek, vatandaşın işini görmemek, savsaklamak, böylece birtakım haksızlıklara, kayıplara vesile olmak bir zulümdür. Bütün bu zulümler sonucunda zulme, hak kaybına, mağduriyete uğrayan bir kimsenin yapacağı beddua karşılık bulur. Aslında Hz. Peygamber malumun bedduasından korkunuz derken, dolaylı olarak ‘sakın zulmedip de mazlumların bedduasına maruz kalmayın’ uyarısında bulunmaktadır.

İnsanın, eldeki gücün, makam ve imkânların birer imtihan vesilesi olduğunu hiçbir zaman unutmaması gerekir.

İslam insanı insan yapma, kendisine doğuştan verilen kabiliyetleri insanca kullanma eğitimi veren bir dindir. Allah her zaman mazlumun yanındadır ve O’nun (c.c.) gücü üzerinde hiçbir güç yoktur. İnsan hareket ederken bu gerçekleri göz önünde bulundurarak hareket etmelidir. Basit menfaatler uğruna dünya ve ahiretini mahvetmemesi gerekir.

Siz siz olun, sakın kimseye zulmetmeyin! Kalın sağlıcakla!…

***

10. 01. 2009

Prof. Dr. Cemal AĞIRMAN

e-mail: cemalagirman@hotmail.com

 

***

 

 

[1] Bk. Elmalılı, Hak Dini, I, 662.

[2] Elmalılı, age., I, 665

[3] Tirmizî, Tefsîr, Sûre (2) 16, 40; İbn Mâce, Dua 1; Ahmed b. Hanbel, IV, 268, 271, 276.

[4] Tirmizî, Duâ 2.

[5] Elmalılı, age., I, 666.

[6] Bk. Elmalılı, age., I, 666.

 
Leave a comment

Posted by Ocak 10, 2009 in • Hadis Yorumları

 

Prof. Dr. Cemal AĞIRMAN’ın Kişisel Sitesi

Prof. Dr. Cemal AĞIRMAN’ın Kişisel Sitesi

 
Leave a comment

Posted by Aralık 31, 2008 in Genel

 

Gündem/Kurbanı Anlamak!

 

Kurbanı Anlamak!

 

‘Kurban’ kelimesi, sözlükte ‘yakın olmak’ anlamına gelen ‘kurb’ kökünden türemiş dînî bir kavramdır. Sözlükte ibâdet ve yakınlık mânâsına gelen[1]; ancak, ‘kendisiyle mânen Allah’a yaklaşılan her hayır ve itaat’i ifade eden ‘kurbet’ kelimesi ile ‘kurban’ kelimesi aynı kökten türemiştir.[2] Dolayısıyla ‘kurban’, ‘mânen Allah’a yakınlık vesilesi olan şey’ demektir[3].

Bir hadîs–i şerifte de, “Namaz, bütün müttakîlerin kurbanıdır.”[4] buyurularak, namaz kulu Allah’a yakınlaştıran en önemli ibadetlerden olduğu için kurban olarak ifade edilmiştir. Çünkü takva sahipleri, namazla sadece Allah’a yakın olmayı murad ederler[5].

Görüldüğü gibi Allah’a yakın olabilmenin çaşitli yolları vardır; bu yollardan biri de kurbandır.

Kurban kesmenin amacı mahzâ takarrub/taabbud, yani Allah’ın rızasını ummak ve O’na yakın olmaktır. Kurban kesmeye yönelten tek sâik Allah’ın emrini yerine getirmek, rızasını elde etmek ve bu vesileyle lutfuna, mağrifretine mazhar olmaktır. Zaten bunun dışında güdülen bütün maksatlar O’nun katında makbul değildir.

Yüce Allah, kullarının ne kurbanına ne de başka bir fiiline muhtaçtır. Tamamen insanların yararına olan bu eylemin Allah’a izafe edilmesi ise, bu tür eylemlerin O’nun emri ile yerine getirilmiş olmasındandır; bunlar O’nun yüceliğini, ilâhlığını ve rablığını kabul etmenin bir ifadesi olduğu içindir. Yüce Allah’ın mahzâ insanların yararına olan kulluk eylemlerini kendine izafe etmesinin hikmeti, O’nun emrine imtisâlen yerine getirilmiş olmaları ve gönül hoşluğu ile gerçekleşmelerini temin etmektir. ‘Allah için’ denmese ve O’nun rızasını kazanma hedefi olmasa ve karşılığında ebedî ve mutlu bir hayattan ibaret olan cennet vaat edilmeseydi, kim yapardı bu eylemleri?!.

İslâm tevhîd dinidir. Kurban da tevhîdin nişanesi, onun bir başka şekilde ifadesidir. Adına kurban kesmeye yegâne layık varlığın Allah olduğunun bir göstergesidir.

Hayvanları keserken yalnız Allah’ın adının anılması, Allah’tan başkası adına kesilen ve sadece Allah’ın adının anılmadan boğazlanan hayvanların etlerinin haram kılınması, bu dînin hayatın tamamını şirkin etkilerinden arındırmaya verdiği önemi ifade eder. Sadece düşünce ve vicdanı arındırmakla yetinmediğini gösterir. Çünkü bu dîn bütün ilkeleri, amaçlarıyla tevhîd dînidir.

Kurban bir ibadet şekli, Allah’ı anmanın bir başka yoludur. Temel amaç Allah’ın emrini yerine getirmek, O’nun rızasını kazanmak olmakla beraber, kurbanın hem kesene, hem diğer insanlara büyük yararları vardır. Her şeyden önce kurban kesilebilecek hayvanlar, Allah’ın insanlara bahşettiği birer rızık vasıtalarıdır. Sütlerinin yanı sıra etlerinden de yaralanılmaktadır. Kurban edilmeleri dışında sırf et için binlerce hayvan kesilmekte ve toplumun et ihtiyacı karşılanmaktadır. Burada insanoğluna düşen görev, söz konusu hayvanları hem yaratan, hem etlerinin yenmesini helâl kılan Rablerine şükretmektir. Dolayısıyla kurban aynı zamanda haram ve helâl kılma yetkisinin sadece Allah’a ait olduğunun bir ifadesidir.

Kurbanı bir mânâda, yoksullara yardım etmenin ibadetleştirilmesi’ olarak algılamak da mümkündür. “Bu hayvanların etinden hem kendiniz yiyin, hem de sıkıntı içinde bulunan yoksullara yediriniz.”[6] âyetinde bunu açıkça görmek mümkündür.

Kurban bayramında kurban olarak kesilen hayvanların etinden yenmesine ilişkin emir, bu etten yemenin serbestliğine işaret etmek ya da yemeye teşvik etmek amacına yöneliktir. Ancak fakiri doyurmaya ilişkin emrin yerine getirilmesi, bir zorunluluk ifade eder.

Kurban hakkında Kur’an’ın birkaç âyeti şöyledir:

“Büyükbaş hayvan kurban etmeyi de Allah’ın size emrettiği ibâdet biçimlerinden saydık. Onlar size çeşitli yararlar sağlarlar. Ön ayaklarını bağlayarak onları boğazlarken üzerlerine Allah’ın adını anın. Yan üstü düşüp öldüklerinde etlerinden hem kendiniz yiyiniz hem de isteyene ve istemeyene yediriniz. Şükredesiniz diye o hayvanları böylece yararınıza sunduk.”[7]

“Gelsinler de çeşitli yararlarını gözleri ile görsünler ve Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanları belirli günlerde kurban ederken O’nun adını ansınlar. Bu hayvanların etinden hem kendiniz yiyiniz, hem de sıkıntı içinde bulunan yoksullara yediriniz.”[8]

“Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır; fakat O’na sadece sizin takvanız ulaşır. Sizi hidayete erdirdiğinden dolayı Allah’ı büyük tanıyasınız diye O, bu hayvanları böylece sizin istifadenize verdi. (Ey Muhammed!) Güzel davrananları müjdele!”[9]

Görüldüğü gibi âyetler kurban kesilirken Allah’ın adının anılmasını öncelikle vurgulamaktadır. Çünkü kurbandan maksat Allah katında kurbiyet kazanmaktır.

Kurban bir takvâ eğitimidir. Kesilen kurbanın ne eti ve ne de kanı Allah’a ulaşır. Allah’a ulaşan sadece amaçlar, sâlih ve samimi niyetler, yani takvâdır. Yoksa kesilen etin tamamını yine insanlar tüketmekte, ailesi kalabalık olanlar tasadduk etmeden tamamını tüketebilmekte, bununla beraber aynı oranda kurban kesme sevâbına nail olabilmektedir. Bu, bir şeyi, bir fiili Allah için ve Allah’ın emriyle yapabilme, maldan feragat etme/edebilme eğitimidir.

Takvâ; Allah’tan korkmak, O’na karşı saygısızlık yapmaktan sakınma azmi ve duygusu içinde olmaktır. Takvâ duygusunun barındırdığı korku, bir ihlâl sonucu gelecek cezanın vereceği elem düşüncesinden ziyade, Allah’ın sevgisini kaybetme endişesinden kaynaklanır. Diğer bir ifade ile takvâ, eleme dayalı değil, sevgiye dayalı bir korkudur. Kaynağı sevgidir, sevgiden mahrum kalma endişesidir. Bu yüzden takvâ; kalplerin, gönüllerin azığıdır. Kalpler, gönüller onunla beslenir, onunla güçlenir, onunla aydınlanır. Hedefe varma ve kurtuluş dayanağı yalnız takvâdır.

Öyle insanlar vardır ki varlığını tümü ile yüce Allah’ın rızası uğruna kullanır, hiçbir şeyini geriye bırakmak istemez, Hz. Ebûbekir gibi. İşinde ve çalışmasında şahsını asla hesaba katmaz. Çünkü Allah’ta fâni/yok olmuştur, bütünü ile O’na yönelmiştir.

Kurban, Allah’ın sevgili kulları Hz. İbrahim ile oğlu Hz. İsmail’in Allah’a en zirve teslimiyetlerinin ve Hz. İsmail’in fidye ile kurtuluşunun anısıdır.

Kurban Allah’a sadakatin en güzel örneğidir. Kurban bir cömertlik testidir.

“Allah’ın lütuf olarak bağışladığı şeylerde cimrice davrananlar sakın bu tutumlarının kendileri hesabına hayırlı olduğunu sanmasınlar. Tersine bu, onlar hesabına kötüdür. Cimrilikle yanlarında tuttukları mal kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yeryüzünün mirası Allah’a aittir. Hiç kuşkusuz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”[10]

Kurban aynı zamanda bir dostluk sınavıdır. Hz. İbrahim, “Rabb’im bana iyilerden olacak bir çocuk ver.”[11] diye rabbinden bir istekte bulunmuş, Yüce Allah da, her şeyden soyutlanıp temiz bir kalp ile kendisine yönelen sâlih kulunun duasını kabul etmiştir.

“Biz ona yumuşak huylu bir erkek çocuk müjdeledik.” “Çocuk onun yanında koşma yaşına gelince İbrahim ona; `Yavrum! Ben uykuda iken seni boğazladığımı görüyorum, bir düşün bakalım ne dersin?’ Çocuk; `Babacığım, sana emredileni yap, inşallah beni sabredenlerden bulacaksın’ dedi.”[12]

Oğlu çocukluktan kurtulup onunla birlikte koşma çağına eriştiğinde, ona tam alışıp biricik oğluyla huzur bulduğu anda Hz. İbrahim rüyasında oğlunu boğazladığını gördü. Bu rüyanın Rabbinden oğlunu kurban etmesi için bir işaret olduğunu anladı. Çünkü o bir peygamberdi ve peygamberlerin rüyaları doğruydu; rahmaniydi; hakikatti. Bu yüzden Hz. İbrahim tereddüt etmez. Aklına itaat ve teslimiyetten başka bir şey gelmez. Tam bir teslimiyet içinde bir işaretle aldığı emri yerine getirmeye koyulur. Hz. İbrahim’in bu teslimiyeti karşısında yüce Allah’ın merhameti yetişir:

“Biz ona `İbrahim’ diye seslendik. `Sen rüyayı doğruladın, işte biz güzel davrananları böyle mükâfatlandırırız. Gerçekten bu apaçık bir imtihandı. Ve fidye olarak ona büyük bir kurban verdik.”[13]

Amaç Hz. İbrahim’in teslimiyetini ölçmek, onu gelecek nesillere örnek olarak sunmaktı. Dolayısıyla imtihan bitmiş, hedefler gerçekleşmişti. Geriye sadece bedensel bir acı eksik kalmış, sadece kan akmamıştı. Kesilmiş bir ceset yoktu. Allah’ın imtihan etmedeki hedefi insanların canını yakmak değildi elbet. Onun buna ihtiyacı yoktur. Bu yüzden Hz. İbrahim’in bu teslimiyeti, emri yerine getirmiş sayılmasına yetmiştir.

Kurban en sevdiğinden Allah’tan yana feragat edebilmektir. Hz. İbrahim bunun en güzel örneğini vermiştir.

Hz. İsmail’in kurban edilmesi hadisesinde, “Allah bir insanın kendisine kurban edilmesini ister mi?” sorusu akla gelebilir. Aslında Yüce Allah’ın bu ve buna benzer hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Peki, o zaman Hz. İbrahim’den istenen şey neydi? O talep gerçek değil miydi? Evet, o talep bir sınav talebiydi; sevgi sınavı!.. Geçmiş de dâhil, o ana ve son peygambere kadar yüce Allah’ın insanı kurban etmek gibi bir talebi, bir emri olmadığına göre, bu bir sınav talebiydi. Yoksa Yüce Allah gerçekte insanın kurban edilmesini isteseydi Hz. İsmail’in kesilmesine müsaade ederdi.

Daha sonra Hz. İbrahim oğlu ile birlikte, “Ey Rabb’imiz, ikimizi de sana teslim olanlardan eyle, soyumuzdan da sana teslim olan bir ümmet çıkar, bize ibâdet yollarımızı göster, tevbemizi kabul buyur. Hiç şüphesiz sen tevbeleri kabul edensin ve çok merhametlisin.”[14] diye dua etmiştir.

 Hacda kesilen kurbanın apayrı nişaneleri, sembolik yönleri vardır. Çünkü hacda yerine getirilen özel ibadet ve şeâirin temel gayesi kalplerde takvâ duygusunu uyandırmaktır. Zaten hac mevsiminde yerine getirilen özel ibâdetler ve şiarlar Kâbe’nin Rabbine yönelişten, O’na itaat etmeyi somutlaştıran sembolik davranışlardan başka bir şey değildir. Bu davranışlar özünde Hz. İbrahim’den bu yana yaşanan anıları barındırmaktadır; Allah’a teslimiyet ve yönelişin anılarıdır. Kurban da bunlardan biridir.

Namaz kılmak da kurban kesmek de Allah’a samimiyetle yönelişin bir göstergesidir. “Öyle ise Rabbin için namaz kıl ve kurban kes!”[15] emri bunun ifadesidir.

Kurban, “Rabbim! Gerektiğinde senin için, sen emrettiğin için senin uğrunda canımı bile feda edebilirim.” duygu ve inancını canlı tutma eğitimidir.

Kısacası, Kurban bir feragat eğitimidir.

Kurban aynı zamanda bir merhamet eğitimidir.

03.11.2008

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN

e-mail: cemalagirman@hotmail.com

***

 


[1] Âsım Efendi, Kâmus Tercemesi, İstanbul 1305 ,I, 424.

[2] İbn Manzûr, Lisânu’l-arab, Beyrut  trs., I, 665.

[3] Âsım Efendi, age, I, 425.

[4] Ahmed b. Hanbel, III, 321, 399.

[5] İbnü’l-Esîr, en-Nihâye, Beyrut, trs., IV, 32.

[6] 22/ Hac, 28.

[7] 22/Hac, 36

[8] 22/Hac, 28.

[9] 22/Hac,37

[10] 3/Âl-i İmrân, 180.

[11] 37/Saffât, 100.

[12] 37/Saffât, 101-102.

[13] 37/Saffât, 104-107.

[14] 2/Bakara, 128.

[15] 108/Kevser, 2.

 
Leave a comment

Posted by Aralık 3, 2008 in GÜNDEM

 

Yılanları Öldürmek Sevap mıdır?

Yılanları Öldürmek Sevap mıdır?

 

Soru 2)  “Kim yılan görür de öldürmezse bizden değildir.”, “Bir yılan öldürene on hasene vardır.” hadisleri hakkında ne dersiniz? Gerçekten yılan öldürmek sevap mıdır? Bizim buralarda böyle bir inanç vardır? Ne dersiniz?

Cevap 2) Gerek konular arasına serpiştirilerek gerekse müstakil babalar halinde, kaynaklarda, yılanlarla ilgili oldukça bol rivayetler yer almaktadır. Ancak biz burada söz konusu rivayetleri tek tek ele alıp değerlendirmeye girmeyeceğiz. Konuyu yansıtan birkaç rivayete yer verip yılanların öldürülmesi ile ilgili bir kaç noktaya temas ederek soruya cevap vermeye çalışcağız.

Öncelikle bir peygamber, soruda yer aldığı gibi sebepsiz ve kayıtsız bir üslupla bir canlı türünü öldürmeyi emretmez. Bu durum onun bütün âlemlere ve kâinata rahmet olarak gönderilişine ters düşer. O, ağacın altında dinlenmekte olan bir ceylanı rahatsız etmemek için ordunun güzergâhını değiştirip yanı başına bekçi dikecek, bir kuşun yuvasını bozanı cezalandıracak, devesine ağır yük yükleyene nasihat edecek,  sırf spor olsun diye keyfi olarak avlanmayı yasaklayacak kadar merhametlidir. Ne kadar yırtıcı olursa olsun muzır olmayan hiçbir canlının öldürülmesine müsaade etmemiştir. Sebepsiz ve istisnasız bir şekilde bir canlı türünü yok etmeye kalkmak, -hâşâ- “Ya rabbi, bu canlıyı boşuna yarattın!” demek gibi bir şey olur. Hiçbir canlı boşuna yaratılmadı ve her canlının bu kâinatta ifa ettiği bir görev vardır. O halde peygamber mutlak şekilde yılanların öldürülmesini emretmez. Buna göre muzır olmayan, zarar vermeyen, ya da zararından korunma imkânı olan bir hayvan öldürülmez.

Mutlak ve istisnasız öldürmeyi emreden rivayetler ya asılsızdır, peygambere ait değildir; ya onda zapt kusuru vardır veya eksik nakletme söz konusudur. Ayrıca bir konu hakkında bir kanaate varabilmek için o konu ile ilgili rivayetlerin tamamını bir arada görmek gerekiyor. Bu yola başvurduğumuzda rivayetlerin çoğunda istisna söz konusu olduğu, saldırma tehlikesi karşısında sadece zehirli yılanların öldürülmesi emredildiği, evlerde insanlarla beraber yaşamalarına rağmen zararsız olanların öldürülmesi ise yasaklandığı görülmektedir.

Demek ki burada amaç yılanların kendileri değil, zararlı yani zehirli olup olmadıkları ve saldırma tehlikesinin varlığıdır. Çünkü bu yılanların zehri kurbanlarını rahatlıkla ya felç etmekte veya öldürmektedir.

Burada şunu ifade etmek gerekir ki, hiçbir yaratık insandan değerli değildir. Yüce Allah yaratıkların en üstünü, en şereflisi olarak insanı yaratmış, kâinatı emrine vermiştir. Ona hiçbir şeyin, hem cinsinin dahi zarar vermesini istemez. Bu manada onlarca koruyucu emir ve cezalar koymuştur. İnsanın insana yüz ekşitmesini dahi yasaklamıştır. O (c.c.) en küçük hain bakışları dahi bilmekte ve değerlendirmektedir.

İnsan Allah’ın şah eseridir. Değil canlısına, ölüsüne dahi zarar verilmesini yasaklamıştır. Her canlının ekolojik denge içerisinde mutlaka belli bir görevi vardır; fakat insana zarar verecekse, ona muzır olmuşsa; evine tecavüz eder, hayatını tehdit ediyorsa, cinsinin tamamını değil, fakat canını korumak için saldıranı öldürmeye müsaade etmiştir.

Düşünün zehirli bir yılan evinize girse ve öldürmekten başka kurtulma çareniz yoksa ne yaparsınız?!. Dolayısıyla hadislerdeki yılanları öldürme emirlerini bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

“Kim yılan görür de öldürmezse bizden değildir” ifadesi mutlak manada ele alındığında, doğru değildir. Ancak zehirli bir yılan yerleşim alanlarına girer ve birileri onu görüp de öldürmediği veya haber vermediği takdirde gidip birilerine sokup ölümüne sebep olacaksa, görenin bu vurdumduymazlığı affedilecek bir durum değildir. Müslüman Müslüman kardeşini her türlü tehlike ve zararlardan korur. Bu hem insanlığın hem Müslümanlığın bir gereğidir.

Bazı Rivayetler Şöyledir:

1) Taberânî soruda yer alan rivayete benzer ifadelerle şöyle bir rivayet nakleder:  “Yılanların tümünü öldürünüz. Kim yılanı intikam alır korkusuyla serbest bırakırsa bizden değildir.”[1]

Heysemî bu rivayetin senedinde Dâvûd b. Abdulcebbar’ın yer aldığını ve bu kişinin zayıf olduğunu belirtmektedir.[2] Bu rivayette sıkıntı “tümünü öldürünüz” şeklinde, öldürmenin istisnasız ifade edilmesidir. Zira bu haliyle diğer riayetlerle çelişmektedir. Çünkü onlarda istisna söz konusudur.

2) Sâlim, İbn Ömer’den naklettiğine göre Nebî (sav) şöyle buyurdu:  “Yılanları öldürünüz. Özellikle sırtında iki çizgi bulunanı ve ebteri/engerek yılanını öldürünüz. Çünkü o ikisi göze zarar verir, hamile kadının çocuğunu düşürtür. Kim onları öldürmezse bizden değildir.[3] Aynı rivayet Buhârî’de Hz. Aişe’den nakledilmektedir.[4] Zührî, “öldürülmesi emredilen bu iki yılanın zehirlilerden olduğunu zannediyoruz” demektedir.

Rivayette belirtilen öldürme sebeplerinden söz konusu yılanların zehirli ve zararlı oldukları; ayrıca dağda bayırda yaşayanlar değil, evlere, evlerin bahçe ve çardaklarına giren yılanlar olduğu anlaşılmaktadır. Yani birilerine sokma tehlikesi vardır.

3) Abdullah b. Ömer, “Bir yılan gördüm mü onu öldürmeden bırakmaz oldum. Bir gün evlerde yaşa­yan yılanlardan birini kovalarken yanımdan Zeyd b. Hattâb veya Ebû Lübâbe geçiyordu. Ben hâlâ yılanı kovalıyordum. Bana; “Yavaş ol Ey Abdullah!” dedi. Ben; “Resûlüllah (sav) onların öldürülmesini emir buyurdu”, dedim. O, “Resûlüllah (sav) evlerde yaşayan yılanları öldürmekten nehiy buyurdu”, dedi.[5]

Bu rivayet de Hz. Peygamber’in her yılanın öldürülmesini emretmediği görülmektedir.

4) Abdullah şöyle bir olay nakleder: Peygamber (sav)’le birlikte mağarada idik. Ona Mürselât sûresi indirilmiş, biz de bu sûreyi onun ağzından taze taze alıyorduk. Birden üzerimize doğru bir yılan çıka geldi:

“Onu öldürün!” dedi. Biz de öldürmek için davrandık, fakat yılan biz davranmadan önce kaçtı. Bunun üzerine Resûlüllah (sav): “Allah sizi onun şerrinden koruduğu gibi, onu da sizin şerrinizden korudu.” buyurdu.[6] Bu da zarar vermesinden emin olunan bir yılana sırf yılan olduğu için öldürülemeyeceğini göstermektedir.

Sonuç: Hadislerde yılanların öldürülmesi mutlak ve istisnasız emredilmemiştir. Soruda belirtilen kanaatler yanlıştır, İslam’a mal edilemez. Yılan öldürmek sevap olamaz. Bu kanaatler, rivayetlerin farklı üslup ve ifadelere sokulup yanlış değerlendirilmelerinden kaynaklanmaktadır. Bu gibi asılsız rivayetlere dayanarak ya da yanlış değerlendirmelerle Hz. Peygamberi hayvanlara karşı acımasız göstermek doğru değildir, vebaldir.

***

 

[1] Et-Taberânî, el-Mu’cemu’l-kebîr, II, 335.

[2] El-Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, IV, 69, no. 6121.

[3] Et-Taberânî, el-Mu’cemu’l-kebîr, XII, 310.

[4] Buhârî, Bed’u’l-halk 14, (I, 484, no: 418).

[5] Müslim, Selam 128, 130, 131.

[6] Müslim, Selam 137.

 

 
Leave a comment

Posted by Kasım 21, 2008 in Sorular ve Cevaplar

 

Ondokuzuncu Hadis/Allah’a Dönüş Ne Zaman?!.

Ondokuzuncu Hadis

 

عَنْ ابْنِ عُمَرَ عَنْ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ:

“إِنَّ اللَّهَ يَقْبَلُ تَوْبَةَ الْعَبْدِ مَا لَمْ يُغَرْغِرْ”.

İbn Ömer’in (r.a.) naklettiğine göre Nebî (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Allah (c.c.) can boğaza gelinceye kadar kulunun tevbesini kabul eder.”

[Tirmizî, Tevbe, Daavat 98; Muvatta, Hudud 2]

 

Allah’a Dönüş Ne Zaman?!.

 

Varlık hiyerarşisinin en üst konumu Yüce Allah’a aittir; O ‘ekber’dir, yani en büyüktür; eşi ve benzeri yoktur. Eşsiz Yaradan, bu hiyerarşinin ikinci kademesini insana bahşetmiştir. O, yaratılmışların en şereflisidir.

Bu şeref ve üstünlük nereden geliyor dersiniz? Melekler nurdan, cinler ateşten, insan topraktan yaratılmış iken, neden yaratılmışların en üst konumunda insan yer alıyor? Üstünlük yaratılış maddesine göre olsaydı, yaratılanların en üstünü meleklerin olması gerekmiyor muydu? Melekler sadece Allah’a kulluk edip itaatlerinden milim şaşmaz iken neden onlar değil de insan? Çünkü meleklerin isyan etme kabiliyetleri yoktur. Onların fıtratına günah işleme duygusu ve potansiyeli yerleştirilmemiştir. İnsan ise hem itaat hem isyan etme kabiliyetine sahiptir. Akıl ve iradesiyle Allah’a itaati seçtiğinde melekleri aşabilmektedir. İşin esprisi de buradadır.

Neden varlık hiyerarşinin derecelendirmesi ile bir giriş yaptığım sorulabilir. Aslında bütün yaşam serüveni boyunca yaşadığımız sorunların ana kaynağı sanırım bu hiyerarşiyi doğru okuyamamaktan ileri geliyor? Zira bu hiyerarşi doğru algılandığında hayata ve olaylara farklı bakacağımız, hayata farlı bir anlam vereceğimiz kesindir. Merkezdeki varlığı doğru algılayamazsak onun dışında yer alan hiçbir şeyi doğru algılamamız mümkün değildir. Çünkü bütün varlıklar O’na, yani merkeze bağlıdır. Her şey O’nda başlıyor, her şey O’nda bitiyor.

Birkaç sene önce karşılaştığım bir soru ciddi bir eksikliğimizi fark etmeme neden oldu. Kızım daha ilkokul birinci sınıfa gidiyordu. Onu Kutludoğum programlarına götürmüştüm. Slaytlarla, şiirlerle, panel ve konferanslarla iki cihan güneşi Peygamber Efendimiz (sav) değişik yönleriyle anlatılıyor, tanıtılıyordu. Duygulu anlar yaşıyor, olağanüstü güzellikleri paylaşıyorduk. Çocuklarımın da o iki cihan güneşini tanımasını istiyordum. Bir gün bana “Baba neden hep Peygamber Efendimiz de Allah değil. O’nu da yaratan Allah değil mi? O’nun daha çok anlatılması gerekmiyor mu?” dedi. Bu soru karşısında çarpıldım. Hemen soruyu kaydettim ve üzerinde düşünmeye başladım. Aslında iki cihan güneşi ile ilgili programlarda sorun yoktu. Sorun tıpkı Peygamber Efendimizin anlatıldığı gibi Yüce Allah’ın da anlatıldığı, tanıtıldığı programların bulunmayışıydı. Varlığın ve var olmanın merkezinde yer alan, her şeyin kendisiyle kaim olan Allah’ın zihinlere yerleştirilmemesi, layıkıyla anlatılmamasıydı.

Aklıma Peygamber Efendimizin gelişi ve ilk icraatı geldi. Onun ilk icraatı bozulan akideleri düzeltmek, fert ve toplumların ilâh algılarını, tevhîd akidesini rayına oturtmak oldu. Kelimeyi tevhide baktığımızda onun olumsuzdan olumluya doğru bir seyir izlediğini, adeta önce bütün zihinleri silip tertemiz hale getirdiğini, sonra da oraya sadece Allah’ı yerleştirdiğini görüyoruz: “Lâ ilâhe illallah!”.

Ve kutlu doğum haftaları gibi acaba Allah’ı anlatma ve anlama günleri veya haftası gibi bir hafta ihdas edip, gerçekte Allah’ı nasıl anlamamız gerektiğini, mükemmel sıfatlarını detaylı ve derinlemesine anlatsak diye düşünmeye ve bir gün bu konuda bir şeyler yazıp çizmeyi, konuyu gündeme getirmeyi düşündüm.

Bizim ilâh algımızda bir problem var gibi geliyor bana; bir anlam kayması söz konusu!.. Mesela acaba en çok kimden korkuyoruz, ya da Allah’ın nelere kadir olduğunu, yaratan, öldüren, olduran O olduğunu, her şeyi O’nun yaptığını tam anlamıyla idrak edebiliyor muyuz? Bir şeyi bilmek ayrı bir şey; bir şeyi idrak etmek, algılamak, hissetmek, yaşamak, özümsemek, içselleştirmek ayrı bir şeydir. Önemli olan Allah dendiğinde ne hissettiğimiz, ne algıladığımız, eylemlerimizi ne oranda etkileyip nasıl yönlendirdiğidir. Problem de burada zaten. Anlatmak istediğim de bu.

Örneğin Allah’ın helâl kıldığını haram ve haram kıldığını helâl kabul edenler, Kur’an’ın ifadesiyle kendi nefislerini ilâh edinmişlerdir[1]. İslâm’a girmeden önce Hıristiyan olan Adiy b. Hâtim (ö.68/687) Peygamberimize gelmiş, onun, “Allah’ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab bildiler…”[2] mealindeki âyeti okuduğunu işitince, “Ey Allah’ın Resûlü, onlar bunları rab edinmediler.” demiş, Resûl-i Ekrem de ona; “Evet, dediğin doğrudur; ancak bunlar onlara helâlı haram, haramı da helâl kılmış, onlar da bunları kabul edip uygulamışlardır. İşte onların bunları rab edinmeleri bundan ibarettir.”[3] cevabını vermişti.

Bundan da anlaşılıyor ki sadece Allah demek ya da Allah’a inanıyorum demek yetmiyor. Allah demenin de bir karşılığı, bir yansıması, bir bedeli olmalı. Önemli olan bu inancın etkinliği, fonksiyonudur.

Aslında bu yazıyı yazmama vesile olan, İlah/Tanrı/Rab algımızı sorgulamayı gerektiren ikinci bir soru oldu. Liseye giden ikinci bir çocuğum, bir gün çekine çekine yanıma geldi. Baba, dedi, sana bir soru soracağım ama bu soru bana ait değil. Sınıfta bir arkadaşım sordu. Sorunun saçma olduğunu biliyorum, kendime göre de cevap vermeye çalıştım ama yine de sormadan edemeyeceğim. Arkadaşım dedi ki, “Madem en güçlü Allah’tır. Neden kendisinden daha güçlü bir şey yaratmıyor?” Evet. Bu soru karşısında irkildim. İfsat etmek için bile olsa bu kadar insafsız bir soru olamazdı. Elbette bu soru o yaştaki çocuğa ait değil, ama belikli birileri bu soruyu o çocuğun kafasına sokmuş ve bir vesile ile o da arkadaşlarına sormuş. Çocuk saf, temiz ve masum; işin vahametini bilmiyor elbet, fakat ya bu soruyu o çocuğun kafasına sokan?!.. Bir kez daha bizde Tanrı/İlah algısı sorunu olduğunu düşünmeye başladım. Bizler topluma nasıl bir ilâha inanacağımızı anlatamadık mı acaba? Dikkat ettiniz mi her namazın her rekâtının başında okuduğumuz Fatiha suresinin ilk âyetleri Yüce Allah’ı anlatıyor: Rahmân (ve) rahîm (olan) Allah’ın adıyla. Hamd (bütün övgüler), âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. O, rahmân(esirgeyen)dır ve rahîm(bağışlayan)dir. Ceza gününün mâlikidir (kıyamet gününün yegâne hükümranıdır)… (Fatiha, 1/1-4) Tanrı algıları anlam kaymasına uğramasın diye yüce Allah kendisini inanan kullarına sık sık hatırlatıyor. Çünkü hayat Tanrı/İlah/Rab algısı ile şekilleniyor, anlam kazanıyor.

Şu insanoğlu ne garip bir varlık, değil mi?

İsterseniz şu insan denen varlığı biraz tanımaya çalışalım.

Yüce Allah insanı topraktan yaratmış, ona kendi ruhundan üfleyerek diğer yaratıklarından üstün tutmuştur. Böylece yüce Allah, insanın içgüdü ve ideallerinin hayvanın içgüdü ve isteklerinden aşkın olmasını dilemiştir.

İnsanın tabiatı, yapısı itibarı ile hem iyiliğe, hem de kötülüğe yatkın yaratılmıştır. Bununla beraber iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı, hak ile batılı birbirinden ayırması için akıl nimeti ile donatılmıştır. Fakat akıl her konuda doğru ile yanlışı tayin etmede nihai bir güç olamamaktadır. Onun hem dünyaya hem de ahirete yönelik yapıp etmelerinde sağlıklı bir rehbere, yanıltmayan bir yardımcıya, şaşmaz bir kritere ihtiyaç duymaktadır. Bu sayede karmaşık meselelerin içinden çıkabilecek; kendisini kuşatan şüphelerin etkisinden, ihtirasların cazibesinden, bedenine ve mizacına arız olan faktörlerin etkisinden kurtulabilecek, böylece akıl, kendi ölçülerine göre farklı ve değişik hükümler verip çelişkiden çelişkiye sürüklenmeyecek, çeldirici faktörlerin etkisinden kurtulup Allah’a yönelebilecek, peygamberi vasıtasıyla insanlığa bildirdiği vahye kulak verip doğru yola, gerçeğe ve hakikate ulaşabilecektir.

İnsan Rabbine karşı çok nankördür. O’nun sayısız nimetlerini inkâr eder, lütuf ve ihsanını yok sayar. Onun bu nankörlüğü bazen sözlerinde bazen de fiillerinde değişik şekillerde ortaya çıkar. Sağlığı yerinde, maddi ve manevi durumu müsait iken, kendini hayatın akışına kaptırır; bu gidişatla da doğal olarak hata eder, günah işler, azar ve kuralları çiğner, yok eder. İlerde güçsüz ve zayıf düşeceğini hatırına bile getirmez. Zenginlik ve bolluk, şımarıklık ve azgınlık ona birçok şeyi unutturur. Azgınlık sonucu belayı hak edip başına bir bela ve musibet gelince de boynu bükük, zavallı bir duruma düşer. Birden bol bol dua etmeye, uzun uzun niyazlarda bulunmaya başlar. Bu zor şartlar karşısında bunalır, refahın çabucak gelmesini ister. Duası kabul edilip felâketten kurtulduğunda da, artık bir daha geriye dönüp bakmaz, sonunun nereye varacağını hesap edip düşünmez. Daha önce olduğu gibi hiçbir şeye aldırmadan tekrar dünya hayatına dalar, gider. Başına gelen sıkıntıdan dolayı Allah’a hiç yalvarmamış gibi olur.

Hâlbuki insanoğlu sahip olduğu her şeyin, kendisine verilen bütün imkânların bir sınav aracı olduğunu bilmesi gerekiyor.  Dünya nimetlerine dalıp yolunu şaşırmaması, sınandığı bu nimetlerin peşine ihtirasla koşup sorumluluklarını unutmaması gerekiyor.

İnsan denen bu tuhaf yaratığın duygu dünyası karmaşık ve lâbirentli bir dünyadır. O duygu dünyası imanla donanmadıkça durulamıyor, huzura ve istikrara kavuşamıyor. Fakat şurası da unutulmamalıdır ki, iman denen cevherin insanın kalbine girip de onun düşüncelerini, önem verdiği şeyleri ve değer ölçülerini değiştirmeyip vahye yönlendirmedikçe ona pek fazla bir yarar sağlamıyor.

İnsan her an Allah tarafından gözetlendiğini bilmesi gerekiyor. Bu kendisini kontrol etmesi açısından önemlidir. Fakat bütün gayretine rağmen hataya düşmüşse İslam ona kapıları kapatmıyor. Tevbe yoluyla tekrar istikamet yoluna girmesini sağlıyor. Yaptığı hatadan döner ve bir daha aynı hatayı işlemeyeceğine kararlı bir şekilde söz verirse, Allah’ın affına mazhar olabiliyor. İslam dışlayıcı değildir, hep merkeze çekici bir özelliği vardır. Mensuplarının günaha dalmamaları için o kadar çok teşvikleri vardır ki bir iyiliğe en az on, samimiyetine göre yedi yüz ve daha fazla katı kadar mükâfat vermeyi vaat ediyor. Günah ise misliyle karşılık buluyor. Küfürden tevbe edip imana yeni girenlere, geçmişi tamamen silmeyi ve tertemiz bir sayfa açmayı vaat ediyor. 

Fakat insan Allah’ın sonsuz merhametinin arkasına sığınıp ‘Allah nasıl olsa affediyor, biraz daha nefsimin arzularına kulak verip zevkime bakayım’ der, isyanına devam ederse, ileride yapmayı düşündüğü tevbe kendisine nasip olmayabilir. Çünkü çıkış noktası ve niyet hatalıdır, yanlıştır. Hem sonra akşamdan sabaha çıkmaya kimin garantisi olabilir ki!..

Yüce Allah’ın, “Kötülükleri işleyip dururken, ölüm kendisine geldiği zaman; «şimdi tevbe ettim» diyenler ile kâfir olarak ölenlerin tevbesi makbul değildir. İşte onlara elem verici azab hazırlamışızdır.” (Nisa, 4/18) sözü, günahta ısrar edenlerin akıbetinin iyi olamayabileceğini ifade ediyor. Çünkü bu tevbe sapıklığı ısrarla sürdürmüş ve günahları tarafından çepeçevre kuşatılmış kimselerin ölüm gerçeği ile karşılaşıp dünyadan ümitlerini kestikleri ve günah işleme imkânları kalmadığından mecburiyet altında yaptıkları bir tevbedir. Bu yüzden yüce Allah bu tevbeyi kabul etmez. Çünkü böyle bir tevbe ne kalbin tekrar ıslâh olmasını sağlar ne de hayatta olan kimselere bir yararı olur. Çünkü tevbenin bir amacı da dünyada yapılan kötülüklerin azalmasını veya ortadan kalmasını sağlamaktır. Kötülüğü yapan kimsenin ölmesiyle başkalarına yaptığı kötülükler zaten ortadan kalkacaktır.  Dolayısıyla böyle bir tevbenin dünyanın gidişatında olumlu bir katkısı yoktur.

 “Allah’ın kabul edeceği tevbe, ancak bilmeden kötülük edip de sonra tez elden tevbe edenlerin tevbesidir; işte Allah bunların tevbesini kabul eder; Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” (Nisa, 4/17)

“Fazla geç kalmadan tevbe edenler”den maksat, ölecekleri belli olmadan, henüz komaya girmeden, ölümün eşiğine geldiklerini hissetmeden önce Allah’a dönenlerdir. Fahr-i kâinet Efendimiz (s.a.v.) bunu, “Yüce Allah can boğaza gelinceye kadar kulunun tevbesini kabul eder.” sözüyle ifade etmiştir.

Yüce Allah’ın bir lütuf olarak kabul edeceğine ilişkin güvence verdiği tevbe, yürekten yapılan tevbedir. Derinden sarsılarak gerçek ve samimi pişmanlık duyguları ile yapılan tevbe, arınmaya niyetli bir insan nefsi için bir tür ‘yeniden diriliş, yeniden doğuş’ anlamına gelir.

Yüce Allah rahmetine yönelen, yaptıklarına pişman olup dergâhına sığınmak isteyen zayıf iradeli kullarını geri çevirmez, onları dışlamaz. Aslında yüce Allah’ın insanların tevbesine ihtiyacı yoktur. O her şeyden müstağnidir. Tevbeler ancak sahiplerine yarar sağlar.

“Allah sizin tevbenizi kabul etmek ister; şehvetlerine uyanlar (kötü arzuların esiri olanlar) ise büsbütün yoldan çıkmanızı isterler.” (Nisa, 4/27)    

 “Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir yere sokarız.” (Nisa, 4/28)

Peki öyleyse henüz iman etmemiş biri isek yeniden iman etmemize, iman sahibi olup da günaha dalmış biri isek tevbe etmemize engel olan ne!

Yoksa kapımıza meleklerin gelmesini mi, yoksa Allah’ın gelemsini mi, yoksa bir mucize veya bir felaket veya başka bir işaretin gelmesini mi bekliyoruz! Ancak böyle olağanüstülükler karşısında yapılacak iman ya da tevbenin sahibine bir faydası yoktur. Yiğitlik hür irade ve zorlayıcı bir unsur olmadan yapılan iman ve tevbededir! Evet, yüce Allah öyle diyor:

“Onlar ancak kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabbinin gelmesini yahut Rabbinin bazı alâmetlerinin gelmesini bekliyorlar. Rabbinin bazı alâmetleri geldiği gün, önceden inanmamış ya da imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye artık imanı bir fayda sağlamaz. De ki: Bekleyin, şüphesiz biz de beklemekteyiz!” [En’am, 6/158]

Peki o halde düşündük mü, Allah’a dönüş ne zaman?!.

***


[1]el-Câsiye (45), 23.

[2]et-Tevbe (9), 31.

[3]Tirmizî, Tefsîr sûre (9) 10.

***

13. 11. 2008

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN

e-mail: cemalagirman@hotmail.com

***

 

 
Leave a comment

Posted by Kasım 13, 2008 in • Hadis Yorumları

 

Onsekizinci Hadis/Arzuları Vahye Tâbi Kılma Erdemliği

 

Onsekizinci Hadis

 

عن عبد الله بن عمرو ، قال : قال رسول الله صلى الله عليه وسلم :

« لاَ يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ حَتىَّ يَكُونَ هَوَاهُ تَبَعًا لِمَا جِئْتُ بِهِ »

 

Abdullah b. Amr’dan (r.a.) nakledildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Hiç biriniz, arzu ve istekleri benim tebliğ ettiklerime tâbi olmadıkça gerçek manada iman etmiş olamaz.”

[İbn Batta el-Ukbarî, el-İbânetu’l-Kübrâ, I, 291, no. 298 (Şâmile v2); Hatib Tebrizî, Mişkât, Beyrut, 1985, I, 36]

 

Arzuları Vahye Tâbi Kılma Erdemliği

 

Hadisin anahtar terimleri, “arzular/duygular” ve “arzuların motivasyonu/ vahye tâbi kılınması/güdülenmesi” kavramlarıdır.

İnsan çeşitli duygu ve kabiliyetlerle dünyaya gelir. Hem hayra/iyiye/iyiliğe, hem de şerre/kötüye/kötülüğe mütemayil/meyilli bir yapıda yaratılmıştır. İnsana doğuştan verilen bu duygu ve kabiliyetlere hep birden kısaca fıtrat denir.   

“Fıtrat” sözlükte; ‘hilkat/yaratılış, yapı, karakter, tâbiat, mizaç, kâlb-i selim, âdetullah, dîn’ gibi manalara gelir. ‘Tâbiî eğilim, uygun olmak, huy, cibilliyet, içgüdü, istidaat’ gibi manalara da gelir.[1] Kısacası fıtrat, insanın yaradılışında var olan duygu, içgüdü ve yönelimlerinin tamamını temsil eden bir kavramdır. Terim olarak ise; “Allah Teâlâ’nın, insanı, yaratıcısını bilip tanıyacak ve varlığını idrak edecek bir hâl, bir istidât, bir kabiliyet üzere yaratması” demektir.[2] Tefsircilerin çoğu fıtratı, ‘gerçeği kabul ve anlama kabiliyeti’, fıtrata sarılmayı da ‘gereğince amel etmek’ şeklinde tefsir etmişlerdir.[3]

“Duygu” ise; “herhangi bir zihin, his, tutku hareketi veya devinimi”; ya da “uyarılmış zihinsel durum” olarak ifade edilebilir. Amerikalı psikolog Dr. Daniel Goleman duyguyu, “bir his ve bu hisse özgü belirli düşünceler, psikolojik ve biyolojik hâller ve bir dizi hareket eğilimi” anlamında kullanır.[4]

Tezahürlerine bakıldığında yüzlerce duygudan söz etmek mümkündür. Tüm araştırmacılar aynı kanıda olmasa da bazı kuramcılar ‘temel duygu kümeleri’nden söz ederler. Bu kümelerin başlıcaları; öfke, üzüntü, korku, zevk, sevgi, şaşkınlık, iğrenme ve utanç olarak belirtilir.[5]  Her bir kümenin farklı tezahürleri vardır. Örneğin öfkenin hiddet, hakaret, içerleme, gazap, kızma, sinirlenme, hınç, kin, rahatsızlık duyma, alınganlık, düşmanlık ve daha ileri boyutu olan patolojik nefret ve şiddet; üzüntünün acı, keder, neşesizlik, kasvet, melankoli, kendine acıma, yalnızlık, can sıkıntısı, umutsuzluk ve patolojik olduğunda şiddetli depresyon; korkunun kaygı, kuruntu, sinirlilik, tasa, hayret, şüphe, uyanıklık, vicdan azabı, huzursuzluk, çekinme, ürkme, dehşet, patolojik olduğunda ise fobi ve panik; zevkin mutluluk, coşku, rahatlama, tatmin, haz, sevinç, eğlenme, gurur, tensel zevk, heyecan, vecd hâli, hoşnutluk, kendinden geçme, aşırı zindelik ve kapris; sevginin kabul görme, dostluk, güven, iyilik, yakın ilgi, sadakat, hayranlık, aşırı tutkunluk ve muhabbet; şaşkınlığın şok, hayret, afallama, merak; iğrenmenin hor görme, aşağılama, küçümseme, tiksinme, nefret etme, hoşlanmama, itici bulma; utancın suçluluk, mahcubiyet, hayal kırıklığı, pişmanlık, küçük düşme, üzülme, çile ve nedamet[6] gibi tezahürleri/dışa yansımaları vardır. Bütün bu tezahürler, bireyin kişisel fıtrî yapısının yanı sıra, yetişmesinin, aldığı eğitimin; dinî, ahlakî ve sosyal kabullerinin ve daha pek çok faktörün etkisiyle tecelli eder. Bu etmenlerin etkisiyle şekil ve boyut kazanır.

Eylemlerin tezahüründe aklın ve bilginin yanı sıra duyguların da etkisi vardır şüphesiz. İnsanın bütün davranışlarında yalnızca akılla hareket etmez/edemez. Bazı davranışlarında duyguların yardımına, desteğine, yönlendirmesine ihtiyaç duyar. Örneğin bir tehlike ve acı bir kayıp, ya da eşine bağlanma ve bir aile kurma gibi, sadece akla bırakılamayacak durumlarda, duygular birer yol göstericidir.[7] Her duygu bizi bir şekilde hareket etmeye hazırlar. Aslında tüm duygular harekete geçmemizi sağlayan birer motivasyonlar/ dürtülerdir.

Yaşamımızda zihinle kalbin uyumunu sağlamak için duyguları zekice kullanmak son derece önemlidir. Bunu başarabilmek için vahyin önderliğinde duyguların eğitimine ihtiyaç vardır. Zira insanın, yaşamı süresince bilgi ve deneyimleriyle edindiği kişiselleştirilmiş duyguları da söz konusudur. Yani insan önceleri duyarsız olduğu bir uyarana, bilgi ve deneyimleri sonucu, zaman içinde ona duygusal bir nitelik atfetmiş olur. Bütün bunlar duyguların da eğitilmesi, bilgi ve deneyimlerle belli bir istikamete yönlendirilmesi; diğer bir ifade ile eylemleri güdüleyen, aynı zamanda onlara şekil veren bir ‘ana motivasyon değeri ve ekseni’nin kabullenilmesi gerektiğini gösterir. Yorumlamaya çalıştığımız hadise göre bu ana motivasyon ekseni, ‘vahiy/Kur’an’ ve onun bir açılımı ve yorumu mahiyetinde olan ‘Sünnet’tir. Hadiste yer alan arzu ve isteklerin/hevânın, Hz. Peygamber’in tebliğ ettiklerine tâbi kılınmasının anlamı budur.

Sözlükte keyif anlamına gelen hevâ, “nefsin şehvetlere meyli” demektir. Hadiste hevâ olarak ifade edilen istek ve arzular; diğer bir ifade ile fıtrî temayüller iki kısımdır: Birincisi ilme/vahye uygun olanlar, ikincisi de ilme/vahye uygun olmayanlar.

İlme/vahye uygun olan hevâ, Allah Teâlâ’nın nazarında ‘yaratılış gayesine uygun düşen eğilimler’dir. Zira şehvetlerin de yaratılışı boşuna değildir; onlar insanları yaratılışlarının gayesine ulaştırmak için Allah tarafından yaratılan birer yönlendirici güç ve sebeplerdir. Ancak insan zekâsının şeytanî yönü, onları gayelerinden döndürerek ilmin/vahyin zıddına olarak sırf zevk için boşuna da israf edebilir. Örneğin iffetli olmak ve çoğalmak niyetiyle evlenme arzusu, yaratılış gayesine uygun ve dolayısıyla ilme mutabık bir temayül/eğilim iken; zina, yani nikâhsız gayrı meşru ilişki temayülü/eğilimi, ilme aykırı ve ‘yaratılış gayesine uygun düşmeyen’ bir hevâdır. Genellikle hevâ da böyle şeylere denir. Bu durumda ilme/vahye uygun düşmeyen hevâ, “fıtrî duyguların yaratılış gayesi dışında kullanımı” şeklinde ifade edilebilir.

İnsan hayatının, fıtrat istikametinde sürdürülebilmesi için eylemlere yön veren duyguların eğitimine ihtiyaç vardır. Her insanın yaratılışında, kendisine ait bilincin temelinde, vicdanının derinliklerinde bir hakkaniyet duygusu, Allah’ı tanıma temayülü gizlidir. Başları sıkıştığı zarurî durumlarda küfre şartlanmış inatçı kâfirlerin bile derinden derine yaratana sığınma hissi duymaları bunun en açık kanıtıdır. “İnsanlara bir zarar dokunduğu zaman Rablerine dua ederler.” [Rûm, 30/33] âyeti bunu ifade eder. Çünkü fıtrat, hep hakka ve hayra yönelik bir istikamet takip eder. Bu gizli güç, Hakk’ı tanımaya ve gerçek yaratandan başkasına kul olmamaya mütemayildir. Fakat doğuştan var olan bu duygusal güç çarpık eğitim yoluyla köreltilebilmekte veya işlevsiz hale getirilebilmektedir.

Vahye tâbi olmayan hevâ ve hevesten uzak durmanın yolu ibadete, kulluk görevlerinin ifasına yoğunlaşmaktır. Çünkü vahye tâbi kılınmamış hevâ ve heves her türlü azgınlığın, zalimliğin, haddi aşma ve günahın itici gücüdür. Belanın temeli ve kötülüğün kaynağıdır. İnsanın başına ne gelirse bu tür hevâdan gelir.

Allah korkusu, azgın isteklerin şiddetli saldırılarına karşı sağlam bir kaledir. Yüce Allah, insanın hevâ ve hevesini tek başına serbest bırakmamasını, onu frenlemesini, dizginini eline alıp vahye tâbi kılmasını ister. Bu konuda insan nefsini ve duygularını vahiyle eğiterek ikna ederken ceza korkusu ve mükâfat ümidi telkininden destek almasını ister. Bu zorlu mücadelesine karşı da ona cenneti ödül ve sığınak olarak vermektedir.

Hiçbir insan ‘tâbiatının/doğasının gereği budur, yapısında bu vardır’ diye hevâ ve hevesini serbest bırakamaz; nefsin cazibesine kapılarak alçalamaz. Çünkü insanın içine hevâ ve hevesin dürtülerinden etkilenme yeteneği veren Yüce Allah (c.c.), aynı zamanda hevâ ve hevesin dizginini tutma yeteneğini de vermiştir. Hevâ ve hevesi frenlemeyi, cazibesinden kurtulup yükselmeyi öneren de O’dur; insanın bu mücadelede başarılı olarak çıkıp yükselmesi ve yücelmesi halinde ona mükâfat ve sığınak olarak cenneti veren de O’dur.

İnsan, akla ve bilgiye/vahye değil de, hevâ ve hevesine uyarsa, arzu ve isteklerini/hevâsını tanrılaştırmış olur. “Hevâ ve hevesini tanrı edineni gördün mü?” [Câsiye, 45/23] âyeti bunu ifade eder. Kişinin benliğini, hayatını ve eylemlerini şekillendiren arzu ve istekleridir. İsteklerin belli bir kısmı hayatî zaruretleri oluştururken, diğer bir kısmı da bu hayatî zaruretlerle ilişkilidir. Bütün arzu ve istekler vahye tâbi kılınıp niyet yoluyla aşkın bir amaca yönlendirildiğinde ancak gerçek anlamlarını bulurlar. Bu istikamet yaratılış gayesidir; aradan çıkarıldığında arzu ve istekler/hevâ tanrılaştırılmış olur; araç olmaktan çıkar, amaç haline gelir. Artık bu noktadan itibaren kuralların belirleyicisi vahiy değil, nefistir. Üzülerek ifade etmek gerekir ki, günümüzde bunun adına bazılarınca özgürlük denmektedir. Nefsini tanrılaştırıp hevâsını vahye tâbi kılmayanların nezdinde, ‘vahyin yönlendirmesinden çıkıp nefsin esaretine girmenin adı, özgürlüktür.’ Oysa bir Müslümanın nezdinde gerçek hürriyet Allah’ın iradesine teslim olmaktır. Çünkü başkalarının ve nefsin esaretinden kurtulmanın tek yolu budur.

Hadiste hakiki mümin olmanın yolu, ‘arzu ve isteklerin vahye tâbi kılınması’ olarak ifade edilmiştir. Arzu ve isteklerin vahye tâbi kılınması, aklın kullanılmayacağı anlamına gelmez. İnsan aklıyla hareket eden bir varlıktır. Ancak her konuda aklıyla doğruyu, gerçeği, hakikati bulması da mümkün değildir. Özellikle metafizik konularda ve Allah’a karşı olan görevlerinin ifasında, aklın, vahyin önderliğine ihtiyacı vardır. Bununla beraber vahyin anlaşılması için de akla ihtiyaç vardır. Akıl, insanoğlunun sorumluluk nedenidir. Bu nedenle akıl ile vahiy, et ve kemik gibi birbirinden ayrılmayan bir bütünün iki parçası gibidirler.

Sonuç olarak şunu söylemek gerekir ki; arzu ve istekler vahye tâbi kılınmadığında yeryüzüne fitne ve fesadın,  adaletsizliğin, zulüm ve haksızlığın egemen olması kaçınılmazdır. Hangi durumda olursa olsun, huzur ve saadeti yakalamak mümkün değildir. Böylesi fert ve toplumlar bencil ve doyumsuz olur. Doyumsuzluk da mutsuzluğun en büyük kaynağıdır.

Arzu ve istekler vahye tâbi kılınmadığında hevânın isteklerini yerine getirmede belirleyici unsur, hakkaniyet değil, çıkarcılık ve nefsanî arzuların tatmini olur. Bu da hayatın, çıkar çatışmalarına göre şekillenmesine yol açar. Tâbii bir sonuç olarak çıkarların elde edilmesinde her şey meşru sayılır hale gelir; güçlünün zayıfı ezmesi, adaletin yerini zulmün alması, güçsüze yaşama hakkı tanınmaması, servetin belli bir kesimin elinde devlet olması/toplanması ve her türlü ahlâksızlığın ahlâk haline gelerek kabul görmesi kaçınılmaz olur. Böylesi kişi ve toplumlarda arzuları gerçekleştirecek güç ve imkânın elde edilmesi tek amaç haline gelir.

İnsan iyiye ve kötüye mütemayil yaratılmıştır. Duygularının olumlu ya da olumsuz yönünü ne zaman, kime karşı, ne kadar ve nasıl kullanacağını vahyin önderliğinde öğrenmelidir. Vahyin amacı da insana her konuda rehberlik etmek, onu fıtratı istikametinde eğitmek, doğuştan potansiyel halinde bünyesinde taşıdığı insanî vasıflarını yeşertmek ve geliştirmektir. İnsan hayvanî yönünü geliştirir arzu ve isteklerini nefsine tâbi kılarsa hayvanlardan da daha aşağı seviyeye düşer; insanî/rahmanî yönünü geliştirir vahye tâbi kılarsa yaratılmışların en şereflisi ve en üstünü seviyesine çıkar.

*** 


[1] İbn Manzûr, Lisân, “ftr” md. V, 56-58, (Beyrut 1994); Curcânî, Ta’rifât, “fıtrat” maddesi.

[2] İbn Manzûr, Lisân, “ftr” md. V, 58, Curcânî, Ta’rifât, “fıtrat” maddesi.

[3] Elmalılı, Hak Dini, VI, 3824 (İstenbul, trs., Eser Kitabevi)

[5] Aynı yer.

[6]Aynı yer.

[7]Aynı yer.

 

08. 11. 2008

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN

e-mail: cemalagirman@hotmail.com

 

 
1 Comment

Posted by Kasım 8, 2008 in • Hadis Yorumları

 

Sorular ve Cevapları

 Okuyuculardan Gelen Sorular Ve Cevapları

Soru 1) “Namaz dinin direğidir” hadisinin asılsız olduğu belirtilmektedir. Bu konu hakkında bilgi verir misiniz?

Cevap 1) Öncelikle ilgili rivayetin kaynağına ve hakkında söylenenlere bakalım.

Söz konusu rivayet birinci derecede muteber hadis kaynaklarında yer almamaktadır. Rivayeti Beyhakî, Şuabu’l-İmân adlı eserinde şu şekilde nakleder:

Ömer (r.a.), “Bir adam geldi ve ‘Ey Allah’ın Resûlü! İslam’da Allah’a en sevimli olan şey nedir?’ diye sordu. Resûlüllah da (s.a.v.); ‘Vaktinde kılınan namaz. Namaz kılmayı terk edenin dini yoktur. Namaz dinin direğidir.’ buyurdu.” dedi.[1]

Irâkî, bu rivayeti, Beyhakî’nin, zayıf bir senedle İkrime<Ömer tarikiyle merfu olarak tahriç ettiğini ve Hâkim’in, “İkrime Ömer’i işitmemiştir; sanırım bununla İbn Ömer’i kastetmiştir” dediğini nakleder.[2] Sehâvî de aynı şeyleri söyler.[3]

Irâkî’nin, bu rivayet hakkında ‘zayıf’ ve ‘munkatı’ dediği,[4] İbnu’s-Salâh’ın da hadise vakıf olamadığını belirterek, hakkında ‘sahih değildir, gayri maruftur’ dediği nakledilir.[5]

Kaynaklar bu rivayeti, Taberânî ve Deylemî’nin[6] Hz. Ali’den (r.a.) merfu olarak “Namaz dinin direğidir, cihat amelin zirvesidir; zekât bunu ispatlar.” Bazı rivayetlerde “zekat bunun arasındadır”; et-Teymî de et-Terğîb’de “Namaz İslam’ın direğidir.” lafzıyla rivayet ettiğini belirtirler.[7]

Münâvî, Zeylaî’nin, Hz. Ali’den gelen bu rivayetin senedinde el-Haris’in bulunduğunu ve bu kişinin büsbütün zayıf olduğunu belirttiğini nakleder.[8]

en-Nevevî, et-Tenkîh’de bu rivayetin “münker ve batıl” olduğunu söyler[9]. Ancak Münâvî, İbn Hacer’in, en-Nevevî’nin bu hadis hakkında söylediği “münker ve batıl” sözünü kabul etmediğini, rivayetin sadece zayıf ve munkatı olduğunu, ancak batıl olmadığını söylediğini nakleder.[10]

Bütün bu olumsuz değerlendirmelerin yanı sıra olumlu değerlendirmeler de vardır. Buhârî’nin hocası Ebû Nuaym, Habîb b. Suleym, Bilâl b. Yahyâ tarikiyle; “Nebî’ye (s.a.v.) bir adam geldi; ona namazdan sordu. Resûlullah da ona, “Namaz dinin direğidir.” cevabını verdi.” şeklinde naklettiği rivayetin mürsel fakat ricalinin sika/güvenilir olduğunu söylemektedir.[11]

Bazı fakihler bunu “Namaz dinin direğidir. Kim onu ikame ederse/kılarsa dini ayakta tutmuştur. Kim onu yıkarsa/terk ederse dini yıkmıştır.” şeklinde rivayet etmişlerdir.[12]

Albânî, “Namaz dinin direğidir, cihad amelin zirvesidir, zekât bunun arasındadır.” lafzının büsbütün zayıf[13] “Namaz dinin direğidir.” lafzının da zayıf olduğunu belirtti.[14]

Görüldüğü gibi söz konusu rivayet birinci derecede muteber hadis kaynaklarında yer almamakta, senedi hakkında da ciddi tenkitler bulunmaktadır.

Hadisin senedi munkatıdır. Ancak bu inkıta sahabî olduğu için ciddi bir sorun sayılmaz. Nevevî’nin münker ve batıl değerlendirmesine İbn Hacer katılmamış, batıl olamayacağını ifade etmiştir. Münker sözcüğü, senede yönelik ciddi bir tenkit ifadesidir. Ancak rivayetin ricaline bakıldığında bu değerlendirme uygun düşmemektedir. Batıl ifadesi de manaya yönelik bir tenkittir. Peygambere izafe edilmesi uygun olmayan bir anlam taşıyıp da ona izafe edilen rivayetler için söz konusu edilir. Rivayetin manasına bakıldığında da bu söze batıl ifadesi uygun düşmediği görülmektedir. Dolayısıyla Nevevî’nin münker ve batıl değerlendirmesi tenkide açıktır.

Zayıf olup sahih olmadığı yönündeki değerlendirmeler de senede yönelik değerlendirmelerdir. İki kanaldan gelen rivayetin birinde inkıta, diğerinde ise senedinde tenkide uğramış bir ravi bulunmaktadır. Netice itibariyle mürsel olarak gelen rivayetin ricali sika olmakla beraber rivayet zayıftır. Ancak bu zayıflık ciddi bir zafiyet teşkil etmemektedir.

Mana olarak ele aldığımızda “Namaz dinin direğidir.” ifadesinin İslam’ın temel kurallarına, Kur’an ayetlerine, sahih sünnete ters düşen bir yanı bulunmamaktadır. Namazın önemini vurgulayan bu rivayete müfessirlerin nerede ise tamamı Bakara suresinin namaza vurgu yapan ilk ayetlerinde peygamber sözü olarak yer vermiş, zayıflığına temas etmemişlerdir.

Esasen sıhhatinde şüphe olup zayıf olduğu hükmüne varılmış bir rivayetle dinî açıdan amel etme mükellefiyetimiz yoktur. Ancak ulema terğib ve terhib muhtevalı olup ciddi zafiyet taşımayan rivayetlerle amel etmede bir sakınca görmemiştir.

Aslında bu tür rivayetlerde sorun manası güzel de olsa peygambere ait olmayan bir ifadeyi ona izafe etmektir. Manası ne kadar güzel ve yararlı olursa olsun, ona ait olmayan bir sözü bile bile ona izafe etmek yalancılıktır. Hangi niyet ve maksatla olursa olsun bunu bilerek yapmak küfürle eşdeğer tutulmuştur. Dolayısıyla manası güzel de olsa, iyi niyetle hizmet etmek maksadıyla da olsa, peygambere izafe edilen bir sözü, elde edilen bulgular zannı galiple veya kesin bir bilgi ile ona ait olmadığını gösteriyorsa, o rivayeti hadis olarak asla kullanmamak gerekir.

Rivayet zayıfsa ve illa da kullanılmak isteniyorsa rivayetin mutlaka zayıf olduğunu belirtmek gerekir. Mesela “zayıf olduğu belirtilen bir rivayette şöyle ifade edilmektedir” diyerek nakledilmeli, bu şekilde paylaşılmalıdır.

Hadisler için uydurma ifadesi, anlamının büsbütün işe yaramaz, zararlı, asla kullanılmamalı anlamında değildir. Bu hadis uydurmadır dendiğinde; hadis olduğu ifade edilen, ancak araştırmalar sonucu zannı galiple veya kesin bulgularla hadis olmadığı anlaşılan sözlerdir. Bu sözlerin pekâlâ manaları güzel ve son derece yaralı olabilir. Burada sorun onu peygambere izafe etmektir.

Bu durumda hadis olarak değil de bir âlimin, ya da bir bilgenin sözü olarak yaralanılabilir. Böyle bir sözü biriyle paylaşırken hadis olarak değil de güzel söz olarak paylaşmak gerekir.

Mesela “bir âlimin söylediğine göre”, “veciz bir sözde belirtildiği üzere” gibi ifadelerle bu sözlerden yararlanmada bir sakınca yoktur.

“Burada söz konusu olan bu rivayet konusunda temkinli olup hataya düşmemek için nasıl bir yöntem uygulanabilir?” diye bir soru sorulacak olursa, buna şu şekilde cevap verilebilir: “Beyhakî’nin munkatı bir senetle merfu hadis olarak naklettiği, bazı alimlerin de zayıf olduğunu belirttikleri bir rivayette namaz dinin direği olduğu ifade edilmiştir.” denebilir.

Bu söz hadis olmasa da namaz dinin direği olduğu gerçeğini değiştirmez.

Evet hemen hemen bütün müfessirler namazla ilgili ayetlerin açıklamasında namazın dinin direği olduğunu ifade etmişlerdir.

Bu rivayetin hadis olduğunu bir kenara koyalım ve namazın dinin direği olup olmadığını tartışalım. Evet, namaz dinin direğidir. Namazsız bir din düşünülebilir mi? Namazın sadece taabbudi yönü yok, onun aynı zamanda birçok sosyal yansımaları da vardır.

Vaz’î ibadetler amaç ve maksat olarak mahza Allah için yapılır; ancak onların vazedilişinde birçok sosyal ve bireysel yararlar da gözetilmiş, vakıa olarak bu yararların fiilî yansımaları da müşahade edilmektedir.

Bir defa namazsız din düşünülemez. Zira namaz İslam’ın temel şartlarından biridir. Beş direk üzerine kurulmuş bir binanın en önemli veya önem açısından ikinci derecede yer alan bir direği yok ettiğinizde, o bina ayakta duruyor olsa da ilelebet ayakta durması düşünülemez. Yıkılır.

Namaz o kadar önemlidir ki, içinde tekbir var, tehlil var; kısacası zikir, Kur’an okuma, şeklî tazim, yani rüku, secde, saygı duruşu, dua, vb. daha nice unsurlar içermektedir.

Sosyal açıdan baktığımızda insanları bir araya getirme, kaynaştırma, sevgi oluşumu, birbirine tahammül, toplumun eksikliklerine muttali olma ve daha nice sosyal yansımaları olduğunu görürüz. Aynı safta saf tutarak fiilî temas ve muhabbetin doğması, aynı değerleri paylaşma duygusu, başkalarının bastığı yerde ve ayağının dibinde alnını ve burnunu yere koyma (secde) ve bu yolla mutevazıleşme, eşitlik duygusunu yaşama, nefsin kibrini kırma gibi daha nice eğitsel yansımaları vardır namazın.

Namaz emreder, namaz insana vahiy merkezli bir hayat anlayışı empoze eder. Çünkü namaz kılan yalan söyleyemez/söylememeli; hırsızlık yapamaz, zina yapamaz, komşusuna zarar veremez… Din de bu değil midir? Namaz olmayınca bütün bu yansımaların da olmaması demektir. Onun için ‘namaz dinin direğidir’ denmiştir ve bu doğrudur. Söz konusu rivayet velev ki hadis olmasın, onun hadis olmaması bu gerçeği değiştirmez. O halde ilgili sözün hadis olup olmadığı noktası üzerinde değil, içerdiği mana, verilmek istenen mesaj üzerinde durmak gerekir. Hadisliği üzerinde ihtiyatla yaklaşıldığında manasından yararlanmanın hiçbir sakıncası yoktur.

Kalın sağlıcakla…

 

 

 

[1] Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, Beyrut 1410, th., Muhammed es-Saîd Besyûnî Zeğlûl, III, 39, no. 2807.

[2] Irâkî, Tahrîcu ehâdîsi İhyâ, I, 368, no. 368. (Şâmile Versiyon 2).

[3] Sehâvî, El-Mekâsıdu’l-hasene, I, 144, (Şâmile Versiyon 2).

[4] Münâvî, Feydu’l-kadîr, Beyrut 1416/1996, IV, 318, no. 5185 (Dâru’l-fikr).

[5] Irakî, Tahrîcu ehâdisi İhyâ, I, 368 no.368. Hacer, Et-Telhîsu’l-habîr fî tahrîci ehâdîsi Râfi’i’l-kebîr, I, 325-26; Sehâvî, El-Mekâsıdu’l-hasene, I,144, (Şâmile Versiyon 2) Münâvî, Feydu’l-kadîr, IV, 318, no. 5185, IV, 317-318, no. 5187.

[6] Deylemî, el-Firdevs, th., es-Saîd b. besyûnî Zağlûl, Beyrut1406/1986, II, 404, no. 3795.

[7] İbn Hacer, Et-Telhîsu’l-habîr fî tahrîci ehâdîsi Râfi’i’l-kebîr, th., es-Seyyid Abdullah Hâşim el-Yemânî el-Medenî, Medine-i Münevvere, 1384/1964, I, 173, no. 242; Sehâvî, El-Mekâsıdu’l-hasene, I,144, (Şâmile Versiyon 2)

[8] Münâvî, Feydu’l-kadîr, IV, 317-318, no. 5187.

[9] İbn Hacer, Et-Telhîsu’l-habîr fî tahrîci ehâdîsi Râfi’i’l-kebîr, I, 325-26; Sehâvî, El-Mekâsıdu’l-hasene, I,144, (Şâmile Versiyon 2)

[10] İbn Hacer, Et-Telhîsu’l-habîr fî tahrîci ehâdîsi Râfi’i’l-kebîr, I, 325-26.; Münâvî, Feydu’l-kadîr, IV, 318, no. 5185; Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, Beyrut 1405/1985, II, 39-40. no. 1621.

[11] İbn Hacer, Et-Telhîsu’l-habîr fî tahrîci ehâdîsi Râfi’i’l-kebîr,, I, 325-26; Sehâvî, El-Mekâsıdu’l-hasene, I,144, (Şâmile Versiyon 2)

[12] Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, II, 39-40. no. 1621.

[13] Albânî es-Silsiletu’d-dafîa (Muhtasara) da, VIII, 307, no.3805.

[14] Albânî, Sahîhu ve Daîfu’l-Câmi’i’s-sağîr, IV, 205, no.1183, XVII, 152, no. 8005.

 

 
Leave a comment

Posted by Eylül 2, 2008 in Sorular ve Cevaplar

 
 
Follow

Get every new post delivered to your Inbox.